51-YUNUS SURESİ

 

Yunus suresinin Mekke’de 51. sırada indiği kabul edilir. Surenin 40- 90. ayetleri ile 95 ve 96. ayetlerinin Medine döneminde indiği görüşünde olanlar olduğu gibi, 41. ayetten itibaren tümünün [41-109. ayetlerin] Medine’de indiğini ileri sürenler de vardır. Ancak surede işlenen konuların içeriği ve işleniş tarzı gibi nedenlerden dolayı surenin tamamının Mekke’de indiği kanaati ağır basmaktadır. Surede iman, tevhit, ahiret inancı, elçi ve elçinin görevi gibi konular ile Kur’an’ın tartışılmaz mucizeliği ve insanların sorumlulukları üzerinde durulmuştur. Bu konularda kâfirlerin çeşitli itirazlarına ikna edici cevaplar verilerek bu itirazlarının asıl sebepleri ortaya konmuş, Nuh kavmi ve Musa-Firavun kıssalarındaki özel noktalara değinilerek çok çarpıcı ibret levhaları sergilenmiştir.

RAHMAN, RAHİM ALLAH ADINA

MEAL:

1.Elif/1, Lâm/30, Râ/200. İşte bunlar, o yasalar içeren kitabın âyetleridir.

2.İnsanları uyar ve inananlara Rableri nezdinde kesinlikle “kademe sıdk [hoş gelişler, mutlu yaşamlar]” olduğunu müjdele diye kendilerinden, olgun bir adama vahyedişimiz onlara tuhaf mı geldi? Kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler, “Hiç şüphesiz bu elçi/ bu kitap, kesinlikle apaçık büyüleyici sözler söyleyen bir bilgindir/göz boyayan etkili bilgilerdir” dediler.

3.Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evrede oluşturan, sonra en büyük taht üzerinde egemenlik kuran, işi yönetip duran Allah'tır. Dünyada yardım edecek, destek olacak kişi ancak O'nun izninden/ bilgisinden sonra yardım edebilir. İşte Bu, Rabbiniz Allah'tır. O hâlde O'na kulluk ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız?

4.Hepinizin dönüşü sadece O'nadır. Allah, bunu hak olarak vaat etmiştir. Şüphesiz O, halkı ilk baştan oluşturur, sonra iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimseleri nasipleri/ hakları olan payları ile karşılık vermek için geri döndürür. Şu kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedetmiş olan şu kimseler, küfürleri; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedetmeleri nedeniyle, kaynar sudan bir içki ve acıklı azap kendileri için olanlardır.

5.O, güneşi bir aydınlık, ay'ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye, aya menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile oluşturmuştur. O, bilecek olan bir toplum için âyetleri ayrıntılı olarak açıklar.

6.Şüphesiz gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve Allah'ın göklerde ve yerde oluşturduğu şeylerde, Allah'ın koruması altına giren bir toplum için nice alâmetler/göstergeler vardır.

7,8.Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olan, onunla tatmin bulan şu kimseler ve kendileri Bizim âyetlerimize/ alâmetlerimize/ göstergelerimize duyarsız, ilgisiz olan kimseler; işte bunlar, kendi elleriyle ettikleri yüzünden varacakları yer ateş olanlardır.

9.Hiç şüphesiz iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan şu kimseler; imanlarından dolayı Rableri kendilerine kılavuz olur. Bol nimetli cennetlerinde onların altlarından ırmaklar akar durur.

10.Onların oradaki duaları, “Allah'ım! Sen her türlü eksiklikten arınıksın!”dır. Ve onların oradaki selâmlaşmaları, “Selâm”dır [sağlık, esenlik, mutluluktur]! Dualarının sonu da, “Tüm övgülerin, Âlemlerin Rabbi Allah'a olduğu!”dur.

