Sayın Hakkı Yılmaz!
Bundan iki sene evvel “Din Adına Toplumdaki Yanlışlar” adlı kitabınızı okumuştum. İçerisindeki kanaatlerinizin bir çoğuna önce katılmamış idim. Konuyu çevremdeki hocalara götürdüm. Kitabı onlar da okudular. Onlara, bu kitaptaki görüşler ile ilgili “Ne dersiniz?” deyince bana açıkça fikirlerini söylemediler. Geçenlerde Mustafa Hoca efendi elinde bir kitap ile bizim dükkana uğradı. Elinde Mi’raç Risalesi adlı bir kitap vardı. Baktım yazarı sizsiniz. Okuyayım mı, okumayayım mı tereddüt ettim. Sonunda ilginç bulacağım kanaatiyle okumaya karar verdim. Ama yine ne göreyim! Binbeşyüz senedir doğru bildiğimiz Mi’raç olayının olmadığını düzmeceliğini ortaya atıyorsunuz. Üstelik konuyu sert bir üslup ile tartışmaya açıp cümle âleme meydan okuyorsunuz. “İlmen ve aklen karşı çıkanlar buyursun meydana” diyorsunuz. Ben kendim âlim değilim. Mi’raç konusu ile ilgili tartışmaya giremem. Onu buradaki derin hocalar ile görüşeceğim. Ama benim cevap vereceğim şeyler de var. O da Ebu Hüreyre RA: gibi büyük bir sahabe hakkında yazdıklarınız. Sahâbe-i Kirama saygı duymanız gerekirken Ebu Hüreyre Hazretlerini yerden yere vurmaktasınız. Bu hususta elimde bulunan kitaplardan da istifade ile Allah’ın izniyle sizin görüşlerinizin sakatlığını size bildirip, sizin doğruyu bulmanızı sağlayacağım. Kitabınızı okuyunca 32. sayfadaki Ebu Hüreyre hakkındaki görüşünüzü ve ilk okuduğum kitaptaki görüşünüzü Mustafa Hoca’ya ilettim. “Bu Hakkı Yılmaz’ın Ebu Hüreyre ile ne alıp veremediği var?” diye ondan sordum. O da, “Hakkı Hoca arsa ticareti yapardı. Belki Ebu Hüreyre ondan taksitle arsa alıp taksidini ödememiş olabilir. O da ona kızmıştır da onun için öyle şeyler yazmıştır.” deyip beni başından savdı. Ben bu işin peşini bırakmıyorum. Elimde Sahabe-i Kiramın üstünlüğünü açıklayan bir çok kitap var. O nedenle sana diyorum ki: Yazacağım âyet ve hadisler hakkında ne düşünüyorsun? Bunlara ne diyeceksin?

Âyetler:
Sure-i Âli İmran 110. âyeti kerime:

Mealen, (Sizler, bütün insanlar içinde, en iyi bir ümmetsiniz, cemaatsiniz.) buyuruldu. Yani peygamberlerden sonra, bütün insanların en iyisisiniz!

Sure-i Tevbe 103. âyeti kerimesinde meâlen, (Mekke-i mükerreme ahalisinden olup, Medine-i münevvereye hicret eden sahabe-i kiramdan ve iyilikte onların izinden gidenlerden, Allahü teala razıdır. Onlar da Allahü tealadan razıdırlar. Allahü teala onlara cennetler hazırlamıştır.) buyuruldu.
Sure-i Enfal 64. âyeti kerimesinde, Allahü teala, sevgili peygamberine SAV., (Sana Allahü teala yetişir ve sana tabi olan müminler yetişir.) buyuruldu.

Sure-i Feth 29. âyeti kerimede mealen buyuruyor ki, (Muhammed SAV Allahü tealanın peygamberidir ve onunla birlikte bulunanların (yani Eshabı kiramın) hepsi, kafirlere karşı şiddetlidirler. Fekat, birbirlerine karşı merhametli, yumuşaktırlar. Bunları çok zeman rükuda ve secdede görürsünnüz. Herkese dünyada ve ahirette her iyiliği, üstünlüğü, Allahü tealadan isterler.. Rıdvanı yani Allahü tealanın kendilerini beğenmesini de isterler. Çok secde ettikleri yüzlerinden belli olur……..) Bu âyeti kerime, yalnız indiği zemanda bulunan eshabın değil, sonra imana gelecek olanların da şanını bildirmektedir. Bilindiği üzere Muaviye RA. da, dini islamın yayılmasına çok hizmet eden bir sahabidir. Allahü tealanın bu medh ve senalarına, herbir sahabi gibi O da dahildir.

Sure-i Hadid’de 10. âyeti kerimede, (Onların hepsine hüsnayı, yani cenneti vadettik.)

