ZÜMER [GURUPLAR] SÛRESİ’NE GİRİŞ

Program

Kur’an ve İslam

Yaşamın kılavuzu Kur’an ile İslamiyetin detaylarının tek tek açığa çıkarıldığı program, perşembe akşamları saat 22:00’da Karadeniz TV ekranlarında..

Bölümleri kaçıranlar ve tekrar izlemek isteyenler için tekrarı:

Pazar 17.00 Karadeniz Tv

  

Youtube Kanalımız için tıklayınız.

NÜZUL SIRASINA GÖRE SESLENDİRİLMİŞ NECM NECM KUR’AN MEALİ (mp3) 

NÜZUL SIRASINA GÖRE SESLENDİRİLMİŞ NECM NECM KUR’AN MEALİ (m4b)AUDIO BOOK 

TEBYİN-UL KUR’AN (WORD)

MEAL (WORD)

QUR’AN IN ENGLISH

PRESENTATION OF ISLAM AND QURAN

59 ZÜMER [GURUPLAR] SURESİ

GİRİŞ:

Adını 71 ve 73. ayette geçen “ زمرzümer [guruplar]” sözcüğünden alan bu surenin, Mekke’de 59. sırada indiği kabul edilir. 20. ayetteki “ غرفguref [köşkler]” sözcüğüne binaen, “guref [köşkler]” suresi de denilir. Bazı kaynaklarda 53- 55. ayetlerin Medenî olduğu ileri sürülse[1]  de, mesaj bütünlüğüne bakıldığında bu görüşün isabetsiz olduğu anlaşılmaktadır.

Sure, Kur’an’ın tanıtımı ile başlamakta ve Allah’a hamd ile bitmektedir. Surenin ana ekseni iman ve tevhiddir. Gerçek iman ve gerçek imanın yansıması detaylı bir şekilde açıklanmakta, imana ulaşılması için gerek dış dünyadaki gerekse insan bedenindeki birçok ayete dikkat çekilmektedir. Bu bağlamda kısa ve öz olarak akıl, düşünce, bilginin önemi, iman-amel ilişkisi, kıyametin kopuşu gibi olaylara da değinilmekte, inananlar ile inançsızların mukayesesi yapılmaktadır.

Surede mahşere ait birçok sahneye yer verilmiştir. Özellikle mahşerden [toplantı alanından] cennet ve cehenneme yapılan guruplar halindeki sevk sahnesi çok dikkat çekicidir. Ayrıca inanmayanların ahiretteki perişanlıklarından da birçok kesit gösterilmektedir.

Surenin düzenli bir hitabe örneği konumunda oluşu, onun ya bir kerede indiğini, ya da kısa zaman aralıklarıyla inen necmlerden oluştuğunu düşündürmektedir.

MEAL:

RAHMAN RAHİM ALLAH ADINA

1Bu kitabın indirilmesi, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan; mutlak galip, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan Allah’tandır.

2Şüphesiz ki, Biz bu kitabı sana gerçekle indirdik. Öyleyse Din’i sadece O’nun için arındırarak Allah’a kulluk et.

3Dikkatli olun, halis din sadece Allah’a aittir. O’nun astlarından birtakım yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinenler: “Allah’ın astlarından edindiğimiz yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar, bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz.” Şüphesiz kendilerinin ayrılığa/anlaşmazlığa düşüp durdukları şeylerde, onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez.

4Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, kesinlikle oluşturacağından, dileyeceğini seçecekti. O, bundan arınıktır. O, bir tek, kahredici Allah’tır.

5Bir tek, kahredici Allah, gökleri ve yeri hak ile oluşturdu, geceyi gündüzün üstüne bürüyor, gündüzü de gecenin üstüne bürüyor. Güneşi ve ay’ı yararınıza olan yapı ve işleyişte yaratarak hizmetinize sunmuştur. Hepsi de adı konmuş bir süre sonuna akıp gitmektedir. İyi bilin ki O, çok güçlü ve çok bağışlayıcıdır.

6O, sizi tek bir nefisten oluşturdu, sonra ondan eşini yaptı ve sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, oluşturluştan sonra bir oluşturuluşla oluşturuyor. İşte bu, sahiplik, yönetim yalnız Kendisinin olan Rabbiniz Allah’tır. O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Öyleyse, nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?

7Eğer küfredecek; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedecek/ iyilikbilmezlik edecek olursanız, biliniz ki, şüphesiz Allah size hiçbir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için, küfre; Kendisinin ilâhlığının ve rabliğinin bilerek reddedilmesine/ nankörlüğe rıza göstermez. Ve eğer kendinize verilen nimetlerin karşılığını öderseniz, sizin için ona razı olur. Hiç bir taşıyıcı, bir başkasının yükünü çekmez. Sonra dönüşünüz yalnızca Rabbinizedir. Böylece yapmış olduklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı iyi bilendir.

8İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman, bütün gönlünü O’na vererek Rabbine yakarır. Sonra kendisine tarafından bir nimet lütfettiği zaman da önceden O’na yakardığı hâli unutur da Allah’ın yolundan saptırmak için O’na ortaklar oluşturur. De ki: “Küfrünle; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedişinle biraz yararlan! Şüphesiz sen ateşin ashâbındansın.”

9Ya da gece saatlerinde kalkan, boyun eğip teslimiyet göstererek, dikelerek, ahretten çekinerek daima saygıda duran ve Rabbinin rahmetini uman o kimse, öyle yapmayan gibi midir? De ki: “Hiç bilen kimseler ve bilmeyen kimseler eşit olur mu?” Kesinlikle sadece temiz akıl sahibi olanlar öğüt alırlar/gereği gibi düşünürler.

10De ki: “Ey iman etmiş olan kullar! Rabbinizin koruması altına girin. Bu dünyada iyilik-güzellik yapanlara bir güzellik vardır. Şüphesiz Allah’ın yeryüzü geniştir. Ancak sabredenler, ödüllerini hesapsız tastamam alacaklardır.”

11,12De ki: “Ben, kesinlikle dini yalnızca Kendisine özgü kılarak Allah’a kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi.”

13De ki: “Şüphesiz Rabbime karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.”

14-16De ki, “Dinimi yalnız Kendisine arındırarak Allah’a kulluk ediyorum. Buna rağmen siz, O’nun astlarından dilediğinize kulluk yapınız.” De ki: “Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyâmet gününde kendilerini ve ailelerini ve yakınlarını kayba uğratanlardır.” –Dikkatli olun! İşte bu, apaçık bir kaybın ta kendisidir. Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarından da tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor: Ey kullarım! Benim korumam altına girin.–

17,18Ve tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelen kimseler, kendileri için müjde olanlardır. Haydi, müjdele, sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı! İşte onlar, Allah’ın kendilerine doğru yol kılavuzu verdiği kimselerdir. Ve işte onlar, kavrama yeteneği/temiz akıl sahibi olanların ta kendileridir.

19Peki, üzerine “azap kelimesi” hak olmuş kimse de mi? Artık ateşteki o kimseyi sen mi kurtaracaksın?

20Lâkin Rablerinin koruması altına girmiş olan o kişiler, kendileri için Allah’ın vaadi olarak altlarından ırmaklar akan, kat kat köşkler olanlardır. Allah vaadinden caymaz.

21Sen, şüphesiz Allah’ın gökten bir su indirip de onu bir yoluyla yeryüzündeki pınarlara koyduğunu, sonra onunla renkleri değişik bir ekin çıkardığını, sonra onun olgunlaşıp da senin onu sararmış gördüğünü, sonra da onu bir çöpe çevirdiğini görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? Şüphesiz, bunda kavrama yeteneği olanlar; temiz akıl sahipleri için kesinlikle bir öğüt/ hatırlatma vardır.

22Peki, Allah kimin göğsünü İslâm’a açarsa, o zaman o, Rabbinden bir ışık üzerinde olmaz mı? Öyleyse Allah’ı anmaya karşı kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.

23Allah, sözün en güzelini benzeşen anlamlı olarak, ikişerli bir kitap hâlinde indirmiştir. Ondan, Rablerine saygısı olanların tüyleri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah’ın anılmasına karşı yumuşar. İşte bu, Allah’ın rehberidir. Allah, onunla dilediğini kılavuzlar. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösteren biri yoktur.

24Peki, kıyâmet günü şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlara: “Kazanmış olduğunuzun karşılığını tadın!” denilmişken, kendini azabın kötülüğünden korumaya çalışan kimse mi daha hayırlıdır, yoksa kıyâmet günü güven içinde gelecek kişi mi?

25,26Onlardan önceki kimseler yalanladılar da kendilerine düşünemedikleri yönden azap geliverdi. Sonra da Allah, onlara basit dünya hayatında rüsvalığı tattırdı. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilir olsalardı!

27,28Ve andolsun ki Biz, düşünüp öğüt alsınlar diye pürüzsüz Arapça bir okuma olarak; Allah’ın koruması altına girsinler diye bu Kur’ân’da insanlar için her türlüsünden örnek verdik.

29Allah, çekişip duran birtakım ortakları olan bir adam ile yalnız bir kişiye bağlı selâmet içinde olan bir adamı örnek verdi. Bu ikisinin hâli hiç eşit olur mu? –Tüm övgüler Allah’ındır; başkası övülemez.– Aksine olarak onların çoğu bilmezler.

30Şüphesiz sen kesinlikle öleceksin, şüphesiz onlar da kesinlikle öleceklerdir.

31Sonra şüphesiz siz kıyâmet gününde Rabbinizin huzurunda tartışacaksınız.

32Öyleyse Allah’a karşı yalan söyleyen ve doğru kendisine geldiği zaman onu yalanlayandan daha yanlış; kendi zararlarına iş yapan kim olabilir? O kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler için cehennemde bir sığınak yok mu!?

33Ve doğruyu getiren ve onu tasdik eden kişi; işte onlar, Allah’ın koruması altına girmiş olan kişilerin ta kendileridir.

34,35Onlar için Rableri nezdinde diledikleri şeyler vardır. İşte bu, Allah’ın, onların önceden yaptıklarının en kötüsünü örtmesi, işlemekte bulunduklarının en güzeline, ecirlerini karşılık olarak vermesi için iyilik-güzellik üretenlerin karşılığıdır.

36Allah, kuluna kâfi değil midir? Onlar ise seni, O’nun astlarından kimseler ile korkutuyorlar. Ve Allah kimi şaşırtırsa, artık ona kılavuz olan biri yoktur.

37Kime de Allah kılavuz olursa, artık onu da şaşırtan biri yoktur. Allah, çok güçlü, suçluyu yakalayıp, cezalandırarak adalet sağlayan değil midir?

38Ve sen, gerçekten onlara: “O gökleri ve yeri kim oluşturdu?” diye sormuş olsan, kesinlikle “Allah!” diyeceklerdir. De ki: “Öyleyse Allah’ın astlarından çağırdıklarınızı hiç düşündünüz mü? Eğer Allah, bana bir zarar vermek istediyse, onlar O’nun zararını giderebilen kimseler midirler? Yahut bana bir rahmet dilediyse, onlar O’nun rahmetini engelleyebilen kimseler midirler? De ki: “Allah, bana yeter. Sonucu bırakanlar, yalnızca O’na sonucu bıraksınlar.”

39,40De ki: “Ey toplumum! Siz bulunduğunuz yer üzere çalışın. Şüphesiz ben de çalışan biriyim. Artık kendisini rüsva edecek azabın kime geleceğini ve kalıcı bir azabın kimin üzerine yerleşeceğini yakında bileceksiniz.”

41Şüphesiz Biz bu kitabı sana, insanlar için hak ile indirdik. O hâlde kim kılavuzlandığı doğru yolu bulduysa artık kendi lehinedir. Kim de saptıysa artık o, sırf kendi aleyhine olarak sapar. Ve sen onların üzerine onları ayakta tutan bir sorumlu değilsin.

42Allah, o nefisleri, ölmeleri sırasında, onlara geçmişte yaptıklarını ve yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlatırır. Ölmeyenleri de uyuduklarında; artık haklarında ölüm gerçekleştirdiklerini alıkoyar, diğerlerini de adı konmuş bir süre sonuna kadar salıverir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için nice alâmetler/göstergeler vardır.

43Yoksa onlar, Allah’ın astlarından birtakım destekçi, yardımcı, torpilciler mi edindiler? De ki: “Onlar hiçbir şeye güç yetiremez ve akıl erdiremezse de mi böyle yapacaksınız?”

44De ki: “Bütün yardım, destek, kayırma Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü yalnızca O’nundur. Sonra yalnızca O’na döndürülürsünüz.”

45Ve Allah, “bir tek” olarak anıldığı zaman âhirete inanmayan kişilerin yürekleri burkulur da, O’nun astlarından olan kimseler anıldığı zaman derhal yüzleri gülüverir.

46De ki: “Ey göklerin ve yerin yoktan yaratıcısı/parçalayıcısı, görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği ve varlıkların akıl ve duyularla gözlenenlerini bilen Allah’ım! Kulların arasında, çekişip durdukları o şeyler hakkında Sen hüküm vereceksin.”

47Ve eğer bütün yeryüzündekiler ve onunla birlikte bir o kadarı da şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kişilerin olsaydı, kıyâmet günü azabın kötülüğünden kurtulmak için onu kesinlikle kurtulmalık verirlerdi. Ve onların hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah tarafından onlar için meydana çıkarılır.

48Ve kazandıklarının kötülükleri onlar için meydana çıkmış ve kendisiyle alay edip durdukları şeyler, kendilerini çepeçevre sarmıştır.

49İşte, insana bir sıkıntı dokunuverince Bize yalvarır, sonra kendisine tarafımızdan bir nimet bahşettiğimiz zaman da: “O, bana bir bilgi üzerine verildi” der. Aslında verilen nimetler, bir imtihan aracıdır. Velâkin onların çoğu bilmezler.

50Gerçekten “O bana bir bilgi üzerine verildi” sözünü, bunlardan önceki kimseler de söyledi de o kazandıkları şeyler, kendilerine yarar sağlamadı.

51Sonunda kazandıkları şeylerin kötülükleri, kendilerine isabet etti. Şunlardan şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapmış olan o kimseler; onların da kazandıkları şeylerin kötülükleri kendilerine isabet edecektir. Ve onlar âciz bırakanlar değildir.

52Hâlâ, şüphesiz Allah’ın, rızkı dilediğine yaydığını ve ölçülendirdiğini bilmediler mi? Şüphesiz bunda iman edecek bir toplum için kesinlikle nice alâmetler/göstergeler vardır.

53De ki: “Ey nefislerine karşı sınırı aşmış olan kullar! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah, günahları tümden bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

54Ve size azap gelmeden önce Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Sonra yardım edilmezsiniz.

55-58Ve ansızın azap gelmeden,

 kişinin, “Allah’ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim” demesinden

yahut “Allah, bana doğru yolu gösterseydi, her hâlde ben Allah’ın koruması altına girmiş kimselerden olurdum” demesinden

veya azabı gördüğü zaman, “Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik-güzellik üretenlerden olsaydım” demesinden önce Rabbinizden size indirilenin en güzelini izleyin.”

59Tam tersi, sana âyetlerim geldi de sen onları hemen yalanladın, büyüklük tasladın ve kâfirlerden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerden oldun.

60Ve o kıyâmet günü, Allah’a karşı yalan söyleyen kişileri yüzleri kararmış olarak göreceksin. -Kibirlenenler için cehennemde yer yok mu?-

61Allah’ın koruması altına girmiş olan kişileri de Allah başarıları sebebiyle/korunaklarında kurtarır. Onlara fenalık dokunmaz ve onlar üzülmezler de.

62Allah, her şeyin oluşturucusudur. O, her şeyin “belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayan”ıdır.

63Bütün göklerin ve yerin anahtarları yalnızca O’nundur. Allah’ın âyetlerini örtbas eden kimseler; işte onlar, zarara uğrayanların ta kendileridir.

64De ki: “Buna rağmen siz, bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz, ey cahiller!”

65,66Ve andolsun ki sana ve senden öncekilere şöyle vahyedildi: “Andolsun ki eğer ortak koşarsan amelin kesinlikle boşa gidecek ve kesinlikle kaybedenlerden olacaksın. Onun için, tam aksine, yalnız Allah’a kulluk et ve sahip olduğu nimetlerin karşılığını ödeyenlerden ol.”

67Ve onlar Allah’ı hakkıyla takdir etmediler/değerlendirme yapamadılar. Ve yeryüzü toptan, kıyâmet günü O’nun avucundadır. Gökler de O’nun kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından arınık ve çok yücedir.

68Ve sûra üflenmiştir de Allah’ın dilediği hariç, göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılıvermiştir. Sonra ona başka bir daha üflenmiştir de onlar kalkmışlar karşıda bakıp duruyorlar.

69Ve yeryüzü Rabbinin nûruyla aydınlanmış, kitap konulmuş, peygamberler ve tanıklar getirilmiş ve aralarında hak ile karar verilmiştir. Ve onlara haksızlık edilmez.

70Ve Allah, ne amel yaptıysa herkese karşılığını kesinlikle tam olarak ödeyecek. Ve Allah, onların yaptıklarını en iyi şekilde bilendir.

71Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olanlar, kesinlikle bölük bölük cehenneme sevk olunacak. Sonunda oraya vardıklarında kapıları açılacak. Ve onun bekçileri onlara: “İçinizden size Rabbinizin âyetlerini okuyan, bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi?” diyecekler. Onlar: “Evet geldi” diyecekler. –Velâkin kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden üzerine azap kelimesi hak oldu.–

72Sürekli olarak içinde kalmak üzere girin cehennemin kapılarından” denildi. –Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!–

73Rablerine karşı Allah’ın koruması altına girmiş olan kişiler de kesinlikle cennete bölük bölük sevk edilecek. Sonunda oraya vardıkları, kapıları açıldığı ve bekçileri onlara: “Selâm sizlere, tertemiz geldiniz!” dediği zaman “Sonsuz olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!” denilecek.

74Onlar da: “Tüm övgüler, bize vaadini doğru çıkaran ve bizi bu arza vâris yapan ve cennette bizi istediğimiz yerde konup göçürten o Allah’adır” dediler. –İşte, çalışanların ödülü ne güzeldir!–

75Ve sen, evrendeki tüm güçleri en büyük tahtın bir kenarından dolaşanlar olarak, Rablerinin övgüsüyle birlikte Allah’ı noksan sıfatlardan arındırdıklarını görürsün. Ve onların aralarında ödül, ceza hak ile gerçekleştirilmiştir. Ve “Tüm övgüler âlemlerin Rabbi Allah’adır” denilmektedir.

TAHLİL:

1Bu kitabın indirilmesi, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan; mutlak galip, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan Allah’tandır.

Surede Kur’an’a dikkat çekerek başlamakta ve Kur’an’ın mutlak üstün, galip, yenilmez ve en iyi yasa koyan Allah tarafından indirildiği vurgulanmaktadır. Bununla Kur’an’ın bir beşer ürünü olmadığı vurgulanırken aynı zamanda onu indirenin yenilmezliğine ve yersiz iş yapmayışına da dikkat çekilmektedir. Dikkat çekilen bu niteliklerle hem O’na kimsenin engel olamayacağı, hem de Kur’an’ın içerisindeki yasaların insanlık için en iyi yasalar olduğu mesajı verilmektedir.

Hakîm sıfatı daha evvel Lokman suresinde Kur’an’ın sıfatı olarak kullanılmıştı. Burada ise Allah’ın sıfatı olarak yer almıştır. Ya Sin ve Lokman surelerinde “hikmetler içeren” anlamında “mef’ul/ edilgen” isim olarak yer almışken, burada “en iyi yasa koyan” anlamında “fail/etken” isim olarak kullanılmıştır.

Rabbimiz Kur’an’ı bizzat kendisinin indirdiğini, vahyettiğini değişik ayetlerde değişik sıfatlarla birçok kez (Şuara/192-195, Fussılet/41, 42, Fussilet/2, Hıcr/9, İsra/105) ön plâna çıkarmıştır.

2Şüphesiz ki, Biz bu kitabı sana gerçekle indirdik. Öyleyse Din’i sadece O’nun için arındırarak Allah’a kulluk et.

3Dikkatli olun, halis din sadece Allah’a aittir. O’nun astlarından birtakım yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinenler: “Allah’ın astlarından edindiğimiz yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar, bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz.” Şüphesiz kendilerinin ayrılığa/anlaşmazlığa düşüp durdukları şeylerde, onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez.

Kur’an’ın Aziz ve Hakîm Allah tarafından indirilmiş olduğu açıklandıktan sonra Kur’an’ın içeriğine dikkat çekilmiş, din adına ne varsa hakk olan Kur’an kaynaklı olması istenmiştir. Sonra da din adına haktan uzak olan anlayış; Allah’a yakınlaştırsınlar diye bir takım nesneleri veya kişileri evliya edinme inancı kınanmıştır.

Burada konu edilen, dine hiçbir şeyin karışmaması, Allah’tan geldiği gibi tertemiz olması, içinde Allah’ın koymadığı hiç bir inanç ve amelin bulunmamasıdır. Bu ayette bazılarının yorumladığı gibi “Riya”nın karşıtı olan “İhlâs”tan bahsedilmemektedir. Yani burada kişilerin tavrından değil, dinin mahiyetinden bahsedilmektedir.

Kur’an bu konuya ciddî olarak değinmiştir:

11,12De ki: “Ben, kesinlikle dini yalnızca Kendisine özgü kılarak Allah’a kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi.”

13De ki: “Şüphesiz Rabbime karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.”

