39-ARAF SURESİ-3

TAHLİL:

52.Hiç kuşkusuz onlara, inananlar için bir kılavuz ve rahmet olarak, tam bir bilgiyle ayrıntılı olarak açıkladığımız bir Kitap getirmiştik.

53.Onun ilk plâna çıkmasından başka ne bekliyorlar? Onun ilk plâna çıkacağı gün geldiğinde, önceleri onu umursamayanlar, “Rabbimizin elçileri gerçekten bize gerçeği getirmişti. Acaba bizim için aracılık edecek aracılar var mı? Veya geri gönderilip de yaptıklarımızdan başkasını yapabilir miyiz?” diyecekler. Kuşkusuz kendilerini kayba uğratmışlardı. Uydurdukları şeyler de kendilerinden ayrılmıştır.

52. âyette dikkatler Kur’ân’a çekilmiş ve Kur’ân’ın özellikleri ile insanlar üzerindeki etkisi açıklanmıştır. Ayrıca, her konuya dair yeterince bilginin yer aldığı Kur’ân’ın tafsilâtlı olduğu ve bu tafsilâtı meydana getiren bölümlerin de gelişi güzel değil, bir bilgiye dayalı olarak oluşturulduğu bildirilmiştir. Bu ifadelerden, Kur’ân’ın her âyetinin, her faslının, insanların bir derdine derman olsun, bir problemini çözsün diye indirildiği anlaşılmaktadır.

Rabbimizin rahmeti gereği peygamber göndermesi ve kitap indirmesi, Kur’ân’da hep O’nun “ilim” sıfatıyla birlikte zikredilmiştir:

İsra1.Kulunu, bir gece, âyetlerimizden/ alâmetlerimizden/ göstergelerimizden gösterelim diye, Mescid-i Haram’dan bir kenarını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüten Zat, her türlü noksan sıfatlardan arınıktır. Şüphesiz O, en iyi işitenin, en iyi görenin ta kendisidir.

(İsrâ/1)

166.Fakat Allah, sana indirdiğine –ki onu Kendi bilgisiyle indirmiştir– şâhitlik eder. Tüm âyetler de şâhitlik ederler. Şâhit olarak da Allah yeter.

(Nisâ/166)

TE’VÎL: 53. âyette, “Kur’ân’ın ilk plâna çıkması”, te’vîl sözcüğü ile ifade edilmiştir. Te’vîlsözcüğü, türediği kökün anlamından [“geriye dönüş”] değişimle “tedbir” [arkalaştırmak], yani “birinci, ikinci, üçüncü… gibi ardı ardına dizmek, sıralamak ve takdir” [ayarlamak], yani “öncelik sırasına koyup anlamlardan birisini birinci yapmakmak” anlamlarında kullanılır.[40]

Âyetteki ifadeden, Kur’ân’ın ilk plâna çıkacağı günün “Din Günü” olduğu anlaşılmaktadır. Kur’ân’ı iniş sırasına göre öğrenmiş olanlar da bilirler ki, Kur’ân ilk plânda “Din Günü” ve “âhiret inancı” üzerinde durmuştur. Ayrıca bu konu Kur’ân’da en çok uyarı yapılmış olan konulardan biridir. Başka bir ifade ile, Kur’ân’ın ilk plâna çıkacağı gün olan “Din Günü”, Kur’ân’da yer alan konuların başında gelmektedir.

53. âyet ayrıca, birçok âyette yer alan pişmanlık sahnelerinden birisidir.

54.Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evrede oluşturan, sonra en büyük taht üzerinde egemenlik kuran, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve güneş, ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah’tır. İyi biliniz ki oluşturma ve sistemler kurup yürütme sadece O’na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne cömerttir!

GÖKLERİN ve YERYÜZÜNÜN YARATILMASI: Âyette geçen  الخلق[halk] sözcüğü, Alak suresinde açıkladığımız üzere, “yoktan var etme” anlamında olmayıp; “takdir etmek, şekil vermek, düzene sokmak, oluşturmak” anlamındadır. Dolayısıyla, Rabbimizin gökleri ve yeryüzünü yaratmasından onlara şekil verdiği, onları düzene soktuğu anlaşılmalıdır. Elbette ki her şeyi yoktan var eden de Yüce Allah’tır. Ancak Rabbimizin bu ifadede halksözcüğünü kullanması, bize göre, göklerin ve yeryüzünün araştırılarak incelenmesini, elde edilecek bulgulardan yola çıkılarak “eserden müessire ulaşma” yöntemiyle, evrene düzen veren programlayıcının da Kendisi olduğunun bilinmesini istemesinden dolayıdır. Bizim, Kur’ân çalışmalarımızda gökler ve yeryüzüyle ilgili tespit edilebilmiş mucizelere yer verip bu bilgileri aktarma çabamız da kullara yüklenen bu görevin bir gereğidir.

Rabbimiz birçok âyette insanların yeminle dikkatlerini çekerek Kendisine delâlet edecek kanıtları sadece göklerde ve yeryüzünde değil, enfüste [kendi içyapımızda] de aramamızı istemiştir.

Kur’ân’da Rabbimizi tanımamıza vesile olacak deliller arasından özellikle “gökler” üzerinde fazlaca durulmuş ve göklerin halk edilişinin [düzene sokuluşunun] insanın halk edilişine göre daha büyük bir iş olduğu bildirilmiştir:

3,4.O, yedi göğü, birbiri üzerine uyumlu olarak oluşturandır. Rahmân’ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] oluşturmasında bir çatlaklık-uygunsuzluk görmezsin. Haydi, gözünü döndür, bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha döndür. Gözün, âciz olarak ve çok bitkin olduğu hâlde sana dönecektir.

(Mülk/3-4)

190-194.Göklerin ve yeryüzünün oluşturuluşunda, gecenin ve gündüzün ardarda gelişinde, elbette, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anan; göklerin ve yerin oluşturuluşu üzerinde: “Rabbimiz! Sen, bunu boş yere oluşturmadın, Sen, tüm noksanlıklardan arınıksın. Artık bizi Ateş’in azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen, kimi o ateşe girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına işyapanlar için yardımcılardan da hiç kimse yoktur. Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, “Rabbinize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi “iyi adamlar” ile birlikte, geçmişte yaptıklarımızı ve yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı bir bir hatırlattır/öldür. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaat ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen, verdiğin sözden dönmezsin” diye iyiden iyiye düşünen kavrama yetenekleri olanlar için nice alâmetler/göstergeler vardır.

(Âl-i İmrân/191)

57.Elbette göklerin ve yerin oluşturulması, insanların oluşturulmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar.

(Mümin/57)

Demek ki, gökler araştırılıp incelendiğinde, insanın yaratılışındakine göre daha büyük bir ihtişamla karşılaşılacak, o ihtişama bakılarak da yaratıcının muhteşemliği daha iyi anlaşılacaktır. Eserlerindeki ihtişama bakarak yaratıcının muhteşemliğini tanıyan herkes, idrak edebildiği o muhteşemlik hissine uygun olarak yaratıcı güce bir isim koyacaktır. Konulacak bu isim ne olursa olsun, tüm güzel isimler Allah içindir. Göklerdeki ve duyularımızla algılayabildiğimiz her şeydeki ihtişamı yaratan, düzene koyan, bizim de Rabbimiz olan Allah’tır. O, bizi de yaratan ve bir programa göre yönetendir.

ALTI GÜN: Kaf/38′in tahlilinde ayrıntılı olarak açıkladığımız gibi, altı gün “altı evre” demektir. Bu ifade ile evrenin ve ona bağlı olarak dünyanın oluşması ve mevcut düzene girmesindeki evreler kastedilmiştir. Kur’ân’da birçok yerde geçen “altı gün” ifadesi, bize göre Kur’ân’ın mucizelerindendir ve bilim hâlen bu evreleri araştırmakla meşguldür.

ARŞA İSTİVA: Müteşâbih bir anlatım olan arşa istiva etme ifadesi, lâfzen “arşın üstüne kurulmak”, mecâzen de “en büyük makama sahip olmak, en büyük gücü elinde bulundurmak” anlamına gelir.[41] Allah’ın mekândan münezzeh olduğu birçok âyetle bildirildiğine ve aklen de böyle olduğu sabit olduğuna göre, bu ifadede sözcüklerin “hakikat” manalarının murat edilmiş olması mümkün değildir. Dolayısıyla Allah’ın arşa istiva etmesi, Allah’ın en büyük makama sahip olduğunu ve en büyük gücü elinde bulundurduğunu ifade etmektedir.

YARATMA ve EMRİN ALAH’A ÖZGÜ OLMASI: Konumuz olan âyetin tahliline başlanırken “yaratma” sözcüğü ile ilgili bilgi verildiği için, burada kısaca emr sözcüğü üzerinde durulacaktır.

Hem “buyruk”, hem de “iş” anlamına gelen emr sözcüğü, burada “buyruk” anlamıyla ele alınırsa, emrin sadece Allah’a özgü olması ifadesi de “Allah’ın yarattıklarına emirler vermesi, onları yönetmesi” anlamına gelir. Bu durumda âyetteki ifadeden de, “Allah’ın yaratıklarını Kendisinin yöneteceği, kimseyi kimseye yönettirtmeyeceği” anlamı çıkar.

Eğer emr sözcüğü “buyruk” değil de “iş” anlamıyla ele alınırsa, âyetteki ifadeyle Allah’ın yaratmaya başlamadan önceki irâdeleri, vahiy, melek indirme gibi işlerinin kastedildiği anlaşılır.

Biz bu iki anlamdan herhangi birine öncelik vermeden her ikisini de birlikte değerlendirmenin daha uygun olacağı kanısındayız:

85.Ve sana vahiyden soruyorlar. De ki: “Vahy, Rabbimin işindendir. Size ise az bilgiden başka bir şey verilmemiştir.”

(İsrâ/85)

82.Şüphesiz ki O, bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir.

(Yâ-Sîn/82)

40.Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, Bizim ona sözümüz sadece “Ol!” dememizdir. O da hemen oluverir.

(Nahl/40)

40.Allah, sizi oluşturan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldüren ve sizi diriltendir. Hiç sizin ortak koştuklarınızdan, bunlardan birini yapacak kimse var mı? Allah, onların ortak koştuklarından arınık ve çok yücedir.

(Rûm/4)

MUSAHHAR: Bu ifade, “Allah’ın programına karşı duramayan” anlamına gelir[42] ki buradan, güneş, ay ve yıldızların O’nun programı dışına çıkamadıkları, çıkamayacak özellikte yaratıldıkları anlaşılır.

11.Sonra duman hâlinde bulunan göğe yerleşti/ egemenlik kurdu da ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. İkisi de, “Biz isteyerek geldik” dediler.

(Fussılet/11)

55.Rabbinize alçala alçala ve gizlice/ açıkça göstererek dua edin; namaz kılın. Kesinlikle O, sınırı aşanları sevmez. 56.Ve düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O’na, ürpererek ve rahmetini umarak dua edin. Kesinlikle Allah’ın rahmeti, iyileştirenlere-güzelleştirenlere çok yakındır.

Tüm inananlara yönelik olan bu âyetlerde hem Yüce Allah’ın “rabb” sıfatı [programcılığı] ön plâna çıkarılmak sûretiyle dualarda bu özelliğin göz önünde bulundurulmasına işaret edilmiş, hem de inananlara dua adabı ve usûlü öğretilmiştir. Rabbimiz, Kendisine yapacağımız niyazı dil, beden ve gönül üçlüsü ile yapmamızı emrediyor. Bu tarz yapılan dua; niyaz toplumda “NAMAZ” adıyla yerleşmiş bulunmaktadır.

“Namaz” sözcüğü Hintçeden Farsçaya, Farsçadan da Selçuklular döneminde Türkçeye geçmiştir. Farsçadaki ilk anlamı, “ateş önünde saygıyla eğilmek” demektir. Sanskritçe, “saygı sunmak” anlamına gelen namaste kelimesinin Farsçaya geçmiş şekli olması muhtemeldir. Bu kelime de, “selam vermek” anlamına gelen nam kelimesinden türemiş olmalıdır. Hem nam [selam] ve hem de namaste [saygı sunmak] günümüz Hint kültüründe de görülebileceği üzere “eğilerek” yapılan bir fiildir.