Sure-i Enbiya’da mealen, ( Onları ezelde, hiçbir şeyi yaratmazdan evvel, cennetlik eyledim. Cehennem onlardan uzaktır.) buyurulur.
Bu âyeti kerimelerden anlaşılıyor ki, eshabı kiramın hepsi RA. ehli cennettir. Hiç birisi cehennem ateşine yaklaşmayacaktır. Çünki, hüsna yani cennet ile müjdelenmişlerdir.

Gelelim hadislere:

(Mir’âtı kainat) kitabının üçyüzyirmialtıncı sahifesinde, eshab-ı kiramın Ra.büyüklüğünü, derecelerinin yüksekliğini bildiren hadisi şeriflerden şunlar yazılıdır:

1- (Eshabımın hiç birine dil uzatmayınız. Onların şanlarına yakışmayan bir şey söylemeyiniz! Nefsim elinde olan Allahü tealaya yemin ederim ki, sizin biriniz Uhud dağı kadar altın sadaka verse, eshabımdan birinin bir müd arpası kadar sevap alamaz.)
2- ( Eshabımın herbiri gökteki yıldızlar gibidir. Herhangisine uyarsanız, Allaü tealanın sevgisine kavuşursunuz.)
3- (Eshabıma dil uzatmakta Allahü tealadan korkunuz. Benden sonra onları kötü niyetlerinize hedef tutmayınız. Nefsinize uyup, kin bağlamayınız. Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onları sevmeyenler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile, dil ile eziyet edenler, gücendirenler, Allahü tealaya eziyet etmiş olurlar ki, bunun da muahezesi, ibret cezası gecikmez, verilir.)
4- (Zemanlar asırlar ehalisinin en hayırlısı, en iyisi, benim asrımnın müsliman ehalisidir.Yani sehabe-i kiramın hepsidir. Ondan sonra ikinci asrın, ondan sonra üçüncü asrın mü’minleridir.)
5- (Beni gören veya beni görenleri gören bir müslimanı cehennem ateşi yakmaz.)
6- (Allahü teala, beni insanların en asilzadesi olan Kureyş kabilesinden seçti. Ve bana insanlar arasından en iyileri arkadaş, sahip olarak ayırdı. Bunlardan birkaçını bana vezirler olarak ve din-i islamı, insanlara bildirmekte, yardımcı olarak seçti. Bunlardan bazılarını da eshar olarak, yani zevce tarafından akraba olarak ayırdı. Bunları seb edenlere, iftira edenlere, söğenlere Allahü tealanın ve bütün meleklerin ve insanların laneti olsun! Allahü teala, kıyamet günü, bunların farzlarını ve sünnetlerini kabul etmez.)
7- Yine aynı kitapta şu hadisi şerif yazıyor:(Eshabımın ve akrabamın ve bana yardım eden, gösterdiğim yolda gidenlerin sevgisinde benim hakkımı koruyunuz. Onları sevmek suretiytle benim peygamberlik hakkımı koruyanları, Allahü teala, dünyada ve ahirette belalardan, zararlardan korur. Benim peygamberlik hakkımı düşünmeyerek, onları incitenleri, Allahü teala sevmez. Allahü tealanın sevmediği kimselere azap etmesi pek yakındır.)
8- Mevahibü ledünniyede, (Eshabımın ismini işitince, susunuz! Şanlarına yakışmayan sözleri söylemeyiniz!) hadisi şerifi yazılıdır.
9- Mirât-ı Kainat kitabının 327. sahifesinde, şu hadisi şerif yazılıdır: (Eshabımı seb edenleri, şanlarına yakışmayan sözleri söyleyenleri dövünüz!)
10- İmam Celaleddin-i Suyuti’nin Camissağır kitabında, şu hadisi şerifi bildiriyor: (Eshabımdan, bundan sonra çıkacak hataları, Allahü teala affedecektir. Çünki, onların din-i islama hizmetini kimse yapmamıştır.)
11- Yine aynı kitapta şu hadisi şerif yazılıdır: (Herkese şefaat edeceğim. Fekat, eshabıma dil uzatanlara, onları kötüleyenlere hiç şefaat etmem.)
Bu yazdıklarımı herhalde göz ardı edemezsiniz sayın Hakkı Yılmaz! Cevabınızı bekliyorum.
Mahmut Çalış

Sayın Çalış!