14-16De ki, “Dinimi yalnız Kendisine arındırarak Allah’a kulluk ediyorum. Buna rağmen siz, O’nun astlarından dilediğinize kulluk yapınız.” De ki: “Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyâmet gününde kendilerini ve ailelerini ve yakınlarını kayba uğratanlardır.” –Dikkatli olun! İşte bu, apaçık bir kaybın ta kendisidir. Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarından da tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor: Ey kullarım! Benim korumam altına girin.–

                                                                                                   (Zümer/11-16)

14Öyleyse, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler hoşlanmasa da dini sadece Kendisine ait kılarak Allah’a dua edin.

                                                                                                    (Mü’min/14)

65O, diridir, O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Bu nedenle, dini sadece O’nun için arındıranlardan olarak O’na dua edin. Tüm övgüler yalnız âlemlerin Rabbi Allah’adır; başkası övülemez.”

                                                                                            (Mü’min/65)

5Oysa ki onlara sadece, dini yalnız Allah için arındıran kişiler hâlinde sadece Allah’a kulluk etmeleri, salâtı ikame etmeleri [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmaları, ayakta tutmaları], zekâtı/vergiyi vermeleri emredilmişti. Ve işte bu, doğru/eksiksiz/aşınmaz dindir.

                                                                                                    (Beyyine/5)

Ayette “Allah’ın astlarından edinilen veliler” ifadesi ile “ilâh edinilen canlı ve cansız nesneler” kastedilmiştir. Bunların başında İsa (as), Üzeyr ve melekler gelmektedir. Pek çok kimse güneşe, aya, yıldızlara taparken kimileri de Lat, Uzza, Menat, Hubel gibi nesneleri put edinmişlerdir. Buna benzer sapkınlıklar, geçmişte olduğu gibi bugün de devam etmektedir. Öyle ki, bazı ideolojiler, bazı devlet büyükleri, bazı din adamları toplumlar tarafından ilah, mabut konumuna sokulmuştur.

İnsanların aracı ilahlar edinme sapkınlığı, onlarda bir takım görünmez güçlerin, fonksiyonların olduğuna, onların Allah’ın yakınları, hatırlı kulları olduğuna inanmalarından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, ihtiyaçlarını Allah’tan isterken kendileri ile Allah arasında bu sözde hatırlı varlıkları devreye sokarlar. Onların aracı olmasını, kendilerini Allah’a yaklaştırmasını isterler.

Allah’tan istekte bulunurken birini ara­cı koymak kişiyi şirke sokacak davranışlardandır. Gerçek mümin “Biz sadece sana kulluk eder ve sadece senden yardım isteriz” inancını korumak zorundadır. Allah’a dua ve kullukta araya birilerini sokmak hem Allah’ı takdir edememek, hem de Allah’a ait olmayan şeyleri dine katmak demektir. Duada aracı yapılan kişilerin Allah katında değeri olduğu kabulünün hiçbir aklî ve nakli delili yoktur. Allah,  mahlûklarına kendilerinden daha yakın, kalplerinden geçenleri en iyi bilendir. Bu nedenle, ibadette bir aracıya ihtiyaç hissetmek halis din anlayışına tamamen aykırı bir davranıştır.

27,28Kesinlikle, Biz kendi komşularınız olan memleketleri değişime/ yıkıma uğrattık. Âyetleri, onlar dönsünler diye tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ın astlarından güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzme tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu, onların yalanlarıdır/ uydurmakta oldukları şeydir.

                                                                                              (Ahkaf/27, 28)

145,146Şüphesiz ki münâfıklar –tevbe edenler, düzeltenler, Allah’a sıkıca sarılanlar ve dinlerini Allah için arıtan kimseler müstesna; artık bunlar, mü’minlerle beraberdirler ve Allah, mü’minlere büyük bir ecir verecektir –, Ateş’ten, en aşağı tabakadadırlar. Sen de onlara bir yardım edici bulamazsın.

                                                                                          (Nisa/145, 146)

110De ki: “Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa sâlih ameli işlesin ve Rabbine kullukta, hiç kimseyi ortak etmesin.”

                                                                                                   (Kehf/110)

3. ayette konu edilen “veli” sözcüğü “yakın olan, yakın duran;  yardım eden, yol gösteren, aydınlatan, koruyan” demektir. Bu sözcükle ilgili detay daha evvel A’raf suresinde verilmiştir.

Aynı ayette “Şüphesiz kendilerinin ihtilaf edip durdukları şeylerde,  onların arasında Allah hüküm verecektir” buyrulmuştur. Bundan anlaşıldığına göre, Rabbimiz kıyamet gününde her şeyi apaçık ortaya koyacaktır. Bunu konumuz olan “Dini Allah’a has kılma” tavrı ile bağlantılandıracak olursak; şirk koşanlar ile onların ilâh ve rabb edindikleri ruhanî liderler, efendiler, büyükler veya insanî tanrılar hakkında hükmünü verecektir.

40De ki: “Allah’ın astlarından yakarıp durduğunuz ortak koştuğunuz kimseleri hiç düşündünüz mü? Gösterin bana, yeryüzünden neyi oluşturmuşlar? Ya da onlar için göklerde bir ortaklık mı var? Ya da Biz kendilerine bir kitap vermişiz de onlar, ondan bir delil üzerinde midirler?” Tam tersi, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, birbirlerine, aldatmadan başka bir vaatte bulunmuyorlar.

                                                                                              (Fatır/40)

31Ve şu kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden şu kimseler, “Biz kesin olarak, bu Kur’ân’a inanmayız, ondan öncekine de…” dediler. Sen şirk koşarak, küfrederek yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseleri Rableri huzurunda tutuklanmış, sözü bazısının bazısına geri çevirdiğini bir görsen! Zaafa uğratılan kimseler, büyüklük taslayan kimselere, “Eğer sizler olmasaydınız, kesinlikle bizler mü’min kimseler olurduk” diyecekler.

32Büyüklük taslayan kimseler, zayıf düşürülen kimselere: “Size kılavuz geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik? Tam tersi, siz kendiniz suçlular oldunuz” derler.

33O zayıf düşürülen kimseler de o büyüklük taslayan kimselere: “Tam tersi gecenin ve gündüzün tuzağı! Siz bize Allah’a inanmamamızı ve O’na birtakım eşler edinmenizi emrediyordunuz” derler. Bunlar azabı gördükleri zaman pişmanlıklarını gizleyeceklerdir. Biz de o kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan o kimselerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yapmış olduklarının karşılığını görüyorlar.

                                                                                                    (Sebe’/31-33)

22,23Toplayın o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları, eşlerini ve Allah’ın astlarından tapmış oldukları şeyleri. Sonra da onları cehennemin yoluna kılavuzlayın. 24,25Ve durdurun onları, şüphesiz onlar sorguya çekilecekler: “Ne oldu sizlere de yardımlaşmıyorsunuz?”

                                                                                    (Saffat/22-25)

Ve Sad/59-64, Sebe’/40, 41.

3. ayetin sonunda “Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez” buyrulmaktadır. Buradan anlaşılması gereken odur ki, Allah canının istediğini saptırıyor, canının istediğini de hidayete erdiriyor değildir. Tam tersine, bu ifade, “kim yalanda ve küfürde ısrar ederse, o kimse hidayetten mahrum kalır” mesajını vermektedir. Müşriklerin yalancılıkla nitelenmesinin nedeni, o putları kendi elleriyle yonttukları, üzerlerinde tasarrufta bulundukları ve değersiz, cansız nesneler olduklarını bildikleri halde onları ibadete müstahak ilahlar olarak tavsif etmiş olmalarıdır.

Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez” ifadesiyle aynı zamanda müşriklere kötü duruma bizzat kendi yaptıkları yüzünden düştükleri mesajı verilmekte ve suçu Allah’a atma çabalarının kendilerinin uydurduğu bir şey olduğu açıklanmaktadır. Allah şirke, küfre ne izin vermiş, ne de razı olmuştur. Aksine bu tavırlara buğzetmiş ve onları bundan men etmiştir.

36Ve andolsun ki Biz her ümmete, “Allah’a kulluk edin ve tağuttan sakının” diye bir elçi gönderdik. Artık Allah, bu ümmetlerden bir kısmına doğru yolu gösterdi, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş?

                                                                                                               (Nahl/36)

25Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki ona: “Gerçek şu ki, Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için Bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.

                                                                                                                  (Enbiyâ/25)

Hidayetin [doğruya ulaşmanın] Allah’ın iradesine bağlı olduğu Kur’an’da birçok yerde konu edilmiştir. Allah’ın kudret sıfatı öne çıkarılarak Allah’ın dilediğini saptırdığı, dilediğini de doğru yola ilettiği birçok ayette dile getirilmiştir. Ancak dikkat edilirse bu ayetler rasgeleliği değil, bir seçimi [meşîeti/irâdeyi] ifade ederler.

“Meşiet” kavramını tüm boyutları ile incelememiş olanlar, saptırma ve hidayet konusunda yanılmakta ve “dalâlet ve hidayetin herhangi bir esasa ve kurala bağlı olmadığını, Allah’ın rasgele birilerini saptırdığını, kimilerini de rasgele hidayete erdirdiğini” ileri sürebilmektedirler. Oysa Allah’ın durup dururken bir kimseyi saptıracağını iddia etmek, Allah’a zulüm yakıştırmak olur ki, Allah hakkında böyle bir şey düşünülemez. Ayetlere doğru bakılırsa, Yüce Allah’ın saptırma ve hidayete erdirmeyi rasgele dilemediği açıkça görülür.

Bu konu detaylı olarak Tekvir suresinin sonunda işlenmiş ve Kur’an ayetleri esas alınarak hem “Allah’ın hidayet edeceği kimseler” hem de “Allah’ın saptıracağı kimseler” maddeler halinde sıralanmıştı. Bu nedenle konuyu sadece hatırlatmakla yetiniyor, öneminden dolayı o bölümün tekrar okunmasını öneriyoruz.

4Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, kesinlikle oluşturacağından, dileyeceğini seçecekti. O, bundan arınıktır. O, bir tek, kahredici Allah’tır.

Bir önceki pasajda bazı akılsızların Allah’a yaklaştırmaları ve şefaat etmeleri umuduyla yalan yere bir takım ilahlar edindikleri anlatılıp bu sapkınlıkları kınanmıştı. Bu ayette de onlara “Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, kesinlikle yaratacağından, dileyeceğini seçecekti. O, bundan münezzehtir. O, bir tek, kahredici Allah’tır” denilerek bilgisizlikleri ve düşüncesizlikleri ortaya konmakta, dolayısıyla akıllarını başlarına almaları uyarısında bulunulmaktadır.

Bu tarz ifadenin amacı, Allah’ın çocuk edinebileceğini değil, edinmesinin söz konusu olmadığını, olamayacağını vurgulamaktır. Kur’an’da ifade tarzı bu ayete benzeyen başka ayetler de vardır.

17Eğer Biz, bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu Kendi katımızdan edinirdik, eğer Biz, yapanlar olsaydık.

                                                                                                    (Enbiya/17)

26-28Ve onlar: “Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah], çocuk edindi” dediler. Rahmân, bundan arınıktır. Aksine onlar armağanlar verilmiş kullardır. Onlar, O’nun sözünün önüne geçemezler; onlar, yalnız O’nun emriyle iş yaparlar. O, Rahmân’ın çocukları saydıkları şeylerin önlerinde olanı ve arkalarında olanı bilir. Ve onlar, O’nun hoşnut olduğu kimselerden başkasına yardımda/destekte bulunmazlar. Bununla birlikte onlar O’na duydukları derin saygı ve sevgiden dolayı ondan uzaklaşma korkusundan tir tir titrerler.

                                                                                                 (Enbiya/26-28)

Kısaca Rabbimiz 2, 3 ve 4. ayetlerden oluşan bu paragrafta dua, ibadet, dini Allah’a has kılmak ve Allah’tan başkasını veli edinip onları aracı kılmak konularını açıklamış; Kendisinin çocuk edinmekten münezzeh olduğunu, böyle bir iddianın çirkin ve tehlikeli olduğunu bildirmiştir. Bu konunun şu ayetlerde de üzerinde durulmuştur:

81De ki: “Eğer Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah] için bir çocuk olsaydı, o takdirde kulluk edenlerin ilki ben olurdum.”

82Göklerin ve yerin Rabbi, en büyük tahtın Rabbi onların niteledikleri şeylerden arınıktır.

                                                                                       (Zuhruf/81, 82)

Evet, din Allah’ındır. O’nun dine katkı yapacak, müdahale edecek ne çoluğu ne de çocuğu vardır:

34İşte bu, hak söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları, “30Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber yaptı. 31Beni, ben nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmayı] ve zekâtı/vergiyi yükümlülük olarak ulaştırdı. 32Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse yaptı. Ve beni bir zorba, mutsuz biri yapmadı. 33Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden diriltileceğim gün, selâm benim üzerimedir. 36Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O’na kulluk edin, işte bu, dosdoğru yoldur34diyen Meryem oğlu Îsâ’dır.

35Allah için çocuk edinmek diye bir şey yoktur. O, bundan arınıktır. O, bir şeye hükmederse, ona sadece “Ol” der, o da oluverir.

37Sonra da kendi aralarından çıkan tutarsız gruplar, ihtilâfa düştüler. İşte o büyük günün tanıklığından, duruşmasından o kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kişilerin vay haline!

                                                                                               (Meryem/34-37)

88Ve onlar, “Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah] çocuk edindi” dediler.

89Andolsun ki siz çok çirkin bir şey söylediniz.

90,91Az kalsın bundan; Rahmân’a çocuk isnat ettiler diye; gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacaktı.

92Hâlbuki Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah] için çocuk edinmek yaraşmaz. 93Göklerde ve yerde bulunan bütün herkes, Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a], yalnızca kul olarak gelecektir.

                                                                                                 (Meryem/88-93)

5Bir tek, kahredici Allah, gökleri ve yeri hak ile oluşturdu, geceyi gündüzün üstüne bürüyor, gündüzü de gecenin üstüne bürüyor. Güneşi ve ay’ı yararınıza olan yapı ve işleyişte yaratarak hizmetinize sunmuştur. Hepsi de adı konmuş bir süre sonuna akıp gitmektedir. İyi bilin ki O, çok güçlü ve çok bağışlayıcıdır.

6O, sizi tek bir nefisten oluşturdu, sonra ondan eşini yaptı ve sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, oluşturluştan sonra bir oluşturuluşla oluşturuyor. İşte bu, sahiplik, yönetim yalnız Kendisinin olan Rabbiniz Allah’tır. O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Öyleyse, nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?

Rabbimiz çocuk edinmesinin söz konusu olmadığını, olamayacağını, bundan münezzeh olduğunu bildirip eşsiz ve kahhar olduğunu açıkladıktan sonra kendisini tanıtmaya devam etmiştir. 6. ayetin sonunda ise “öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?” diyerek birilerinin dümen suyunda giderek doğru yoldan ayrılıp akıl ve gerçek dışı inanca sahip olanları kınamaktadır.

5. ayetin sonundaki “İyi bilin ki, O, çok güçlü ve çok bağışlayıcıdır” ifadesinde Rabbimizin bazı sıfatları ön plana çıkarılmıştır. Kudretinin vurgulanması, Allah’a haşyet duymaya; affediciliğinin vurgulanması ise ümide, tövbeye ve af dilemeye teşvik etmektedir.

6. ayetteki “O, sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan eşini kıldı [yaptı]” ifadesiyle açıkça ilk üremenin eşeysiz olarak başlatıldığı vurgulanmıştır. Bu vurguyu Kur’an’da birçok yerde görmekteyiz:

189O, sizi bir candan oluşturan ve ondan da, kendisine ısınsın diye eşini yapandır. Ne zaman ki o, onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki hanım ağırlaştı, hemen o ikisi Rablerine dua ettiler: “Eğer bize sağlıklı bir çocuk verirsen, andolsun ki kesinlikle karşılığını ödeyenlerden olacağız.”

190Ne zaman ki o ikisine sağlıklı bir çocuk verdi, o ikisine verdiği şey hakkında O’nun için ortaklar edindiler. Onların ortak koştuğu şeylerden Allah arınıktır, yücedir.

                                                                                      (A’raf/189, 190)

Mevcut meal ve tefsirlerin tümünde ilk insanın Âdem olduğu, Havva’nın ondan [kaburga kemiğinden] yaratıldığı, Âdem’in kaburga kemiklerinin Havva’nınkinden bir adet noksan olmasının da bundan kaynaklandığı ya açıkça yazmakta, ya da ima edilmektedir. Bu yorumların Kitab-ı Mukaddes’teki anlatımlara atfen yapıldığını söylemek mümkündür. Çünkü Zümer/6’nın ve Nisa/1’in lâfızlarında Âdem ve Havva diye birilerinden söz edilmediği gibi, bu ikisine ima yollu bir işaret dahi yapılmamaktadır.

Ayette önce cinsiyeti belirtilmeyen bir canlıdan bahsedilmekte, sonra da bu canlıdan onun eşinin yaratıldığı bildirilmektedir. Bu yaratılış tarzının bugünkü “klonlama”ya benzediği söylenebilir. Rabbimiz, insanın eşinin kendisinden yaratılmasının gerekçesini de göstermiş, bu yaratmanın ikisinin arasında bir sıcaklığın, yakınlığın, sevginin, sükûnetin [yatıştırmanın] doğması için olduğunu açıklamıştır. İnsanlar görünüm olarak erkek ve dişi olarak ayrılsalar da, yaratılışta tek canlıdan türedikleri için aynı özellikleri taşımaktadırlar. Bu da özde birbirlerinden farkları olmadıkları anlamına gelmektedir. Erkeklik ve dişilik farkına gelince; bu fark ilk yaratılışta değil, Nisa/1’den anlaşıldığına göre yaratılışın üçüncü aşamasından sonra oluşmuştur.

1Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten oluşturan, ondan eşini oluşturan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip yayan Rabbinizin koruması altına girin. Ve kendisiyle birbirinizle dilekleştiğiniz Allah’ın ve akrabalığın koruması altına girin. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir.

                                                                                                         (Nisa/1)

SEKİZ EŞ İNDİRME

Ayette insanlara rızkı verenin Allah olduğu ve insanın her halükarda Allah’a bağımlı olduğu hatırlatılarak “Ve sizin için hayvanlardan [çifte tırnaklı, ot obur, geviş getiren ve dört ayaklı hayvanlar] sekiz eş indirdi” buyrulmuştur. Burada konu edilen “en’amdan sekiz eş”in, En’am/143, 144’ün beyanı ile deve, sığır, koyun ve keçi olduğunu anlıyoruz. İndirme konusuna gelince; buradaki “  انزلenzele” fiili  “vahy” indirmedeki gibi “ بbe” ve “ علىala” edatı ile gelmemiştir. Yani “yukarıdan inme, kalbe yerleştirme” anlamlarında kullanılmamıştır.

O nedenle “Ve sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi” ifadesini aşağıdaki şekillerde tevil etmenin ve bu ayeti Hadid/25 ve A’raf/26 ile mukayese etmenin gereği yoktur:

a- Allah’ın hükmü, takdiri ve kaderi, Levh-i Mahfuz’da olacak her şey yazılı olduğu için, “gökten inme” ile ifade edilmiştir.

b-  Her canlı hayatiyetini bitki ile sürdürür. Bitkiler de ancak su ve toprak ile hayatiyetlerini sürdürebilirler. Su ise esas olarak gökten iner. Bu itibarla, söz konusu hayvanlar da sanki gökten inmiş gibidir.

c-  Allah Teâlâ bu hayvanları önce cennette yarattı, daha sonra yere indirdi.[2]

Burada “ انزل enzele” fiili  “ ل” edatı ile kullanılmıştır. Anlamı “sizin için indirdi” demektir. Bu da bu hayvanların zelil, emre amade kılındığını ifade etmektedir. Bu konu daha evvel Ya Sin suresinde şöyle yer almıştı:

71Ve onlar görmediler mi ki, Biz şüphesiz onlar için kudretimizin meydana getirdiklerinden birtakım hayvanlar oluşturduk da onlar, onlara sahip bulunuyorlar.

72Ve onları, kendileri için aşağı tutulan varlıklar yaptık. Bu yüzden binekleri onlardandır. Onlardan yiyip duruyorlar da.

73Ve onlarda daha birçok menfaatler ve içecekler var. Hâlâ kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödemeyip nankörlük mü edecekler?

                                                                                      (Ya Sin/71, 73)

Ayetteki “Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, yaratılıştan sonra bir yaratılışla yaratıyor” ifadesiyle de insanın yaratılış ve oluşturuluş aşamaları bildirilmektedir. Bu konu başka ayetlerde detaylıca verilmiştir.

12-16Ve andolsun ki Biz, insanı seçilmiş bir çamurdan oluşturduk. Sonra onu çok dayanıklı bir karargâhta bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi bir embriyon oluşturduk. Sonra o embriyoyu bir et parçası oluşturduk. Sonra o bir et parçasını kemikler olarak oluşturdukk. Sonunda o kemiklere de bir et giydirdik. Sonra onu bir başka oluşumda yeniden kurduk. İşte, oluşturanların en güzeli Allah ne cömerttir! Sonra şüphesiz sizler, bunların ardından kesinlikle öleceksiniz. Sonra şüphesiz siz, kıyâmet gününde diriltileceksiniz.

                                                                                            (Mü’minun/12-16)

ÜÇ KARANLIKTA YARATILIŞ ve yaratılıştan yaratılışa geçiş ile ilgili bilim teknik kitaplarında ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır.