Namaz” sözcüğünün Farsçadaki bu “eğilerek saygı ile dua etmek” anlamı, Arapça ve Kur’ân’da بالتّضرّع الدّعاء [ed-du‘au bi't-tezarru‘=alçala alçala/sürekli alçalarak yakarma] şeklinde ifade edilir.

Âyetin orijinalindeki  تضرّعاً[tezarru‘an] ifadesi,  ض ر ع[d-r-a] kökünden türemiş “tefe‘ul” babından bir sözcüktür. Kök sözcüğün anlamı “zillet ve tevazu göstermektir.” Tazarru‘ansözcüğü, kalıp ve cümledeki “hal” ögeliği itibariyle “zillet üstüne zillet, zillet üstüne zillet” [alçala, alçala, alçala alçala] demektir.

Âyetin orijinalinde yine  و[vav] bağlacıyla cümlede ikinci “hal” konumunda bulunanhufyeten sözcüğü, h-f-v kökünden türemedir ve ezdâd’dandır. Yani, iki zıt anlamı da içeren bir sözcük olup “açıkça göstererek, parıl parıl parlatarak” ve “gizleyerek” demektir.

Bu durumda âyetten her iki mana da anlaşılmalı ve her iki hal ile de bu görev yapılmalıdır.

Yukarıda da zikrettiğimiz, “Rabbinize alçala alçala ve gizlice/açıkça göstererek dua edin (A‘râf/55)” emri, namaz adıyla meşhurlaşan niyaz şeklini ifade etmektedir. Bir kere daha ifade edelim ki, Kur’ân’daki namaz, işte bu âyetle emredilmiştir yani farz kılınmıştır. Ritüelli duanın; namazın kaynağı işte bu ayettir. Daha önce de defalarca zikrettiğimiz üzere “salât” sözcüklerinin malum namaz ile alakası yoktur. Bu ayet bu fakire göre Kur’an’da geçen iki yüz civarındaki dua konu edilen ayetlerin tefsiri konumundadır. O nedenle Kur’an’da namaz, tek bir ayette geçiyor demek yerinde değildir. Kur’an’daki her dua ayeti namazdan bahsetmektedir. Her duamızı da tazarrulu olarak yapmalıyız.

Girişte de açıkladığımız üzere “namaz” sözcüğünün Farsçadaki “eğilerek saygı ile dua etmek” anlamı Arapçada ve Kur’ân’da بالتّضرّع الدّعاء [ed-du‘au bi't-tezarru‘=alçala alçala; sürekli alçalarak yakarma] şeklinde ifade edilir. Nitekim bu ritüelin ana hatları, Rasûlullah’tan bize intikal etmiştir. Ne var ki, bunların bazıları, anlam ve kavram olarak mecrasından çıkarılmıştır.

Âyetten anlaşıldığına göre tazarrulu duada;  namazda [Rabbimizin huzurunda dua anında] sürekli bir alçalma sergilenmelidir.

Bu zillet sergilemesi aleni; göstere göstere olacağı gibi gizli de olabilir. Rabbimiz burada “hufyeten” ifadesini kullanmıştır. Bu sözcük Ezdat’tandır; iki zıt anlamı ifade eden  sözcüklerdendir. İnfakı emreden ayetlerde (Bakara; 274, Ra’d; 22, İbrahim; 31, Nahl; 75, Fatır; 29) “sirren ve alaniyeten” ve “sirren ve cehren” şeklinde gelerek infakın da hem gizli hem de aşikar yapılabileceğini emir buyurmuştu. Bizim bu ifadelere göre kanaatimiz, farz olan ibadetlerin aşikar,  tatavvuların (gönülden yapılan fazla ibadetlerin) ise gizli yapılmasının gerekli olduğudur. Zira farzın riyası olmaz, tatavvuda  ise riya şaibesi olabilir.

Tazarru ile duanın nasıl yapılacağını insan düşünmelidir. Bunu Rabbimiz tarif etmemiştir. Namazın nasıl kılınacağını Cebrail Peygambere öğretti cinsinden söylentiler yalan ve yanlıştır. Onun için insan; Rabbine karşı zilleti dua ederken nasıl sergileyebilir? Bunu kendisi iyi düşünüp bulmalıdır. Zaten Rasülüllah da öyle yapmıştır. Bir de geçmişten gelme teamül söz konusu idi. Bizim bunu pratik hayattan algılamamız mümkündür.

İşsiz birinin, iş verecek olana, dertli birinin derdine derman olacak olana, suçlu birinin affedecek olana, borçlu birinin kredi sağlayacak olana karşı yaptığı hazırlıkları bir düşünün. Sonra da biz kiminle buluşacağız, kimin huzuruna çıkacağız bunu düşünelim:

Yer gök bütün evrenin sahibi, bizim, mülkünde yaşadığımız, hep muhtaç olduğumuz, bizi dünyaya gönderen sonra istemesek de Kendisine döndüren,  teneffüs ettiğimiz hava, içtiğimiz su, rızık elde ettiğimiz toprak; hepsinin sahibi olan, dünya üzerinde canlı cansız hizmetimize verilmiş tüm varlıkların da asıl sahibi, bizi yaratan, bizi yaşatan, içimiz dahil her şeyimizi gören, bilen ve işiten; Her şeyin sahibi, her isteyene istediğini veren, cennet ve cehennemin sahibi, suçluları affeden, bize yardım edecek olan, bağışı sınırsız, bize merhamet eden, bizi terbiye eden, gerekirse kahreden ve istemesek de huzuruna götürüp hesap soracak olan ALLAH’IN huzuruna çıkacağız. (Burada Rabbimizi Esma-ü Hüsna’daki tüm niteliklerle düşünebilmeliyiz).

Bu düşünüşe İslam’da “ZİKİR; Allah’ın anılması, hatırlanması” denilir. Allah, klasik anlayıştaki  “Allah, Allah,  Allah, …..” denilerek değil Bakara; 220’deki yol gösterimine göre “Babaların zikredildiği; anıldığı gibi zikredilmelidir; anılmalıdır.”  Yani Allah’tan istenen, babadan istermişçesine istenmeli, babaya karşılık ödermişçesine, saygı sunarmışçasına saygı duyulmalı, babanın evlatlar için ne anlama geldiği iyi düşünülmeli, bu baba evlat ilişkisinden hareketle, Allah-kul ilişkisi dikkate alınarak Allah’a niyazda bulunulmalıdır.

Allah’ı zikir, kulu Allah’a dua etmeye; yakarmaya sevk eder. Ve kul, gönlünü Rabbine açar:

190-194.Göklerin ve yeryüzünün oluşturuluşunda, gecenin ve gündüzün ardarda gelişinde, elbette, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anan; göklerin ve yerin oluşturuluşu üzerinde: “Rabbimiz! Sen, bunu boş yere oluşturmadın, Sen, tüm noksanlıklardan arınıksın. Artık bizi Ateş’in azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen, kimi o ateşe girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına işyapanlar için yardımcılardan da hiç kimse yoktur. Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, “Rabbinize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi “iyi adamlar” ile birlikte, geçmişte yaptıklarımızı ve yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı bir bir hatırlattır/öldür. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaat ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen, verdiğin sözden dönmezsin” diye iyiden iyiye düşünen kavrama yetenekleri olanlar için nice alâmetler/göstergeler vardır.

195.Bunun üzerine Rableri onlara karşılık verdi: “Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun –ki hepiniz aynısınızdır– çalışanın amelini kaybetmem. O nedenle, göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır.”

( Al-i Imran/ 190- 195)

Biz de öyle yaptık;  Rabbimizi  Esma-i Hüsna’da yer alan tüm nitelikleriyle hatırladık bir de kendi durumumuzu ve konumuzu göz önüne getirdik. Bu durumda Rabbimizin karşısında nasıl durulabilir?

Aslında bunu iyi bir psikolog, tiyatrocu, iyi bir dram yönetmeni çok iyi anlatır; koreografisini yapar. Yine de biz,  aklımızın erdiği kadarıyla zihin yoralım.

  • Saygılı bir şekilde ayakta durarak, boyun bükerek,
  • Ta’zim ve tekbir ile [Allah'ı büyükleyerek, Allah'ın her şeyden daha yüce olduğunu
  •  ifade ederek, övgüler sunarak],
  • Bel bükerek,
  • Yere kapanarak,
  • Huzurda diz çöküp boyun bükerek,
  • Yüzü, gözü semaya dikerek. (Dua esnasında “Sema” öteler ötesini temsil eder.
  • Bakara; 144,  mülk; 16, 17) Kullar, Rabblerinden beklenti halinde iken yüzlerini
  • Rabblerine döndürürler:

“Yüzler var ki o gün apaydınlıktır; Rablerine nazar edicidirler (göz bebeklerini   Rabblerine odaklarlar).”

(Kıyamet/ 22, 23)

Ya da mahcubiyetten yere bakarak.

Bunların hepsi;  sürekli zillet sergileme şekilleridir. Bunların hepsi bir arada yapılabileceği gibi, içinde bulunulan ortama göre birkaçı da yapılabilir.  Nitekim günümüzde kılınan namazın ana unsurları bize Rasûlullah’tan intikal etmiş bulunmaktadır. Ne var ki geçen zaman zarfında, mezhepçiler ve meşrepçiler tarafından eklenen çıngıllar işi aslından uzaklaştırmıştır.

Zaman içerisinde birileri namazla ilgili birtakım şartlar ileri sürerek “Bunlardan biri dahi eksik olsa namaz bâtıl olur. Vâcibler ise, namazın ikinci derecede kuvvetli bölümleridir. Farzları tamam olan bir namazın vâcibleri bulunmasa da namaz sahih sayılır, ancak eksik bir namaz olur. Vâcibleri bilerek terk ederse günah işlemiş olur, ama namaz yine tamamdır” demişlerdir.

Duanın adabı

Dua edilirken takınılacak tavır hakkında pek çok şey söylenmiştir. Ancak bunları aktarmanın bir yararı yoktur. Çünkü bu konuda göz önünde tutulması gereken tek ölçü, Allah’ın bildirdikleridir.

Bu nedenle biz, Peygamberimizin de kesinlikle dışına çıkmadığına emîn olduğumuz şu âyetleri ve içerdiği kuralları aktarmakla yetiniyoruz:

Ve Allah’ın bazınıza, diğerlerinizden fazla verdiği şeyleri temenni etmeyin. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Ve Allah’ın fazlından isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi en iyi bilendir.

                                              (Nisâ/32)

Kim dünya sevabını istiyor idiyse; bilsin ki dünya ve âhiret sevabı yalnızca Allah katındadır. Ve Allah çok iyi işiten ve çok iyi görendir.

                                                        (Nisâ/134)

De ki: “Rabbim hakkaniyeti emretti. Her mescidin yanında; toplum içinde yüzünüzü; tüm benliğinizi O’na doğrultun ve dini yalnız Kendisine has kılarak Rabbinize yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi O’na döneceksiniz.”

                                                                 (A‘râf/29)

Ve en güzel isimler Allah’ındır. Öyleyse O’nu onlarla çağırın. O’nun isimlerinde eğriliğe sapanları da terk edin. Onlar yapmakta olduklarının karşılığını yakında görecekler.

(A‘râf/180)

Ve her zaman kendi içinden, korkarak ve alçala alçala, yüksek olmayan bir sesle Rabbini an ve umursamazlardan olma!

 (A‘râf/205)

Ve kullarım sana Benden sordukları zaman, biliniz ki şüphesiz Ben çok yakınımdır. Bana yakarınca, yakaranın yakarışına cevap veririm. O hâlde rüşte ermeleri için, onlar da Bana karşılık versinler ve Bana inansınlar.

 (Bakara/186)

Ya‘kûb dedi ki: “Ben, içimi doldurup taşan özlemimi, kederimi Allah’a şikâyet ediyorum. Ve ben Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Ey oğullarım! Gidin de Yûsuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın vereceği ferahlıktan ümit kesmeyin, kesinlikle Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini örtenler toplumundan başkası Allah’ın vereceği ferahlıktan ümit kesmez.”  

(Yûsuf/86-87)

Ve sizin Rabbiniz: “Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Şüphesiz Bana kulluk etmekten büyüklenen kimseler yakında horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir” dedi.