Konuyla ilgili bize ilettiğiniz bilgiler ve belgeler Allah’ın izniyle bu fakirce ma’lum şeylerdir. Bilgi ve belge kaynağınıza bakınca, gözüne renkli gözlük takıp, çevreyi gözlük camının rengiyle görenlerden birisi olduğunuzu anladım. Ki sizin gibi dini meselelerimize objektif yaklaşmayan, dini meselelerimizi dinimizin kaynağından öğrenmeyip mezhep ve meşrep liderinin telkinleri doğrultusunda belleyen ve yaşayan yüzbinlerce cemaat mensubu var yeryüzünde. Yazdığınız bilgiler meşhur “Sonsuz Mutluluk” kitabından ve kitabın yazarının diğer ufak kitaplarından alınma. Ki o kitapların ana kaynağı “Mevâhibüledünniye”, “Mir’ât-ı Kâinât” gibi mesnetsiz kitaplardır. Siz dini bilgilerinizi, Kur’ân ve Kur’ân ile sağlaması yapılmış kitap ve görüşlerden sağlayınız. Oralardan elde ediniz. Unutmayınız, Rasülüllah SAV.’in irtihalinden sonra Müslümanlar meteor yağmuru gibi yalan rivâyet, yalan hadis yağmuruna tutuldular. Bu sebeple, Pavlus Hıristiyanlığı gibi bir Rivâyet Müslümanlığı tipi oluştu. Arı duru dinimizin kirlenmesinde en büyük âmillerden birisi de uydurma hadislerdir. En çok hadis uyduran da Ebu Hüreyre’dir. Ebu Hüreyre ve ona benzer bir çok kişinin Allah rızası için deşifre edilmesi, her Müslümanın boynunun borcudur. Bunu ilk defa bu fakir yapmış da değildir. Bu binlerce sene evvel yapılmıştır. Ama bu tahliller yeni gün ışığına çıkarılmaktadır. Kütüphanelerin rafları üzerinde konuyla ilgili kitaplar tozlanıp durmakladır. Ama birileri, bizleri bunlardan hep uzak tuttu. Bu konuları hem genel olarak, hem de özel olarak Ebu Hüreyre’yi tahlil eden, ona biyografi yazan değerli, muteber eserleri bildirelim:
En-Nevevî, Tebrizî, İbn-i Küteybe, es-Seâlibî, Bediüzzeman el Hemedânî, Zemahşerî, Ebu Nuaym, Ebu Hayyan, el- Ascedî, İbn-i Hazm, İbn-i Asâkir, ez- Zehebî, Zührî, Taberânî, İbn-i Esir, İbn-i Sa’d.
Mektubunuzun zarfındaki P.T.T. damgasından anlaşıldığına göre bulunduğunuz ilde İlâhiyat Fakültesi bulunmaktadır. O fakültelerde Hadis Kürsüsü- Hadis İlimleri Ana Bilim Dalı- bulunmaktadır. Lütfen oralara gidip konuyu onlardan da öğrenmeye çalışın. Hatta, fakirin bu yazısını; size verdiği cevabı oraya götürün, gösterin, okutun onlara. Onlar size gerekli bilgileri mutlaka vereceklerdir. Siz çevrenizdeki ilmihalci hocalarla haşir neşir olmaktasınız. Bu konu onları aşar. Onlardan size bir hayır gelmez. Onlar düğün ve sünnet merasimlerinde, elli ikinci gecelerde mevlüt okumaktan, devir sürmekten dini konuları öğrenmeye, araştırmaya fırsat bulamıyorlar, vakit ayıramıyorlar. Şimdi de size önce Ebu Hüreyre’nin kimliğini tanıtacağım. Bilahere de O’nu bize yazmış olduğunuz âyet ve hadisler çerçevesinde tahlil edeceğim:

Kimliği:

İslam tarihinin en tartışmalı kişisi, en muamma adamı Ebu Hüreyre’dir. Esas adı meçhuldür. Tarihi kaynaklar, adıyla ilgili, yeri – yurduyla ilgili tam otuz tane farklı görüş bildirirler. En Nevevî, bu görüşlerden en sağlamının, adının “Abdullah b. Sahr” olabileceğini ifade eder. (Biz, “Abdurrahman” olarak öğrenmiştik. Biliyorsunuz ki, Araplarda kişinin ismi tek isim olarak söylenmez, soyunu-sopunu bildiren (soyadı yerini tutan) “İbn/oğlu” gibi ifadeler ile söylenir. O nedenle Ebu Hüreyre’nin soyu – sopu meçhuldür. O, sonradan aldığı künyesini “Ebu Hüreyre/Kediciğin babası” künyesiyle kendisini tanıtmıştır. Adını, esas kimliğini kimseye dememiştir. Bizlere, ona “Ebu Hüreyre” künyesini Rasulüllah efendimizin verdiği öğretilirdi. Halbuki tarihi kaynaklarda, bu künyeye nasıl sahip olduğunu kendisinin şöyle anlattığı yer alıyor:
“Ailemin sürüsünü otlatırdım. Küçük bir kedim vardı. Geceleri onu bir ağacın üzerine koyar, gündüzleri de yanıma alıp oynardım. Bu yüzden bana “Ebu Hüreyre/Kedicik Babası” lakabını taktılar.”
Ebu Hüreyre’nin adı mechul olduğu gibi geçmişi de mechuldür. Geçmişine ait tek bilinen kendi ağzından anlattıklarıdır: “Karın tokluğuna başkalarına çalışan, kedisiyle oynayan fakir bir adam” olduğudur. İbn-i Kuteybe, el Meârif adlı eserinde, onun Yemen kabilelerinden, Devs kabilesinden, Ezdî’lerin bir oymağından olduğunu yazar. Hz. Ömer’in onu azarlarken “Seni Devs kabilesine geri gönderirim.” deyişinden de bunun doğru olabileceği anlaşılıyor.