11.Ve eğer Allah, insanlara, onların hayrı çarçabuk istedikleri gibi, kötülüğü alelacele verseydi, onlara, kesinlikle kendi sürelerinin sonunu gerçekleştirirdi. Fakat Biz, Bize kavuşmayı ummayanları azgınlıkları içinde bocalayanlar olarak terk ederiz.

12.Ve insana sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken, dikilirken Bize kesinlikle yalvarır. Kendisinden sıkıntısını gideriverdik mi de sanki kendisine dokunan o sıkıntı için Bize hiç yalvarmamış gibi aldırmadan geçip gider. Sınırı aşanlara yaptıkları şeyler işte böyle süslenmiştir.

13.Ve andolsun ki sizden önceki kuşakları, şirk koşarak, küfrederek yanlış yaptıkları zaman değişime/ yıkıma uğrattık. Ve onların elçileri açık belgeler ile gelmişlerdi. Zaten onlar inanacak değillerdi. İşte günahkârlar topluluğunu Biz böyle cezalandırırız.

14.Sonra nasıl amel edeceğinize bakalım diye onların sonrasından sizi yeryüzünde onların yerine getirdik.

15.Ve âyetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar: “Bundan başka bir Kur’ân getir yahut bunu değiştir!” dediler. De ki: “Onu kendimin öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.”

16.De ki: “Allah dileseydi, ben Kur’ân'ı size okumazdım ve Allah, Kur’ân'ı size bildirmemiş olurdu. Ben de Kur’ân'dan önce kesinlikle içinizde bir ömür kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”

17.Öyleyse Allah'ın aleyhine bir yalanı uyduran veya O'nun âyetlerini/ alâmetlerini/ göstergelerini yalanlayan kişiden daha yanlış; kendi zararlarına iş yapan kim olabilir? Hiç şüphesiz bu günahkârlar kurtuluşa eremezler.

18.Onlar, Allah'ın astlarından, kendilerine zarar vermeyen ve kendilerine yarar sağlamayan şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim yardımcılarımız/ destekçilerimizdir” diyorlar. De ki: “Siz Allah'a göklerde ve yerde Kendisinin bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” Allah, onların ortak koştukları şeylerin hepsinden arınıktır ve çok yücedir.

19.Ve insanlar, sadece bir tek ümmet idiler, sonra ihtilâfa düştüler ve eğer Rabbinden bir Söz geçmemiş olsa idi, ihtilâf edip durdukları şeyler hakkında aralarında hüküm kesinlikle gerçekleştirilmişti.

20.Ve onlar, “Ona Rabbinden bir alâmet/ gösterge indirilseydi ya!” diyorlar. “Görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği bilmek kesinlikle Allah'a aittir. Hadi bekleyin. Şüphesiz ben sizinle birlikte bekleyenlerdenim” deyiver!

21.Ve insanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra kendilerine bir rahmet tattırdığımız zaman, âyetlerimiz/ alâmetlerimiz/ göstergelerimiz hakkında onların bir plânı vardır. De ki: “Plân bakımından Allah daha çabuktur.” Şüphesiz ki elçilerimiz plânladığınız şeyleri yazıp duruyorlar.

22.Allah, size karada ve denizde yolculuk ettirendir. Gemilerde bulunduğunuzda gemiler içindekileri tatlı bir rüzgârla götürür. Yolcular neşelendiklerinde, şiddetli bir fırtına gelip çatar, dalgalar her yerden gelir. Ve onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını anlayınca, dini Allah için arındıranlar olarak O'na yalvarırlar: “Bizi bundan kurtarırsan, hiç kuşkusuz, karşılığını ödeyenlerden oluruz.”