 (Mü’min/60)

Ve Zekeriyyâ; hani o, Rabbine: “Rabbim! Beni tek başıma bırakma, Sen varislerin en hayırlısısın” diye seslenmişti de Biz, o’nun için karşılık vermiştik. Ve kendisine Yahyâ’yı ihsan ettik. Ve o’nun için eşini düzelttik/doğum yapmaya elverişli hâle getirdik. Şüphesiz onlar hayırlarda yarışıyorlar, umarak ve korkarak Bize yalvarıyorlardı. Ve Bize karşı derin saygı duyuyorlardı.

(Enbiyâ/90)

Bir zamanlar o, Rabbine gizli olarak seslenmişti. Demişti ki: “Rabbim! Şüphesiz benim kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu. Sana dua etmekle de Rabbim, mutsuz olmadım. Ve gerçekten ben, arkamdan, yakınlarımdan/amcaoğullarımdan endişedeyim. Karım da kısırdır. Onun için katından bana, bana da mirasçı olacak, Ya‘kûb ailesine de mirasçı olacak bir velî [yardımcı, koruyucu yakın kimse] bağışla. Rabbim, onu rızanı kazanan/herkesin hoşnut olacağı biri kıl!”

                                                                                                   (Meryem/3-6)

İlâhî ilkelere ilk teslim olan, onları ilk uygulayan, vahiy ile terbiyelenen Rasûlullah da muhataplarına, “Ey insanlar! Nefislerinize yumuşak davranın [sesinizi yükseltmeyin]! Çünkü sizler sağırı ve gâibi [uzakta, sizden haberi olmayan birisini] çağırmıyorsunuz. Lakin sizler semî‘ ve basîr Allah’a dua ediyorsunuz!” demiş; secili, kafiyeli ve ısmarlama, basmakalıp dua etmeyi uygun görmemiştir.

Mealleri verilen âyetler göz önüne alındığında, duada olması gereken âdab ve kurallar şu şekilde sıralanabilir:

  • Dua edilirken önce Allah üstün vasıflarıyla anılıp O’na hamd edilmeli, sonra kişisel istekler dile getirilmelidir. Fâtiha Sûresi’nde öğretilen dua buna en güzel örnektir.
  • Dua, Allah’ın en güzel isimleriyle yapılmalıdır. Çünkü Rabbimiz, Ve en güzel isimler Allah’ındır. Öyleyse O’nu onlarla çağırın (A‘râf/180) buyurarak Kendisine en güzel isimleriyle yakarmamızı istemiştir.
  • Nitekim Şu‘arâ/78-82′ye bakıldığında, İbrâhîm peygamberin de Allah’a Esma-i Hüsna’sı ile hitap ederek yakardığı görülür:

İbrâhîm: “Peki, siz ve en eski babalarınızın nelere tapmış olduğunuzu hiç düşündünüz mü? İşte onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi ayrı. O, beni yaratandır. Ve bana doğru yolu O gösterir. Ve O, beni yedirenin, içirenin ta kendisidir. Hastalandığım zaman O bana şifa verir. Ve O, beni öldürecek, sonra beni diriltecektir. Ve O, din günü, kusurumu bağışlayacağını umduğumdur. Rabbim! Bana ‘hüküm’ ver ve beni iyilere kat! Ve beni, sonra gelecekler için doğrulukla anılanlardan kıl! Ve beni nimeti bol cennetin mirasçılarından kıl! Ve babamı da bağışla, şüphesiz o sapıklardan oldu. Ve yeniden diriltilen gün; mal ve oğulların sağlam bir kalple/gerçek imanla gelenlerden başkasına yarar sağlamadığı ve cennetin Allah’ın koruması altına girenlere yaklaştırıldığı, azgınlar için de cehennemin açılıp gösterildiği gün beni rezil etme!” dedi.

(Şu‘arâ/77-82)

  • Dua, samimiyet içinde, umarak, korkarak ve ürpererek yapılmalıdır. Bu kuralın en iyi uygulanma zamanlarının, günlük gailelerden uzak bulunulan gece ve seher vakitleri olduğu kanaatindeyiz. Toplu olarak dua etmenin de samimiyet ve heyecan duygularını canlandırması bakımından etkili olacağını düşünüyoruz.
  • Dua sadece dil ile değil, gönül ve tüm beden dilleriyle de yapılmalı, ama dualarda Allah’ın koyduğu hadler aşılmamalıdır. Çünkü Rabbimiz, haddi aşanları sevmediğini açık bir şekilde ifade etmiştir.
  • Dua ederken edebiyat yapma gayretine girilmemeli, kafiyeli, secili ifadeler kullanılmamalı ve yapmacık tavırlardan kaçınılmalıdır.
  • Dua, Allah tarafından kabul edileceğine kesinlikle inanılarak yapılmalıdır.

Duada kimsenin zararı istenmemeli, haksız ve yersiz isteklerde bulunulmamalıdır. Dua; Kur’ân’da yer almış, Allah’ın tasvip ettiği türden, yani günahların affı, kötülüklerin def’i ve örtülmesi, canın iman ile ve iyilerle beraber alınması, kıyâmet gününde rezil ve rüsvâ olmamak, hidâyet, tevbenin kabulü, hayırlı bir nesle sahip olmak, iyi ve güzel işler yapabilmek, cehennem azabından korunmak, ilim ve sağlık istemek için olmalıdır.

Dua âyetlerinde yer alan bu kurallar dikkate alındığında, camilerde, televizyon ve radyolarda, değişik törenlerde artistik gösteriler eşliğinde, âdeta Allah’a emirler yağdıran düzmecelerin dua olmadığı anlaşılmaktadır.

Tüm inananlara yönelik olan bu âyetlerde hem Yüce Allah’ın “rabb” sıfatı [programcılığı] ön plâna çıkarılmak sûretiyle dualarda bu özelliğin göz önünde bulundurulmasına işaret edilmiş, hem de inananlara dua adabı ve usûlü öğretilmiştir.

Duanın kabul edileninin gizli yapılanı olduğuna dair Kur’ân’da birçok örnek vardır

DUADA HADDİ AŞMAK: Duada haddi aşmak, dua adabı çerçevesinde yapılmaması gereken bir davranıştır. Meselâ gayr-i meşru, gereksiz, anlamsız şeyler için dua etmek veya çalışıp çabalamadan yan gelip yatarak Allah’tan dilekte bulunmak, duada haddi aşmanın örneklerindendir. Bunlardan başka bir de bilmeden, bilinçsizce haddi aşma durumuna düşülen hâller vardır ki, bunlar, başkalarına ait kalıplarla, içeriğini anlamadığı dil ve sözcüklerle yapılan dualarda ortaya çıkmaktadır. Bizce insan duayı, dilinden ziyade, içinden, gönlünden etmelidir.

DÜZELTİLDİKTEN SONRA YERYÜZÜNDE FESAT ÇIKARMAK: 

Rabbimizin ifade ettiği gibi, gökler, yeryüzü ve en güzel bir biçimde yaratılmış olan insan da dâhil tüm varlıklar kusursuz bir düzende var edilmiştir

10.Ve hiç kuşkusuz Biz, sizi yeryüzünde yerleştirdik ve orada size geçimlikler sağladık; kendinize verilen nimetlerin karşılığını ne kadar da az ödüyorsunuz!

(A‘râf/10)

36.Bunun üzerine şeytân; İblis/düşünce yetisi onları oradan kaydırdı, içinde bulundukları ortamdan çıkardı. Ve Biz, “Birbirinize düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir yararlanma vardır” dedik.

(Bakara/36)

Rabbimizin, insanı bu durumdan kurtarmak için elçi gönderip kitap indirmesine rağmen, insanoğlu yeryüzünde doğayı kirletmiş, kan dökmüş, fesat ve kargaşa çıkarmıştır. Rabbimiz yine elçi gönderip kitap indirmiş ve bu sayede fesadın önüne geçilerek yeryüzü düzeltilmiştir. Bu âyette yeryüzü düzeltildikten sonra bozgunculuk yapmayın ifadesi ile verilen mesaj şudur: “Bundan sonra da Rabbinizin elçisine uyun, vahye kulak verin, yeryüzünde fesat çıkarmayın, kargaşa oluşturmayın, kendi aranızda düşmanlığa meydan vermeyin!”

57.Ve O, hatırlarsınız/ öğütlenirsiniz diye, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeciler/ dağıtıcılar/ yayıcılar olmak üzere gönderir. O rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir beldeye gönderir, sonra onunla suyu indiririz. Böylece onunla ürünün hepsinden çıkartırız. İşte Biz, ölüleri de böyle çıkaracağız.

Bu âyette de yine Rabbimizin insanoğlunun rahat bir yaşam sürmesi için “rabb” sıfatıyla yaptığı plân ve programlarından söz edilmektedir.

Bu âyetteki ifadeler birçok âyette başka ayrıntılarla yer almıştır:

46.Size rahmetinden tattırsın, emriyle gemiler akıp gitsin ve sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını ödersiniz diye armağanlarından rızık aramanız için rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi de O’nun alâmetlerinden/ göstergelerindendir.

(Rûm/46)

28.Ve O, insanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. Ve O, övülmeye lâyık olandır, yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakındır.

(Şûrâ/28)

50.Öyleyse Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, kesinlikle ölüleri diriltir ve O, her şeye gücü yetendir.

(Rûm/50)

33.Ve ölü toprak, duyarsız topluma bir delildir. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yeyip duruyorlar.

(Yâ-Sîn/33)

58.Ve güzel beldenin bitkisi, Rabbinin izniyle/ bilgisiyle çıkar; kötü olandan ise yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz. İşte Biz, kendisine verilen nimetlerin karşılığını ödeyen bir toplum için âyetleri böyle türlü türlü, tekrar tekrar açıklarız.

Bu âyetteki benzetme, iyi insan ile kötü insan arasındaki farkı anlatmak içindir. Yağmur alan ve Allah’ın izniyle en iyi bitkileri veren bir toprak ile kurak bölgenin yararsız bitki ve dikenden başka bir şey vermeyen toprağı arasındaki fark, özellikle Arabistan coğrafyasında yaşayanların çok iyi anlayabilecekleri bir mukayesedir.

İstiare sanatı ile yapılan bu mukayeseden anlaşılacak olan şudur: İyi [imanlı, bilgili] insan kendisine, ailesine, çevresine ve ülkesine yarar sağlayan insandır ve onun işleri de güzeldir. Kötü [imansız, bilgisiz] insan ise, kendisine, ailesine, çevresine ve ülkesine zarar veren insandır ve bu insan ancak kötü işler yapar. Ondan kimseye yarar gelmez.

İyi ve kötü insanlar arasındaki kıyaslama başka âyetlerde de yapılmıştır:

26-28.Ve Nûh dedi ki: “Bu yerde dolaşan kâfirlerden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerden bir tek kişi bırakma. Şüphesiz ki Sen onları bırakırsan, kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece din-iman tanımayıp kötülüğe batan ve kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedençocuklar doğururlar. Rabbim! Benim için, anam-babam için, mü’min olarak evime giren kişiler için ve mü’min erkekler ve mü’min kadınlar için mağfiret et/bağışla hepimizi! Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlara da sadece yok oluşu arttır.”

(Nûh/26-28)

24,25.Görmedin mi; hiç düşünmedin mi, Allah nasıl bir örnek verdi? Güzel bir söz, kökü, sabit, dalı-budağı gökte olan, Rabbinin izniyle/ bilgisiyle her an ürün veren güzel bir ağaç gibidir. Ve onlar öğüt alsınlar diye Allah, insanlara böyle örnekler verir.

26.Kötü bir söz’ün durumu da, yerden koparılmış, sabit kalma imkânı olmayan kötü bir ağaca benzer.

(İbrâhîm/24-26)

Toplumsal ilişkilerde, özellikle komşuluk ilişkilerinde ve evlilik öncesinde ilişkilerde bu ölçüler dikkate alınmalı ve daima topluma yarar sağlayacak kişiler yetiştirilmelidir. Bu âyette Rabbimizin bizden istediği işte budur.

Eğitim ve öğretimde önemli role sahip olan kıssalar, uyarı konusunda da çok etkili olduğu için, Kur’ân’da birçok kıssaya yer verilmiş ve bu kıssalar birçok kez tekrar edilmiştir.