Ebu Hüreyre’nin Medine’ye gelişi:

Hicretin yedinci yılında Rasülüllah efendimiz Hayber gazvesinde iken Medine’ye gelmiştir. (Bazıları Hayber seferinde Müslüman olduğunu yazarlarsa da bu gerçeğe aykırıdır.) Peygamber Efendimiz Hayber seferinden döndüğü sırada o Medinede idi. Hayber ganimetleri Medine’deki sefere çıkmamış fakirlere de verilmişti. O ganimetten Ebu Hüreyre de pay aldı. Fakirliğinden dolayı Eshâb-ı Suffe’ye katıldı. Eshab-ı Suffe’de yer alma ve Rasülüllah ile beraber olma nedeninin sevgi, hidâyet ve ilim olmayıp sırf aç karnını doyurmak olduğunu söylerdi. Konuyla ilgili, İbn-i Hanbel, (Şeyhân’da rivâyetler mevcuttur) Müslim’in bir rivâyetinde şöyle der: “Ben, karın tokluğuna Rasülüllah’a hizmet eden zavallı bir adamdım.”
Kendisi obur biriydi. Zamanlı zamansız Ashabın evine karnını doyurtmak için dalardı. Sahabenin bir çoğu bu yüzden ondan nefret ederdi. Kendini besleyenlere medhiyeler düzerdi. Konu, Buhâri ve Tirmizi’de genişçe yer alır. Rasülüllah efendimiz O’na: “Gittiğin yere sık gitme. Ara sıra ziyaret et, daha çok sevilirsin.” diye nasihat etmiştir. Bu tarz bir nasihat Ebu Hüreyre dışında hiç kimseye yapılmamıştır. Tirmizi’deki şu olay, konuyu daha da açar sanırım: “Cafer b. Ebi Talip onu himaye ederdi. Onu doyururdu. Onun için O, Ca’fer’i sahabenin en faziletlisi olarak anlatırdı. Yani Ca’fer’i Ebu Bekr, Ömer, Osman ve Ali’den üstün tutardı.” Bu konuyla ilgili hadis kitaplarında Ebu Hüreyre’nin “Allah Rasülünden sonra kimse Ca’fer b. Ebi Talip gibi ayakkabı giymemiş, deveye binmemiş ve toprağı çiğnememiştir.” dediği yer almaktadır. 
Oburluğu yüzünden iyi yemeklerin kokusunu hemen alır, yemek için Muaviye gibi zenginlerin sofrasını seçerdi. Muaviye’nin Mazira yemeği onun çok hoşuna giderdi. Bu nedenle kendisine “Şeyh-ul Mazira” lakabı bile takılmıştı. Maziracılığı ile ilgili hakkında bir çok hicviyeler yazılmıştır. Bediüzzeman el Hemedânî maziracılığı ile ilgili kitabında bir bölüm açmış, uzun uzun konuyu irdeleyip, iğneli sözler söylemiştir.
Mazira yemeği Muaviye’nin pek meşhur bir yemeğidir. Bununla kendisine taraftar toplardı. Lezzet ve şehvet düşkünleri bununla taraftar yapılırdı. Aşağıda dökümanda göreceğiniz gibi mazira karşılığı kendisini satanlardan birisi de Ebu Hüreyre idi. Ze Mahşeri’nin Esas-ül Belağa adlı eserinde, Ebu Nuaym’ın El Hılye adlı eserinde, İbn-i Kesir’de, es-Seâlibî’nin kayıtlarında, bu hususlar ile ilgili Ebu Hüreyre’nin kendi itirafları yer alır.
Ebu Hüreyre’nin biyografisini yazanlar onun şakayı, şakalaşmayı sevdiğini yazarlar. Mervan b. Hakem onu Medine’de kendi yerine bıraktığı zamanlar, başına hurma lifinden bir halka takılı bulunan bir eşeğe biner Medine sokaklarında gezerdi. Sokakta birilerini görünce “ Yoldan çekilin, yoldan çekilin, Emir geliyor!” diye bağırırdı. Bol hadis rivâyetiyle çevrede sempati toplamaya çalışırdı. Ama o kadar çok düşük ve hatalı konuşurdu ki herkes onunla alay ederdi. Ebu Rafi’nin nakillerine göre, çevresinden birisi ona gelip: “Ya Ebâ Hüreyre! Rasülüllah efendimiz benim elbise hakkında bir şey söyledi mi?” diye sorar. O da: “Ebu-l Kâsim şöyle, şöyle …. dedi.” diye bir şeyler uyduruverirdi. Halbuki çevresindekiler onunla dalga geçmekteydiler. Ne yazık ki bu şaklabanlıklar sonradan ciddiye alındı. Ciddi ve doğruymuş gibi Rasülüllaha mal edildi. Hadis-i şerif diye kitaplarda yer aldı.