6. ayetin sonunda “Öyleyse, nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?” buyrulmuştur. Dikkat edilirse, “dönüyorsunuz” değil, “çevriliyorsunuz, döndürülüyorsunuz” denilmiştir. Buradan anlaşılıyor ki, onları doğru yoldan çıkaran başkalarıdır; o kimselerin söylediklerine uyarak en doğru şeyleri bile görememektedirler. Ekâbir, mütref ve mele’ler gibi bu işten çıkarları olmayan zavallı ve kandırılmış kimselerdir. Ne var ki, böyle olsalar bile akıllarını kullanmadıkları için suçludurlar.

7Eğer küfredecek; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedecek/ iyilikbilmezlik edecek olursanız, biliniz ki, şüphesiz Allah size hiçbir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için, küfre; Kendisinin ilâhlığının ve rabliğinin bilerek reddedilmesine/ nankörlüğe rıza göstermez. Ve eğer kendinize verilen nimetlerin karşılığını öderseniz, sizin için ona razı olur. Hiç bir taşıyıcı, bir başkasının yükünü çekmez. Sonra dönüşünüz yalnızca Rabbinizedir. Böylece yapmış olduklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı iyi bilendir.

Bu ayette, Allah’ın insanların kulluğuna ihtiyacı olmadığı, kulluğun kulların kendi yararına olduğu mesajı verilmektedir:

8Yine Mûsâ dedi ki: “Eğer küfreferseniz; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddederseniz/ iyilikbilmezlik ederseniz; siz ve yeryüzündeki kimseler, topluca hepiniz iyi biliniz ki Allah kesinlikle çok zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayandır, övülen, övgüye lâyık bulunandır.”

                                                                                               (İbrahim/8)

Gerek inanmak, doğru yola gitmek, salihatı işlemek gibi iyi davranışlar, gerekse inkâr etmek, şirk koşmak, fısku fücur işlemek gibi kötü davranışlar insanın kendi seçimi ve kazanımıdır. Rabbimiz küfür/nankörlük ve günahı hiç kimse için istemez. Bunu kendi çıkarı için değil, kullarının iyiliği için yapmaz. Çünkü küfür Allah için değil, insanlar için zararlıdır. Kullarının inkârına razı olma­ması, onlara yarar sağlamak ve zararlarını gidermek içindir. Yoksa kullarının inkârından Kendisi zarar gördüğü için değil… Kulların şükrüne razı olması da yine bunun kulların menfaatlerine olmasından dolayıdır. Yoksa onların şükründen yarar sağlayacağı için değil… Şükür, sonuçları itibariyle kulların dünya ve ahirette bol nimete kavuşmalarına vesile olacak bir tavırdır.

6,7Ve hani Mûsâ toplumuna demişti ki: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O, sizi işkencenin kötüsüne çarptıran, oğullarınızı boğazlayan; eğitimsiz, öğretimsiz bırakıp niteliksiz bir kitle oluşturarak güçsüzleştirien ve kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardı. Ve işte bunda Rabbinizden size çok büyük yıpranarak bir sınav vermek vardır. Ve hani Rabbiniz ilan etmişti: “Andolsun ki sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını öderseniz, elbette size artırırım ve eğer iyilikbilmezlik ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir.”

                                                                                                           (İbrahim/6,7)

Rabbimiz insanı seçme özgürlüğüne sahip bir varlık olarak yaratmıştır. Eğer insan küfrü seçer ve onda ısrar ederse, Allah da küfrü yaratıverir. Allah hiç kimseyi zorla mü’min yapmaz.

29Ve de ki: “O gerçek, Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen bilerek reddetsin / inanmasın.” Şüphesiz Biz, şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanlar için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O, ne kötü bir içecektir! Dayanma/ sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür!

                                                                           (Kehf/ 29)

Konumuz olan 7. ayette küfrün karşıtı olarak iman değil, şükür kelimesi kullanılmıştır. Şükrün karşıtı “nankörlük” olduğundan, ayetteki “küfür” sözcüğünü de “nankörlük” olarak çevirdik.

Ayetteki “Hiç bir günahkâr bir başkasının günah yükünü yüklenmez” ifadesi Kur’an’da birçok yerde  [En’am/164, İsra/15, Fatır/18, Necm/38] yer almıştır. Bu ifade, dünya ve ahirette suçun ve sorumluluğun şahsiliği ilkesini açıkça ortaya koyan bir ifadedir. Suç ve sorumluluğun şahsiliği ilkesi, aynı zamanda, batıl inanışlarda görülen “vekâleten kefaret” ve aracıların suç üstlenme inanışlarını da reddeden bir içeriğe sahiptir.

Şükür”, “insanların Allah’ın kendilerine verdiği nimetlere karşı nimetin karşılığını Allah’a vermeleri” demektir. Bu önemli kavram ile ilgili detay daha evvel verilmiştir.

8İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman, bütün gönlünü O’na vererek Rabbine yakarır. Sonra kendisine tarafından bir nimet lütfettiği zaman da önceden O’na yakardığı hâli unutur da Allah’ın yolundan saptırmak için O’na ortaklar oluşturur. De ki: “Küfrünle; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedişinle biraz yararlan! Şüphesiz sen ateşin ashâbındansın.”

Bu ayette insanın değişken psikolojisine, insan hayatındaki konjonktürel çelişkilere değinilmiştir. İnsan bir sıkıntıyla karşılaştığında gönülden Rabbine yönelerek O’na dua eder. Bir nimete eriştiğinde ise önceden O’na dua ettiği hali unutur da Allah’ın yolundan sapıtmak için O’na ortaklar koşar.

Görülüyor ki, insan sıkıntı ve ihtiyaç halindeyken tek ve ortağı olmayan Allah’a yalvararak O’ndan yardım dilemeye yönelmektedir. Bu da sıkıntı ve zorlukların insanı Allah’a yönelten bir işlev gördüğünü göstermektedir. Rahatlık, mal-mülk, servet ve yakınların çokluğu ise insanı şımartıp azdırmaktadır. Zorluk anında Allah’ı hatırlayan, refah anında ise takva ve hak yolundan saparak O’nu unutan kimseler, bu psikolojik işleyişi dikkate almayarak kendilerini felakete sürüklemiş olmaktadırlar. Akıllı insan, bu psikolojik tuzağa düşmemeyi, sıkıntı anlarında olduğu gibi rahatlık ve mutluluk anlarında da Rabbine bağlı kalmayı beceren insandır. Bu ayette, bunu beceremeyenlere tehdit vardır.

İnsanın bu temel psikolojik zaafına birçok ayette (Alak/6-8)  (İsrâ/67)  (Yûnus/12)Değinilmiştir.

Konumuz olan ayetin son kısmındaki “Küfrünle biraz yararlan! Şüphesiz sen ateşin ashabındansın” ifadesi, küfredenlere yöneltilen çok şiddetli ve güçlü bir tehdittir. Bu ifadelerin benzeri Kur’an’da çoktur:

30Ve nankörler, O’nun yolundan saptırmak için Allah’a eşler oluşturdular. De ki: “Yararlanınız, artık, şüphesiz dönüşünüz ateşedir.”

                                                                                           (İbrahim/30)

24Biz onları biraz yararlandırırız. Sonra kendilerini yoğun bir azaba doğru zorlarız.

                                                                                               (Lokman/24)

9Ya da gece saatlerinde kalkan, boyun eğip teslimiyet göstererek, dikelerek, ahretten çekinerek daima saygıda duran ve Rabbinin rahmetini uman o kimse, öyle yapmayan gibi midir? De ki: “Hiç bilen kimseler ve bilmeyen kimseler eşit olur mu?” Kesinlikle sadece temiz akıl sahibi olanlar öğüt alırlar/gereği gibi düşünürler.

Bu ayette, sıkıntı karşısında Allah’a yönelen, nimete erişince de şımarıp azan insan tipine karşılık, bu psikolojik zaafını bilen, bildiği için de o tuzağa düşmekten kaçınan, sıkıntılı zamanlarda olduğu gibi iyi günlerde de Rabbine bağlı kalmayı başaran imanlı, sorumlu, mutmain olmuş insan tipinden bahsedilmekte ve bu iki tip arasında bir mukayese yapılmaktadır.

Rabbimiz grubun birini âlim, diğerini ise cahil olarak nitelemektedir. Bilgin olarak nitelenen gurup, yüksek öğrenim görmeseler de bilgindirler. Bunlar evren kitabını iyi okuyup anlayan kimselerdir. İkinciler ise temel hakikat olan “varlığın Allah ile olan bağı”nı kavrayamamış, cahil kimselerdir. Bu iki grubun eşit olması mümkün müdür?  Mümkün olmayacağı bir istifham sanatıyla belleklere kazınmaktadır:

Gece saatlerinde kalkan, secde ederek, kıyam durarak, daima saygıda duran ve Rabbinin rahmetini uman kimse … (öyle yapmayan gibi midir)?

Sonra da “Hiç bilen kimseler ve bilmeyen kimseler eşit olur mu?  buyrularak zımnen bilenle bilmeyenin bir olmayacağı ve sadece sağduyu sahiplerinin Kur’an’dan ilimle yararlanacağı kesin bir dille ifade edilmektedir.

Bu iki tip insanın eşit olmadığı ve olamayacağı Ehl-i Kitab’a yönelik anlatımlarda da yer almıştır:

113,114Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir önderli topluluk vardır ki onlar, gecenin saatlerinde boyun eğip teslimiyet göstererek Allah’ın âyetlerini okurlar. Allah’a ve âhiret gününe inanırlar, herkesçe iyi kabul edilen şeyleri emrederler, herkesçe kötülüğü kabul edilen şeylerden vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar, iyi insanlardandırlar.

                                                                                      (Al-i Imran/113, 114)

Ayette ayrıca gece ibadetine de dikkat çekilmiştir. Bu, gece ibadetlerinin gündüz yapılanlardan farklı olduğuna da bir işarettir. Gece ibadeti gözlerden uzaktır; dolayısıyla riya ve gösterişten de uzak olur.  Bu özelliğiyle gece ibadeti, Rahman’a gaybde imanın tam bir göstergesidir. Gecenin sessizliği ve iş telâşının olmayışı zihinsel konsantrasyonun sağlanmasını daha da kolaylaştıran bir durumdur. Ayrıca ibadetin uykuya tercih edilmesi, kişinin zor olanı göğüsleyerek iç dünyasını daha iyi denetlemesini sağlamaktadır. Bütün bu sebeplerden dolayı gece ibadeti hayır bakımından gündüzdekilerden daha fazlalıklıdır.

6Gecenin yeni oluşum etkinliği, rahat rahat çalışabilme bakımından daha güçlü, söz bakımından daha etkilidir.

                                                                               (Müzemmil/6)

10De ki: “Ey iman etmiş olan kullar! Rabbinizin koruması altına girin. Bu dünyada iyilik-güzellik yapanlara bir güzellik vardır. Şüphesiz Allah’ın yeryüzü geniştir. Ancak sabredenler, ödüllerini hesapsız tastamam alacaklardır.”

Bu ayette Rabbimiz Resulullah’a yakın çevresine, o dönemde sahibi olduğu kölelerine/ tüm kullara, Allah’a karşı takvalı olmalarını söylemesini buyurarak bu dünyada iyilik-güzellik üretenlere bir güzellik olduğunu, Allah’ın yeryüzünün geniş olduğunu ve sabredenlerin ecirlerinin tastamam ödeneceğini ilân ettirmektedir. Bu ayet tüm insanlığa yönelik bir beyannamedir.

Suredeki bu ve 53. ayetin teknik yapısı bir takım sorunları ortaya koymaktadır. Şöyle ki:

Her iki ayet de “ قلQul [De ki]” emri ile başlamakta ve hemen ardından gelen nida cümleleri de bu ‘Qul’ emir fiiline mef’ulu bih olmaktadır. Ayetlerdeki “ يا عبادِالّزين yâ ıbâdillezîne” ve “ يا عبادىَ الّزينyâ ıbâdiyellezîne” terkiplerine baktığımızda, birinci olarak, harf-i nidayı dikkate almadan, sahih bir kelimenin [ıbâd sözcüğünün] “yâ-i mütekellim”e muzaf olduğunu, bu nedenle de “yâ-i mütekellim”den önceki sahih kelimenin son harfinin [dal harfinin] harekesinin esreleştiğini görüyoruz. İkinci olarak, başına harf-i nidanın gelmesiyle bu izafet terkibinin münâdâ makamında olduğunu, bu durumlarda terkibi “yâ ıbâdiye!”, “yâ ıbâdî!”, “yâ ıbâdi!” ve “yâ ıbâdâ!”” olmak üzere dört vecihte de okumanın mümkün olabileceğini biliyoruz. Üçüncü olarak da, konumuz olan 10. ayette “yâ-i mütekellim”in ıskatını ve kesre ile iktifa edildiğini görüyoruz. Kısaca özetlersek, her iki ayette de “yâ-i mütekellim” mevcut olup birinde bariz, ötekinde ise sakıttır. Anlatmak istediğimiz bunların beyanı değil, bu terkiplerden anlaşılan lafzî mânâdır. Lafzî mânâya göre, “kullarım!” nidasındaki ‘kullar’ peygamberin kulları olmaktadır. Yani “Ey …. kullarım!” diyen ya da diyecek olan, emrin muhatabı olan peygamberdir. Bu durumda peygamberin muhatabı olan insanlar peygambere kul olmaktadır. Yani Peygamber insanlara “Ey kullarım!” [Peygamberin kendi kulları, Allah’ın kulları değil] dedirtilmektedir.

“Qul” emri ile başlayan diğer tüm ayetlerde ise durum lâfzî mânâ ile uyumludur. Herhangi bir dikkat çekici unsur söz konusu değildir. Aynı surenin 11, 13, 14. ayetlerinde ve İhlas, Kafirun, Muavvezeteyn (Felak ve Nas) surelerinde ve diğer tüm benzer ayetlerde olduğu gibi…

Durum böyle olunca, böyle bir mânâ tüm İslam ilkelerine, fıtrata ters düşmektedir.

79Allah’ın ölümlü kimselerden, kendisine kitap, yasama-yürütme ve peygamberlik verdiği hiçbir kimse için, insanlara: “Allah’ın astlarından olan bana, kul/köle olun” demek yakışmaz. Fakat: “Öğrettiğiniz ve ders aldığınız/okuduğunuz kitap gereğince Rabbe içtenlikli kullar olunuz” demesi yaraşır.

                                                                                         (Al-i Imran/79)

Gerçek bu iken Kur’an meali yapanlar ve sözde tefsir yazanlar bu gerçeği örtbas edip geçmektedirler ya da farkına varamamaktadırlar. Farkında olanların bazısı da araya “(Benim adıma) de ki:” tarzında bir parantez sokuşturarak meseleyi çözmeyi yeğlemektedirler. Bu tavır, çelişkinin, tutarsızlığın itirafından başka bir şey değildir.

Bu aciz, fakir kul Hakkı Yılmaz ise bu sorunu iki yönlü olarak çözme gayretini göstermiştir.

ÇÖZÜM

Birinci Yol: “ عبادIbad” sözcüğünün “kullar” yerine “köleler” diye çevrilmesidir. Biliyoruz ki “ عبدabd” sözcüğü “kul, köle” demektir.

Nitekim Bakara ve Nur surelerinde bu anlama ilişkin tekil ve çoğul örnekler mevcuttur:

221Ve ortak koşan kadınları, iman edinceye kadar nikâhlamayın. İman etmiş, kâfirlerin himayesindeki bir köle kadın, –sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da– ortak koşan bir kadından daha hayırlıdır. Ortak koşan erkekleri de iman edinceye kadar nikâhlamayın; iman etmiş bir erkek köle, –sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da– ortak koşan bir erkekten daha hayırlıdır. Ortak koşanlar ateşe çağırırlar, Allah ise Kendi bilgisi ile cennete ve bağışlanmaya çağırır. O, öğüt alıp düşünürler diye insanlara âyetlerini ortaya koyar.

                                                                                                            (Bakara/221)

  32Ve sizden eşi olmayanları, erkek kölelerinizden ve kadın kölelerinizden iyi olanları evlendirin. Eğer bunlar, fakir iseler, Allah Kendi fazlından onları zenginleştirir. Şüphesiz ki Allah, bilgisi ve rahmeti geniş ve sınırsız olandır, en iyi bilendir.

                                                                                                                  (Nur/32)

Bu örnek ayetlerdeki anlamdan hareketle, konumuz olan 10. ve 53. ayetlerdeki “Ya ibadiye” sözcüğünü peygamberimize ailesinden intikal eden birkaç kişiye indirgeyerek “kölelerim” diye anlamlandırmak, bu ayetlerdeki evrensel çağrıyı göz ardı etmek ve anlamı daraltmak demektir. Sözcüğü “köle” anlamıyla ele alarak ayete “Ey kölelerim!” diye anlam vermek her ne kadar mümkün olsa da, mesajı evrensellikten mevziiliğe indiren bu anlamlandırmanın iyi bir çözüm olduğu söylenemez.

           İkinci Yol: Mushafın Kopyalanması Sırasında Kâtip Hatası Olduğunu Kabul Etmek:

Arşivlerde korunan ve II. Halife Osman’a nispet edilen mushafların aslında ona ait olmadığı, Halife Osman’dan 60-80 yıl sonraki döneme ait istinsahlar olduğu bilim adamlarınca tespit edilmiştir. İlk mushaflar karşılaştırıldığında, bazı kelimelerin hem aynı mushaf içerisinde, hem de birine göre diğerinde farklı imlalarla yazıldığı görülmektedir. Ayetlerin teknik ve semantik yapılarına bakıldığında, gerek ilk metindeki kâtip sehivleri, gerekse sonraki kâtiplerin sehivleri olmak üzere bu yazımların birçoğunun istinsah edenler [kopya çıkaranlar] tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır.

Konumuz olan 53. ayet bazı nüshalarda “ و قلve kul [Ve de ki!]” diye başlamaktadır. Ancak bu bizim üzerinde durduğumuz sorunu çözmemektedir.

Bizden evvel bu konuda çalışma yapanlar Zuhruf suresinin 68. ayetindeki “ يا   عباد ya ıbad” sözcüğünün farklı yazıldığını tespit etmişlerdir. Bu tespit daha evvel ilim camiasına sunulmuştur.

Zuhruf suresinin 68. ayetindeki “ يا عبادya ıbad” ifadesi, Osman mushafı olarak bilinen mushaflardan Mekke, Kufe, Basra, Kahire, TİAM mushaflarında “ يا عبادَYa ıbade” olarak yazılı iken, Medine, Şam, Topkapı Mushaflarında “ يا عبادىYa ıbadiye” şeklinde yazılıdır.[3]

Bizim iddiamız şudur: Zümer/53’deki “ يا عبادىYâ ıbâdiye” sözcüğünün sonundaki “ ىye” harfi, kopya çıkaran [müstensih] kâtip tarafından sehven yazılmıştır. Orada da 10. ayetteki gibi “ ىye” harfi olmamalıdır. Bu durumda her iki ayetteki “ عبادıbad” sözcüğü dilbilgisi kurallarına uygun olarak “ عبادَıbâde” diye kıraat edilmelidir. Buna göre cümlenin anlamı “Ey … kullar!” şekline dönecektir. Böylece de ortadaki sorun ortadan kalkacaktır. Sorunun çözümüne yönelik bu ikinci şık diğerine göre daha makul bir çözümdür.

Ayetteki “Bu dünyada iyilik-güzellik yapanlara bir güzellik vardır” ifadesi, bu güzelliğin hem dünyada hem de ahirette olabileceği yönünde anlaşılmalıdır. Rabbimiz kullarına hem dünya hem de ahiret için hasene [iyilik- güzellik] istemeleri gerektiğini öğretmekte, iyiliğin iyilikten başka karşılığının olmayacağını bildirmektedir.

201Yine onlardan, “Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik-iyilik ve âhirette de bir güzellik-iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru!” diyenler vardır.

                                                                                                         (Bakara/201)

60İyilileştirmenin-güzelleştirmenin karşılığı, iyileştirme-güzelleştirmeden başka olabilir mi?

                                                                                                                 (Rahman/60)

Ayetteki “Şüphesiz Allah’ın arzı [yeryüzü] geniştir” ifadesi ise şu mesajı vermektedir:

Müminler, inanç ve ibadet özgürlüğünü yaşayamadıkları, İslam’ın de­ğerlerini hayata geçiremedikleri sosyal ortamlarda bulunduklarında bu ortama uymayıp hicret etmeli, bu sıkıntının olmadığı yerlere gitmelidirler. Nitekim zorbaların elinde ve yurdunda kalıp da dinini yaşamayanlar kınanmış, akıbetleri ile ilgili ibret dolu sahneler nakledilmiştir:

97,98Kesinlikle görevli güçlerin, kendilerine haksızlık ederlerken, geçmişte yaptıklarını ve yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırdıkları şu kimselerin durumuna gelince; görevli güçler, “Ne işte idiniz?” derler. Onlar: “Biz, yeryüzünde güçsüzleştirilmiş kimselerdik” derler. Görevli güçler: “Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi, siz, orada hicret etseydiniz ya?” derler. Artık, –erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan göçe güç yetiremeyen, kılavuzlandıkları doğru yolu bulamayan kimseler hariç– işte bunların varacakları yer cehennemdir. Ve o ne kötü gidiş yeridir!

                                                                                                             (Nisa/97, 98)

11,12De ki: “Ben, kesinlikle dini yalnızca Kendisine özgü kılarak Allah’a kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi.”