KUR’ÂN’DAKİ KISSALARIN YARARLARI: Kur’ân’da yer alan kıssaların üslûbundan açıkça anlaşılmaktadır ki, bu kıssalar tarih bilgisi vermek amacıyla değil, öğüt verme amacıyla anlatılmıştır.

Kur’ân’daki kıssalar, bizim tespitlerimize göre, öğüdün kendisine fayda vereceği insanlara şu yararları sağlamaktadır:

* Kur’ân’daki kıssalar, eskiden de peygamberlerin gelip geçtiği bilgisini vermek sûretiyle peygamberlerin türedi olmadığını gösterir.

* Kur’ân’daki kıssalar, gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin görevlerinin “tebliğ etmek” ve “öğütte bulunmak”tan ibaret olduğunu öğretir.

* Kur’ân’daki kıssalar, Allah’ın elçilerine daima gönderildikleri toplumun ileri gelenleri [mele’] tarafından karşı çıkıldığı bilgisini verir.

* Kur’ân’daki kıssalar, Peygamberimizin tebliğine karşı çıkıp o’nu engellemek isteyenlere, bu tavırlarının bedelini nasıl ödeyecekleri konusunda geçmişten (bazılarını kendilerinin de bildikleri) örnekler vermek sûretiyle hatırlatma yapar, uyarıda bulunur.

* Kur’ân’daki kıssalar, Peygamberimize ve o’nun yandaşlarına, karşı karşıya bulundukları durumun daha önceki peygamberler ve toplumları arasında meydana gelenlere benzediğini, hatta büyük ölçüde aynı olduğunu bildirmek sûretiyle onlara güven telkin eder, ayrıca Allah’ın elçilerinin daima galip geldiklerini bildirmek sûretiyle onlara azîm kazandırır ve onların manevîyatını kuvvetlendirir.

Kur’ân’dan öğrendiğimize göre, bütün peygamberler bir tek Allah’a kul olmaya, Allah’tan başka ilah edinmemeye, din gününe inanmaya davet etmişlerdir. Ne var ki, özellikle mal-mülk ve mevki sahibi olanlar onlara karşı çıkmışlar ve tebliğ ettikleri mesajları kabul etmemişlerdir.

Elçilerin uyarıları fayda sağlamayınca, Yüce Allah bu inatçı yalanlayıcıları şiddetle cezalandırmıştır:

36.Biz onlardan önce kendilerinden daha çetin güce sahip nice nesilleri değişime, yıkıma uğrattık. Öyle ki onlar beldeleri delik-deşik ediyorlardı. Hiç kaçıp kurtulacak yer var mı?

(Kâf/36)

82.D.aha yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş bir bakmazlar mı? Onlar kendilerinden hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetin idiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler, kendilerine yarar sağlamadı.

(Mümin/82)

Hatırlanacak olursa, yalanlayıcıların helâk edilişleri, bu sûrenin 4-5. âyetlerinde de Ve Biz nice kentleri helâk ettik. Hışmımız onlar gece uyurlarken yahut kaylûle yaparlarken [gündüz dinlenirlerken] onlara gelivermişti. Hışmımız onlara geldiğinde de, ‘Biz gerçekten zâlimlermişiz!’ demelerinden başka yalvarışları olmamıştı ifadeleriyle dile getirilmişti.

Aynı “akıbete [son]”a uğramış kavimlerden bazılarının kıssaları bu âyetten itibaren bu sûrede de aktarılmakta ve ilk örnek olarak Nûh kavmi anlatılmaktadır.

NÛH PEYGAMBER ve KAVMİ:

59.Andolsun ki Biz, Nûh’u toplumuna elçi gönderdik de o, “Ey toplumum! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Cidden ben, zararınıza olan üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum” dedi.

60.Toplumunun ileri gelenleri, “Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz” dediler.

61-63.Nûh dedi ki: “Ey toplumum! Bende herhangi bir sapıklık yoktur. Velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Allah’ın koruması altına girmeniz ve rahmete ulaşabilmeniz için, içinizden sizi uyaracak bir kişiye, Rabbinizden bir öğüt/kitap gelmesine şaştınız mı?”

64.Bunun üzerine o’nu yalanladılar, Biz de Nûh’u ve o’nunla beraber gemide bulunanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları da boğduk! Gerçekten onlar, kör bir topluluk idiler.

Nûh peygamberin yaşadığı çağ, yer ve kimliği hakkında elde sağlam bilgi yoktur. Dolayısıyla, Kur’ân’ın verdiği bilgiler dışında kalanlar söylentiden öte bir değer ifade etmemektedir.

İşte söylentilerden birkaç örnek:

* Nûh 40 yaşında peygamber olmuştur. Tufandan sonra 60 yıl yaşamıştır.[43]

* Nûh, Âdem’den 800 sene sonra peygamber olarak gönderilmiştir.[44]

* Nûh 50 yaşında iken peygamber oldu.[45]

* Nûh, 350 yaşında iken peygamberlikle görevlendirildi.[46]

Birçok rivâyette de, mevcut insanların Nûh’un soyundan geldiği söylenmiştir. Buna göre; Araplar, Farslar, Rûmlar, Sûriye halkı ve Yemenliler Nûh’un Sâm adındaki oğlunun soyundan gelmektedir. Sind, Hint halkı, zenciler, Habeşliler Nûh’un Hâm adındaki oğlunun soyundandırlar. Türkler, Berberîler, Çinliler, Japonlar, Slavlar ise Nûh’un Yâfes adındaki oğlunun çocuklarıdır

ELÇİLERİN DEĞİŞMEZ GÖREVİ: Peygamberlerin değişmez görevleri, 62. âyette  Nûh peygamberin ağzından da açıklanmıştır: Risaletin tebliği ve nasihat [gelmiş vahiylerin tebyini ile öğüt vermek]…

64. âyetteki Biz de o’nu ve o’nunla beraber gemide/gemilerde bulunanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları da boğduk ifadesinden, Nûh kavmini helâk eden tufanın Kitab-ı Mukaddes’te belirtildiği gibi “genel” değil, “yöresel” bir âfet olduğu anlaşılmaktadır. Ancak yukarıda da söylediğimiz gibi, bu yörenin neresi olduğu hakkında sağlam bir bilgi ve kanıt bulunmamaktadır. Bazıları tarafından bu olayın buzul çağında meydana geldiği ve Atlas okyanusu’nun Cebel-i Târık Boğazı’nı yararak Akdeniz’in oluşmasına yol açtığı gibi faraziyeler ileri sürülmüşse de, bunlar Kur’ân’a uymaz. Çünkü Kur’ân’daki açıklamalardan bu tufanın sadece su baskınından ibaret olmadığı, yağmurun da âfette rol oynadığı anlaşılmaktadır.

64. âyette Nûh kavmi için ‘amîn sözcüğü kullanılmış olup bu sözcük, gözlerin görmemesi anlamındaki a‘mâ sözcüğünden farklıdır. ‘Amîn sözcüğü, manevî bakışın, basiretin kör oluşunu ve bu körlüğün devamlılığını ifade etmektedir.

Manevî körlüğün ne demek olduğu, aşağıdaki âyetler yardımı ile daha iyi anlaşılabilir:

66.İşte, o gün onlara bütün önemli haberler kapkaranlık olmuştur; artık onlar birbirlerine de soramazlar.

(Kasas/66)

104.Kesinlikle size Rabbinizden gözünüzü açacak, doğru yolu bulduracak bilgiler geldi. Artık kim hakkı görürse yararı kendisine, kim de körlük ederse zararı kendisinedir. Ben sizin üzerinize bir bekçi değilim!”

(En‘âm/104)

HÛD PEYGAMBER ve ÂD KAVMİ:

65.Andolsun ki Âd’a da kardeşleri Hûd’u elçi gönderdik. O, “Ey toplumum! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Hâlâ Allah’ın koruması altına girmez misiniz?” dedi.

66.Toplumundan, ileri gelen kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler, “Biz seni akıl hafifliği/ câhillik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz” dediler.

67-69.Hûd, “Ey toplumum! Bende akıl hafifliği/ câhillik yok, velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderilerini tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm. Sizi uyarması için içinizden bir adam üzerine Rabbinizden, size bir öğüt/kitap gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki O sizi, Nûh toplumundan sonra, halîfeler, sonradan gelen nesiller yaptı ve oluşturuluşta boy-pos itibariyle sizi arttırdı. Kurtulmanız için Allah’ın nimetlerini hatırlayın” dedi.

70.Onlar dediler ki: “Demek sen Allah’a; başkasını karıştırmadan kulluk edelim ve atalarımızın kulluk ettiklerini bırakalım diye mi bize geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir!”

71.Hûd dedi ki: “Artık size Rabbinizden bir azap ve bir hışım inmiştir. Haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!”

72.Bunun üzerine Hûd’u ve o’nunla beraber olan kimseleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayan ve iman etmemiş olan kimselerin kökünü kestik.

Fecr sûresi’nin tahlilinde geniş yer verdiğimiz Âd kavmi ile onlara elçi olarak gönderilen Hûd peygamber arasında yaşananlar, Peygamberimiz ile Mekkeliler arasındakilere benzemesi bakımından dikkat çekicidir. Hûd peygamberin yaptığı tevhîd çağrısına karşı Âd kavmi, Hûd peygamberi kıt akıllılıkla, câhillikle itham etmiş, atalar dininde direnmiş ve geleceğine inanmayarak Allah’ın azabına meydan okumuştur.

Mekkeliler de Âd kavmi gibi, tevhîde yapılan çağrıya karşılık olarak Peygamberimizi mecnûnlukla/cinlenmişlikle itham etmişler ve atalar dininde direnmişlerdir:

4,5.Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kimseler, “Bu bir sihirbazdır, çok çok yalan söyleyen birisidir. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı yapmış? Bu gerçekten çok şaşılacak bir şey!” dediler.

(Sâd/5)

Âd kavmi, bu direnişi ileri götürmüş ve geleceğine inanmadığı azaba meydan okumuştur. Ne var ki, sonuç onlar için perişanlık olmuştur. Bu kıssa, aynı davranışı göstermekte olan Mekkelilere, Âd kavmi ile aynı “son”u paylaşmamaları için örnek gösterilmektedir.

NÛH KAVMİNDEN SONRA HALÎFELER: Sâd sûresi’nin tahlilinin sonunda ayrıntılı olarak açıkladığımız gibi, halîfe sözcüğü “arkadan gelen, zaman itibariyle bir başkasının arkasından gelip onun yerine geçen” demektir.[47] Buna göre 69. âyetteki ifadeden, Nûh kavminin yaşayıp yok edildiği bölgede Nûh kavminden sonra Âd kavminin yaşadığı ve bu durumun Âd kavmi tarafından bilindiği anlaşılmaktadır. Nitekim Hûd peygamberin ve yaratılışta boy bos itibariyle sizi artırdı şeklindeki ifadesi de, o dönemde Âd kavminin elinde Nûh kavmiyle kendileri arasında bir mukayese yapacak kadar sağlam bilgilerin olduğunu göstermektedir. Hûd peygamberin sözlerindeki boy bos ifadesi, sözcüklerin hakikat anlamlarına göre kavimler arasındaki yapısal farkı niteliyor olabileceği gibi, araç gereç ve iktidar gücü farkını da niteliyor olabilir. Kısacası, Hûd peygambere ait bu ifadeden, Âd kavminin Nûh kavmine nazaran fizikî yapı ya da donanım olarak; yahut her iki bakımdan da daha güçlü olduğu anlaşılmaktadır.

Hûd peygamberin 71. âyetteki Haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? ifadesiyle, bu sapkın kavmin kendisine ilâh edindiği putların “adı var kendi yok” cinsinden salt birer isim oldukları belirtilmektedir.