Rivâyetleri:

Çeşitli kaynaklar Ebu Hüreyre’ye ait 3574 rivâyetin varlığını söylerler. Buhârî bunların 446 sını kitabına almıştır. Onun çok hadis rivâyeti Hz. Ömer’i endişeye düşürmüş, elindeki çubukla sırtına vurarak:
“Ey Eba Hüreyre, fazla hadis rivâyet ediyorsun. Rasülüllah’a yalan isnat etmenden korkuyorum.” demiştir. Bundan bir müddet sonra da, hadis rivâyetine son vermezse kendisini Devs yurduna sürgün edeceğini ihtar etmiştir. (İbn-i Asâkir) Bundan sonra Ömer sağ olduğu müddetçe Ebu Hüreyre hadis rivâyetini durdurmuştur. Ömer öldükten sonra tekrar yine faaliyete geçmiştir. Ara sıra “Ömer ölünceye kadar “Allah rasülü şöyle dedi.” diyemedik. Ömer sağ olsaydı bu hadisleri size rivâyet edebilir miydim? Vallahi, asla. Çünkü o takdirde Ömer’in sopasının sırtımı okşayacağını kesin olarak biliyorum. Ömer, “Kur’ân ile ilgilenin. O, Allah’ın kelamıdır.” derdi” diye yakınırdı.
Ebu Hüreyre, helalı haram, haramı helal yapmadıkça rivâyette bulunmanın bir sakıncasının olmadığını ileri sürerdi. Örnekleri Tehâvî’de mevcuttur.

Ebu Hüreyre Tedlis yapardı:

Tedlis: Ravinin görmediği, dinlemediği, çağdaşı olmasına rağmen hiç karşılaşmadığı birinin adını kullanarak, ondan duymuş gibi hadis rivâyet edilmesidir. Hadis ilminde bunun bir çok türü incelenir. Neticede hepsi mutlak surette kötülenmiştir. Konunun uzmanlarından Şu’be, “Zina yapmam benim için Tedlis yapmamdan daha iyidir.”, “Tedlis yalanın kardeşidir.” derdi. Tüm hadis kitaplarında Ebu Hüreyre’nin tedlis yaptığı belirtilir. Ayrıca “Rasülüllah’tan duyduğu ile Ka’b’dan duyduğunu birbirine karıştıran birisidir” diye tanınır. Ebu Hüreyre itham edilen ilk ravi olma özelliğne sahiptir. Hz. Aişe, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali Ebu Hüreyre’yi yalancılıkla itham etmişlerdir. Bu hususla ilgili Mustafa Sadık Er Rafiî tarafından Ebu Hüreyre hakkında müstekıl bir kitap yazılmış, yalan rivâyetleri tek tek sayılıp, hepsinin analizi yapılmıştır.
Hz. Aişe, duyduğu Ebu Hüreyre’nin bir yalanıyla ilgili haber yollamış, yalan söylememesini ihtar etmiştir. Buna karşı Ebu Hüreyre, “ Ayşe, elinde ayna – tarak, ayna karşısında süslenirken ben Rasülüllah ile beraberdim. Ondan hadis öğreniyordum.” diyerek kendini küstahça savunmaya çalışmıştır. Hz. Aişe işin üstüne gidince “Ben onu Rasülüllah’tan değil, el Fazl b. el Abbas’tan duymuştum.” demiştir. O günlerde ise el Fazl hayatta değildi. ( Hakikatler böyle olmasına rağmen, maalesef, bir çok yerde Hz. Aişe’nin Ebu Hüreyre’yi övdüğü yazılmıştır.)
Hz. Ali Ebu Hüreyre için, “ Dikkat edin, o insanların en yalancısıdır.” derdi. Zübeyr RA. onun rivâyetlerini duyunca “doğru söylemiş veya yalan söylemiş” derdi. Ebu Hüreyre’nin yalan rivâyetlerinin dökümü burada mümkün değil. İmam Ebu Yusuf’un şu anlatımıyla bu meseleyi bağlayalım:
“Ebu Hanife’ye şöyle dedim: Bize Rasülüllah’ın hadisi geliyor ve kıyasımızla çelişiyor. Bunu ne yaparız?” Dedi ki: “ Eğer o hadisi sika raviler aktarmışsa onu alır, re’yi terk ederiz.” Dedim ki: Ebu Bekr ve Ömer Ra’ların rivâyeti hakkında ne dersin?” Dedi ki: “O ikisinden iyisini nereden bulacaksın!” Dedim ki: “Peki Ali ve Osman?” Dedi ki: Aynı şekilde.” Bütün sahabeyi saymaya başladığımı görünce şöyle dedi: “Bazı adamların dışında sahabenin tümü âdildir.” İstisnalardan olarak, Ebu Hüreyre ve Enes b. Malik’i zikretti.”
İbrahim en Nehaî, es Sevrî, Ebu Şâme, Ebu Ca’fer el İskafî, İbn-ül Esir, Âmidi Ebu Hüreyre rivâyetlerinin red edilmesi hususunda ittifak etmişlerdir.