13De ki: “Şüphesiz Rabbime karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.”

14-16De ki, “Dinimi yalnız Kendisine arındırarak Allah’a kulluk ediyorum. Buna rağmen siz, O’nun astlarından dilediğinize kulluk yapınız.” De ki: “Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyâmet gününde kendilerini ve ailelerini ve yakınlarını kayba uğratanlardır.” –Dikkatli olun! İşte bu, apaçık bir kaybın ta kendisidir. Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarından da tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor: Ey kullarım! Benim korumam altına girin.–

Rabbimiz insanlığa olan mesajlarını bu ayetlerde de yine elçisinin ağzıyla iletmeye devam etmektedir. Herkes kulluğunu dini Allah’a özgü kılarak yapmalı, Kur’an mesajını alır almaz teslimiyet göstermelidir. Allah’a karşı gelenler büyük günün azabından korkmalı, kişi kendisini ve yakınlarını ahirette perişan edecek davranışlardan, yönlendirmelerden kaçınmalıdır. Böyle yapmayanlar cehennemde altlarından tabakalar, üstlerinden tabakalar olduğunu bilmelidirler. Herkes kurtuluşun takvada olduğunu bilip Allah’a takvalı davranmalıdır.

16. ayetin son cümlesi olan “İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor” sözleri bizzat Allah’ın kendi ifadesi olup mesaj aracısız verilmiştir.

“Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında bu ayet gurubu ile ilgili olarak şöyle bir nakil söz konusudur:

“Kureyş kâfirleri Hz. Peygamber (s.a.s)’e, “Seni, bize getirdiğin bu dine sevk eden şey ne? Babanın, dedenin ve kavminin ulularının dinine baksana! Onlar Lât’a ve Uzza’ya tapmaktalar” dediler. Allah Teâlâ bunun üzerine bu ayeti indirerek “Ey Muhammed, de ki: “Ben Allah’a O’nun dininde ihlas edici olarak ibadet etmekle emrolundum” buyurdu.[4]

Nakledilen bu olay tarihte bir kez olmuş değildir; tarihin her döneminde her ülkede, her dönemde olabilecek bir olaydır. Merhum Mukatil ilk tefsir yazan kişi olduğundan, olayı ve kişileri özelleştirmiş bulunmaktadır.

Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi” ifadesinde Resulullah’a, vazifeli olarak gönderildiği dine sımsıkı sarılması ve Kur’an’ın içeriğini ilk yaşayan, ilk uygulayan olması emredilmiştir. Bu sözlerle sanki “Ben, kendileri yapmadıkları halde insanlara birtakım şeyler emreden zorba krallardan değilim. Aksine, size emrettiği her şeyi önce kendi yapmak zorunda olan ve zaten de böyle yapan biriyim” demesi istenmiştir:

Yine elçiye dedirtilen “Dinimi yalnız kendisine özgü kılarak Allah’a kulluk ediyorum” ifadesiyle de peygamberimizin dine hiçbir şey karıştıramayacağı, karıştırılmasına da müsaade etmemesi gerektiği mesajı verilmiştir. Din, Allah’ın gönderdiği özgün haliyle kalmalıdır. Mezhep imamlarının, âlimlerin, fakihlerin ve benzer kimselerin dine bir şey katmaları söz konusu edilemez.  Beşer tarafından bir şeylerin katıldığı din “Saf Din” değildir.

Tehdit içerikli “Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarından da tabakalar vardır” ifadesine gelince: Bu sözle müşriklerin mahrumiyet ve zarara uğramakla kalmayıp büyük bir azabı, dehşetli bir cezayı da hak ettikleri ve cehennemin kendilerini her taraftan kuşatacağı mesajı verilmiştir. Benzer mesaj veren başka ayetler de vardır:

54,55Senden azabı çarçabuk istiyorlar. Şüphesiz cehennem de kesinlikle, kendilerini üstlerinden ve ayaklarının altından bürüdüğü günde kâfirleri; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenleri kuşatıcıdır. Ve O, “Yapmış olduklarınızı tadın!” der.

                                                                                      (Ankebut/54, 55)

41Onlar için cehennemden yataklar, üstlerinden de örtüler vardır. Ve Biz, zâlimleri işte böyle cezalandırırız.

                                                                                               (A’raf/41)

Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyamet gününde kendilerini ve ehillerini [ailelerini ve yakınlarını] kayba uğratanlardır.” Dikkatli olun, işte bu, apaçık bir kaybın ta kendisidir” ifadesiyle de Allah’ın verdiği ömür, akıl ve diğer nimetlerin boşa harcanmaması öğütlenmektedir.

Bu pasajın tahlil edilmesi gereken kavramlarından biri de “takva”dır. “Takvâ, iman etmek, şirkten uzak durmak, Allah’ı unutmamak, Allah ve elçilerine boyun eğmek, inkârcılarla mücâdele etmek, bollukta ve darlıkta sahip olunan mallardan bağışta bulunmak, salatı ikame etmek, zekât vermek, verilmiş sözlerde durmak, sıkıntılara sabretmek, açgözlü olmamak, ana-babaya iyi davranmak, hiçbir zaman kendini temize çıkarmaya çalışmamak, tövbe etmek, yanlışlarda ısrar etmemek, yaptıklarının affını dilemek, öfkeye hâkim olmamak, başkalarını bağışlamak, adaletli olmak ve adaleti ayakta tutmaya gayret etmektir.”

Bütün bu tariflere dayanarak özlü bir ifade ile takvâ‘nın “iman ve onun yansıması” olduğunu söylemek mümkündür. Kur’an’da değişik ayetlerde takvanın imandan ayrılmaz bir parça olduğu vurgulanmaktadır.

“Takva” kavramını daha evvel A’raf suresinin tahlilinde ele aldığımızdan konunun oradaki özetiyle yetiniyor, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

17,18Ve tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelen kimseler, kendileri için müjde olanlardır. Haydi, müjdele, sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı! İşte onlar, Allah’ın kendilerine doğru yol kılavuzu verdiği kimselerdir. Ve işte onlar, kavrama yeteneği/temiz akıl sahibi olanların ta kendileridir.

Bu ayetlerde gerçek akla sahip olanlar tanıtılarak aklın insanı nasıl cennete götüreceği açıklanmaktadır.  Gerçek akla sahip olmak, tağutu tanımayıp tamamen Allah’a yönelmektir.

“Tâğût” sözcüğü tuğyan/azma sözcüğünden türemiştir. Tuğyan, “haddi aşma, zulüm, azgınlık, sapıklık, isyan, küfür” de­mektir. “Tağâ [azdı, taştı, zulmetti] fiilinin mastarı olarak Kur’an’da dokuz yerde geçer. Ayrıca “haddi aşıp azgınlık yapan kişi ve topluluklar” manasında [tağî] altı yerde; insanları yoldan çıkaran, azdı­ran “şeytan”, “put” ve “kâhin” anlamında [tâğût] sekiz yerde geçer. Mas­tar ve diğer türevleriyle birlikte bu kelime Kur’an’da toplam otuz dokuz yerde zikredilir.

Tuğyan, insanın tabiatında vardır. Vahye kulağını tıkayan, kendi aklını yegâne rehber kabul ederek kendini beğenen bencil insan, bir de çok mal sahibi olup kendini ihtiyaçtan uzak görmeye başladı mı, tuğyan içine düşmüş olur.

İnsan, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek hissettiği zaman artık Allah’ı unutur; gerçek kudret, gerçek ilim, ger­çek dileme, gerçek güç ve irade sahibinin yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu durum insan için tuğyana açılan bir kapıdır; ar­tık dilediğini yapar, hak-hukuk ve sınır tanımaz. Allah’a ortak koş­maya, nefsini O’nun yerine geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeye başlar. İşte bu hâl, tuğyan hâlidir ve bu tür insanlar da Kur’an’ın diliyle “tağî’dir.

Tuğyan’ın temelinde kibir ve bencillik yatar. Şeytanın da azgınlığının sebebi kibir ve bencilliktir. Bu bakımdan Nisâ/51′de tâğût, şey­tanı [İblisi] da kapsamaktadır.

Tâğût, “azgın, sapık, kötülük ve sapıklık önderi, zorba, şeytan, put, puthâne, kâhin, sihirbaz, Allah’ın hükümlerine sırt çeviren kişi ve kuruluş” anlamlarına gelir. Arapça tağa kökünden türetilmiştir. Tağâ fiilinin mastarı olan tuğyan, “Yüce Allah’a isyan etmek” de­mektir.

Tuğyan ile aynı kökten gelen tâğût kelimesi; “azgın, insanlara zorla hükmeden, kâfir, zorba kişi”yi ifade eder.

Kur’an’da Allah müminlerin dostu ve yardımcısı; tâğût ise kâ­firlerin dostu ve yardımcısı olarak gösterilmiş, müminlerin “Allah yolunda savaştıkları”, kâfirlerin ise “tâğût yolunda savaştıkları” ifade edilmiştir:

257Allah, inananların yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınıdır; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimselere gelince; onların yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınları tâğûttur ki kendilerini aydınlıktan karanlıklara çıkarır. Bunlar, cehennem ashâbıdır. Onlar, orada sürekli kalıcıdırlar.

                                                                                         (Bakara/257)

Allah’ın indirdiği hükümlere muhalif olan ve onların yerine geç­mek üzere hükümler icat eden her kişi ve kurum “tâğût”tur.

Tâğût, Allah’a karşı isyan etmesinin yanı sıra, O’nun kullarını kendisine kul edinmek gayretinde olandır. Bu işleviyle o, şeytân, papaz, dî­nî veya siyasî bir lider olabilir.

Her ne şekilde olursa olsun, insanlar tarafından Al­lah’ın hükümlerine muhalefet edecek şekilde konulan hükümler, “tâğûtî hükümler” ola­rak isimlendirilirler.

Tâğûtların devri kapanmış değildir. Peygamber bulunsun veya bulunmasın, her dönemde tâğûtlar var olmaya devam etmiştir. Onlar sadece eski kavimlerde ortaya çıkıp yaşama imkânı bulan güçler değil; bugün de Müslümanlara en büyük düşmanlığı ve en yıkıcı propagandaları reva gören kişi, odak veya organizasyonlardır. Tâğût, ekonomik, sosyal ve kültürel güç kaynaklarını ele geçirmiş, dini ve ahlâkî değerleri toplumların gözünde itibarsız ve taraftarı olmaktan çekinilen bir duruma düşürmeyi göze alacak kadar düşmanlığını ilerletmiştir.

Konumuz olan ayette geçen “tağuta kulluk etmekten kaçınma” ifadesinin anlamı, Bakara/256′dan anladığımız üzere, onu inkâr et­mek, gönülden uzak tutmaktır.

Tuğyan ve tâğût kavramları daha evvel Alak suresinin tahlilinde ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

Rabbimiz elçisine “Haydi, müjdele, sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı!” diye direktif vermektedir. Bu müjdenin ne zaman gerçekleşeceği Kur’an’ın değişik ayetlerinden anlaşılmaktadır.

Birçok ayetin ifadesine göre bu müjde dünya hayatında, ölüm anında, mahşerde ve cennette; hepsinde gerçekleşecektir:

30-32Şüphesiz, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru olanlar; onların üzerine, haberci âyetler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında ve âhirette sizin yol gösterenleriniz, yardımcılarınız, koruyanlarınızız. Cennette, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olan, engin merhamet sahibinden bir ikram olarak sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada istediğiniz şeyler de sizin içindir.”

                                                                                                    (Fussılet/30-32)

12O gün, inanan erkekleri ve inanan kadınları, ellerinin arasında ve sağlarında ışıkları olduğu hâlde koşar göreceksin. –Bugün müjdeniz, altlarından ırmaklar akan, içlerinde sonsuza dek kalacağınız cennetlerdir. İşte bu, çok büyük kurtuluşun ta kendisidir!–

                                                                                               (Hadid/12)

71-73 -Allah’ın koruması altına girmiş kişilerin çevrelerinde altın tepsiler, kadehler dolaştırılır. Orada nefislerin arzu duyacağı, gözlerin zevkleneceği her şey vardır.– Ve siz, orada sürekli kalacaksınız. Ve işte bu, yapagelmiş olduğunuz şeyler sebebiyle, kendisine son sahip edildiğiniz cennettir. Orada sizin için birçok meyveler vardır. Onlardan yiyeceksiniz.”

                                                                                                (Zuhruf/71-73)

30-32Ve Allah’ın koruması altına girmiş kimselere: “Rabbiniz ne indirdi?” denilince onlar: “Hayır” derler. Bu dünyada güzelleştirenlere-iyileştirenlere iyilik-güzellik vardır. Âhiret yurdu ise kesinlikle daha hayırlıdır. Ve Allah’ın koruması altına girmiş kimselerin yurdu; Adn cennetleri ne güzeldir! Onlar, oraya girecekler. Onun altından ırmaklar akar. Orada, onlar için diledikleri şeyler vardır. Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişileri işte böyle karşılıklandırır. Allah’ın koruması altına girmiş kişiler o kimselerdir ki, melekler onları hoş ve rahat ettirerek onlara geçmişte yaptıklarını ve yapmaları gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırırlar. “Selâm size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete!” derler.

                                                                                                    (Nahl/30-32)

19-24Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler;

Allah’a verdiği sözleri yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan,

Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi; iman ve ameli birleştiren,

Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler,

Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş,

salâtı ikame etmiş [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmuş, ayakta tutmuş],

kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık Allah yolunda harcamış

ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar Adn cennetlerine gireceklerdir. Görevli güçler/ haberci âyetler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabretmiş olduğunuz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!”

                                                                                                   (Ra’d/19-24)

43,44O, sizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size destek verendir. O’nun doğadaki güçleri/ indirdiği haberci âyetleri destek verirler. Ve O, mü’minlere çok merhametlidir. O’na kavuşacakları gün onların selâmlaşmaları, “Selâm”dır. Allah, da onlar için saygın bir ödül hazırlamıştır.

                                                                                              (Ahzâb/43,44)

KUR’AN’IN EN GÜZEL SÖZ OLMASI

Ayette Kur’an “sözlerin en güzeli” olarak nitelenmiştir. Çünkü incelendiğinde, Kur’an’ın gerek edebi sanatlar açısından, gerekse içerisinde çelişki, tutarsızlık, akıl ve fıtrata aykırılık olmaması bakımından gerçekten de sözlerin en güzeli olduğu açıkça görülmektedir. İçerisindeki her şeyin insanlığın yararına olması ve geleceğe ait mutluluk vaat etmesi gibi özellikleri de dikkate alındığında tartışmasız bu niteliği hak etmektedir. İndiği günden bu yana ondan daha güzel bir söz söylenmediği gibi, kıyamete kadar da söylenmesi söz konusu olmayacaktır.

19Peki, üzerine “azap kelimesi” hak olmuş kimse de mi? Artık ateşteki o kimseyi sen mi kurtaracaksın?

Akılları sayesinde kendilerini kurtaran gerçek akıl sahipleri anlatıldıktan sonra, akıllarını kullanmayarak ömürlerinin sonuna kadar müşrik kalıp cehenneme gidecekleri ve oradan kurtulma imkânına sahip olamayacakları hükmü verilmiş kimselere gönderme yapılmış ve istifham-ı inkari ile “Artık o ateşteki kimseyi sen mi kurtaracaksın?” diye sorulmuştur. Bunun anlamı, “Bu insanı ne sen, ne de başkaları kurtarabilir” demektir.

Bu dün­yada en büyük günah şirk koşmaktır. Şirk, affolunmayacak tek günahtır.

48Şüphesiz Allah, Kendisine ortak kabul edilmesini asla bağışlamaz. Bunun altındaki günahları dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah’a ortak tanırsa, şüphesiz pek büyük bir günah işlemiş olur.

                                                                                                      (Nisa/48)

116Hiç şüphesiz, Allah, Kendisine ortak kabul edenleri bağışlamaz. Bunun aşağısında kalanları ise, onlardan dilediğini bağışlar. Kim, Allah’a ortak kabul ederse elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.

                                                                                                      (Nisa/116)

20Lâkin Rablerinin koruması altına girmiş olan o kişiler, kendileri için Allah’ın vaadi olarak altlarından ırmaklar akan, kat kat köşkler olanlardır. Allah vaadinden caymaz.

Önceki ayetlerde “temiz akıl sahipleri” diye nitelenen kimseler, bu ayette de “Rablerine takvalı davrananlar” diye nitelenmiştir. Bu niteliğe sahip olanlar, “Kendileri için Allah’ın vaadi olarak altlarından ırmaklar akan, gurfe üstüne yapılmış gurfeler [köşk üstünde köşkler] olanlardır” şeklindeki bir müjdeyle taltif edilmişlerdir.

Konunun bütünü göz önüne alındığında, “temiz akıl sahipleri” ile “kendilerini akıllı sanan zavallılar”ın 19 ve 20. ayetlerde karşıtlık metodu ile ortaya konulduğu görülmektedir.

21Sen, şüphesiz Allah’ın gökten bir su indirip de onu bir yoluyla yeryüzündeki pınarlara koyduğunu, sonra onunla renkleri değişik bir ekin çıkardığını, sonra onun olgunlaşıp da senin onu sararmış gördüğünü, sonra da onu bir çöpe çevirdiğini görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? Şüphesiz, bunda kavrama yeteneği olanlar; temiz akıl sahipleri için kesinlikle bir öğüt/ hatırlatma vardır.

Bu ayette, temiz akıl sahipleri ile sözde akıllı geçinenlerin dünyayı farklı değerlendirmelerine değinilmektedir. Ayrıca 20. ayette konu edilen ahiretin ebedi nimetine karşılık dünyadaki nimetlerin değersizliği ortaya konmaktadır.

Gerçek akıl sahipleri, gözlemlemek suretiyle dünyadaki her olup bitenden ibretler almakta, dünyanın geçiciliğini doğru değerlendirmektedirler. Çünkü her baharın kışı, her kemalin bir zevali, her başlangıcın bir sonu vardır. Her genci yaşlılık ve sonunda ölüm beklemektedir. Dolayısıyla, dünya denen şey insana Allah’ı unutturacak ve ahiretini mahvettirecek kadar değerli değildir. Sözde akıllı geçinen kimse ise ona bağlanıp kalmaktadır.

45Ve sen, onlara basit dünya hayatının misalini ver: O basit dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sebebiyle yeryüzünün bitkileri birbirine karışmış, sonra da rüzgârın savurup durduğu bir çöp kırıntısı oluvermiştir. Ve Allah, her şeye gücünü kabul ettirendir.

                                                                                                      (Kehf/45)

22Peki, Allah kimin göğsünü İslâm’a açarsa, o zaman o, Rabbinden bir ışık üzerinde olmaz mı? Öyleyse Allah’ı anmaya karşı kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.

Allah’ın yeryüzündeki ayetlerini tetkik etmiş, gerekli gözlemini yapmış, ibret ve öğüdünü almış, bunun sonucunda da göğsü İslam’a açılmış kimsenin sonu nasıl olur? O, Allah’ın nuru üzerindedir. O artık aydınlık yolun, cennetin yolcusudur. Oysa kalpleri katılaşmış olanlar, yani Allah’ın zikrine, mesajına, öğüdüne kalplerini kapamış olanlar apaçık bir sapıklık içindedirler. Bunlar cennete giden aydınlık yoldan sapmış ve karanlıklarda kaybolmuşlardır. Artık cennetin yolunu bulamazlar.

Kalplerin katılaşması, “kişilerin kendi hevalarına uymaları, elçiye kulak vermemeleri, kalplerini ve kulaklarını kendi inançlarından başka bir inanca kapalı tutmaları, yapılan uyarıdan etkilenmemeleri” demektir. Böyleleri kalpleri taşlaşmış hatta taştan daha beter bir katılık kazanmış kimselerdir.

Kalplerin mühürlenmesi, katılaşması ile ilgili detay daha evvel Tin suresinin tahlilinde sunulmuştur.

Allah göğsünü İslâm’a açar” ifadesi, “Allah İslâm hakkındaki her tür kuşku, tereddüt ve kararsızlığı zihninden gidererek onu İslâm gerçeği konusunda iyice ikna eder, kalbini mutlu, huzurlu kılar” demektir. Göğsün açılması konusu ile ilgili detay İnşirah suresinde verilmiştir.

23Allah, sözün en güzelini benzeşen anlamlı olarak, ikişerli bir kitap hâlinde indirmiştir. Ondan, Rablerine saygısı olanların tüyleri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah’ın anılmasına karşı yumuşar. İşte bu, Allah’ın rehberidir. Allah, onunla dilediğini kılavuzlar. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösteren biri yoktur.

18. ayette, temiz akıl sahibi müminlerin “sözün en güzeli”ne uydukları açıklanmıştı. Bu ayette ise insanlara “sözün en güzeli” tanıtılmaktadır. Sözün en güzeli, Allah’ın indirdiği Kitap’tır, yani Kur’an’dır.

Ayette Kur’an’ın özellikleri anlatılmış ve karşıtlık metodu ile insanların Kur’an karşısındaki ikili tutumlarına işaret edilmiştir. Rablerine saygısı olanlar ondan istifade ederken, Rableri hakkında yanlış inanç taşıyanlar ise bu tavırlarıyla ondan yararlanamayacak şekilde doğru yoldan uzaklaşırlar. Bir önceki ayette “Öyleyse Allah’ı anmaya karşı kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun!” denilirken, burada “Ondan, Rablerine saygısı olanların derileri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu, Allah’ın rehberidir. O [Allah], onunla dilediğini kılavuzlar. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösteren biri yoktur” buyrularak Zikir [Allah’ın vahyi] ile insanların etkileneceğine, kalplerin yumuşayacağına ve Zikr’in [vahyin] yegâne kılavuz olduğuna, Allah’ın insanları onunla kılavuzladığına dikkat çekilmiştir.