Putlara atfedilen işlevlerin boş birer adlandırma olduğu Yûsuf sûresi’nde de dile getirilmiştir:

37-41.Yûsuf: “Size yiyecek olarak verilecek bir yemek gelmeden önce onun te’vîlini size bildiririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir. Şüphesiz ben, Allah’a inanmayan bir toplumun –ki onlar âhireti bilerek reddedenlerin; inanmayanların ta kendileridir– dinini, yaşam tarzını terk ettim. Ve atalarım İbrâhîm, İshâk ve Ya‘kûb’un dinine, yaşam ilkesine uydum. Bizim, Allah’a hiçbir şeyi ortak tutmamız olmaz. Bu, Allah’ın bize ve insanlara bir armağanıdır. Velâkin insanların çoğu kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödemiyorlar. Ey benim zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok rabbler mi daha hayırlı, yoksa her şeye hâkim ve galip olan bir tek Allah mı? Sizin, O’nun astlarından o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Bunlara tapmanız konusuna Allah hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah’a aittir: O, size, Kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte bu dosdoğru/koruyan dindir. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar. Ey benim zindan arkadaşlarım! Biriniz efendisine yine şarap sunacak. Diğeri de asılacak da kuşlar onu başından yiyecekler. İşte hakkında fetva istediğiniz iş gerçekleşti” dedi.

(Yûsuf/37-41)

Âd kavminin taptığı isimden ibaret putlar hakkında bir yabancı kaynakta şu malumat verilmektedir:

Âd kavminin Sâkıye, Hâfıza, Râzîka ve Salime adlarında dört ilahları vardı. Birincisinin yağmur verdiğine, ikincisinin kendilerini her tehlikeden koruduğuna, üçüncüsünün rızk verdiğine, dördüncüsünün de derde uğradıkça kendilerine derman verdiğine inanırlardı.[48]

İsimden ibaret putlara Peygamberimizin tebliğde bulunduğu dönemden verilecek örnekler ise; العزّ [‘ızz] ve  الاعزّ[el-e‘azz]dan türemiş olan  عزّى[‘Uzzâ] ile “ilâh”tan türemiş olan  اللاّت[el-Lât] adlarındaki putlardır. Bu putların herhangi bir fonksiyonlarının olmadığı aslında onlara inananlar tarafından da bilinmektedir.

Birer isimden ibaret olan bu ilahlar kimseyi yaratıp yönetemedikleri gibi, hiç kimseye izzet, şeref ve güç de veremezler:

73.Ey insanlar! Bir örnek verilmektedir, şimdi ona kulak verin: Sizin Allah’ın astlarından şu yakardıklarınız bir araya gelseler bile, bir sineği asla oluşturamazlar. Ve sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar. İsteyen ve istenen güçsüzdür.

74.Allah’ı gereği gibi değerlendirip bilemediler. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, her şeye üstündür.

(Hacc/73-74)

SÂLİH PEYGAMBER ve SEMÛD KAVMİ:

73.Andolsun ki Biz, Semûd’a da kardeşleri Sâlih’i elçi olarak gönderdik. O dedi ki: “Ey toplumum! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir kanıt geldi. İşte şu, Allah’ın devesi/sosyal yardım ve destek ilkesi, sizin için bir âyettir; bırakın onu Allah’ın yeryüzünde yesin, sakın ona kötülükle dokunmayın, yoksa sizi acıklı bir azap yakalayıverir. 74.Ve düşünün ki Âd’dan sonra sizi halîfeler yaptı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinden saraylar yapıyorsunuz, dağlarını evler hâlinde yontuyorsunuz. Öyleyse Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde kargaşa çıkaranlar olarak taşkınlık yapmayın.”

75.Toplumundan büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görünen inanmış kimselere dediler ki: “Siz, Sâlih’in, gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu biliyor musunuz?” Onlar, “Kesinlikle biz o’nunla gönderilene inanıyoruz!” dediler.

76.Büyüklük taslayan o kimseler, “Biz, sizin inandığınızı kesinlikle bilerek reddeden kimseleriz!” dediler. 77.Hemencecik de o sosyal yardım ve destek kurumlarını ayakta tutan gelir kaynaklarını kuruttular ve büyüklenerek Rablerinin buyruğundan dışarı çıktılar ve “Ey Sâlih! Eğer gerçekten gönderilen elçilerden isen, bizi tehdit ettiğini getir bize!” dediler.

78.Bunun üzerine hemen onları, şiddetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.

79.Sâlih, o zaman onlara sırt çevirdi ve “Ey toplumum! Andolsun ki ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz” dedi

Semûd kavminden Fecr, Necm, Şems, Burûc, Kaf, Kamer ve Sâd sûrelerinde de bahsedilmiş ve bu sûrelerin tahlillerinde bu kavim hakkında bazı bilgiler verilmişti. Yararlı olacağını düşünerek bu bilgilerden Semûd sözcüğü ile ilgili olan kısmı burada tekrar veriyoruz.

“SEMÛD” SÖZCÜĞÜ: Arap dili uzmanlarının çoğu  ثمود[semûd] sözcüğünün Arapça olmadığı ve dolayısıyla da çekimli olmadığı görüşündedir.

Bazı dilbilimciler ise sözcüğün Arapça olduğu ve smd kökünden türediği görüşündedirler.  ثمد[smd] sözcüğü, “maddesi [kütlesi] bulunmayan su” demektir ve sözcük “az su” anlamı kastı ile “kırağı veya çiy suyu” için kullanılır. Bundan başka, su sarnıçları, içinde az su bulunan çukurlar, çukur kazılıp da suyun bulunamaması da semd sözcüğüyle ifade edilir.[49]

Semûd sözcüğü semd kökünden türemiş bir sözcük olarak kabul edilirse, “suyu kıt olan” anlamına gelir. Ancak Sâlih peygamber kıssasındaki “deve” ve “su taksimi” ifadelerinin zâhirî anlamlarından yola çıkarak Semûd kavminin kırağı, çiy, sarnıç veya suyu az olan kuyulara mahkûm olduğunu düşünmek ve onları az sayıdaki bedevîden oluşmuş bir kabile olarak görmek yanlış olur. Çünkü Kur’ân’ın diğer âyetlerinde verilen bilgilerden anlaşıldığına göre, Semûd kavmi büyük bir medeniyettir ve kalabalık bir halktır. Ayrıca kıssada geçen deve de bize göre hakikat manada değil, mecâz manada düşünülmelidir. Zira eski çağlarda tarım ve hayvancılıkla geçinen toplumlarda, beş yaşında en verimli çağındaki bir devenin [en-nâkah], neredeyse çocuklardan bile değerli tutulduğu için kesilmesi mantıksızdır. Zaten âyette de bu deve, “Allah’ın devesi” olarak nitelenmiştir. Şems sûresi’nin tahlilinde açıkladığımız gibi, devenin Allah’a izafe edilişi, onu kimsenin sahiplenemeyeceğini ifade eder ki, bu da tıpkı “Allah’ın evi” [Beytullah] gibi devenin kimseye ait olmadığını, tüm insanlara, kamuya ait olduğunu gösterir.

74. âyetin sonundaki Öyleyse Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın ifadesinden, Âd kavminden sonra o bölgede bir düzen kurulduğu anlaşılmaktadır. Yapılan ihtar da o düzenin bozulmaması ve kargaşa çıkarılmaması içindir. Bize göre, dolaylı olarak düzenin [adaletin] olmadığı yerde kargaşanın kaçınılmaz olduğu ve mülkün [yönetimin, devletin] temelinin adalet olduğu vurgulanmaktadır.

78. âyetteki “diz üstü çökekaldılar” diye çevirdiğimiz  جاثمين[câsimîn] sözcüğü, “hiç hareket etmeden, hiç bir şey hissetmeden diz üstü oturanlar” anlamında olup Semûd halkının düştüğü perişanlığı yansıtmaktadır.[50]

79. âyetteki, (Sâlih de) o zaman onlara sırt çevirdi ifadesinden, Sâlih peygamberin bu olaydan sonra onların yanlarına uğramadığı ve onlara yardımcı olmadığı veya onlarla hiç muhatap olmadığı ve oradan ayrılıp uzaklaştığı anlaşılmaktadır.

Yine 79. âyetteki Sâlih peygamberin, Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz ifadesi, Nûh peygamberin kıssasında olduğu gibi, peygamberlerin değişmez görevlerinin “tebliğ” ve “nasihat” olduğunu bildirmektedir. Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, değişmez görevleri dışında peygamberlere Yüce Allah tarafından ayrıca bir “teşri” [yasama] görevi ve yetkisi verilmemiştir.

Sâlih peygamber ile Semûd kavminin kıssası, İsrâîloğulları veya Uzakdoğu kıssalarından olmayıp Arap kıssasıdır. Bize göre, Arapların iyi bilmeleri ve aralarında sıkça anlatmaları sebebiyle bu kıssaya Kur’ân’da birçok kez yer verilmiştir.

Semûd kavminin uğradığı felâketi anlatmak için kullanılmış olan recfe [şiddetli sarsıntı] ve yol açtığı korkunç olaylar, başka âyetlerde de dile getirilmiştir:

52.İşte, onların, şirk koşmak sûretiyle işledikleri yanlışlar yüzünden çatıları çöküp ıpıssız kalmış evleri. Hiç şüphesiz ki bunda, bilen bir toplum için bir alâmet/gösterge vardır.

  (Neml/52)

31.Şüphesiz Biz onların üzerine korkunç tek bir ses gönderdik; ağılcının topladığı çalı-çırpı gibi oluverdiler.

(Kamer/31)

LÛT PEYGAMBER ve KAVMİ:

80,81.Andolsun ki Biz Lût’u da elçi olarak gönderdik. Hani o, toplumuna demişti ki: “Siz, sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı iğrençliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten ve kesinlikle siz, cinsellikte kadınlardan aşağı olan erkeklere şehvetle gidiyorsunuz. Aslında siz sınırı aşan bir toplumsunuz.”

Lût peygamber, İsrâîloğulları tarafından iftiraya uğramış peygamberlerdendir. Kitab-ı Mukaddes’te kızlarıyla çirkin ilişkileri anlatılan Lût peygamber, Kur’ân’da ise övülmüş ve takvâlı bir kimse olarak açıklanmıştır:

161-166.Hani kardeşleri Lût onlara demişti ki: “Siz Allah’ın koruması altına girmez misiniz? Şüphesiz ki, ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Gelin artık, Allah’ın koruması altına girin ve benim dediklerimi yapın. Ve buna karşılık ben sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak âlemlerin Rabbi üzerinedir. Rabbinizin sizler için oluşturduğu eşleri bırakarak âlemler içinden erkeklere mi gidiyorsunuz? İşin aslı siz sınırı aşan bir toplumsunuz.”

(Şu‘arâ/161)

Lût peygambere yönelik birçok karalamanın yer aldığı Kitab-ı Mukaddes’te o’nun takvâlı, iyi bir insan olduğu İbrâhîm peygamberin ağzından ifade edilmekle beraber, bu durum ona çalınan karaları temizlemekten uzaktır. Bu aynı zamanda Kitab-ı Mukaddes’in kendi içinde çeliştiğini de göstermektedir.

Kur’an’ın Lût peygamber konusundaki beyanları aslında Kitab-ı Mukaddes’i tashih eder mâhiyettedir. Bunun böyle olduğunun anlaşılabilmesi için Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin/ 18, 19, 20, 21, 22, 23. Babların okunmasını öneriyoruz. Biz, o iğrenç anlatımları burada nakletmekten hayâ ettik

Kitab-ı Mukaddes’te çamur atılan Allah’ın bir başka elçisi de Nûh peygamberdir. Sözde, Nûh peygamber tufandan sonra oğlunun tasallutuna maruz kalmıştır. [51]

Hâlbuki Kur’ân, Lût peygamberin ağzından, Siz, sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı iğrençliği mi yapıyorsunuz? sözleriyle, bu iğrençliğin daha önce hiçbir kavimde görülmediğini bildirerek, Kitab-ı Mukaddes’te Nûh peygambere sürülmeye çalışılan karayı temizlemiştir.

81. âyetteki, Aslında siz müsrif; sınırı aşan bir kavimsiniz ifadesi genellikle, Lût kavminde yaygın olan homoseksüel ilişki sebebiyle cinsel alana çekilmiş ve “bir işin gereksiz yapılması, cinsel ilişkinin asıl amacı olan üremeye yönelik olarak yapılmaması, Allah’ın nimetinin, meninin boşa atılması” olarak yorumlanmıştır. Yeri gelmişken Lût Peygamberin kavmi tarafından işlenen bu cinsel sapkınlığın Lût (as)’ın adı ile ilişkilendirilerek “Lûtîlik” veya “Livata” olarak isimlendirilmesinin yanlış bir tutum olduğunu özellikle belirtmek gerekir. Her ne kadar bu isimlendirme, söz konusu sapkınlığın Lût (as)’ın kavmine nispetinden dolayı ise de, yine de uygun bir isimlendirme değildir.