23.Sonra ne zaman ki Biz onları oradan kurtardık, kurtulur kurtulmaz yeryüzünde haksız yere taşkınlıklar yaparlar. –Ey insanlar, taşkınlığınız şu basit dünya hayatının kazanımı olarak sırf kendi zararınızadır. Sonra dönüşünüz sadece Bizedir. Sonra Biz, yapmış olduklarınızı size haber vereceğiz.–

24.Dünya hayatının örneği, Bizim gökten indirdiğimiz su gibidir. Ki gökten indirdiğimiz suyla insanların ve hayvanların yediği bitkiler birbirine karışmıştır. Sonunda yeryüzü süslerini takınıp süslendiği, sahipleri de kendilerinin, ona gücü yetenler olduklarına inandıkları bir sırada, bazen geceleyin bazen de gündüz vakti, ona emrimiz gelivermiştir de ansızın, sanki dün orada hiçbir şenlik yokmuş gibi, onu, ta kökünden biçivermiştir. Biz, âyetlerimizi düşünecek bir toplum için işte böyle ayrıntılı olarak açıklarız.

25.Ve Allah, selâmet [esenlik, güvenlik, mutluluk] yurduna çağırıyor ve O, dilediği/dileyen kimseye kılavuz olur.

26.Güzellik yapan kişiler için daha güzeli ve fazlası vardır. Yüzlerine kara bulaşmaz, aşağılık, aşağılanma da. İşte bunlar, cennet ashâbıdırlar. Onlar, orada sonsuz olarak kalıcıdırlar.

27.Kötülük kazanmış olan kimseler de, kötülüğün cezası, bir benzeri iledir. Ve onları bir aşağılık kaplar. Onlar için Allah'tan, hiçbir koruyucu yoktur. Sanki onların yüzleri karanlık gecelerden bir parçaya bürünmüş gibidir. İşte onlar ateşin ashâbıdırlar. Onlar orada sonsuza dek kalacaklardır.

28,29.Ve hepsini toplayacağımız, sonra da o ortak koşanlar için “Yerlerinize! Siz ve ortaklarınız!” diyeceğimiz gün, artık kesinlikle aralarını iyice açacağız ve onların ortakları, “Siz sadece bize tapmıyordunuz ki! Şimdi bizim aramızda ve sizin aranızda şâhit olarak Allah yeter. Biz sizin kulluğunuzdan kesinlikle bilgisizdik/ duyarsızdık” diyecekler.

30.Onlar, işte burada/o zaman herkes ne gönderdiyse onun imtihanını verecek. Ve kesinlikle gerçek mevlâları olan Allah'a döndürülecekler. İftira edip uydurdukları şeyler de kesinlikle kendilerinden uzaklaşıp kaybolacaklar.

31,32.De ki: “Sizi gökten ve yeryüzünden kim rızıklandırıyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim sahip oluyor, bunların sahibi kim? Ve ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Ve işleri kim düzenliyor?” Hemen “Allah” diyecekler. O zaman de ki: “O hâlde hâlâ Allah'ın koruması altına girmeyecek misiniz? Öyleyse işte O, sizin gerçek Rabbiniz Allah'tır. Artık, gerçekten sonra sapıklıktan başka ne olabilir! O hâlde nasıl da çevriliyorsunuz?”

33.Hak yoldan çıkan kişilere Rabbinin kelimesi gerçekleşmiştir: Şüphesiz onlar imana gelmezler.

34.De ki: “Ortaklarınızdan, önce oluşturup, sonra da onu çevirip yeniden iade edecek/ diriltecek kimdir?” De ki: “Allah önce oluştur, sonra da onu iade eder. O hâlde nasıl döndürülüyorsunuz?”

35.De ki: “Ortaklarınızdan doğru yolu gösterecek olan kimdir?” De ki: “Allah, hak olan doğru yola kılavuzluk eder. O hâlde kim doğru yola kılavuz olur? O hâlde doğru yola kılavuz olan mı kendisine uyulmaya daha lâyıktır, yoksa kendisine yol gösterilmeyince onu bulamayan mı? O hâlde size ne oluyor? Nasıl hükmediyorsunuz?”

36.Ve onların çoğu, ancak bir zanna uyarlar. Şüphesiz ki zan, “hak”tan hiçbir şey kazandırmaz. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çok iyi bilir.