Ayetin son bölümündeki “O [Allah], onunla dilediğini kılavuzlar. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösteren biri yoktur” ifadesiyle ilgili olarak “Hidayetin de, Dalâletin de Allah’tan olduğu” konusu Tekvir suresinin tahlilinde detaylı olarak ele alındığından, konunun oradan okunmasını öneriyoruz.

Kur’ân bu ayette de bir takım sıfatlar ile tanıtılmıştır. Bu vesileyle Kur’an’ın niteliği ile ilgili bilgileri tekrar hatırlatıyoruz:

* Hadis Olması [sonradan meydana gelme, yaratılmış olma]:

33,34Yahut vahyedilenleri, “Kendi uydurup söyledi” mi diyorlar? Aslında onlar inanmıyorlar. Peki, onun gibi bir sözü onlar getirsinler, eğer doğru kimseler iseler.

                                                                                                  (Tur/33,34)

81Peki, şimdi siz bu Söz’ü/Kur’ân’ı mı küçümsüyorsunuz?

                                                                                                    (Vakıa/81)

* Kitap olması:

Rabbimiz Kur’an’ı “kitap” diye nitelemiştir. “ الكتابel-Kitap”, “içinde yazı olan şey” demektir.[5] Kitap sözcüğü, “toplanmak, bir araya gelmek” manasına gelen “ كتبketb” mastarından türemiştir. Bu durum, Kur’an’ın bir takım harfler ile meydana getirilmiş bir eser olmasını ifade ettiği gibi, bilgi, yasa, öğüt gibi insanlık yararına olan şeylerin toplandığı bir eser olmasını da ifade etmektedir. Ancak bu ayetteki “Kitap” ifadesi ile Kur’an’ın tümü kastedilmiş olamaz. Çünkü bu ayet indiğinde Kur’an’ın tamamı inmiş değildi.

Kur’an’ın tümü kitap olduğu gibi, bir ayetine, bir paragrafına ve bir pasajına da kitap denir.

“Kitap” sözcüğü; “yazılan-okunan” anlamına geldiği için, bir defa buradan hemen anlıyoruz ki, Kur’an ayetleri ilk vahyden itibaren yazıya geçirilmiştir. İkinci olarak; Kur’an’nın henüz tamamlanmadığı dönemlerde eldeki mevcut olan bölümler de Kur’an’da “kitap” olarak tanımlandığı için anlıyoruz ki, “kitap” sözcüğü Kur’an’ın tamamını temsil etmemektedir. Nitekim yukarıda sunduğumuz ayetlerin bazılarındaki “kitap ve hikmet” kalıbına karşılık, Ahzab suresinin 34. ayetinde; “…Allah’ın ayetlerini ve hikmeti anın” şeklinde “ayetler” sözcüğü kullanılarak bir kalıp oluşturulmuştur. Yani “kitap” ve “ayetler” sözcükleri, Kur’an’ın bölümleri için kullanılmıştır.

Bizim görüşümüze göre “kitap ve hikmet” kalıbıyla verilen ayetlerdeki “kitap”; Zümer suresinin 23. ayetinde bahsedilen “müteşabih kitap”tır. Yani mucize nitelikli, anlamları gayet açık olmasına rağmen birbiriyle benzeşen birçok anlamı ifade edebilen eşsiz sanat mucizeleri konumundaki müteşabih ayetlerin oluşturduğu metindir.

Bilindiği üzere Kur’an indiği dönemde Araplar arasında henüz kültür ve edebiyat, yazılı konumda değildi. Arap dil ve edebiyat bilginlerinin eserleri dilden dile dolaşmaktaydı. Arap dili gramer ve edebiyat açısından henüz kuramlaştırılmamıştı. Gramer ve edebiyat bilgileri ediplerin kasidelerinde, halk deyimlerinde kendini göstermekteydi.

Arapçaya ait bu günkü dilbilgisi kuralları Kur’ân’ın inişinden yaklaşık 150–200 sene sonra Sibeveyh, Ahfeş (ölümü H. 177 M. 793), Kisâî, Îsâ b. Ömer, Yûnus b. Habib ve Ebû Ubeyde Ma’mer b. Müsenna gibi bilginlerce  Kur’an metinleri ve İmruü’l-Kays, Tarafe ibnü’l-Abd (539-564), Haris bin Hilliza (veya A’şa)., Amr bin Kulsum, Antere bin Şeddad (veya Nabiğa), Züheyr bin Ebu Sulme, Lebid ve diğer ediplerin eserleri dikkate alınarak oluşturuldu.

Kur’an’ın metni Arap dilinin gramer ve edebiyat ilkelerini kuramlaşmış haliyle insanlığa sunmuş ve derli toplu olarak göstermiştir. Hem de Arap dili gramer ve edebiyatını bilmeyen birisi tarafından. Kur’an’ın nüzulünden sonra Arap dil ve edebiyatının temel kaynağı artık Kur’an metni (Kitap) olmuştur.  İşte Kur’an’da  “Kitap” diye konu edilen, Kur’an’ın yazılı metnidir, içeriği de Hikmet olarak yer almaktadır. Bunu, A’raf/2, Yûnus/1, Hûd/1, Yûsuf/1, Ra’d/1, İbrahim/1, Hıcr/1, Kehf/1, Şûra/2, Neml/1, Kasas/2, Lokman/2, Secde/2, Sâd/29, Zümer/ 1, 2, 23, 41 Mü’min/ 2, Fussıllet/3, Zuhruf/2, Duhan/2, Câsiye/2, Ahkaf72 ve Bakara/151’de görmekteyiz.

* “En Güzel Söz” Olması:       

Kur’an’ın niçin sözlerin en güzeli olduğu 18. ayette açıklanmıştı.

* Müteşâbih:

Müteşabih ayetler birden çok, birbirine benzer, birbirinden güzel anlamlar içeren ve her bir anlamı da açık olarak anlaşılan ayetler demektir. Bu ayetler mecaz, kinaye ve diğer edebî sanatların da kullanıldığı; ancak yapılan benzetme ve örneklemelerden dolayı kültür seviyesi en alt düzeyde olanların bile anlayabileceği ayetlerdir. Bu ayetler de tıpkı “muhkem ayetler” gibi açık, seçik, anlaşılır ayetlerdir. Kesinlikle kapalı, müşkil ve anlaşılmaz değildirler. Müteşabih ayetler kapalı, müşkil ve anlaşılmaz ayetler olarak kabul edildiği takdirde Zümer/23’te “Sözün en güzeli” olarak nitelenen Kur’an, aynı zamanda kapalı, anlaşılmaz ayetler de içeriyor olacaktır. Bu ise kapalı, anlaşılmaz ayetlerin “sözün en güzeli” olması anlamına gelir ki, Kur’an ile böyle bir tuhaflığın bağdaşması mümkün değildir.

İşin doğrusu, müteşabih ayetler anlaşılır, birden çok ve birbirinden güzel anlamlar içeren, kim hangisini anlarsa anlasın, bu anlamların hepsinin de doğru olduğu ayetlerdir.

* Mesani:

“Mesani” sözcüğünün ikilerli, katmerli” demek olduğunu açıklamıştık. Kur’an’ın “mesani [ikilerlilik ve katmerlilik]” özelliğini kısaca şöyle açıklamak mümkündür:

a- Karşıtlık Metodu: Kur’an incelendiğinde, konumuz olan Zümer/22, 23’te de görüldüğü üzere, ayetlerde pozitif ve negatif olgular daima bir arada karşıtlık metoduyla verilmektedir. Ebrar-Füccar, iyiler- kötüler, yer-gök, ins-cinn, hakk-batıl, cennet-cehennem, uyarı-müjde gibi…

b- İletilen mesajın mutlaka ikinci bir vurgusunun varlığı: Buna namaz vakitlerini bildiren ayetleri örnek verebiliriz. Hem Hud suresinde hem de İsra suresinde farklı ifadeler ile aynı mesaj verilmiştir.

“Mesani” sözcüğü Hıcr suresinin tahlilinde “Seb’an mine’l-Mesanî” başlığı altında ayrıca ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

* Derilerin Ürpermesi [Şiddetle Etkilenme]:

Kur’an’ın  [Arapça orijinalinin] ulaşılmaz bir belağat örneği olduğu, inanan, inanmayan herkes tarafından kabul edilmektedir. Kur’an aynı zamanda içerdiği ilkeler, verdiği haber ve bilgiler ile de en uç noktadaki bir huccet [kanıt, belge] durumundadır.  Kıyamet ve ahiretle ilgili sahneleri ise anlatılması zor, çarpıcı bir nitelik taşımaktadır. Bundan dolayıdır ki, Kur’an’ı tanıyan herkesin onun heybeti karşısında derileri ürperir, tüyleri diken diken olur. Bu psikolojiye giren bir insanın Allah’a saygı duyan biri haline gelmesi ise çok kolaydır. Zaten kâfirlerin Kur’an’ın dinlenilmesini istememeleri ve dinleyenleri de engellemeye çalışmaları bu yüzdendir.

21Eğer Biz, bu Kur’ân’ı bir dağa/çok iri cüsseli bir yükümlü varlığa indirseydik, Allah’a olan saygıyla, sevgiyle ve bilgiyle ürpertiden onu samimiyetle saygı duyar, baş eğer ve parça parça olmuş görürdün. Ve Biz, bu örnekleri iyiden iyiye düşünürler diye insanlara veriyoruz.

                                                                                                         (Haşr/21)

2-4Hiç şüphesiz mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperen,

O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman, iman açısından güç kazanan ve yalnızca Rablerine sonucu havale eden,

salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan, ayakta tutan]

ve Bizim kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte bunlar, gerçekten inananların ta kendisidir. Onlara Rableri katında dereceler, bağışlama ve saygın bir rızık vardır.

                                                                                                (Enfal/2-4)

73Ve Rahmân’ın kulları, kendilerine Rablerinin alâmetleri/ göstergeleri hatırlatıldığında ise, onlar üzerine sağırca ve körce davranmazlar.

                                                                                               (Furkan/73)

24Peki, kıyâmet günü şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlara: “Kazanmış olduğunuzun karşılığını tadın!” denilmişken, kendini azabın kötülüğünden korumaya çalışan kimse mi daha hayırlıdır, yoksa kıyâmet günü güven içinde gelecek kişi mi?

25,26Onlardan önceki kimseler yalanladılar da kendilerine düşünemedikleri yönden azap geliverdi. Sonra da Allah, onlara basit dünya hayatında rüsvalığı tattırdı. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilir olsalardı!

Bu ayet gurubunda, bahusus akıllı geçinip de ahireti, peygamberi yalanlayan kişilerin dünya ve ahiretteki durumları sergilenmektedir. Onlar dünyada rüsvalık azabı ile cezalandırılmışlardır. Ahiret cezaları ise daha ağır, daha korkunç olacaktır. Ama onlar bunu bilmemektedirler.

Yüzünü azabın kötülüğünden koruyan” ifadesiyle “cüz’iyyyet mecaz-ı mürseli” yapılmıştır. Yani bedenin bir parçası anılıp bütünü kastedilmiştir. Bu durumda anlam “kendini azabın kötüsünden koruyan” şeklinde olmaktadır. Yüz, rüsvalığı en iyi yansıtan organdır. İçinde bulunulan ortam insanın yüzünden okunur. Yüzü güller açmış olmak, suratı mahkeme duvarına benzemek gibi deyimler bunu ifade eder. İnsanın yüz ifadesi, korku, ürperti, mutluluk ya da karamsarlık gibi ruh hallerini açıkça ortaya koyar.

İçindeki “yüz” ifadesinden hareket ederek ayet hakkında “Böyle bir kimse elleri, kolları bağlanmış olarak cehennem ateşine atılır. Vücudundan ateşe değecek ilk bölüm onun yüzü olacaktır”, “Cehennem ateşinde yüzü üstü sürüklenecektir”, “Kâfir elleri boynuna bağlanmış olarak, boynunda da kibritten oldukça büyük bir dağ gibi muazzam bir ka­ya parçası olduğu halde cehennem ateşine atılacak. O ateş, boynuna asılı bulunduğu halde o taş parçasını yakacak. Onun hararet ve alevi de onun yüzünü örtecek. Elle­ri boynuna bağlı bulunduğundan ötürü de bu alevi ve ateşi yüzünden uzaklaştıramayacak” şeklinde bir takım yorumlar yapılmış olsa da, bütün bu yorumlar birer varsayımdan ibarettir.

Ayetteki “yüz” ifadesini Kamer ve Mülk surelerindeki ayetlerden hareketle “yüzüstü sürünmek” şeklinde anlamak da mümkündür.

Bu iki ayette verilen mesaj şu ayetlerde gayet detaylıdır:

114Ve Allah’ın tanıtıldığı-öğretildiği okullarını, içlerinde Allah’ın adı anılmasın diye engelleyen ve onların yıkımı için uğraşan kişiden daha kendi benliğine haksızlık eden kim olabilir?!.. Böylelerinin, Allah’ın tanıtıldığı-öğretildiği o okullara girmeleri ancak korka korka olacaktır. Onlar için dünyada bir rezillik vardır. Bunlar için âhirette de büyük bir azap vardır.

                                                                                                        (Bakara/114)

22Şimdi yüz üstü kapanarak yürüyen mi daha doğru gider, yoksa dosdoğru yolda dümdüz yürüyen mi?

                                                                                                (Mülk/22)

48O gün yüzleri üzere ateşte sürüklenirler: “Cehennemin beyinleri kaynatan sıcağının dokunuşunu tadın!”

                                                                                               (Kamer/48)

24. ayette cümledeki haber [yüklem] hazfedilmiştir. Ayetin takdiri şöyle yapılabilir: “Yüzünü [kendini] azabın kötülüğünden koruyan kimse mi daha üstündür yoksa mutlu olan kimse mi?”

Bu ayetin bir benzeri de şudur:

40Şüphesiz alâmetlerimiz/ göstergelerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp inkâra sapan kimseler Bize gizli kalmazlar. O hâlde ateşe atılacak olan kişi mi daha hayırlıdır, yoksa kıyâmet günü güven içinde gelecek kişi mi? İstediğinizi yapın. Şüphesiz ki Allah, yaptığınız şeyleri en iyi görendir.

                                                                                                       (Fussılet/40)

Daha evvel birçok yerde konu edildiği üzere, ayette sözü edilen “zalimler” müşriklerdir. Ayette anlatılan sahne, mahşerde yaşanacak olayları göstermektedir. Şirkleri nedeniyle o kimselere “Kazanmış olduğunuzun karşılığını tadın!” denilecektir.

Ben­zer bir ayet de şudur:

35O gün, biriktirdikleri altın ve gümüşlerin üstü cehennem ateşinde kızdırılacak da bunlarla alınları, yanları ve sırtları dağlanacak: “İşte bu kendi canınız için saklayıp biriktirdiğiniz şeydir. Haydi, şimdi tadın şu biriktirmiş olduğunuz şeyleri!”

                                                                                                  (Tevbe/35)

Bu kimseler, kıyamet gününde kendi yüzlerini kötü azaptan korumaya çalışacaklar ama bunu be­ceremeyeceklerdir.

26Şüphesiz onlardan önceki kimseler tuzak kurdular da Allah, onların duvarlarına temellerinden vurdu. Sonra da çatı tepelerinden üzerlerine çöktü. Ve onlara azap akledemedikleri bir yönden geldi.

                                                                                                                (Nahl/26)

Allah’ın dinine karşı direnen, Elçi ile mücadele eden, gönderdiği mesajları yalanlamaya çalışan kimseler hem dünyada hem de ahirette cezalandırılacaktır. Çünkü dünyadaki rüsvalık cezası, işledikleri suçun karşılığı olmaktan uzaktır. Suçlarına denk bir ceza ancak ahirette verilecek ceza olacaktır.

27,28Ve andolsun ki Biz, düşünüp öğüt alsınlar diye pürüzsüz Arapça bir okuma olarak; Allah’ın koruması altına girsinler diye bu Kur’ân’da insanlar için her türlüsünden örnek verdik.

Bu ayetlerde, Rabbimiz insanlar düşünüp öğüt alsınlar diye, rahatça anlayıp uygulayacakları bir kitap, takvalı davranarak kendilerini kurtarmaları, korumaları için de her türlü ikna edici örnekler verdiğini beyan etmektedir.

Kur’an’ın pürüzsüz bir Arapça ile indirilmiş olması hakkındaki vurgusu iyi değerlendirilmelidir. Ayetteki vurgu Kur’an’ın salt Arapça indirilmiş olmasına değil, kolayca anlaşılıp öğüt alınması için o toplumun dili olan Arapça ile indirilmiş olmasınadır. Kur’an’ın ilk muhatabı olan toplumun anadilinin Arapça olması, onlara iletilen ilahi mesajın da aynı dilde olmasının temel nedenidir. Bu, Allah’ın herhangi bir topluma elçi gönderirken uyguladığı genel ilkesidir.

Kur’an’ın daveti bütün insanlık için genel bir davettir. Birçok ayetten Kur’an’ın Arap, Acem, Türk, Kürt, Avrupalı, Amerikalı, Afrikalı insanları hakka davet ettiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Bu durumda, Kur’an’ın tüm dünya dillerine çevrilmesi, her milletin Allah’ın mesajlarını kendi anadilleriyle algılamalarını sağlamak bakımından zorunlu bir görev olarak ortaya çıkmaktadır.

Ayetteki   ”غير ذى عوج Gayra zî Ivec” “her türlü tenakuz ve ihtilaftan uzak” ifadesiyle Kur’ân’ın çelişki ve tenakuzdan uzak ve berî oluşu anlatılmak istenmiştir. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

82Onlar hâlâ, Kur’ân’ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde birçok karışıklıklar bulurlardı.

                                                                              (Nisa/82)

38Ve yeryüzünde hiçbir irili-ufaklı kıpırdayan canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi önderli topluluklar olmasın. Biz Kitapta hiçbir şeyi noksan/yetersiz bırakmadık. Sonra onlar Rablerine toplanacaklardır.

                                                                                                (En’am/38)

28Allah, size kendinizden bir örnek veriyor: Hiç size rızık olarak verdiğimiz şeylerde yasa ile size teslim edilen kişilerden ortaklarınız bulunur da onlarla siz eşit olur ve kendinize çekindiğiniz/ değer verdiğiniz gibi onlarla da karşılıklı çekinir misiniz/ birbirinize aynı değeri verir misiniz, eşit olur musunuz? İşte Biz, aklını kullanan bir toplum için âyetleri böyle açıklarız.

                                                                                                  (Rûm/28)

43Ve Biz, bu örnekleri insanlara veriyoruz. Onlara da bilginlerden başkası akıl erdiremez.

                                                                                                (Ankebut/43)

29Allah, çekişip duran birtakım ortakları olan bir adam ile yalnız bir kişiye bağlı selâmet içinde olan bir adamı örnek verdi. Bu ikisinin hâli hiç eşit olur mu? –Tüm övgüler Allah’ındır; başkası övülemez.– Aksine olarak onların çoğu bilmezler.

Bu ayette, tek bir Allah’a inanan mümin tek efendiye bağlı bir kimseye, birçok tanrı edinmiş müşrik de birkaç efendiye bağlı bir kimseye benzetilerek şirkin insan için zararlı bir durum olduğuna işaret edilmiştir. Çünkü birbirine rakip birçok sahibi olan ve her sahibin kendisine hizmet etmesini istediği bir kölenin o sahiplerden hiçbirini memnun etmesi, kendisinin de onlardan hoşnut kalması mümkün değildir. Böyle çok sahipli bir durumdayken o kölenin her bir efendiden ayrı ayrı ceza çekeceği, hiçbir zaman huzur bulamayacağı açıktır. Oysa tek efendisi olan bir köle bu şekilde ıstırap çekmeyeceği gibi, o tek efendisine de huzur içinde hizmet eder. Bu, herkesin kabul edeceği çok bariz bir hakikattir.

Ayetteki “çekişip duran birtakım ortakları” ifadesiyle işaret edilmek istenen, insanlara çelişkili emirler veren ve kendilerine kulluk etmeleri için onları kendi yanlarına çekmeye çalışan, taş ve topraktan yapılmış tanrılar değildir. Aksine canlı, sözde ilâhlardır. Bunların başında insanın kendi hevası, sonra da kayıtsız şartsız teslimiyet gösterdiği, Allah’tan öne geçirdiği din adamları, liderler, kanun koyucular ve sistemlerdir. Bunların hepsi insanı kendi yanlarına çekmek ve etkileri altına almak için çırpınmakta ve çoğu zaman birbirlerine ters düşen isteklerde bulunmaktadırlar.

Ayetteki bu temsille bir tek ilaha kulluk etmenin birçok ilaha kulluk etmekten daha iyi olduğu ve insanın ancak o zaman huzur bulacağı vurgulanmaktadır. Ayetteki bu benzetme şirkin çirkinliğini, tevhidin güzelliğini göstermek açısından çok hoş bir benzetmedir.

Buradaki hoş benzetmeyi aşağıdaki şu ayetle daha da güzel anlamış olacağız:

75Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile Bizim kendisine güzel bir rızık verip de ondan gizli ve açık olarak harcayan bir kimseyi örnek verdi: Bunlar eşit olurlar mı? –Bütün övgüler Allah’a mahsustur; başkası övülemez.– Tersine insanların çoğu bilmezler.