Râzî bu cinsel sapkınlık konusunda şunları söylemiştir:

EŞCİNSELLİK [HOMOSEKSÜELLİK]’TEKİ ÇİRKİNLİĞİN SEBEPLERİ

Üçüncü mesele, bu işin çirkinliğini gerektiren sebeplerin izahı hakkındadır:

Bil ki bu işin çirkinliği, insanların tabiatına âdeta yerleşmiş bir şeydir. Binâenaleyh bunun sebeplerini genişçe saymamıza gerek yok. Fakat biz yine de diyoruz ki: Bunun çirkinliğini gerektiren sebepler pek çoktur:

BİRİNCİ SEBEP: Pek çok insan çocuğunun olmasını istemez. Çünkü çocuğun doğması, insanı mal kazanmaya ve kazanç için kendisini yormaya sevk eder. Ancak Cenâb-ı Hakk, cinsî münasebeti o büyük lezzetin gerçekleşmesinin sebebi kılmıştır. Öyle ki, insan bu (şehevî) lezzeti elde etmek için cinsî münasebette bulunur. Bu durumda da o kimse istese de, istemese de çocuk olur. İşte bu yolla da insan nesli devam eder ve insan türü sona ermez. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah, cinsî münasebete bir lezzet vermiştir. Bu tıpkı, bazı hayvanları avlamak için tuzak kuran insana benzer. Çünkü o insan mutlaka bu tuzağa, o hayvanın arzuladığı bir şeyi kor. Böylece bu, o hayvanın tuzağa düşmesine sebep olur. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk da o hayvanın arzuladığı bir şeyin tuzağa konulmasına benzer bir şekilde, cinsî münasebete bir lezzet koymuştur. Allah Teâlâ’nın bundan maksadı, en şerefli tür olan insan türünün devamını sağlamaktır. Bu sabit olunca, biz diyoruz ki: İnsan o lezzeti, neticede çocuk yapmaya götürmeyecek bir yoldan elde etme gayretine girerse, istenen hikmet gerçekleşmez ve bu, insan neslinin sona ermesi neticesine götürür. Bu ise Allah’ın hikmetinin hilafına bir davranış olmuş olur. Binâenaleyh bunun kesin olarak haram kılınması gerekir. Tâ ki bu lezzet, neticede çocuk doğurmaya götüren bir yol ile gerçekleşsin.

İKİNCİ SEBEP: Cinsî münasebette erkeklikten beklenen vasıf fail olma, kadınlıktan beklenen ise mef‘ul olma [bu failiyyeti kabul etme] durumudur. Halbuki erkek mef‘ul, kadın da fail durumuna geçecek olursa, bu hem insan tabiatının, hem de ilâhî hikmetin aksine ve hilafına bir şey olmuş olur.

ÜÇÜNCÜ SEBEP: Sırf şehevî duyguyu tatmin için uğraşmak, hayvanların yaptığına benzer. Şehvetle meşgul olunduğu zaman, bu, şehveti tatminin ötesinde başka bir manayı da ifade eder. O halde şehveti kadın ile gidermek de, sırf şehevî duyguyu tatmin etmenin ötesinde bir başka manaya gelir ki, bu mana da, bir çocuğun olması ve en şerefli tür olan insan neslinin devam etmesidir. Ama erkeğin şehvetini yine bir erkekle gidermesi, sadece şehveti gidermekten başka bir şey ifade etmez. Binâenaleyh bu, hayvanlara benzeme ve insanın fıtratına uygun olanın dışına çıkma olur ki, son derece çirkin bir iştir

DÖRDÜNCÜ SEBEP: Diyelim ki münasebette fail durumunda olan erkek lezzet alır. Fakat özellikle mef‘ul durumundaki erkek, ebediyyen zail olmayacak bir utandırıcı leke ile kirlenmiş olur. Halbuki aklı olan bir kimse bir anda sona erecek değersiz bir lezzetten ötürü, başkası sebebi ile, üzerinden hiç silinmeyecek bir ayıba düşmeye razı olmaz.

BEŞİNCİ SEBEP: Bu, fail ile mef‘ul arasında köklü bir düşmanlığın doğmasına sebep olan bir iştir. Çoğu kez bu iş, mef‘ul durumunda olan erkeğin failden nefretine sebep olduğundan, fail olanı öldürmeye yahut da onu, elinden gelen her yol ile imha etmeye sevk eder. Ama bu işin kadın ile kocası arasında yapılması ise, onlar arasındaki ülfet ve sevginin kökleşmesini, büyük faydaların meydana gelmesini sağlar. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Size, nefislerinizden, kendilerine ısınmanız için zevceler yaratmış olması, aranızda bir sevgi ue merhamet yaratması da Allah’ın varlığına işaret eden âyetlerindendir (Rûm/21) buyurmuştur.

ALTINCI SEBEP: Allah Teâlâ, kadının rahmine, meniyi alabildiğine kendisine çekme kuvveti vermiştir. Dolayısıyla erkek, hanımı ile cinsî münasebette bulunduğunda bu çekme kuvveti güç kazanır, böylece erkeğin meni yolunda ne var, ne yoksa hepsi çıkar. Ama erkek yine bir erkekle münasebette bulunduğunda, mef‘ul olan erkeğin dübüründe meniyi çeken bir kuvvet yoktur. Bu durumda da meninin çekilmesi tam olmaz ve meni yollarında, meni parçacıkları kalır, iyice temizlenmez, bundan dolayı da oralarda kokar, kokuşur ve bu sebeple şiddetli iltihaplar ve önemli hastalıklar meydana gelir. Bu, ancak tıbbî incelemelerle anlaşılan birtakım fayda ve hikmetlerdir. İşte, homoseksüellik işinin çirkinliğini gösteren sebepler bunlardır.[52]

Hâlbuki 81. âyette geçen  الاسراف[isrâf], “şirk, Allah’ı tanımama, elçileri yalanlama, aklı yerinde kullanmama, nasihati ciddiye almama” anlamındadır.[53] Eğer isrâf sözcüğünün bu âyetteki anlamı, yorumcuların çoğunun yukarıdakine benzer görüşleri doğrultusunda olsaydı, kısır, hamile ve menopozdaki eşlerle yapılan cinsel ilişkilerin de, bir çocuk doğmasına yol açmayan ilişkiler kapsamında olması sebebiyle, isrâf olarak nitelenmesi gerekirdi.

82.Ve toplumunun cevabı yalnızca, “Onları kentinizden çıkarın, çünkü onlar, fazla temizlenen insanlarmış!” demek oldu.

Bu âyetten anlaşıldığına göre iyice ahlâksızlaşmış olan o yalanlayıcı kavim, aralarında birkaç temiz ve dürüst kişinin bulunmasına tahammül edememekte, onları aralarından çıkarıp sürmeyi istemektedirler.

83.Bunun üzerine Biz de o’nu ve ailesini kurtardık, yalnız karısını kurtarmadık; o, geride kalanlardan; düşünce bakımından günâhkar toplumla beraber olanlardan idi  

Aralarında bulunan birkaç erdemli kişi de Lût peygamber ile birlikte gidince geride sadece toprak altına atılması lâzım gelen pisliklerin bulunduğu bir kavim kalmış, onlar da topluca helâk edilmişlerdir. Lût peygamberin karısının da helâk edilenler arasında olması, peygamber eşi dahi olsa her suçlunun cezasını çekeceğini, Allah’a karşı gelen birini Allah’ın azabından hiç kimsenin koruyamayacağını göstermektedir. İman, iyilik insanın kendisinde olmadıktan sonra, iyilere akraba olmak, iyilerin soyundan gelmek, –Nûh peygamberin tufanda boğulan oğlu örneğinde olduğu gibi– insana bir yarar sağlamaz.

Lût peygamberin karısının kurtarılmamasının sebebi, onun diğerleriyle işbirliği yapan bir hain olması idi:

81.Misafir elçiler: “Ey Lût! Şüphesiz ki, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamayacaklar. Sen, gecenin bir parçasında ailenle birlikte hemen yola çık. Ve içinizden hiç kimse geri bakmasın [burada olanları, eskileri düşünmesin], eşin başka. Şüphesiz onlara isabet eden ona da isabet edecektir. Şüphesiz vaat edilenin zamanı, sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil mi?” dediler.

(Hûd/81)

10.Allah, kâfirlere; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimselere, Nûh’un karısı ile Lût’un karısını örnek verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kulun nikâhı altında idiler. Sonra onlara hainlik ettiler. İkisinin kocası da, peygamber olmalarına rağmen Allah’tan hiçbir şeyi onlardan savamadı. Ve, “Girenlerle birlikte siz ikiniz de ateşe girin!” denildi.

(Tahrîm/10)

Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin/ 11- 17. Bablarında  Lût ve İbrahim-Lût ile ilgili anlatımlar yer almaktadır.

84.Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Bak bakalım günahkârların sonu nasıl oldu!

Lût kavminin helâkının konumuz olan A‘râf/84’te, Şu‘arâ/173 ve Neml/58′de “yağmur” ile; Hûd ve Hicr sûrelerinde ise bir “taş yağmuru” ile gerçekleştirildiği bildirilmiştir:

82,83.Sonunda emrimiz gelince, oranın üstünü altına getirdik. Ve üzerlerine, istif edilmiş pişmiş çamurdan Rabbinin katında işaretlenmiş taşlar yağdırdık. Ve bunlar, şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanlardan uzak değildir.

(Hûd/82)

74.Böylece Biz, onların üstünü altı yaptık ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.

(Hicr/74)

Bunlardan ve diğer âyetlerden anlaşıldığına göre, Lût kavminin helâkı, bir volkan patlaması sonucunda püsküren lâvların, curufun bir boran marifetiyle bu kavmin yaşadığı kentin üzerine yağması ile gerçekleşmiştir.

Lût kavminin helâk sebebinin sadece eşcinsellik olduğu sanılmamalıdır. Çünkü onların esas suçu, şirk ve peygamberi tanımamaktır.

Bu, hem 81. âyetteki Aslında siz sınırı aşan bir kavimsiniz ifadesinden, hem homoseksüelliğin cezasının “helâk edilmek” olmamasından, hem de Şu‘arâ/160′dan anlaşılmaktadır:

160.Lût’un toplumu, gönderilmişleri [elçileri, mesajları] yalanladı.

                                                                    (Şu‘arâ/160

EŞCİNSELLİĞİN CEZASI: Bu cinsel sapkınlığın cezası üzerinde bilginler ihtilâf etmişler; kimi uçurumdan atalım, kimi diri diri gömelim, kimi taşlayarak öldürelim, kimi de zinadaki gibi yüz sopa vuralım cinsinden ceza öngörmüşlerdir.

Hâlbuki Rabbimiz, bu suçun cezasını Kur’ân’da bildirmiştir:

16.Sizlerden cinsel sapıklık eden iki er kişi, hemen her ikisine de eziyet edin. Eğer tevbe ederler de düzeltirlerse artık onlardan mesafeli durun. Şüphesiz Allah, tevbeleri çokça kabul eden, çok tevbe fırsatı verendir, çok merhamet edendir.

(Nisâ/16)

Görüldüğü gibi bu suça öngörülen ceza, faillere el ve dil ile yapılacak eziyettir. Eziyetin niteliği belirtilmediği için, ceza şeklinin günün koşullarına göre kamuca ayarlanması söz konusudur. Âyetten anlaşılan, bu çirkin davranışın toplumlardan silinmesi görevinin kamuya ait olduğudur. Dolayısıyla bu aşırılığın ortadan kaldırılması için gerekli çabayı devletler göstermeli; fizikî yapılarında anormallik olanlar tedavi edilmeli, değişik zevkler peşinde olup tutkularının esiri olarak bu işi yapanlar ise cezalandırılmalıdır.

84.âyetteki Bak bakalım günahkârların sonu nasıl oldu! ifadesi sadece Peygamberimize yönelik bir hitap gibi görünse de, kıssa anlatımlarındaki bu tarz ifadeler tüm muhataplara yapılan tek tek hitaplar anlamındadır.