37.Ve bu Kur’ân, Allah'ın astları tarafından uydurulan değildir. Lâkin sadece içinde konu edilenlerin doğrulanması ve Tevrât'ın ayrıntılı olarak açıklanmasıdır. Onda şüphe edilecek hiçbir şey yoktur. Âlemlerin Rabbindendir.

38.Yahut “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse siz benzeri bir sûre meydana getirin, Allah'ın astlarından çağırabileceklerinizi de çağırın. Eğer doğru kimseler iseniz.”

39.Tam tersine, onlar bilgisini kavrayamadıkları ve ilk olarak ortaya çıkması kendilerine henüz gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Bunlardan önceki kişiler, böyle yalanlamışlardı. İşte bak şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanların âkıbeti nasıl olmuştur.

40.Onlardan Kur’ân'a inanacaklar da var, inanmayacaklar da var. Ve senin Rabbin kargaşa çıkaranları en iyi bilendir.

41.Ve eğer seni yalanladılarsa hemen de ki: “Benim amelim bana, sizin ameliniz de size aittir. Benim yaptıklarımdan siz uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.”

42.Ve onlardan sana kulak veren kimseler vardır. Onlar aklını çalıştırmazlarken sağırlara, sen mi dinleteceksin?

43.Onlardan sana bakanlar da var. Fakat sen, körlere, onlar görmeyenler olsalar da sen mi kılavuz olacaksın?

44.Şüphesiz ki Allah, insanlara hiçbir şekil ve yolla haksızlık etmez. Velâkin insanlar kendi kendilerine yanlışlar; kendi zararlarına işler yaparak haksızlık ediyorlar.

45.Ve insanlar, Allah'ın, onları toplayacağı günde, sanki onlar sadece gündüzden bir saat kalmışlar gibi, aralarında tanışırlar. Allah'a kavuşmayı yalanlayan kişiler, kılavuzlanan doğru yoldan gidenler olmadıklarından kesinlikle ziyana uğramışlardır.

46.Ve Biz onlara vaat ettiğimizin bir kısmını sana göstersek de yahut seni vefat ettirsek; geçmişte yaptıklarını, yapman gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlatırsak da, sonunda onların dönüşü yalnızca Bize olacak. Sonra Allah onların ne yapacaklarına şâhittir.

47.Ve her önderli toplum için elçi olacaktır. O elçileri geldiğinde de aralarında adalet gerçekleştirilmiştir. Ve onlar, haksızlığa uğratılmazlar.

48.Ve onlar; “Eğer doğrular iseniz bu vaat ne zamandır?” diyorlar.

49.De ki: “Ben, Allah'ın dilediğinin dışında kendim için bir zarar ve bir yarara güç yetiremem.” Her önderli toplum için bir süre sonu vardır. Onların sürelerinin sonu gelince artık ne bir an erteleyebilirler, ne öne alabilirler.

50.De ki: “Hiç düşündünüz mü? O'nun azabı size geceleyin uykuda veya gündüzün gelecek olsa!” Suçlular bundan neyi acele isterler?

51.Bu azap meydana geldikten sonra mı ona iman edeceksiniz, yoksa şimdi mi? Hâlbuki siz onu acele olsun istiyordunuz.

52.Sonra o şirk koşarak, inkâr ederek yanlış; kendi zararlarına iş yapanlara, “Tadın şu sonsuzluğun azabını!” denilecek. –Kazanmış olduğunuz şeylerden başkası ile mi cezalandırılacaksınız?”–

53.Ve “O azap gerçek mi?” diye senden haber almak istiyorlar. De ki: “Evet. Rabbime andolsun ki o, kesinlikle bir gerçektir. Ve siz, âciz bırakanlar değilsiniz.”