76Allah iki adamı da örnekleştirdi: Bunlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü yetmez; koruyucusuna bir yüktür. Onu nereye gönderse bir hayır getiremez. Şimdi, bu adamla, adaletle emreden ve doğru yolda bulunan adam eşit olur mu?

                                                                                                                    (Nahl/75, 76)

Benzer örneklerin verildiği başka ayetler de vardır: 

22Eğer yer ile gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de kesinlikle kargaşa içinde olurdu/düzenleri bozulurdu. O hâlde en büyük tahtın Rabbi olan Allah, onların nitelemekte oldukları şeylerden arınıktır.

                                                                                                       (Enbiya/22)

91,92Allah, çocuk diye bir şey edinmemiştir; O’nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her ilâh kesinlikle kendi oluşturduğu şeyle birlikte gider ve kesinlikle diğerleri üzerine üstün olurdu. Görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni ve açığı bilen Allah, onların niteledikleri şeylerden arınıktır. O, onların ortak koştukları şeylerden de çok yücedir.

                                                                                                     (Mü’minun/91,92)

30Şüphesiz sen kesinlikle öleceksin, şüphesiz onlar da kesinlikle öleceklerdir.

31Sonra şüphesiz siz kıyâmet gününde Rabbinizin huzurunda tartışacaksınız.

Bu iki ayet ayrı bir necmdir. Esas konu ile ilgili değildir. Resulullah ve Mekkeli karşıtlarının uyarıldığı bu ayetler, peygamberimiz ile müşrikler arasındaki gerilimin boyutlarını ortaya koymaktadır.

Edindikleri servet ve makamların kendilerini dünyada ebedîleştireceğine inanan, sahip oldukları para, pul ve kapılarındaki onlarca kuldan mahrum olmak istemeyen müşrikler, “Muhammed’in ölümü yak­laştı ve hareketi de bitecektir” şeklinde sözler sarf etmekteydiler.

Kur’an’da bu hususa bir başka yerde daha değinilmektedir.

34Biz, senden önce de hiçbir beşer için sonsuzluk tanımadık. Peki, sen öldün de onlar sürekli kalanlar mıdırlar?

                                                                                                     (Enbiya/34)

30. ayetin bir başka mesajı da şudur: “Muhammed (as) ölümlüdür, o da ölecektir. Sakın sevgide ifrata giderek geçmiş kavimlerin peygamberlerini ilâhlaştırdıkları gibi onu ilâhlaştırmaya kalkmayın. Ölümlüler ilâh olmazlar.”

31. ayet de ayrıca bir teselli ve bilgi mahiyetindedir: “Onlar, dünyada çıkarları uğruna hakka gelmezlerse gelmesinler, sen sakın buna aldırma! Çünkü sen öleceksin, onlar da ölecekler; sonra, Kıyamet gününde Allah’ın huzuruna götürülecek ve orada tartışacaksınız. Gerçek orada ortaya çıkacaktır.”

32Öyleyse Allah’a karşı yalan söyleyen ve doğru kendisine geldiği zaman onu yalanlayandan daha yanlış; kendi zararlarına iş yapan kim olabilir? O kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler için cehennemde bir sığınak yok mu!?

33Ve doğruyu getiren ve onu tasdik eden kişi; işte onlar, Allah’ın koruması altına girmiş olan kişilerin ta kendileridir.

34,35Onlar için Rableri nezdinde diledikleri şeyler vardır. İşte bu, Allah’ın, onların önceden yaptıklarının en kötüsünü örtmesi, işlemekte bulunduklarının en güzeline, ecirlerini karşılık olarak vermesi için iyilik-güzellik üretenlerin karşılığıdır.

Bu ayet gurubunda yine karşıtlık metodu ile Allah’a karşı yalan söyleyen kimseler ile hakka teslim olan takva sahibi kimselerin mukayesesi yapılmaktadır. Bu mukayesede kâfirlere cehennem uygun düşerken, muttakiler, yaptıkları kusurlar örtbas edilerek yaptıklarına karşılık en güzeliyle olmak üzere cennette diledikleri şeylere nail olmaktadırlar.

32. ayetteki “Kâfirler için cehennemde bir sığınak yok mu!” sorusu Arapçada kullanılan sanatsal bir ifade olup cevabı bilinen ve karşıdan beklenmeyen bir sorudur. Cevabı “elbette en zalim, hain odur ve cehennem de onun sığınağıdır!” demektir.

ALLAH HAKKINDA YALAN UYDURMAK

Allah hakkında yalan uydurmanın en kötüsü, Allah’ın tekliğini, Rabbliğini, başka bir varlık veya eşya ile paylaşacak bir inanca sahip olmak ve bunu başkalarına bulaştırmaktır. Velilere, azizlere, ideolojilere, peygamberlere ve çeşitli canlı-cansız var­lıklara ulûhiyet payesi vermek de Allah’a eş koşmak olduğu için bütün bun­lar da Allah’a yalan uydurmak kabilinden davranışlardır.

Bu konu En’am suresinde tekrar tekrar gündeme getirilmiştir.

116Ve kendi dillerinizin yalan nitelemesi ile Allah’a yalan uydurmak için, “Şu helaldir, şu haramdır” demeyin. Şüphesiz Allah’a yalan uyduran kimseler iflah olmazlar.

                                                                                                        (Nahl/116)

33. ayette konu yine muttakilere getirilmiş ve 34, 35. ayetlerde muttakilerin nimetler içinde yüzecekleri müjdesi verilmiştir. Konumuz olan ayetin bir benzeri de Ahkaf suresindedir.

16İşte bilgeleşmiş, bilinçlenmiş bu kimseler, vaat olunup durdukları doğru bir vaat olarak ve kendileri haksızlığa uğratılmadan, Allah’ın onlara amellerini tam olarak ödemesi için kendilerinden, yaptıklarının en güzelini kabul edeceğimiz ve cennet ashâbı içinde kötülüklerden koruyacağımız kimselerdir.

                                                                                                  (Ahkaf/16)

36Allah, kuluna kâfi değil midir? Onlar ise seni, O’nun astlarından kimseler ile korkutuyorlar. Ve Allah kimi şaşırtırsa, artık ona kılavuz olan biri yoktur.

37Kime de Allah kılavuz olursa, artık onu da şaşırtan biri yoktur. Allah, çok güçlü, suçluyu yakalayıp, cezalandırarak adalet sağlayan değil midir?

Bu ayetlerde, başta Resulullah olmak üzere tüm inananlara destek sözü verilmektedir: Müşrikler Ebuleheb örneğinde olduğu gibi, akılları sıra, malları ve çevreleri ile; ya da “Sen bizim tanrılarımızı inkar ediyorsun ama onlar büyük güç sahibi oldukları için seni mahvedecekler” şeklindeki sözleriyle peygamberimizi korkutmaya, sindirmeye çalışıyorlardı.

80-81Ve toplumu o’nunla tartıştı. İbrâhîm; “Bana doğru yolu göstermişken Allah hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? O’na ortak koştuklarınızdan hiç korkmuyorum. –Ancak Rabbimin dilediği şey hariç.– Rabbim bilgice her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünmez misiniz? Ve Allah, haklarında hiçbir güç-kuvvet indirmediği hâlde, siz O’na ortak koşmaktan korkmuyorken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Bu durumda eğer biliyorsanız, bu iki topluluktan hangisi güvende olmaya daha layıktır?” dedi.

82Şu iman edenler ve imanlarına yanlış; kendi zararlarına olan iş giydirmeyenler/ ortak koşma inancı karıştırmayanlar, işte onlar, güven kendilerinin olanlardır. Kılavuzlandıkları doğru yolu bulanlar da onlardır.

                                                                                               (En’am/80, 82)

43Sizin kâfirleriniz; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseleriniz, onlardan hayırlı mı? Yoksa yazıtlarda sizin için kurtulacaklarına dair Allah tarafından verilmiş bir senet veya ferman mı var? 44Yoksa onlar, “Biz birbirine yardım eden/ intikam alabilen bir topluluğuz” mu diyorlar?

                                                                                                   (Kamer/44)

38Ve sen, gerçekten onlara: “O gökleri ve yeri kim oluşturdu?” diye sormuş olsan, kesinlikle “Allah!” diyeceklerdir. De ki: “Öyleyse Allah’ın astlarından çağırdıklarınızı hiç düşündünüz mü? Eğer Allah, bana bir zarar vermek istediyse, onlar O’nun zararını giderebilen kimseler midirler? Yahut bana bir rahmet dilediyse, onlar O’nun rahmetini engelleyebilen kimseler midirler? De ki: “Allah, bana yeter. Sonucu bırakanlar, yalnızca O’na sonucu bıraksınlar.”

39,40De ki: “Ey toplumum! Siz bulunduğunuz yer üzere çalışın. Şüphesiz ben de çalışan biriyim. Artık kendisini rüsva edecek azabın kime geleceğini ve kalıcı bir azabın kimin üzerine yerleşeceğini yakında bileceksiniz.”

Bu ayetlerde ana eksen yine “temiz akıl sahibi” olma meselesidir. Temiz akıl sahibi olmak, aklı iyi kullanmak, akılsız davranışlardan uzak durmaktır. Oysa Allah’a ortak koşanlar akıllarını kullanma konusunda son derece isteksiz davranmaktadırlar. Rabbimiz bu konudaki mesajını doğrudan söylemek yerine elçisini konuşturarak vermektedir: Mademki Allah’ı biliyor, göklerin ve yerin Allah tarafından yaratıldığını kabul ediyorsunuz, öyleyse niçin bir takım yaratıklara yalvarıp yakarıyorsunuz? Onlar size ne yarar sağlayabilirler? Allah size bir musibet irade etse engel olabilirler mi? Yahut Allah bir rahmet dilese tutabilirler mi?

Anlaşıldığına göre, sorun Mekkeli müşriklerin Al­lah’ı bilip bilmemeleri değil, Rabblik konusunda gösterdikleri cehalettir. Müşrikler, Allah’ı tanımakla birlikte Allah’ın yeri göğü yarattıktan sonra gökte köşesine çekilip hiçbir şeye karışmadığını, yeryüzünde olan bitenlerin bir takım ilâhlar marifetiyle gerçekleştiğini kabul ediyorlardı.

Bilinçli ya da bilinçsiz, bugün de bir takım insanlar Allah’a inandıkları halde O’na eş koşmakta, sahte tanrı­lar edinmektedirler. İhtiyaçları için Allah’a dua ve niyazda bulunsalar bile, hatırlarının işe yarayacağı düşüncesiyle peygamberlerden, aziz ve azize kabul ettikleri insanların ruhlarından, mezarlarından medet ummak gibi bir yanlışa düşmektedirler.

Rabbimiz tevhid konusunda insanları eğitmekte ve şirke karşı bilinçlendirmektedir. Kulların tevhid konusunda eğitilmesi geçmiş toplumlarda da olmuştu. Söz konusu eğitime Hud suresinin şu pasajı örnek verilebilir:

53-57Onlar dediler ki: “Ey Hûd! Bize bir açık kanıt ile gelmedin. Ve biz, senin sözünle ilâhlarımızı terk edecek değiliz. Biz, sana inananlar da değiliz. Ancak ‘Tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmış’ diyebiliriz.” Hûd dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ı şâhit tutuyorum, siz de şâhit olun ki, ben, Allah’ın astlarından O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Hadi öyleyse hepiniz bana tuzak kurun, sonra beni hiç bekletmeyin. Şüphesiz ben gerçekten, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a işin sonucunu havale ettim. Onun, perçeminden yakalayıp denetlemediği hiçbir irili-ufaklı hareket eden canlı yoktur. Şüphesiz ki benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerinedir. Buna rağmen yine de sırt çevirirseniz, ben size ne ile gönderilmiş isem, işte onu tebliğ ettim. Ve benim Rabbim, başka bir toplumu sizin yerinize getirir. Ve siz O’na hiçbir şekil ve yolla zarar veremezsiniz. Hiç şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir.”

                                                                                                     (Hûd/53-57)

38. ayet “Allah bana yeter. Tevekkül edenler, yalnızca O’na tevekkül ederler” ifadesiyle tevekküle dikkat çekilerek bitirilmiştir. Tevekkül” kısaca “kişinin, âcizliğini ortaya koyarak ‘Vekil’ olan Allah’ı kendisine vekil tutması, yani inanç olarak varlığını ve varlığının devamını rızk, terbiye ve koruma bakımından Allah’a bırakması, her türlü sonucun kendisi için en iyisi olacağını kabullenmesi ve sonuca razı olması” demektir.

41Şüphesiz Biz bu kitabı sana, insanlar için hak ile indirdik. O hâlde kim kılavuzlandığı doğru yolu bulduysa artık kendi lehinedir. Kim de saptıysa artık o, sırf kendi aleyhine olarak sapar. Ve sen onların üzerine onları ayakta tutan bir sorumlu değilsin.

Bu ayette akıllı insanın elinde bulunacak kılavuza işaret edilerek “Elde hak, gerçek kitap var. Doğru yolu bulmak o hak kitaba sarılmakla, sapıtmak ise o hak kitaptan uzaklaşmakla olacaktır” mesajı verilmektedir. Aynı mesaj Sebe’ suresinde şöyle verilmişti.

50De ki: “Eğer ben sapmışsam, artık yalnızca kendi zararıma saparım. Ve eğer kılavuzlandığım doğru yolu bulmuşsam, bilinmeli ki Rabbimin bana vahiy vermesiyledir. Şüphesiz O, En İyi İşiten’dir, Çok Yakın Olandır.”

                                                                                                    (Sebe’/50)

Ayetin son cümlesi olan “Ve sen onların üzerine vekil değilsin” ifadesiyle,  peygamberimize “Öyleyse herkes tercih hakkını kullanır; sen zorla bir yöneten değilsin; olmamalısın da…” mesajı verilmiş ve Resulullah teselli edilmiştir. Çünkü onların inatlarında, yola gelmeyişlerinde kendi kusuru olabileceği ihtimali ile yanıp tutuşuyordu. Bu hususa Şuara/3’te, Kehf/8’de ve Fatır/8’de de yer verilmiştir.

41. ayetin mesajı Kur’an’da birçok kez  (Yunus/108, Hûd/12, Ra’d/40) tekrarlanmıştır:

42Allah, o nefisleri, ölmeleri sırasında, onlara geçmişte yaptıklarını ve yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlatırır. Ölmeyenleri de uyuduklarında; artık haklarında ölüm gerçekleştirdiklerini alıkoyar, diğerlerini de adı konmuş bir süre sonuna kadar salıverir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için nice alâmetler/göstergeler vardır.

Bu ayette, tüm insanların kontrolünün Allah’ın kudretinde olduğu mesajı verilmektedir. Yani Yüce Allah eceli gelenleri elde bırakırken, henüz eceli gelmemişleri belirlenmiş süreye kadar salıvermektedir. Bu böyle devam edip gitmektedir.

Rabbimiz önce “vefat” olgusuna dikkat çekmiştir. Sonra sağ olanları da ölümün bir benzeri olan uyku ile uyarmıştır. Uyku sırasında his, şuur, idrak gibi melekeler devre dışı bırakılmakta, insan bir bakıma ölü hale gelmektedir. Öyle ki, ecelleri gelenler ölüme benzeyen bu halden gerçek ölüme geçirilmekte, ecelleri henüz gelmemiş olanlar ise ömürlerini yaşamak için hayata döndürülmektedir.

60Ve O, sizi geceleyin vefat ettiren; geçmişte yaptıklarınızı, yapmanız gerekirken yapmadıklarınızı bir bir hatırlattıran, gündüzün elde ettiğiniz şeyleri bilen, sonra adı konmuş süre sonunun gerçekleşmesi için sizi kaldırandır. Sonra dönüşünüz yalnızca O’nadır. Sonra O, yaptıklarınızı size haber verecektir.

61Ve Allah, kulları üzerinde hükümranlığı sürdürür ve O, sizin üzerinize koruyucular gönderir. Sonra da sizden birinize ölüm geldiği vakit elçilerimiz, hiç eksik-fazla yapmadan, onu vefat ettirirler; onlara geçmişte yaptıklarını, yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlatırlar. 62Sonra kendi gerçek Mevlâları Allah’a döndürülürler. Dikkatli olun, hüküm ancak O’nundur ve O, hesap görenlerin en süratlisidir.”

                                                                                                       (En’am/60, 61)

“Vefat”, ölüm demek değil, “ölüm anında hayat boyu yaşananların Allah tarafından hatıra getirilmesi” demektir. Bu konu En’am suresinin sonunda “Vefat” başlığı altında ayrıca tahlil edilmiş olduğundan, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

43Yoksa onlar, Allah’ın astlarından birtakım destekçi, yardımcı, torpilciler mi edindiler? De ki: “Onlar hiçbir şeye güç yetiremez ve akıl erdiremezse de mi böyle yapacaksınız?”

44De ki: “Bütün yardım, destek, kayırma Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü yalnızca O’nundur. Sonra yalnızca O’na döndürülürsünüz.”

Bu ayetlerde de yine akletmeyenler kınanmakta ve bu kimselerin aciz, hiçbir şeye güç yetiremeyen kişi ve nesnelerden şefaat [yardım, destek, kayırma] beklemelerinin mantıksızlığı vurgulanmaktadır. Şefaatçi olabilecek bir varlığın her şeye güç yetirebilir, her şeye akıl erdirebilir bir varlık olması gerekir. Şefaati umulanlar ise ister peygamber, aziz veya azize, isterse daha başka varlıklar olsunlar, hepsi de aciz varlıklardır. Bu varlıkların güçleri her şeye yetmediği gibi, akılları da her şeye ermemektedir. Hâlbuki şefaatçinin sonsuz bir güce ve her problemi çözecek bir kabiliyete sahip olması gerekir. Ayette, akıllı bir insanın bütün bunları düşünmesi gerektiği vurgulanarak insanlar akletmeye davet edilmektedir.

45Ve Allah, “bir tek” olarak anıldığı zaman âhirete inanmayan kişilerin yürekleri burkulur da, O’nun astlarından olan kimseler anıldığı zaman derhal yüzleri gülüverir.

Bu ayette, bir takım düzme tanrı ve tanrıçaların şefaatine nail olacaklarına inanan müşriklerin kompozisyonu çizilmiştir. Bunlara “bir tek Allah yeter”, yani “herhangi bir şeyhe, üstada, ağabeye, şefaatçiye, aracıya gerek yoktur” denilince canları sıkılır, yürekleri burkulur. Oysa Allah ile beraber “falan hazret, filan hazret” gibi bir takım aracılar da zikredilince yüzlerinde güller açılır.

Ne yazık ki, kendi algılarını dinin tek doğru ölçüsü olarak kabul eden bazı fanatik grup, cemaat ve tarikatların mensupları da aynen bu durumdadır. “Yalnız Kur’an yeter” derseniz size kinlenirler, bir takım hazretleri de dine ortak ederseniz sizi kardeş diye bağırlarına basarlar.

Müşriklerin bu tutumları Kur’an’da birkaç kez dile getirilmiştir.

46Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık yaptık. Ve sen Kur’ân’da sadece Rabbini ‘bir ve tek’ olarak andığın zaman, ‘nefretle kaçar vaziyette’ gerisin geriye giderler.

                                                                                                       (İsra/46)

12İşte bu, şu sebeptendir: Siz, “bir ve tek” olarak Allah’a davet edildiğiniz zaman küfrettiniz; inanmadınız. O’na ortak koşulunca da inandınız. Artık hüküm, o çok yüce ve çok büyük Allah’ındır.

                                                                                                      (Mü’min/12)

46De ki: “Ey göklerin ve yerin yoktan yaratıcısı/parçalayıcısı, görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği ve varlıkların akıl ve duyularla gözlenenlerini bilen Allah’ım! Kulların arasında, çekişip durdukları o şeyler hakkında Sen hüküm vereceksin.”

Bu ayette, inkârcıların mevcut tutumlarını sürdürecekleri, bu nedenle de elçinin işi Allah’a havale etmesi gerektiği bildirilmektedir. Müşrikler ile müminler birbirlerinden ayrılacaklar, inanç ve davranışlarda kimin doğru ve haklı olduğu Allah tarafından açıklanacak ve herkes yaptığının karşılığını alacaktır.

113Ve Yahûdiler, “Hristiyanlar, bir şey üzerinde değillerdir/ onların kayda değer bir yanları yoktur” dediler. Hristiyanlar da, “Yahûdiler, bir şey üzerinde değillerdir/ onların kayda değer bir yanları yoktur” dediler. Oysa onlar, kitabı okuyorlar. Bilmeyen kimseler de onların sözü gibisini dediler. Artık içinde anlaşmazlık edip durdukları şeylerde, kıyâmet günü aralarında Allah hüküm verecektir.

                                                                                            (Bakara/113)

109Ve sen, sana vahyolunan şeye uy! Ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. Ve Allah, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

                                                                                       (Yunus/109)

109Ve sen, sana vahyolunan şeye uy! Ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. Ve Allah, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

                                                                                      (Nahl/124)

Ve  Hacc/56, Mü’min/12, Şûra/10,  Nahl/64.

Bu ayetlerden anlaşılıyor ki dinî konudaki ihtilâflarda Allah’ın kitabına giderek çözüm aranmalıdır.