ŞU‘AYB PEYGAMBER ve MEDYEN HALKI:

85-87.Andolsun ki Biz, Medyen’e de kardeşleri Şu‘ayb’ı elçi gönderdik. Dedi ki: “Ey toplumum! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi: Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın; eğer inanan kimseler iseniz, bu sizin için daha hayırlıdır! Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak her yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Ve bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın! Ve eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, o takdirde Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. Ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”

Şu‘ayb peygamber ve Medyen halkı, Kur’ân’da ilk kez burada konu edilmiştir. İleride, Hûd, Şu‘arâ ve Ankebût sûrelerinde tekrar gündeme getirilecektir.

Kitab-ı Mukaddes, Çıkış 18:1-27’de Yitro’nun Musa’yı ziyareti yer alır.

MEDYEN: Batlamyos bu şehirden “Modiana” diye söz etmiş ve Şu‘ayb sözcüğünün de “Jethro” sözcüğü ile aynı olduğunun söylendiğini kaydetmiştir.

86. âyetteki Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak her yolun başında oturmayın ifadesinden, Medyen halkının ileri gelenlerinin sadece peygamberlerini yalanlamakla kalmadıkları, aynı zamanda karşı saldırıya da geçtikleri anlaşılmaktadır. O yolun eğriliğini arayarak her yolun başında oturmak ifadesi bize bu karşı saldırının Şu‘ayb’ın peygamberliğini kabul edenlere mal-mülk, menfaat teklifi ve tehdit şeklinde veya onların aralarına ve kalplerine bir takım şüpheler sokmak şeklinde olduğunu düşündürmektedir. Böylece vahyin tebliği, peygamberin öğüt vermesi, yani halkın Müslüman olması, tüm yollar kesilmek sûretiyle engellenmiş olmaktadır. Bu davranış ise tam olarak Allah’a ve elçisine savaş açmaktır. Medyen halkının kahredilmesinin sebebi bu suçtur. Yoksa ölçüde-tartıda hile yapmaları değildir.

Kur’ân’da, Şu‘ayb peygambere gelen belge ve bilgiler hakkında bir bildirim yoktur. Kıssadaki ifadelerden anlaşıldığına göre, Şu‘ayb peygambere, tevhîdin tebliğ edilmesi görevi yanında halkın birbirini sömürmemeye, haksız kazanç sağlamamaya çağırıldığı bir şeriat kitabı da verilmiş olmalıdır.

87. âyetteki Ve eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, o takdirde Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin! Ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdırifadesi, Şu‘ayb peygamberin Allah’a olan güveninin tam olduğunu vurgulamaktadır.

Tabiî ki sünnetullah da Şu‘ayb peygamberin inandığı gibidir ve inananlar ile inanmayanlar bir tutulmayacaktır:

21.Yoksa kötülükleri işleyen o kimseler, kendilerini, hayatlarında ve ölümlerinde, iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimseler gibi yapacağımızı mı zannettiler? Ne kötü hüküm veriyorlar!

(Câsiye/21)-

88,89.Toplumundan büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şu‘ayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden kesinlikle çıkarırız, ya da bizim dinimize/ yaşam tarzımıza dönersiniz!” Şu‘ayb, dedi ki: “İstemesek de mi! Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize/yaşam tarzınıza dönersek, kesinlikle Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi dışında ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz bilgisi ile her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a güvenip dayandık.” –Ey Rabbimiz! Bizimle toplumumuz arasında hak ile hükmet. Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın!–

Dikkat edilirse burada da Şu‘ayb peygambere karşı çıkan ve Ey Şu‘ayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden muhakkak çıkarırız, ya da bizim milletimize dönersinizdiyenler, Medyen halkının ileri gelenleridir. Bilindiği gibi Peygamberimiz de Mekke’nin ileri gelenleri yüzünden Yesrib’e göç etmek zorunda kalmıştır. “Kıssaların yararları” bahsinde söylediğimiz gibi, Allah’ın elçilerine karşı direniş, o toplumların “ileri gelenler”i tarafından yapılmaktadır.

Şu‘ayb peygambere karşı yapılan bu tehdit, sadece Medyen ileri gelenlerinin politikası değildir. Kıssaları nakledilen diğer kavimlerin hepsinde de “ileri gelenler”in politikaları aynıdır:

34.Ve Biz herhangi bir memlekete uyarıcı gönderdikse, kesinlikle oranın varlık ve güç sahibi şımarık önde gelenleri: “Biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri/ mesajları bilerek reddedenleriz/ inanmayanlarız” dediler.

(Sebe/34)

13,14.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler, elçilerine: “Ya sizi kesinlikle yurdumuzdan çıkaracağız, ya da kesinlikle bizim dinimize/ yaşam tarzımıza döneceksiniz!” dediler. Rableri de elçilerine: “Biz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları kesinlikle değişime/ yıkıma uğratacağız ve onlardan sonra sizi kesinlikle o yere yerleştireceğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkan içindir” diye vahyetti.

(İbrâhîm/13, 14)

90.Ve o’nun toplumundan, kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan ileri gelenler dediler ki: “Eğer Şu‘ayb’a uyarsanız o takdirde siz kesinlikle ziyana uğrayanlardan olursunuz.”

Bu âyette Medyen halkının ileri gelenleri akıl hocalığı yaparak halka Şu‘ayb peygambere uyulduğu takdirde ziyana uğranılacağını telkin etmektedirler.

Bu âyet üzerinde iyi düşünülmeli ve Allah’ın kurulmasını istediği düzenin ne sebeple ve kimin ziyanına yol açacağı hakkında somut örneklemeler yapılmalıdır. Çünkü ancak bu şekilde Medyen ileri gelenlerinin halkı kandırmaya uğraşırken “ziyana uğrama” ile ne kasdettikleri anlaşılabilir.

Bize göre Medyen ileri gelenlerinin asıl söylemek istedikleri şunlardır: “Dürüstlük, doğruluk, ahlâk ve iyilik gibi hususları temel ilkeler kabul eder ve uygularsak tamamen biter, mahvoluruz. Çünkü ticaret ve alışverişimizde doğruluk ve dürüstlüğe uyar ve işlerimizi bunlara göre yürütürsek, ticaretimiz kesinlikle büyüyemez, serpilemez. Ayrıca, en önemli kervan güzergâhlarının kesiştiği bölgede yer alan şu coğrafî konumumuzdan yararlanmaz, bu yörenin iyi vatandaşları olur ve kervanların geçip gitmelerine bir şeyler yapmadan seyirci kalırsak, işte o zaman bu stratejik durumun sağlamakta olduğu bütün siyasî ve ticarî avantajlarımızı da kaybetmiş oluruz. Bu, komşu ülkelere karşı olan hâkimiyetimiz ve etkinliğimizin de sonu demektir.”

Yalan, hile ve ahlâksızlığa başvurmaksızın ticaret, siyaset ve diğer dünyevî işlerin yürütülmesinin imkânsız olduğu düşüncesi, tarih boyunca bütün iflâs etmiş toplumların görüşü olagelmiştir. Dolayısıyla inançsızların hakk, doğruluk ve dürüstlük hakkında her zaman aynı tedirginliği duymaları ve aynı tepkiyi vermeleri bu sebepledir. Nitekim bu örneklerin verilmesi sûretiyle doğru yola çağırılan o günün Mekke ileri gelenleri de aynı görüşte idiler.

91,92.Bunun üzerine o müthiş sarsıntı onları yakalayıverdi, yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Şu‘ayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış/zenginlik sürmemiş gibi oldular. Şu‘ayb’ı yalanlayanlar var ya, işte ziyana uğrayanlar, kendileri oldular.

İman edenleri ziyana uğramak ve perişanlık ile tehdit edenler, Allah’ın şaşmaz adaletinin tecellisi sonucunda kendileri perişan olmuşlar, asıl ziyana kendileri uğramışlardır. Bu âyette anlatılanlar, Allah’ın elçileri ile gönderdiği mesaja sırt çeviren, Allah’ın kendilerine tanıdığı bu fırsattan yararlanmayan ve sapkınlıklarında ısrar edenlerin bu kaçınılmaz sonuçtan kurtulamayacaklarına dair o günün Mekkelilerine ve bugünün insanlarına çok ciddî bir mesajdır.

93.Bunun üzerine Şu‘ayb, onlara sırt çevirdi ve: “Ey toplumum! Ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, durum böyleyken kâfirler toplumuna; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden bir topluma nasıl tasalanayım?” dedi.

Şu‘ayb peygamberin felâketin ardından kavmi ile yaptığı bu konuşma, Medyen halkının tümüyle yok edilmediklerini göstermektedir.

Şu‘ayb peygamberin kıssası ileride; Hûd/84-95 ve Şu‘arâ/176-191’de gelecektir.

94,95.Biz hangi kente bir peygamber gönderdiysek, onun halkını kesinlikle yalvarıp yakarsınlar diye yoksulluk ve darlıkla yakaladık. Sonra kötülüğün yerini iyiliğe değiştirdik; sonunda çoğaldılar ve “Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu” dediler. Bunun üzerine onları hemen, onlar hiç farkında değillerken ansızın yakalayıverdik.

Bu âyetlerde Rabbimiz; mesajlarını dinletmek ve elçilerine uyulmasını sağlamak için hangi yolları kullandığını; insanların tâğûtlaşmasını önlemek ve tâğûtlaşanlara hadlerini bildirmek için insanları nasıl denediğini açıklamaktadır. Âyetlere göre Yüce Allah, yalvarıp yakarmalarını bekleyerek belâ, sıkıntı, hastalık vs. musallat ettiği toplumların sıkıntılarını bir süre sonra kaldırmakta, onlara rahatlık, sağlık, mutluluk vermekte, hatta o toplumları mal, mülk ve evlâtça da çoğaltmaktadır. Ama insanlar başlarından geçenlerin sebeplerini ve bu olup bitenin arkasında Allah’ın olduğunu düşünmemekte, yaşadıklarının öteden beri olağan şeyler olduğunu, atalarının da bunları yaşadıklarını ileri sürmektedirler.

İnsanların bu tutumu başka âyetlerde de dile getirilmiştir:

42.Ve andolsun, senden önceki önderli toplumlara elçiler gönderdik de onları yalvarsınlar diye dayanılmaz zorluk; yoksulluk ve sıkıntılarla çeviriverdik.

43.Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta oldukları şeyleri çekici gösterdi.

44.Derken kendilerine hatırlatılanı terk ettiklerinde, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki, kendilerine verilen şeylerle ‘sevince kapılıp şımarınca’, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar, umutları suya düşenler oldular.

(En‘âm/42-44)

Âyetlerde verilen mesaja göre, Rabbimizin denemeye tâbi tuttuğu insanlardan beklediği, azap ile karşılaşmadan önce akıllarını başlarına alıp iman etmeleridir. Çünkü azapla, belâ ve musibetle yüz yüze geldiğinde insanın iman etmesi bir işe yaramamaktadır:

158.Meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin gelmesinden, ya da Rabbinin bazı alâmetlerinin/ göstergelerinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Rabbinin alâmetlerinden/ göstergelerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir yarar sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz; şüphesiz biz de bekleyicileriz.”

(En‘âm/158)

Hatırlanacak olursa bu tür iman Kıyamet sûresi’nde karşımıza çıkmış ve “iman-ı ye’s” olarak adlandırılmıştı.

Tarihî kaynaklara göre, bu sûre, Mekke ve çevresinde gerçekleşen ve “ileri gelen” kesimin de etkilendiği bir kıtlık döneminde inmiştir. İnsanların o dönemde hayvan leşleri ve derileri yemeye başladıklarını kaydeden kaynaklar, çaresiz kalan Mekkelilerin Ebû Süfyân önderliğinde Peygamberimize gelerek başlarındaki kıtlık belâsının uzaklaştırılması için Allah’a dua etmesi ricasında bulunduklarını yazmaktadır. Fakat Allah’ın kıtlığı kaldırıp uzaklaştırmasından sonra işlerin yavaş yavaş yoluna girmesiyle birlikte Mekkeli kodamanlar eskisinden daha küstahlaşmışlar ve kalpleri birazcık imana meyletmiş olanları şu sözlerle engellemeye çalışmışlardır: “Kıtlık ve yokluk hayatın cilveleridir, bu durum Muhammed gelmeden önce de insanlara musallat olan bir hâldir. Bundan dolayı, kıtlığın tekrar gelmiş olması nedeniyle o’nun tuzağına düşmeyin. Babalarımız, ecdadımız da kıtlık ve bolluk dönemlerini yaşamışlardı.”