54.Ve eğer ki, şirk koşmak sûretiyle yanlış; kendi zararlarına iş yapmış olan herkes yeryüzünde ne varsa kendisinin olsa onu feda ederdi/ kurtulmalık verirdi. Ve onlar, azabı görünce pişmanlık duyardı. Ve aralarında adalet kesinlikle gerçekleşecektir. Ve onlar, haksızlığa uğramazlar.

55.Haberiniz olsun! Şüphesiz göklerde ve yerde olan şeyler Allah içindir. Haberiniz olsun! Şüphesiz Allah'ın vaadi gerçektir. Velâkin onların çoğu bilmiyorlar.

56.Allah, hayat verir ve öldürür. Ve siz, yalnızca O'na döndürüleceksiniz.

57.Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerdekine şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet gelmiştir.

58.De ki: “Bunlar, Allah'ın ihsanıyla ve rahmetiyledir. İşte yalnızca bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.”

59.De ki: “Gördünüz mü/ hiç düşündünüz mü? Allah, sizin için nice rızıklar indirdi de siz onlardan bir kısmını haram ve helâl yaptınız.” De ki: “Allah mı izin verdi size, yoksa siz Allah adına yalan mı uyduruyorsunuz?”

60.Ve Allah'a, yalanı iftira atanların, kıyâmet gününe dair görüşleri, inançları nedir? Şüphesiz Allah, insanlara lütfedendir velâkin onların çoğu karşılığını ödemiyorlar.

61.Ve sen, hangi işi yaparsan yap, Kur’ân'dan onun hakkında ne okursan oku ve siz ne işte çalışırsanız çalışın, unutmayın ki, siz ona dalıp gitmişken, Biz, sizin üzerinizde şâhitiz. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinizden uzak kalmaz. Ve bundan küçüğü ve daha büyüğü ancak apaçık bir kitaptadır.

62,63.Açın gözünüzü! Allah'ın yakınlarına, yardımcılarına –ki onlar inanan ve Allah'ın koruması altına girmiş kimselerdir– kesinlikle kaygı yoktur. Onlar üzülmeyecekler de.

64.Onlara dünya hayatında ve âhiret hayatında müjde vardır. Allah'ın sözleri için değişiklik diye bir şey yoktur. İşte bu, en büyük kurtuluşun ta kendisidir.

65.Ve onların sözü seni üzmesin. Kesinlikle hâkimiyet, şan ve şeref bütünüyle Allah'a aittir. O, en iyi işiten, en iyi bilendir.

66.Gözünüzü açın! Göklerde olan kimseler ve yeryüzünde olan kimseler kesinlikle Allah'ındır. Ve Allah'ın astlarından istekte bulunan kimseler, eş tuttuklarına tâbi olmuyorlar. Onlar sadece zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan söylüyorlar.

67.Allah, içinde dinlenesiniz diye sizin için geceyi, göresiniz diye de gündüzü var edendir. Şüphesiz bunda kulak verecek bir toplum için alâmetler/göstergeler vardır.

68.Dediler ki: “Allah, çocuk edindi.” O, bundan arınıktır. O, zengindir/ hiçbir şeye muhtaç değildir. Göklerde ve yerde olan şeyler O'nundur. Buna dair yanınızda hiçbir delil yoktur. Allah'a karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

69.De ki: “Şu, Allah'a yalan uyduran kimseler kesinlikle kurtulamazlar.”

70.O şeyler, dünyada bir kazanımdır. Sonra dönüşleri yalnızca Bizedir. Daha sonra da küfrettikleri; bilerek reddedip kabul etmedikleri şeyler nedeniyle kendilerine o çetin azabı tattıracağız.

71,72.Bir de onlara Nûh'un önemli haberlerini oku: Hani o toplumuna: “Ey toplumum! Eğer benim makamım; görevli oluşum, size karşı çıkışım ve Allah'ın âyetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa, şunu bilin ki, ben, işin sonucunu yalnızca Allah'a bırakmışımdır. Artık siz ve ortaklarınız her ne yapacaksanız toplanıp bütün gücünüzle karar veriniz. Sonra bu işiniz size dert olmasın. Sonra bana gerçekleştirin, bana süre de tanımayın. Sonra da eğer yüz çevirirseniz; zaten ben sizden bir ücret istemedim! Benim ücretim sadece Allah'ın üzerinedir. Ve ben Müslümanlardan olmakla emrolundum” demişti.