Ebu Hüreyre ile büyük kâhin, haham Ka’b-ül Ahbar ilişkisi:

Hadis bilginleri, hadis kitaplarında “Sahabenin Tabiundan Rivâyeti” veya “ Büyüklerin Küçüklerden Nakli” başlığı altında özel bir konuyu işlerler. Ve bu Bab’da Ebu Hüreyre, Muaviye, Enes ve daha bir çoklarının kâhin Ka’b-ül Ahbar’dan bir çok rivâyette bulunduklarını açıklamışlardır. Bu rivâyetçilerin içinde Ebu Hüreyre, Ka’b’dan en fazla etkilenen kişiydi. Ka’b ince zekasıyla onu uyutmuş, Yahudi hurâfe ve kültürünü, Tevrat cümlelerini, Yahudi mişnâlarını ona yutturmuştur. Ebu Hüreyre’nin biyografisini yazanlardan ez- Zehebî şunu rivâyet eder: Ka’b Ebu Hüreyre hakkında şöyle dermiş: “Okumadığı halde Tevrat’ın muhtevasını Ebu Hüreyre kadar iyi bilen birini daha görmedim.” Ebu Hüreyre okur yazar değildi. Arapça metinleri de okuyamazdı. Peki İbranice olan Tevrat’ı tüm mutevâsıyla nasıl bilebilmekteydi!!! Ebu Hüreyre rivâyetleri incelenince, rivâyetlerin İbranî, İsraîl kökenli hurâfeler olduğu görülür. Ki bunları Ka’b ona empoze edip ona söyletmiştir. “Hadislerde İsrâiliyât” adı altındaki incelemelerde hepsini görebilirsiniz, bulabilirsiniz.

Ebu Hüreyre ve Emeviler:

Bundan evvelki açıklamalarımızda, Ebu Hüreyre’nin Peygamber efendimizin yanında karnını doyurabilmek amacıyla bulunduğunu kendi ifadeleri doğrultusunda zikretmiştik. Rasülüllah, Ebu Bekr ve Ömer dönemlerinden sonra Müslümanlar arasında Emevi-Abbasi sürtüşmeleri dediğimiz gruplaşma günleri yaşandı. O dönemde Ebu Hüreyre tam kendine uygun gruba; Muâviye grubuna yanaştı. Eski aç, çıplak, fakir Ebu Hüreyre burada ipek, atlas urbalara, maziralara, köşklere kavuşturuldu. Lord oldu, baron oldu. Hatta hatta Bisr b. Artae tarafından Medine-i Münevvere’ye vâli bile yapıldı. Mervan b. Hakem de ara sıra Medine’ye niyabeten vali olarak bırakırdı Ebu Hüreyre’yi. Kendisine geniş geniş araziler verildi. El Atik’te bir köşk inşa edilip kendisine teslim edildi. Dahası da var: Yoksul günlerinde yanlarında karın tokluğuna hizmet ettiği Atabe b. Gazvan’ın kızı Büsre bnt. Gazvan ile evlendirildi. Bu evliliği ile ilgili çok seviyesiz, çok terbiyesiz laflar etmiştir. Ki ne insanlığa sığar ne Müslümanlığa. Teferrüat İbn-i Sa’d’da mevcuttur. Dileyen araştırsın. 
Peki bütün bu nimetlere Ebu Hüreyre nasıl sahip oldu?
Ebu Hüreyre’nin tek sermayesi, Hz. Ali ve taraftarlarını kötüleyen, eleştiren, Muaviye ve taraftarlarını öven hadisler söylemesidir. Hz. Osman bile onun rivâyetleri karşılığı onbin dirhem ödülle ödüllendirdi. Şöyle ki:
Hz. Osman’ın kuşatma altındaki evine gitmiş Hz. Osman ile görüşmeye izin istedi. Kendisine izin verilince şöyle dedi: “Allah Rasülünü şöyle derken duydum. “ Siz benden sonra fitne ve ayrılıkla karşılaşacaksınız.” Orada bulunanlardan biri: “Bize kimi tavsiye edersin ey Allah’ın Rasülü!” dedi. O zaman Rasülüllah şöyle dedi: “-Osman’a işaret ederek- Size emin kişiyi ve arkadaşlarını tavsiye ederim.”
Hz. Osman Kur’ân nüshalarını çoğalttırdığı zaman Ebu Hüreyre O’na varıp şöyle dedi: “Doğru yaptın ve başardın. Şahit olurum ki, Rasülüllah’ı şöyle derken duydum: “Ümmetimden beni ençok sevenler, benden sonra gelip beni görmedikleri halde iman eden ve asılı kağıttakilerle amel edenlerdir…” Çok geçmeden mushafları teksir ettiğini gördüm.” 
İşte bu rivayetler Hz. Osman’ın çok hoşuna gitmiş ve Ebu Hüreyre’ye onbin dirhem verilmesini emretmiştir.
Bunlar, Ebu Hüreyre’nin nasıl bir idare-i maslahatçı olduğunu gösterir.

Muaviye ile ilgili rivayetleri:

“Allah Rasülü Muaviye’ye bir ok verdi ve şöyle dedi: “Bu oku al ve cennette beni bununla karşıla!”
“Allah vahyini üç kişiye emanet etti. Ben, Cebrail ve Muâviye.”
“Eminler üçtür: Cebrail, Ben ve Muaviye.”
Sürekli olarak, toplumda Muaviye’ye destek verip, halkı, Emevi vâlilerine istedikleri zekat ve sadakayı vermeye teşvik ederdi. Onlara küfretmekten, onları kötülemekten sakındırırdı.
Ebu Ca’fer el İskafî, A’meş Ebu Hüreyre’nin Hz. Ali aleyhinde uydurduğu bir çok hadisi zikreder. Bunlardan,
“ Rasülüllah buyurdu ki: Her nebinin bir haremi vardır. Benim haremim Ayr ve Sevr dağları hudunca Medine’dir. Kim burada bir kötülük yaparsa Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların laneti onun üzerine olsun.” Ve ben Allah’ı şahit tutarım ki, Ali orada kötülük yapmıştır.” rivâyeti Muaviye’ye aktarılınca, kendisini mükafatlandırmış ve tazimde bulunarak Medine emirliğini ona vermiştir.
Görüldüğü üzere Ebu Hüreyre artık eski ashab-ı suffe’den biri olan Ebu Hüreyre değildir. O lorddur, barondur.
Ebu Hüreyre’nin Ka’bül Ahbar tesirli İsrâiliyât’a ait rivâyetleri ve Emevi dalkavukluğu içeren rivâyetleri toplandığında ciltlerle kitaplar oluşur.

Evet Sayın Çalış!