47Ve eğer bütün yeryüzündekiler ve onunla birlikte bir o kadarı da şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kişilerin olsaydı, kıyâmet günü azabın kötülüğünden kurtulmak için onu kesinlikle kurtulmalık verirlerdi. Ve onların hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah tarafından onlar için meydana çıkarılır.

48Ve kazandıklarının kötülükleri onlar için meydana çıkmış ve kendisiyle alay edip durdukları şeyler, kendilerini çepeçevre sarmıştır.

Bu ayetlerde, ahirete inanmamış kişilerin ahiretteki konumları açıklanarak bu kişiler şimdiden uyarılmaktadır:

91Şüphesiz ki küfretmiş; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş ve bu durumda oldukları hâlde de ölen şu kişilerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın –onu fidye/kurtulmalık verseler bile– asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur.

                                                                                                     (Al-i İmran/91)

18Rablerine uyanlar için “en güzel” vardır. O’na uymayanlar ise, yeryüzünde bulunan ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir misli daha kendilerinin olsa, onu kurtuluş fidyesi olarak verirlerdi. İşte onlar, hesabın kötüsü kendileri için olanlardır. Varacakları yer de cehennemdir. Orası da ne fena yataktır!

                                                                                                    (Rad/18)

Konumuz olan ayetler müşrik olarak ölmemenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. İnsanın geçmişinde bilgisizlik veya ilgisizlik nedeniyle şirk ve inkâr dönemleri olabilir. Ancak bu durumdan vazgeçip de tevhide yönelen ve Müslüman olarak ölenler için herhangi bir sorun söz konusu değildir. Önemli olan müşrik olarak ölmemektir.

49İşte, insana bir sıkıntı dokunuverince Bize yalvarır, sonra kendisine tarafımızdan bir nimet bahşettiğimiz zaman da: “O, bana bir bilgi üzerine verildi” der. Aslında verilen nimetler, bir imtihan aracıdır. Velâkin onların çoğu bilmezler.

50Gerçekten “O bana bir bilgi üzerine verildi” sözünü, bunlardan önceki kimseler de söyledi de o kazandıkları şeyler, kendilerine yarar sağlamadı.

51Sonunda kazandıkları şeylerin kötülükleri, kendilerine isabet etti. Şunlardan şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapmış olan o kimseler; onların da kazandıkları şeylerin kötülükleri kendilerine isabet edecektir. Ve onlar âciz bırakanlar değildir.

52Hâlâ, şüphesiz Allah’ın, rızkı dilediğine yaydığını ve ölçülendirdiğini bilmediler mi? Şüphesiz bunda iman edecek bir toplum için kesinlikle nice alâmetler/göstergeler vardır.

Bu ayet gurubu, insan psikolojisindeki bir zaafa atıf yaparak başlamaktadır. Daha önce de tahlil ettiğimiz gibi, insan bir nimete eriştiğinde memnun olmakta, sıkıntıyla karşılaştığında ise çabucak Rabbine küsmektedir. Oysa her iki durum da Allah’ın insanı sınaması olarak kabul edilmelidir. Pasajda, bu sınamanın sonucu olarak dünya ve ahirette insanın başına gelecek durumlar hatırlatılmakta ve insanlar uyarılmaktadır. Ayetlerde Karun’a ve Sebe halkına da gönderme yapılmıştır. Sebe halkı ve Karun gibi akılsızlar kendilerine verilen nimetleri Allah katında saygın kimseler olduklarının bir belirtisi olarak yorumlamakta, dolayısıyla da onları kendi bilgi ve becerileri ile elde ettiklerine inanmaktadırlar. Hâlbuki bütün bunlar Allah’ın fitnesinden, denemesinden, imtihan etmesinden başka bir şey değildir. Dünyada verilen nimetler ikram olsun diye değil, imtihan için verilmektedir. Az kazançlı olmak seviyesizlik, çok kazançlı olmak da seviyeli, makbul biri olmak değildir.

KARUN VE SEBE’ HALKI:

Zenginliğin sembolü olarak bilinen Karun adlı şahsiyet hakkında Kur’an’da şu bilgiler verilmektedir:

76,77Şüphesiz Karun, Mûsâ’nın toplumundan idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, şüphesiz onun anahtarları güçlü kuvvetli bir topluluğa ağır gelirdi. Bir zaman toplumu ona demişti ki: “Şımarma! Şüphesiz ki Allah şımarıkları sevmez. Ve Allah’ın sana verdiğinde âhiret yurdunu iste. Dünyadan da nasibini unutma! Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun. Ve yeryüzünde bozgunculuğu isteme. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.”

78Karun, “Bu servet, bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi” dedi. Bilmez miydi ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı, birikimi olan kimseleri kesinlikle değişime/yıkıma uğratmıştı. –Ve bu günahkârlar, diğerlerinin günahlarından sorumlu tutulmaz.–

79Derken Karun, süs, görkem içinde toplumunun karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyen kimseler, “Keşke Karun’a verilen gibi bizim de olsaydı! Şüphesiz ki o Karun, çok büyük bir nasip sahibidir” dediler.

80Ve kendilerine bilgi verilmiş olan kimseler ise, “Yazıklar olsun size! İman eden ve sâlihi işleyen kimseler için Allah’ın vereceği ödül daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir” dediler.

81Sonunda Biz onu ve evini yere geçirdik. Artık Allah’ın astlarından kendisine yardım edecek bir taraftar da olmadı ve o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.

82Ve daha dün onun yerinde olmayı isteyenler, “Demek ki Allah kullarından dilediğine rızkı genişletiyor ve daraltıyor. Şâyet Allah bize armağan vermiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Ve demek ki kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler kendilerini kurtaramıyorlar” diyerek sabahladılar.

                                                                                                     (Kasas/76-82)

Zengin ve müreffeh toplumlara örnek olarak gösterilen Sebe halkı hakkında ise Kur’an’da şu bilgiler verilmektedir:

15Andolsun ki Sebe toplumu için yurt tuttukları yerde bir alâmet/gösterge vardı: Sağdan ve soldan iki bahçe! –“Rabbinizin rızkından yiyin ve O’nun için nimetlerin karşılığını ödeyin! Ne güzel bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rabb!”–

16Fakat onlar yüz çevirdiler; nimetlerin karşılığını ödemediler. Biz de üzerlerine barajların selini salıverdik ve iki bahçelerini onlara buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da “sidir ağacı” bulunan iki bahçeye çevirdik.

17Bu, onların küfretmiş; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olmaları nedeniyle Bizim onları cezalandırmamızdır. Ve Biz sadece çok nankör olanları cezalandırırız.

18Ve Biz onlarla o bereket verdiğimiz memleketler arasında, sırt sırta şehirler meydana getirmiştik. Ve onlara da muntazam gidiş geliş düzenledik: –Buralarda gecelerce ve gündüzlerce emniyet içinde gidin gelin!–

19Sonra da onlar: “Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır!” dediler ve nefislerine yanlış; kendi zararlarına işler yaparak haksızlık ettiler. Şimdi de Biz onları efsaneler yaptık ve tamamen didik didik dağıttık. Şüphesiz ki bunda tüm kendisine verilen nimetlerin karşılığını çokça ödeyen sabreden için elbette alâmetler/göstergeler vardır.

20Ve andolsun ki İblis/düşünce yetisi onlar hakkındaki zannını tasdik etti de mü’minlerden ibaret bir kesimden başkası İblis’e uydular.

21Hâlbuki İblis için onlar üzerinde hiçbir kudret yoktu. Fakat Biz âhirete imanı olanı, onun hakkında yeterli bilgisi olmayandan ayırt edecektik, bildirecektik. Ve senin Rabbin her şeyi iyice koruyandır.

                                                                                               (Sebe/15-21)

34Ve Biz herhangi bir memlekete uyarıcı gönderdikse, kesinlikle oranın varlık ve güç sahibi şımarık önde gelenleri: “Biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri/ mesajları bilerek reddedenleriz / inanmayanlarız” dediler.

35Ve yine dediler ki: “Biz malca ve evlatça daha çoğuz ve biz azaba uğrayacaklardan değiliz.”

36De ki: “Şüphesiz benim Rabbim dilediği kimseye rızkını genişletir ve ölçülendirir. Fakat insanların çoğu bilmezler.”

37Ve sizi huzurumuza yaklaştıracak olan, mallarınız ve evlatlarınız değildir. Ancak kim iman eder ve düzeltmeye yönelik işleri yaparsa, işte onlar; kendileri için yaptıklarına karşı kat kat karşılık olanlardır. Ve onlar, yüksek köşklerinde güven içindedirler.

38Ve âyetlerimiz/alâmetlerimiz/göstergelerimiz hakkında âciz bırakmak için yarışan şu kimseler, azap içinde hazır edilenlerdir.

39De ki: “Şüphesiz benim Rabbim kullarından dilediği kimse için rızkını genişletir ve onun için ölçülendirir. Ve siz her ne şeyden harcamada bulunursanız hemen O, arkasını getirir. Ve O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”

40Ve o gün Allah, onları hep birlikte toplayacak, sonra meleklere: “Şunlar mı size tapıyorlardı?” diyecektir.

41Onlar: “Seni tenzih ederiz. Onlara karşı bizim koruyucu, yol gösterici yakınımz Sensin. Tam tersi onlar gizli güçlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inananlardı” dediler.

42Artık bu gün bazınız bazınıza yarar ve zarara malik olmaz. Ve Biz, ortak koşma inancına batmış o kişilere: “Tadın bakalım o kendisini yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını!” deriz.

                                                                                                           (Sebe/34-42)

51. ayetteki “Sonunda kazandıkları şeylerin kötülükleri kendilerine isabet etti. Şunlardan o zulmetmiş olan kimseler; onların da kazandıkları şeylerin kendilerine isabet edecektir. Ve onlar aciz bırakanlar değildir” ifadesinden müşriklerin azaptan kurtulmalarının söz konusu olamayacağı anlaşılmaktadır.

134Şüphesiz sizin vaat olunduğunuz şeyler kesinlikle gelecektir. Ve siz, bunu engelleyecek birileri değilsiniz.

                                                                                                               (En’am/134)

53Ve “O azap gerçek mi?” diye senden haber almak istiyorlar. De ki: “Evet. Rabbime andolsun ki o, kesinlikle bir gerçektir. Ve siz, âciz bırakanlar değilsiniz.”

                                                                                                               (Yunus/53)

53De ki: “Ey nefislerine karşı sınırı aşmış olan kullar! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah, günahları tümden bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

54Ve size azap gelmeden önce Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Sonra yardım edilmezsiniz.

55-58Ve ansızın azap gelmeden,

 kişinin, “Allah’ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim” demesinden

yahut “Allah, bana doğru yolu gösterseydi, her hâlde ben Allah’ın koruması altına girmiş kimselerden olurdum” demesinden

veya azabı gördüğü zaman, “Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik-güzellik üretenlerden olsaydım” demesinden önce Rabbinizden size indirilenin en güzelini izleyin.”

53. ayette, Resulullah’ın o günkü köleleri muhatap alınarak akıllı, inançlı olmalarına rağmen günah işlemiş kimselere hemen tövbe etmeleri çağrısı yapılmaktadır. Bu ayetin teknik yapısı ile ilgili kanaatlerimizi yine bu surenin 10. ayetinin tahlilinde detaylı olarak dile getirmiştik.

Bizim ölçü aldığımız Mushaf’ta 53. ve 54. ayetlerin Medeni olduğu zikredilmektedir. 53. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak müfessirler şu rivayetleri zikretmektedirler:

Âlimler ayetin nüzul sebebi hususunda çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. “Bu, Mekkeliler hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar, “Muhammed, putlara tapanların ve adam öldürenlerin bağışlanmayacağını iddia ediyor. Biz ise putlara taptık ve adam öldürdük. Dolayısıyla daha nasıl müslüman olabiliriz?” demişlerdir [ayet bunun üzerine nazil olmuştur]. Böyle denildiği gibi, ayetin müslüman olmayı arzu edip de tövbesinin kabul olmayacağından korktuğu için Hz. Hamza (r.a)’nın katili Vahşî (r.a) hakkında nazil olduğu ve ayet nazil olunca müslüman olduğu da söylenmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s)’e, “Bu ayet ona mı mahsustur, yoksa bütün müslümanlar için genel midir?” diye sorulduğunda O, “Hayır, bütün müslümanlar için geneldir” buyurmuştur.

Yine bu ayetin, câhiliyye döneminde büyük günahlar işleyip İslâmiyet gelince Allah Teâlâ’nın tövbelerini kabul etmeyeceği korkusu ile tir tir titreyen bazı müslümanlar hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. Yine bu ayetin, İyâş b. Ebî Rebî’a ile Velîd b. Velîd ve bir grup müslüman hakkında nazil olduğu da söylenmiştir: Bunlar müslüman oldular, sonra fitneye düştüler [irtidâd ettiler]. Müslümanlar onlar hakkında “Artık Allah onların tövbelerini kabul etmez” demeye başladılar. İşte, bunun üzerine bu ayetler nazil oldu. Hz. Ömer (r.a) bu ayetleri yazıp onlara gönderdi. Böylece onlar da müslüman olup hicret ettiler.[6]

Yine İbn Abbas ve Ata şöyle demiştir: Âyet-i kerime Hamza (r.a)’ın kati­li Vahşi hakkında inmiştir. Çünkü Allah’ın onun müslüman olmasını kabul et­meyeceğini zannetmişti. İbn Cüreyc’in Ata’dan, onun İbn Abbas’tan rivaye­tine göre ise İbn Abbas şöyle demiştir: Vahşi, Peygamber (sav)’a gelerek: Ey Muhammed, ben sana himaye isteyerek geldim. Allah’ın kelamını dinleyinceye kadar beni himayene al, dedi. Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Ben se­ni himayesiz olarak görmek isterdim. Fakat madem benden himaye isteye­rek geldin, Allah’ın kelamını dinleyinceye kadar seni himayeme alıyorum” de­di. Vahşi dedi ki: Ben Allah’a ortak koştum, Allah’ın haram kıldığı canı öl­dürdüm, zina ettim. Allah benim tövbemi kabul eder mi? Rasûlullah (sav) “Onlar ki Allah ile birlikte başka bir ilâha ibadet etmezler. Hak ile olması dışında Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı nefsi de öldürmezler, zina da etmezler (Furkan/25/68)” ayet-i kerimesi sonuna kadar nazil oluncaya ka­dar sustu. Sonra bu ayeti Vahşi’ye okudu. Vahşi ben burada bir şart koşulduğunu görüyorum, belki ben salih bir amel işlemeyeceğim, Allah’ın kela­mını dinleyinceye kadar ben senin himayende kalmaya devam ediyorum. Bu­nun üzerine şu ayet-i kerime indi: “Doğrusu Allah kendisine şirk koşulma­sını mağfiret etmez. Ondan başkasını da dilediğine bağışlar (Nisa/48 ve 116)” ayetleri indi. Onu çağırttırdı ve ona bu ayeti okudu. Bu sefer şöy­le dedi: Belki ben mağfiret etmeyi dilemeyeceği kimselerdenim. Onun için Allah’ın kelamını dinleyinceye kadar senin himayende kalıyorum, dedi. Bu sefer: “Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin!” ayeti nazil oldu. Bunun üzerine: Evet şimdi oldu, ayrıca herhan­gi bir şart koşulduğunu görmüyorum, dedi, sonra da müslüman oldu.[7]

Bu açıklamaya göre pasajın Medenî olması gerekmektedir. Bize göre bu pasajın Mekkeliler hakkında indiği görüşü tercih edilmelidir.

Sebeb-i nüzulün özel oluşuna değil, ayetin anlamının genel oluşuna bakılmalıdır. Rabbimizin mağfiretinin genişliği herkese yöneliktir. Aklını başına alıp Allah’a yönelenlerin şirki de, küfrü de, fıskufücuru da bağışlanacaktır. O nedenle azap gelmeden önce “Allah’ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim” demesinden yahut  “Allah bana doğru yolu gösterseydi, her halde ben muttakilerden olurdum” demesinden veya azabı gördüğü zaman “Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik-güzellik üretenlerden olsaydım” demesinden önce herkes Allah’a yönelmelidir.

BAĞIŞLANMA

Rabbimiz dünyada tevbe ile beraber bütün günahları bağışlamaktadır. Günahları ne kadar büyük ve çok olursa olsun, hiç bir kul Allah’ın rahmetinden ümidini asla kesmemelidir.

104Onlar Allah’ın, kullarından tevbeyi kabul ettiğini, sadakaları aldığını ve Allah’ın tevbeleri çokça kabul eden, çok tevbe fırsatı verenin, çok merhamet edenin ta kendisi olduğunu bilmediler mi?

                                                                                              (Tevbe/104)

110Kim bir kötülük işler yahut kendi kendine haksızlık eder, sonra da Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı ve çok merhametli bulur.

                                                                                              (Nisa/110)

145,146Şüphesiz ki münâfıklar –tevbe edenler, düzeltenler, Allah’a sıkıca sarılanlar ve dinlerini Allah için arıtan kimseler müstesna; artık bunlar, mü’minlerle beraberdirler ve Allah, mü’minlere büyük bir ecir verecektir –, Ateş’ten, en aşağı tabakadadırlar. Sen de onlara bir yardım edici bulamazsın.

                                                                                     (Nisa/145, 146)

73Andolsun, “Allah üçün üçüncüsüdür” diyen kimseler kesinlikle kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden birileri olmuşlardır. Oysa tek ilâh’tan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, kesinlikle onlardan kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kimselere acı veren bir azap dokunacaktır.

74Hâlâ onlar, Allah’a hatalardan dönüş yapmaz ve O’ndan af dilemezler mi? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

                                                                                         (Mâide/73, 74)

10Şüphesiz ki inanan erkek ve kadınları ateşlerde işkence edip sonra da tevbe etmeyenler için cehennem azabı vardır, yangın azabı da onlar içindir. 11Kesinlikle inanan ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte bu, büyük kurtuluştur.

                                                                                                    (Buruc/10,11)

Bu ayetlerden de anlaşılacağı gibi, Allah’a şirk koşanlar bile dünyada tevbe etmeleri halinde bağışlanmaktadırlar.

59Tam tersi, sana âyetlerim geldi de sen onları hemen yalanladın, büyüklük tasladın ve kâfirlerden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerden oldun.

Bu ayet, 56-58. ayetlerde konu edilen “nefse [kişiye]” hitap etmektedir. Ayetin sözleri, bu nefsin keşkilerine cevap teşkil etmektedir ve zımnen ona “Sen şimdi ‘Allah bana doğru yolu gösterseydi, her halde ben muttakilerden olurdum’, ‘Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik-güzellik üretenlerden olsaydım’ demektesin ama sana Benim ayetlerim geldi de sen onları hemen yalanladın, büyüklük tasladın ve kâfirlerden oldun. Tercihinin sonucuna katlanmalısın” denilmektedir.

Bu ayet aynı zamanda surenin 7. ayetinin de açılımı mahiyetindedir.

60Ve o kıyâmet günü, Allah’a karşı yalan söyleyen kişileri yüzleri kararmış olarak göreceksin. -Kibirlenenler için cehennemde yer yok mu?-

61Allah’ın koruması altına girmiş olan kişileri de Allah başarıları sebebiyle/korunaklarında kurtarır. Onlara fenalık dokunmaz ve onlar üzülmezler de.

Bu ayetlerde yine inkârcıların ve müminlerin ahiretteki durumları hatırlatılarak insanlara uyarı yapılmıştır.

YÜZLERİN KARARMASI

Ayetteki “Allah’a karşı yalan söyleyen kişileri yüzleri kararmış olarak göreceksin” ifadesinde yer alan “yüzlerin kararması” sözü bir deyimdir. Türkçede de sıkıntılı, mutsuz kişilere  “kararıp durma, biraz gül” denir.  Müminler mutludurlar, yüzleri güleçtir, kararmaz.

103O en büyük korku onları üzmez ve kendilerine haberciler: “İşte bu, size söz verilmiş olan gününüzdür” diye akıllarına getirirler.

                                                                                                  (Enbiya/103)

105-107Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanan ve ayrılığa düşen kimseler gibi de olmayın. İşte bunlar, birtakım yüzlerin beyazlaştığı, birtakım yüzlerin siyahlaştığı günde büyük bir azap kendileri için olanlardır. Artık yüzleri kararan kimselere: “Siz inandıktan sonra yeniden kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden biri mi oldunuz? Öyleyse, küfretmenizden; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmenizden dolayı tadın cezayı!” Yüzleri ağaran kimseler de, biliniz ki, Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada sürekli kalanlardır.

                                                                                                               (Âl-i İmrân/105- 107)

26Güzellik yapan kişiler için daha güzeli ve fazlası vardır. Yüzlerine kara bulaşmaz, aşağılık, aşağılanma da. İşte bunlar, cennet ashâbıdırlar. Onlar, orada sonsuz olarak kalıcıdırlar. 27Kötülük kazanmış olan kimseler de, kötülüğün cezası, bir benzeri iledir. Ve onları bir aşağılık kaplar. Onlar için Allah’tan, hiçbir koruyucu yoktur. Sanki onların yüzleri karanlık gecelerden bir parçaya bürünmüş gibidir. İşte onlar ateşin ashâbıdırlar. Onlar orada sonsuza dek kalacaklardır.

                                                                                                           (Yunus/26,27) 

62Allah, her şeyin oluşturucusudur. O, her şeyin “belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayan”ıdır.

63Bütün göklerin ve yerin anahtarları yalnızca O’nundur. Allah’ın âyetlerini örtbas eden kimseler; işte onlar, zarara uğrayanların ta kendileridir.