73.Buna rağmen yine de o'nu yalanladılar. Biz de o'nu ve gemide kendisiyle beraber olanları kurtardık. Ve onları gidenlerin yerine getirdik. Âyetlerimizi [alâmetlerimizi/ göstergelerimizi] yalanlayanları da suda boğduk. O uyarılanların âkıbetinin nasıl olduğuna bir bakıver.

74.Sonra onun ardından kendi toplumlarına elçiler gönderdik de onlar, onlara apaçık belgeler getirdiler. Ama daha önce onu yalanlamaları nedeniyle inanmadılar. İşte Biz, sınırı aşanların kalplerini böyle damgalarız/mühürleriz. ***

75.Sonra bunların arkasından Mûsâ ve Hârûn'u âyetlerimizle/ alâmetlerimizle/ göstergelerimizle Firavun'a ve ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklendiler ve günahkâr bir toplum oldular.

76.Kendilerine tarafımızdan gerçek gelince, “Hiç şüphesiz bu, kesinlikle apaçık bir sihirdir” dediler.

77.Mûsâ dedi ki: “Siz hak için, o, size gelince, ‘Bu, bir büyülü sözdür?’ mü diyorsunuz? Hâlbuki büyülü söz söyleyenler, umduklarına eremezler.”

78.Onlar: “Sen atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi çeviresin ve yeryüzünde saltanat ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmayız” dediler.

79.Ve Firavun, “Bana en bilgili, etkili söz söyleyen bilginlerin tümünü getirin!” dedi.

80.Sonunda etkili söz söyleyen bilginler gelince, Mûsâ onlara, “Ne atacaksanız atın!” dedi.

81,82.Onlar ortaya atınca da Mûsâ, “Sizin getirdiğiniz şey bir göz boyama/ aldatmacadır. Şüphesiz, Allah onun boş ve asılsızlığını ortaya çıkaracaktır. Şüphe yok ki, Allah kargaşacıların işini düzeltmez. Ve Allah, günahkârların hoşuna gitmese de, hakkı, Kendi kelimeleriyle ortaya koyup gerçekleştirir” dedi.

83.Sonra Firavun ve adamlarının kendilerini ateşe atacağı korkusundan dolayı Mûsâ'ya kendi toplumundan bir soydan başka kimse iman etmedi. Ve şüphesiz Firavun yeryüzünde çok üstün idi ve o kesinlikle sınırı aşanlardandı.

84.Ve Mûsâ, “Ey toplumum! Siz Allah'a iman ettinizse, sadece O'na teslim olan Müslümanlardan oldunuzsa, artık sadece O'na sonucu bırakın!” dedi.

85,86.Onlar da, “Biz Allah'a işin sonucunu bıraktık. Ey Rabbimiz! Bizi o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan toplum için ateşlere sürükleme ve bizi rahmetinle kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler toplumundan kurtar!” dediler.

87.Ve Biz Mûsâ ile kardeşine, “Toplumunuz için Mısır'da birtakım okullar hazırlayın ve okullarınızı kıble/hedef kılın ve salâtı ikame edin [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmaı; toplumu aydınlatma kurumları oluşturun, ayakta tutun] ve mü’minlere müjde verin!” diye vahyettik.

88.Ve Mûsâ: “Rabbimiz! Şüphesiz Sen Firavun'a ve ileri gelenlerine basit dünya hayatında zînet ve mallar verdin. –Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye– Rabbimiz! Onların mallarını sil-süpür ve kalplerine sıkıntı düşür. Çünkü onlar o acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler” dedi.