İşte Ebu Hüreyre bu kişidir. O sahabenin avamından birisidir. Ne Mühacirdir, ne Ensardan biridir ne de bu muhteremlere ihsan ile ( iyi düşünüp iyi davranmakla) uyan birisidir. Şimdiye kadar bize davulun sesi uzaktan hep hoş gelmiştir. O, Müslümanlara zarar vermiş, yüce dinimizin içerisine hurâfelerin girmesine vesile olmuş birisidir. İnşâallah tevbe etmiştir. Dileriz Rabbimiz tevbesini kabul eder. 
Bu özellikleri dikkate alındığında Ebu Hüreyre’yi Enfal suresinin 103. âyeti ve de diğer Sahabe-i Kiramı öven âyetler (Hadid suresi 10. Fetih suresi 18, Ali Imran 110) kapsamında almak hem yanlış olur, hem dürüst sahabeye haksızlık olur. Bize de yakışmaz. Siz Tevbe suresinin tamamını okuyunuz Orada Peygamber fendimizin çevresine çöreklenmiş Münafıklardan bahsedilir. Onlar deşifre edilmez; “sen onları bilmezsin biz biliriz.” buyurur Rabbimiz. Kimdir onlar, bilir misiniz? Onlar, bizlerin “Sahabe-i Kiram efendilerimiz ve radıyallahü anhüm” dediklerimizden bazılarıdır. Uyumayalım! ( Bize ilettiğin âyet meallerde birçok eksik ve yanlış vardır. Ama onlar sizin kusurunuz değil. Ben onlara değinmeyeceğim. O kitapların dışında, herhangi bir meal ve tefsirden doğrusunu araştırınız.)
Hadis diye ilettiğiniz ifadelerin ısmarlama olduğunu, uydurma olduğunu izah etmeme gerek yok sanırım. Onların hiçbirisi sahih kitaplarda yoktur. Onlar, birilerini korumak amacıyla uydurtulmuş şeylerdir. Kime kalkan olacağını ise siz ifadelerinizin içinde yapıvermişiniz zaten. (Fetih suresinin 29. âyeti meâli sonrasında) O hadisleri peygamberimiz kimlere demiş. Arkadaşlarına demiş olamaz. Onların hepsi geleceğe yazılmış mektuplar gibi. O dönemlerde bu tip rivayetlerin uydurulması ve uydurtulması Müslümanların lanetine uğramış Ümeyyeoğulları’nın kendilerine duyulan lanet ve nefreti bertaraf edebilmek için başvurdukları sinsi bir yöntem idi. Birilerinin avukatlığına soyunmanın hiç gereği yok. Biz dinimize sahip çıkalım. Dine zarar verenlere değil. Kesinlikle kişileri dinimizden daha değerli bir konuma getirmeyelim.
Alıntıladığınız kitaplar bizde de mevcuttur. İşaret ediverseniz yeterdi. Hem biz de daha geniş, daha çok uydurma rivâyet kolleksiyonu durumunda olanları da var. Her yazılanı doğru sanmayınız! Bizim ifadelerimize gösterdiğiniz refleksi her okuduğunuz kitaba ve her duyduğunuza karşı da gösteriniz. İyi dikkat ediniz. Rasülüllah Sa.’in yüzyirmibin civarında sahabesi vardı. Hangisine uyarsak doğru yolu bulacaksak, söyle hangisine uyalım. Yüzyirmibin mezhep, tarikat ve cemaat mi olalım. Oysa cemaatlerin her biri diğerini tekfir ediyor. Tefrikaya düşmenin nelere mal olduğunu İslam tarihinden tekrar tekrar gözden geçiriniz. Uyacaksak, yalancıya uyacağımıza, yalanla mücadele edenine uysak daha iyi olmaz mı? Yüzyirmibin kişiye uyup perişan olacağımıza birlik olup top yekün Allah’ın ipine sarılıversek ne kaybederiz!

Sayın Çalış! Çok rivâyet sahibi olmak insana üstünlük getirmez. İstersen üstünlüğü tartışılmaz mübarek sahabelerden gelen rivâyetlerin sayısına bir göz atalım:

Hz. Ebu Bekr: Toplam 142 rivâyet. Buhârî bunların sadece 22 sini eserine almıştır.
Hz. Ömer: (İbn-i Hazm’ın tespitlerine göre) elli civarında rivâyet.
Hz. Osman: Buhârî’de dokuz, Müslim’de beş rivâyet.
Hz. Ali: (Süyutî’ye göre) elli sekiz. (İbn-i Hazm’a göre) elli kadar. Buhârî ve Müslim’de bunların yirmi kadarı yer alır.
Hz. Zübeyr: Buhârî’de dokuz, Müslim’de bir rivayet.
Hz. Talha: Buharî’de dört rivayet.
Hz. Ubeyd b. Ka’b: Buhârî’de sekiz rivayet.
Hz. Selman-ı Farisi Buhârî’de dört, Müslim’de üç rivayet.

Bu kadar bilgi size yeter sanırım. Bizim gayemiz ona buna özellikle de muhatabımız olmayan yıllar evvel bu dünyadan ayrılmış, işi artık Allah’a kalmış kişilere sataşmak değildir. Amacımız dinimize – diyanetimize sahip olmaktır. Bulaşmış tozları temizlemek, altını, elması değerine eski değerine ulaştırmaktır. Bu vesile ile size, Sahabe-i Kiramdan Ebu Zer Hazretlerini tanımanızı tavsiye ederim. Tanıyın ki, geceyle gündüzün farkını görün.

Bu açıklamalarımızla tatmin olacağınızı umarım. Yukarıda belirttiğim gibi konuyu çevrenizdeki din ve ilim erbabıyla da müzakere ediniz. Safsata kitaplara bağlanıp kalmayınız. Bilvesile selamlar.