Rabbimizin bolluk ve darlık vererek insanlara uyarıda bulunduğu, ibret alınması için Kur’ân’da birçok kez dile getirilmiştir:

112.Ve Allah bir kenti misal olarak verdi: Bu kent, güvenli, huzurlu idi ve oraya her bir yerden rızkı bol bol gelirdi. Ne var ki, onlar Allah’ın nimetlerine karşı iyilikbilmezlik ettiler. Allah da onlara, yapıp ürettikleri şeyler yüzünden açlık ve korku elbisesini/felâketini tattırıverdi.

(Nahl/112)

75.eğer onlara acıyıp da içinde bulundukları sıkıntıyı giderseydik, kesinlikle iyice körleşerek azgınlıklarında büsbütün direnirlerdi.

76.Ve andolsun, Biz onları azap ile yakaladık; buna rağmen Rablerine boyun eğmediler ve Allah’a karşı zeliller olduklarını hiç göstermediler.

77.Ta ki üzerlerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bir de bakarsın ki onlar orada ümitsiz kalmışlardır!

(Müminûn/75-77)

Tekrar tekrar yapılan bu uyarılara rağmen insanların bunları dikkate almadığı, 95. âyetteki atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu ifadesinden anlaşılmaktadır. Böylece, uyarıcıyı dikkate almayan ve şımaran toplumların helâk edilme gerekçesi ve kaçınılmazlığı açıklanmış olmaktadır.

NEBİY: 94. âyetteki  النّبىّ[nebiy] sözcüğü, Kur’ân’da ilk kez bu âyette geçmektedir. Gerek bu sözcük, gerekse bu sözcüğün anlamdaşı olan resûl sözcüğü, Türkçe’de genellikle Farsça kökenli olan “peygamber” sözcüğü ile ifade edilmektedir

النّبىّ[nebiy] sözcüğü,  نبأ[nebe’=haber] sözcüğünden türemiş olup “haberci” demektir. Ancaknebiy sözcüğünün türediği nebe’ sözcüğü, –Kamer sûresinin tahlilinde de belirttiğimiz gibi– Kur’ân’da hep çok ciddî konulardaki haberler için kullanılmıştır. Bu durumda nebiy,“önemli, ciddî haberleri veren kişi” demek olmaktadır. Nitekim nebiy sözcüğü Kur’ân’da sadece peygamberleri ifade etmek için kullanılmıştır. Çünkü peygamberler sıradan haberleri değil, Allah’ın kendilerine vahyettiği; geçmişteki büyük olaylara, geleceğe, ölüme, ölüm ötesine [mahşere, dirilmeye, cennet ve cehenneme] dair haberleri vermişlerdir.

Bazı araştırmacılar nebiy sözcüğü ile, aynı kişiyi işaret etmesi bakımından eş anlamlı olanresûl sözcüğü arasında bir takım farklar olduğunu açıklamaya çalışmışlarsa da, bunların pek ciddî farklar olmadıkları görülmektedir.

Bazı Batılı araştırmacılar ise nebiy sözcüğünün İbrânice “nabbi” sözcüğünden geldiğini kabul etmişlerdir. Oysa nebiy sözcüğü, hem şekil hem de kök anlamı itibarıyla tamamen Arapça bir sözcüktür

96.Ve eğer o kentlerin halkı inansalardı ve Allah’ın koruması altına girselerdi, elbette üzerlerine gökten ve yerden olan bollukları açardık. Velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları yapıp durmakta olduklarına karşılık yakalayıverdik.

İnsanlığa yapılan uyarının devam ettiği bu âyet, sûrenin başında (4-5. âyetlerde) yer alan uyarı ifadelerinin tefsiri mâhiyetindedir.

İnanan ve takvâ sahibi olanlara yönelik olarak söylenen “gökten ve yerden bolluk açma” ifadesi, bol yağmurun yağdırılması ve yeryüzünden her türlü ürünün bol bol elde edilmesi anlamına gelmektedir. Bu ifade ile takvâlı kimselerin dünyada da her türlü nimete nail olacakları müjdesi verilmektedir. Bu, tarım toplumlarının iyi anlayabilecekleri bir müjdedir.

Âyetteki Biz de onları kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle [yaptıklarına karşılık] yakalayıverdik ifadesi, helâk olanların kendi sonlarını kendilerinin hazırladığını, onlara herhangi bir şekilde hakksızlık yapılmadığını anlatmaktadır.

97-99.Acaba o kentlerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden güvende oldular mı? Yoksa o kentlerin halkı, kuşluk vakti anlamsız işlerle uğraşırlarken onlara azabımızın geleceğinden güvende oldular mı? Öyleyse Allah’ın ince plânından güvende oldular mı? Ziyana uğramış topluluktan başkası Allah’ın ince plânından kendini güvende görmez.

99. âyette geçen  مكراللّه[mekrellâhi=Allah'ın ince plânı, cezalandırması] ifadesi genellikle “Allah’ın tuzağı” olarak çevrildiğinden, ister istemez insanların aklına “Allah tuzak kurar mı?” sorusu gelmektedir. Hatırlanacak olursa, bu konuyu Târık/16′da geçen كيد [keyd] sözcüğü münasebeti ile tahlil etmiş ve bu ifadenin Allah’ın tuzak kuracağı anlamına değil, yapılan müşâkele sanatı çerçevesinde “Allah’ın tuzak kuranlara ceza vereceği” anlamına geldiğini belirtmiştik.

Buradaki  مكر[mekr] sözcüğü ise, “Allah’ın insanlar için belirlediği fırsat verme, mühlet tanıma plânı” anlamına gelir ki, bu, Allah’ın sünnetidir, değişmez yasasıdır:

21.Ve insanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra kendilerine bir rahmet tattırdığımız zaman, âyetlerimiz/ alâmetlerimiz/ göstergelerimiz hakkında onların bir plânı vardır. De ki: “Plân bakımından Allah daha çabuktur.” Şüphesiz ki elçilerimiz plânladığınız şeyleri yazıp duruyorlar.

(Yûnus/21)

42,43.Ve onlar, var güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi ki, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelirse, kesinlikle önderli toplumların her birinden daha doğru yolda olacaklardı. Buna rağmen ne zaman ki kendilerine bir uyarıcı geldi, bu, yeryüzünde bir kibirlenme ve kötülük düzeni yönünden onların sadece nefretlerini artırdı. Hâlbuki kötü düzen ancak kendi düzenbazını çepeçevre kuşatır. O hâlde öncekilerin kanunundan/ onlara uygulanandan başka ne gözetiyorlar? Onun için sen, Allah’ın uygulamasında asla bir değişme bulamazsın. Sen, Allah’ın uygulamasında asla bir başkalaşma da bulamazsın.

44.Ve yeryüzünde gezip de bir bakmadılar mı, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Hâlbuki onlar, kuvvetçe kendilerinden daha çetin idiler. Göklerde ve yeryüzünde Allah’ı âciz bırakan hiçbir şey yoktur. Kesinlikle O, en iyi bilendir, en güçlü olandır.

45.Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde küçük-büyük hiçbir canlıyı bırakmazdı. Velâkin onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda süre sonları geldiği zaman da artık şüphesiz Allah, Kendi kullarını en iyi görendir.

(Fâtır/42-45

22,23.Ve eğer kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişkimseler, sizinle savaşsalardı kesinlikle Allah’ın öteden beri gelen kanunu/ uygulaması olarak arkalarına dönüp kaçarlardı. –Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.– Sonra bir yol gösteren, koruyan yakın ve yardımcı da bulamazlardı.

(Fetih/23)

99.âyet, bizim “öyleyse” diye çevirdiğimiz, “fa-i netice” tabir edilen  ف[fe] edatıyla başlamıştır. Yani, önceki âyetlerde şımarık toplumların helâk edilişleri anlatıldıktan sonra, söz, karşıdaki muhataba yöneltilmektedir: “Peki, geçmişte o kentleri Biz böyle helâk etmiştik. Öyleyse (Başta bu Mekke kenti ve çevresindeki kentler olmak üzere dünyadaki tüm kentler) Allah’ın mekrinden [ince plânından]güvende midirler?”

Âyetteki soru, cevabı beklenmeyen “istifhâm-ı inkârî”dir. Anlamı da olumsuz olup şöyle takdir edilebilir: “Hiçbir kent Allah’ın mekrinden güvende değildir. Her zaman onun imtihanı ve cezasıyla karşı karşıyadır.”

99. âyetin son cümlesi olan Ziyana uğramış topluluktan başkası Allah’ın mekrinden [ince plânından] kendini güvende görmez ifadesi, bu yapılanın akıllı bir insanın yapacağı şey olmadığını, bunu ancak ziyana uğramış, yani aklını, düşünce gücünü kaybetmiş kimselerin yapabileceğini anlatmaktadır.

Nitekim böyle davrananlar, akıllarının hilâfına hareket eden kâfirlerdir:

86,87.Ya‘kûb dedi ki: “Ben, içimi doldurup taşan özlemimi, kederimi Allah’a şikâyet ediyorum. Ve ben Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Ey oğullarım! Gidin de Yûsuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın vereceği ferahlıktan ümit kesmeyin, kesinlikle kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler toplumundan başkası Allah’ın vereceği ferahlıktan ümit kesmez.”

(Yûsuf/87)

100.Ve önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris; son sahip olanlara kılavuz olmadı mı, etki yapmadı mı: “Eğer Biz dilersek onları da günahlarından dolayı cezalandırırdık. Biz onların kalplerinin üzerine damga vururuz/mühürleriz de onlar işitmezler.”

Bu âyette de hitap yine Kur’ân’ın muhataplarına, daha önce şımarıklıkları sebebiyle yok edilenlerin yerini alanlara, yeryüzünün şimdiki sahiplerinedir. Rabbimiz bu ifadesi ile sanki insanların “Allah bizi de öncekiler gibi niye kahretmiyor, niçin kalplerimizi mühürlemiyor, basiretimizi bağlamıyor, bunda bir şeyler olmalı” diye düşünmelerini ve kendilerine verilen fırsatlardan anlam çıkarıp akıllarını başlarına almalarını istemektedir.

Bu mesajı başka birçok âyette daha görmek mümkündür:

128.Meskenlerinde gezip durdukları şu kendilerinden önce yok ettiğimiz bunca nesiller, onlar için kılavuz olmadı mı? Şüphesiz ki bunda akıl sahibi olanlar için nice deliller vardır.

(Tâ-Hâ/128)

42,43.Sakın şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanların yaptıklarından Allah’ın duyarsız/bilgisiz olduğunu sanma! Ancak O, onları, başlarını dikerek koşacakları, gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor. Onların bakışları kendilerine dönmez ve onların gönülleri bomboştur.

44,45.Ve sen insanları, azabın geleceği gün ile uyar. Artık şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de senin davetine uyalım ve elçilere tâbi olalım.” derler. –Daha önce siz, sizin için bitişin/tükenişin/yok oluşun olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz? Hem siz, şirk koşarak kendilerine haksızlık edenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl yaptığımız size apaçık belli olmuştu. Ve size örnekler de vermiştik.–

(İbrâhîm/44-45)

98.Ve Biz onlardan önce nice nesilleri değişime/yıkıma uğrattık. Onlardan herhangi bir kimse hissediyor musun? Yahut onlara ait hafif bir ses duyuyor musun?

(Meryem/98)

Ve En‘âm/6,10,  Ahkâf/25-27, Sebe/45, Mülk/18, Hacc/45-46.

Kalplerin mühürlenmesi, cehâlet sebebiyle işlenen suçların ve saplanılan önyargılar ile hevâya kapılma sonucu oluşan kibir eksenli çeşitli zafiyetlerin insan psikolojisinde meydana getirdiği bozulmalardır. Kalbi mühürlü hâle gelmiş insanlar kimseyi dinlemez, hiçbir şeye kulak vermez, zannları dışında doğru kabul etmez olurlar ve dolayısıyla da hakktan uzak kalıp gerçeği yakalayamazlar. (Kalplerin mühürlenmesi konusunda daha geniş açıklama için Tîn sûresi’nin tahliline bakılabilir.