89.Allah “Her ikinizin de duası kesinlikle kabul olundu. Öyleyse ikiniz doğru yolda devam edin. Ve bilmeyen kişilerin yolunu sakın izlemeyin!” dedi.

90-92.Ve İsrâîloğulları'nı bol sudan/nehirden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları hemen izledi. Sonunda boğulma ona yetişince, “Gerçekten, İsrâîloğulları'nın inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de inandım, ben de teslim olanlardanım” dedi. –Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve de bozgunculardan olmuştun. Artık Biz senden sonra geleceklere ibret olasın diye, bugün seni zırhınla birlikte kurtaracağız.– Ve şüphesiz insanlardan birçoğu kesinlikle Bizim âyetlerimize/ alâmetlerimize/ göstergelerimize karşı duyarsız/ilgisizdirler.

93.Ve andolsun İsrâîloğulları'nı çok güzel bir yurda yerleştirdik ve onları hoş nimetlerden rızıklandırdık da kendilerine bilgi gelene kadar ihtilâfa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, o anlaşmazlığa düştükleri konularda kıyâmet günü aralarında gerçekleştirecektir.

94,95.Artık, sana indirdiğimiz şeylerin bir kısmına dair kesin, yeterli bilgin yok idiyse, hemen senden önce kitap öğrenip öğreten kimselere sor! Andolsun ki sana Rabbinden hak gelmiştir. O hâlde sakın şüphe edenlerden olma! Sakın Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma, sonra zarara/kayba uğrayıp acı çekenlerden olursun.

96,97.Şüphesiz, şu, aleyhlerinde Rabbinin Kelime'si hak olmuş olan kimseler, kendilerine bütün alâmetler/göstergeler hep birden gelse, yine de o acıklı azabı görünceye kadar iman etmezler.

98.Ne olurdu, iman edip de imanları kendilerine yarar sağlamış bir kent olsaydı ya? Ancak Yûnus'un toplumu ayrıdır. Onlar iman ettikleri vakit, basit dünya yaşamında o rezillik azabını üzerlerinden kaldırdık ve onları bir süreye kadar yararlandırdık.

99.Oysa Rabbin dileseydi, elbette yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Artık, inanan kimseler olmaları için, insanları sen mi zorlayacaksın?

100.Allah'ın izni/ bilgisi olmaksızın, hiç kimse için iman etme yoktur. Ve Allah, kirliliği/azabı aklını kullanmayanların üzerine bırakır.

101.De ki: “Göklerde ve yerde ne var bir bakın!” –Ve iman etmeyecek bir topluluğa apaçık âyetler/alâmetler/ göstergeler ve uyarmalar bir şey sağlamaz/ uyarmalar ne sağlar?–

102.Artık onlar, sadece kendilerinden önce gelmiş geçmiş olanların uğradıkları günlerin aynısını mı bekliyorlar? De ki: “Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”

103.Sonra Biz, elçilerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte böyle! Mü’minleri kurtarmak üzerimize düşen bir görevdir.

104-106.De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dinimin ne olduğunu kesin ve tam olarak bilmiyorduysanız, iyi bilin ki, Allah'ın astlarından sizin taptıklarınıza ben tapmam. Velâkin sizin canınızı alacak olana/Allah'a taparım. Ve ben mü’minlerden olmamla ve ‘Tüm benliğini ortak koşmaktan, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten Hakk'a dönen biri olarak Din'e döndür ve sakın ortak koşanlardan olma! Ve Allah'ın astlarından sana yarar sağlamayan, zararı da dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Buna rağmen eğer yaparsan, o zaman hiç şüphesiz sen şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimselerden olursun’ diye emrolundum.”

107.Ve eğer Allah, sana bir zarar dokunduracak olursa, onu O'ndan başka giderecek biri yoktur. Ve eğer sana bir hayır dilerse, o zaman da O'nun verdiklerini geri çevirecek biri yoktur. O, armağanlarını kullarından dilediğine isabet ettirir. Ve Allah, çok yarlıgayıcı, çok merhametlidir.