Yukarıdaki hatırlatmalardan sonra Rabbimiz bu ayetlerde kendisini, azametini tanıtarak aklını kullanmayanlara bir ihtar daha yapmıştır. Aynı ihtarı En’am suresinde de görmüştük:

102İşte Rabbiniz Allah! O’ndan başka ilâh yoktur. Her şeyin oluşturucusudur. Öyleyse, O’na kulluk edin. O, herşey üzerine belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayandır.

                                                                                       (En’am/102)

64De ki: “Buna rağmen siz, bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz, ey cahiller!”

Bu ayette peygamberimiz müşriklere “Ey cahiller!” diye hitap ettirilerek “Allah her şeyin yaratıcısı iken bu eften püften şeylere mi kulluk edeyim?” dedirtilmiştir. Her şeye gücü yeten, yeri göğü yaratan Allah ile hiçbir şeye güç yetiremeyen, hiçbir şeyi yaratamayan, üstelik de kendileri yaratılmış olan sözde ilâhlar arasındaki farkı fark edemeyenlere başka ne denir!  Hangi akıllı ve bilgili kimse böyle bir ahmaklık yapar?

“Esbab-ı Nüzul” kayıtlarına göre müşrikler bir gün gelip Resulullah’tan şirk koşmasını istemişler. Böyle bir teklifi cahillerden başka kimsenin yapmayacağı açıktır. Müşriklerin bu teklifi, asayişi korumakla görevli memurlara “gel beraber asayişi bozalım” denilmesine benzer. Görevi insanları şirkten uzaklaştırmak olan bir peygambere şirk koşmayı teklif etmek, gerçekten de cahillikten, beyinsizlikten başka bir şey değildir:

İbn Ebu Hatim ve başkaları İbn Abbas’tan şöyle bir olay naklederler: Bilgisizlikleri nedeniyle müşrikler Allah Rasûlünü (s.a.v) kendi ilâhlarına ibadete çağırdılar. Şayet o böyle yaparsa, onlar da Allah Rasûlü ile birlikte onun ilâhına ibadet edeceklerdi. İşte bunun üzerine: “De ki: Bana, Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emredersiniz ey cahiller? Andolsun; sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur” ayeti nazil olmuştur.[8]

65,66Ve andolsun ki sana ve senden öncekilere şöyle vahyedildi: “Andolsun ki eğer ortak koşarsan amelin kesinlikle boşa gidecek ve kesinlikle kaybedenlerden olacaksın. Onun için, tam aksine, yalnız Allah’a kulluk et ve sahip olduğu nimetlerin karşılığını ödeyenlerden ol.”

Bu ayetlerde elçilerin niçin gönderildiği ve neyi öğretmek istedikleri açıklanmıştır. Elçilerin görevlendirildikleri davadan vazgeçmeleri söz konusu değildir. Ayetten anlaşılan odur ki, bütün elçiler tevhid inancını yerleştirmek için gönderilmiştir. Şirk koşanların iyi amelleri bir işe yaramayacaktır. Bu sebeple, Allah’a şirk koşmadan inanılmalı, O’na kulluk edilerek verdiği nimetlerin karşılığı ödenmelidir. Şirk, amelle­rin ahirette Allah tarafından değerlendirilmesini engellemektedir. Müşrik ne kadar fay­dalı iş üretirse üretsin, boşa gidecektir. Kişiyi topyekûn iflas ettirecektir.

Bu ayetler birinci derecede Peygamber’i muhatap almakla beraber, üzerinde durduğu ilkeler itibariyle tüm insanlığı ilgilendirmektedir.

88İşte bu, Allah’ın kılavuzluğudur. O, onunla kullarından dilediğine kılavuzluk eder. Ve eğer onlar ortak koşsalardı, kesinlikle yapmış oldukları şeyler boşa gitmişti.

                                                                                                  (En’âm/88)

24Yoksa onlar, O’nun astlarından birtakım ilâhlar mı edindiler? De ki: “Kesin delilinizi getirin. İşte şu, benimle beraber olanların öğüdüdür ve benden öncekilerin öğüdüdür.” Tam tersi, onların çoğu gerçeği bilmezler. Artık onlar, yüz çevirenlerdirler.

                                                                                                  (Enbiya/24)

217Sana dokunulmaz olan aydan ve o dokunulmaz olan ayda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “Onda savaşmak, büyük suçtur. Ve Allah yolundan alıkoymak, O’nu ve Mescid-i Harâm’ı/ilâhîyat eğitim merkezini bilerek reddetmek/ görmezlikten gelmek ve Mescid-i Harâm’ın halkını; orada eğitim-öğretim yapanları ve kısa süreli eğitime katılanları oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyüktür. Ve insanları dinden çıkarmak; ortak koşmaya, Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini örtmeye sürüklemek, öldürmekten daha büyüktür.” Onlar, eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim dininden döner ve kâfir; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden biri olarak can verirse, artık onların bütün amelleri, dünyada ve âhirette boşa gitmiştir. Ve işte onlar, ateşin ashâbıdır. Onlar orada sürekli kalanlardır.

                                                                                          (Bakara/217)

56De ki: “Şüphesiz ki ben, sizin, Allah’ın astlarından yalvardıklarınıza kulluk etmekten yasaklandım.” De ki: “Ben, sizin boş iğreti arzularınıza uymam. Eğer uyarsam sapıtmış olurum ve ben, kılavuzlandığım doğru yola erenlerden olmamış olurum.”

                                                                                                         (En’am/56)

71,72De ki: “Allah’ın astlarından bize yarar sağlamayan ve zarar vermeyen şeylere mi yakaralım? Ve Allah bizi doğru yola ilettikten sonra, kendisinin ‘Bize gel!’ diye doğruya ve güzele çağıran arkadaşları varken şeytanların kendisini ayartıp yeryüzünde şaşkın dolaşır hâle getirdiği kimseler gibi gerisin geri mi döndürülelim?” De ki: “Şüphesiz Allah’ın doğru yolu, gerçek doğru yolun ta kendisidir. Ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla ve salâtı; mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturunuz-ayakta tutunuz ve O’nun koruması altına giriniz’ diye emrolunduk. Ve Allah, sadece Kendisine toplanacağımız kimsedir.”

                                                                                                     (En’am/71,72)

66De ki: “Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, şüphesiz ben, sizin Allah’ı bırakıp o taptıklarınıza kulluk yapmaktan kesinlikle men edildim ve ben âlemlerin Rabbine teslim olmamla emrolundum.

                                                                                                           (Mü’min/66)

105İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na ulaşmayı bilerek reddetmiş/ inanmamış kimselerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyâmet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız/ hiç bir değer vermeyiz.

                                                                                                           (Kehf/105)

67Ve onlar Allah’ı hakkıyla takdir etmediler/değerlendirme yapamadılar. Ve yeryüzü toptan, kıyâmet günü O’nun avucundadır. Gökler de O’nun kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından arınık ve çok yücedir.

Tevhid üzerine önemli açıklamalar yapıldıktan sonra, bu ayetlerde de müşriklerin Allah’ı hakkıyla takdir etmedikleri ifade edilerek bunca öğüt ve açıklamaya rağmen hiç birini değerlendirmedikleri, Allah’ın bağışlayıcılığından ve tevbeleri kabul edişinden yararlanmadıkları, Allah ile kâinat arasındaki ilişkiyi kavrayamadıkları mesajı verilmiştir. Sonra da Allah’tan kurtulmanın mümkün olmadığı, yerin ve göğün O’nun kontrolünde olduğu, ayrıca Allah’ın onların şirk koştuklarından münezzeh olduğu vurgulanmıştır.

Bu mesaj başka ayetlerde de verilmiştir:

91Ve onlar, “Allah, hiçbir beşere bir şey göndermemiştir” demekle, Allah’ı hakkıyla takdir edemediler/gereği gibi tanıyamadılar. De ki: “Mûsâ’nın insanlara aydınlık ve kılavuz olmak üzere getirdiği, sizin parça parça yazı malzemeleri yaptığınız, bir kısmını belli ettiğiniz, birçoğunu gizlediğiniz; siz ve babalarınızın, sayesinde bilmediğiniz birçok şeyleri öğrendiğiniz Kitab’ı kim indirdi?” Sen, de ki: “Allah!” Sonra onları boş uğraşlarında oynar hâlde bırak.

                                                                                                 (En’am/91)

74Allah’ı gereği gibi değerlendirip bilemediler. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, her şeye üstündür.

                                                                                                       (Hacc/74)

28Siz, nasıl küfredersiniz; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini nasıl bilerek reddedersiniz? Oysa siz, ölüler idiniz de sizlere O hayat verdi. Sonra O, sizleri öldürecek, sonra canlandıracaktır. Sonra da Kendisine döndürüleceksiniz.

                                                                                           (Bakara/28)

68Ve sûra üflenmiştir de Allah’ın dilediği hariç, göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılıvermiştir. Sonra ona başka bir daha üflenmiştir de onlar kalkmışlar karşıda bakıp duruyorlar.

69Ve yeryüzü Rabbinin nûruyla aydınlanmış, kitap konulmuş, peygamberler ve tanıklar getirilmiş ve aralarında hak ile karar verilmiştir. Ve onlara haksızlık edilmez.

70Ve Allah, ne amel yaptıysa herkese karşılığını kesinlikle tam olarak ödeyecek. Ve Allah, onların yaptıklarını en iyi şekilde bilendir.

Bu ayetlerde kıyametin kopuşu, öldükten sonra dirilme, amellerin değerlendirilmesi, insanların cehennem ve cennete sevk edilmeleri gibi ahiretle ilgili konular ele alınmaktadır. Ayetlerden anlaşıldığına göre, Rabbimiz ahiretteki yargılamasını, bir mahkemede olduğu gibi, amel defterleri, belgeler, elçilerden, vücut azalarından tanıklar getirterek yapacaktır.

Ayette yer alan “Allah’ın dilediği hariç” ifadesi, kontrolün tamamen Allah’ta olduğunu gösteren bir ifadedir. Bu ifade Kur’an’da sıkça görülür.

GETİRİLEN KİTAPLAR

69. ayette geçen “… kitap konulmuş, …” ifadesi ile herkesin amel defterinin kendisine verilmesi olayı kastedilmiştir. Bu temayı birçok ayette görmekteyiz:

13,14Ve her insanın kendi yaptıklarının karşılıklarını, ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. Ve Biz, kıyâmet günü açılmış bulacağı kitabı onun için çıkarırız: “Oku kendi kitabını! Bugün kendi zatın, kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!”

                                                                                                    (İsra/13, 14)

49Ve Kitap/ amel defteri konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük-küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez.

                                                                                           (Kehf/49)

Aynı ayetteki “peygamberler getirilmiş” ifadesiyle de peygamberlerin tanık olarak getirileceği kast edilmiştir.

41Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl?

                                                                         (Nisa/41)

6Andolsun, kendilerine elçi gönderilmiş olanları da sorguya çekeceğiz, andolsun, gönderilen elçileri de sorguya çekeceğiz.

                                                                   (A’raf/6)

109Allah, elçileri toplayacağı gün şöyle diyecek: “Size verilen cevap nedir?” Onlar: “Bizim hiçbir bilgimiz yoktur; şüphesiz ki Sen, görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği en iyi bilenin ta kendisisin” dediler.

                                                                                            (Maide/109)

8Hani o yıldızlar silindiği/imha edildiği/uzaklaştırıldığı zaman, 9gök aralandığı zaman, 10dağlar savrulduğu zaman, 11-13tanıklık edecek elçiler, tanıklık için bekletildikleri “Ayırt etme günü” tanıklık vakti belirlendiği zaman, –“14Ayırt etme günü”nün ne olduğunu sana ne bildirdi!– 15o gün, yalanlayanların vay hâline!

                                                                                        (Mürselat/8-14)

Yine aynı ayetteki “şühedâ [tanıklar]” sözcüğü ile kastedilenler ise insanın kendi organları, hafıza hücreleri ve sürekli içinde bulunan İblis ve kendilerine gönderilen kitaplardır.

143Ve işte böyle Biz, siz, insanlar üzerine şâhitler olasınız, Elçi de sizin üzerinize şâhit olsun diye sizi hayırlı bir önderli toplum yaptık. Üzerinde olduğun bu hedefi/stratejiyi belirlememiz de yalnızca, Elçi’ye uyan kimseleri, iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayıralım/ bildirelim diyedir. Tesbit ettiğimiz bu hedef/strateji, elbette, Allah’ın kılavuzluk ettiği kimselerin dışındakilere çok büyüktür. Ve Allah, imanınızı kaybedecek değildir. Hiç şüphesiz Allah, bütün insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir.

                                                                                               (Bakara/143)

20Ve Sûr da üflenmiştir.–“İşte bu, korkutulan gündür.”– 21Ve herkes, kendisiyle beraber bir sürücü ve bir şâhit bulunarak geldi.

                                                                                                              (Kaf/20,21)

16O buluşma günü, onlar, meydana çıkarlar. Kendilerinden hiçbir şey Allah’a karşı gizli kalmaz. –‘Bugün mülk kimindir?’, ‘Sadece tek ve kahredici olan Allah’ındır!’–

                                                                                                (Mümin/16)

13İşte o, bir tek haykırıştır.

14Bir de bakmışsın onlar meydandadır.

                                                                      (Nâziât/13 -14)

50-52De ki: “İster taş olun, ister demir. Veyahut gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun.” Sonra onlar; “Bizi kim geri döndürecek?” diyecekler. De ki: “Sizi ilk defa yoktan yaratmış olan.” Bunun üzerine sana başlarını sallayacaklar ve “Ne zamandır bu?” diyecekler. De ki: “Çok yakın olması umulur! Sizi çağıracağı/diriltileceğiniz gün, O’nu överek O’nun çağrısına uyacaksınız ve sadece pek az kaldığınızı zannedeceksiniz.”

                                                    (İsra/50- 52)

25Göğün ve yeryüzünün Kendi emriyle durması yine O’nun alâmetlerinden/ göstergelerindendir. Sonra sizi yeryüzünden bir tek çağırışla çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki siz çıkarılıyorsunuz.

                                                                    (Rûm/25)

 47Biz kıyâmet günü için “hak edilen pay terazileri” koyarız; hiçbir kimse, hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmaz. O şey bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getiririz. Ve hesap görenler olarak Biz yeteriz.

                                                                                            (Enbiya/47)

40Şüphesiz Allah, zerre kadar haksızlık etmez. Ve eğer iyilik ise onu kat kat artırır. Ve Kendi katından büyük bir ecir verir.

                                                                             (Nisa/40)

38-40İndirilmiş âyetler ve vahiy, tanık olarak saf saf dikildikleri gün, Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. Ve o izin verilen, doğruyu söyler: “İşte bu, hak gündür. Artık dileyen Rabbine bir sığınak edinir. Şüphesiz Biz sizi yakın bir azap ile uyardık.” O gün, kişi iki gücünün/mal ve çevresinin ne takdim ettiğine bakar/yaptıklarıyla yüz yüze gelir ve kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kişi: “Ah ne olaydı, ben bir toprak olsaydım” der.

                                                                                                           Nebe/38-40

71Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olanlar, kesinlikle bölük bölük cehenneme sevk olunacak. Sonunda oraya vardıklarında kapıları açılacak. Ve onun bekçileri onlara: “İçinizden size Rabbinizin âyetlerini okuyan, bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi?” diyecekler. Onlar: “Evet geldi” diyecekler. –Velâkin kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden üzerine azap kelimesi hak oldu.–

72Sürekli olarak içinde kalmak üzere girin cehennemin kapılarından” denildi. –Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!–

73Rablerine karşı Allah’ın koruması altına girmiş olan kişiler de kesinlikle cennete bölük bölük sevk edilecek. Sonunda oraya vardıkları, kapıları açıldığı ve bekçileri onlara: “Selâm sizlere, tertemiz geldiniz!” dediği zaman “Sonsuz olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!” denilecek.

74Onlar da: “Tüm övgüler, bize vaadini doğru çıkaran ve bizi bu arza vâris yapan ve cennette bizi istediğimiz yerde konup göçürten o Allah’adır” dediler. –İşte, çalışanların ödülü ne güzeldir!–

Ahirette her şeyin kontrolünün Rabbimizde olduğu ihtar edildikten sonra bu ayetlerde de muttakiler ile kâfirler, mahşer alanı ve sonrasındaki gelişmeler aktarılmıştır.

Kâfirler grup grup cehenneme sürülürler:

83Ve her önderli topluluktan âyetlerimizi/alâmetlerimizi/göstergelerimizi yalan sayanlardan bir grup topladığımız gün, artık onlar tutuklanıp dağıtılırlar.

                                                                                 (Neml/83)  

13-16O gün yalanlayıcılar, cehennem ateşine itildikçe itilirler. –İşte bu, yalanlayıp durduğunuz ateştir! Peki, bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın oraya! İster sabredin ister sabretmeyin, artık sizin için birdir. Siz, sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız!–

                                                                             (Tur/13-16)

86Suçluları da susamış olarak cehenneme süreceğiz.

                                                                                              (Meryem/86) 

Ve  İsra/97, İsra/71, Neml/83, Mülk/8-11.

Müminler de grup grup cennete sevk edilecektir:

190-194Göklerin ve yeryüzünün oluşturuluşunda, gecenin ve gündüzün ardarda gelişinde, elbette, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anan; göklerin ve yerin oluşturuluşu üzerinde: “Rabbimiz! Sen, bunu boş yere oluşturmadın, Sen, tüm noksanlıklardan arınıksın. Artık bizi Ateş’in azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen, kimi o ateşe girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına yapanlar için yardımcılardan da hiç kimse yoktur. Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, “Rabbinize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi “iyi adamlar” ile birlikte, geçmişte yaptıklarımızı ve yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı bir bir hatırlattır/öldür. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaat ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen, verdiğin sözden dönmezsin” diye iyiden iyiye düşünen kavrama yetenekleri olanlar için nice alâmetler/göstergeler vardır.

                                                                                                          (Al-i Imran/194)

 42,43İman edenler ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar; –ki Biz hiç kimseye kapasitesinin üstünde bir şey yüklemeyiz– işte onlar cennet yâranlarıdır ve onlar, orada sonsuz olarak kalıcılardır. Ve göğüslerinde kinden, hınçtan, kıskançlıktan, hileden, hainlikten, garazdan ne varsa çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. Onlar, “Tüm övgüler, bize bunun için kılavuzluk eden Allah’adır. Eğer Allah bize kılavuzluk etmeseydi biz kılavuzlandığımız doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçek ile gelmiştir” derler. Ve onlara seslenilir: “İşte size cennet! Yapmış olduklarınızla buna vâris; son sahip oldunuz.”

                                                                                                            (A’raf/42, 43)

Ve  Fatır/34,35,  Enbiya/105, Fussilet/30.

74. ayette geçen “bizi bu arza [yeryüzüne] vâris kılan” ifadesindeki “arz [yeryüzü]”,  yaşadığımız yeryüzü olmayıp cennetin alanıdır.

75Ve sen, evrendeki tüm güçleri en büyük tahtın bir kenarından dolaşanlar olarak, Rablerinin övgüsüyle birlikte Allah’ı noksan sıfatlardan arındırdıklarını görürsün. Ve onların aralarında ödül, ceza hak ile gerçekleştirilmiştir. Ve “Tüm övgüler âlemlerin Rabbi Allah’adır” denilmektedir.

Bu ayette, cennet ehline Allah’ın tecellisi olarak Allah’ın azametinin, kibriyasının gösterileceği bildirilmektedir. Gösterileceği bildirilen bu ilahî tecelli, çok sanatsal bir benzetme ile ifade edilmiştir: Allah iktidar tahtında oturmakta, tüm güçler ise O’nu arındırarak ve övgüleyerek etrafında dolaşmaktadır.

Bu tür benzetmeleri başka ayetlerde de görmekteyiz:

54Hiç şüphesiz Allah’ın koruması altına girmiş kimseler cennetlerdedir, ırmaklardadır/ aydınlıklardadır. 55Çok güçlü sahip, yöneticinin huzurundaki “doğruluk oturma yerleri”nde; doğru kimselere mahsus olan, yalan söylenmesi mümkün olmayan, yok olma ihtimali bulunmayan sabit makamlardadırlar.

                                                                                                          (Kamer/55,55)

13-17Sûr’a bir tek üfleme üflendiği, yeryüzü ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir çarpışla birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, işte o gün, “o olay” olmuştur. Ve gök yarılmıştır, artık o, o gün dayanaksızdır. Tüm güçler, semanın çevresindedirler. O gün Rabbinin büyük tahtını; varlığını birliğini, yüceliğini, en yüksek makamın sahibi olduğunu, yok edilen eski varlıkların yerine yaratılan, daha iyi, daha mükemmel yeni varlıklar yansıtırlar.

                                                                                                     (Hakka/13-17)

Burada konu edilen “melekler”, Bakara/30-34’ten oluşan pasajda geçen meleklere benzemektedir. Allah’ın yarattığı tüm güçler, sistemler cennette de Allah’ı tesbih ve takdis etmektedirler.

Allah doğrusunu en iyi bilendir.


[1] (Süyuti; el-İtkan)

[2] (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

[3] (Mushaf-ı Şerif; Arapça s.152, Türkçe; s. 135. 6. sıra. Dr. Tayyar Altıkulaç, İSAM Yayınları)

[4] (Mukatil)

[5] (Lisan’ül Arab; c.7 S.588, ktb mad.)

[6] (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

[7] (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

[8] (İbn Kesir)