108.De ki: “Ey insanlar! Rabbinizden, elbette, size hak gelmiştir. Artık kılavuzlanan doğru yola giren, ancak kendisi için girmiştir ve gerçekten, sapan da, kendi zararına sapmıştır. Ve ben, sizin üzerinize sizi ayakta tutan; sizden sorumlu biri değilim.”

109.Ve sen, sana vahyolunan şeye uy! Ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. Ve Allah, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

TAHLİL:

1.Elif/1, Lâm/30, Râ/200. İşte bunlar, o yasalar içeren kitabın âyetleridir.

Sure, bizim kanaatimize göre birer uyarı edatı olan “kesik harfler”e dikkat çekerek başlamıştır. “ اE,ل  L,  رR” harflerinin anlamı ile ilgili olarak geçmiş dönemlerde - “Rabb benim, Ben Rabbim”, - “Ben Allah'ım, görürüm”, - “Ben Allah'ım, Rahman'ım” gibi bir takım yakıştırmalar yapılmıştır. Bazıları da bu harfleri Allah’ın “er-Rahman” isminde bulunan harflerin dağıtılmış şekli olarak görmüştür.[1]

Bu harflerin EBCD [Ebced] tablosundaki sayı değerleri;

ا Elif: 1, ل Lam: 30, ر Ra: 200 olup bu sayı değerlerinin neyi ifade ettiği konusuna henüz bir açıklama getirilememiştir. Ümidimiz, bu konu üzerinde ciddî çalışmalar, araştırmalar yapacak Kur’an erlerindedir. “Kesik harfler”den sonra ayet, somut varlıkları göstermekte kullanılan “işte bunlar” anlamındaki “ تلكtilke” işaret zamiri ile devam etmektedir. Bu durum, Kur’an’a sihir diyenlere sert bir cevap mahiyetindedir. “ تلكTilke [işte bunlar]” sözcüğüyle ayetin başlangıcındaki “ا E, ل L, ر R” harflerine işaret edilmiş olabileceği gibi, bu ayetten sonra vahyedilecek olan 2-109 arasındaki ayetlere de işaret edilmiş olabilir. Biz, “ تلكtilke” sözcüğüyle bu suredeki ayetlere işaret edilmiş olma olasılığını daha güçlü görüyoruz. Keza, ayette geçen “Kitab-ı Hakim [hikmet dolu kitap]” tabiri ile kastedilen şey için de iki olasılık söz konusudur: “Kitab-ı Hakim” olarak nitelenen kitap Kur’an olabileceği gibi, gönderilmiş her kitabın kendisinden yazıldığı “Allah katında saklı kitap”, yani Allah’ın bilgisi kapsamındaki “Levh-i Mahfuz” da olabilir. Ayrıca “Kitab-ı Hakim ifadesi ile Tevrat ve İncil kastedilmiştir, çünkü bu surede zikredilen ayetlerden Tevrat ve İncil'de de bahsedilmiştir” şeklinde bir anlam ortaya çıkarmak mümkünse de, bize göre bu çok uzak bir ihtimaldir.

KİTAP HAKKINDA KULLANILAN “HAKİM” SIFATININ MANASI:

“ الحكيمHakim” sözcüğü “hikmet sahibi, muhkem kılınmış” demektir. Bu sözcük Kitap’ı niteleyen bir sıfat olarak kullanıldığında, o Kitap’ın helâl, haram ve ceza hükümlerini içerdiği, yani onun bir yasalar kitabı olduğu anlamına gelir. Bu ayette geçen “Hakîm Kitap” Kur’an’dır. Nitekim bunu Kur’an’daki birçok ayette görmek mümkündür. Konu daha önce Ya Sin suresinde de tahlil edildiği için ilgili bölümün tekrar okunmasını önermekle yetiniyoruz.

“Hakim” sözcüğü Kur’an’da 92 yerde Allah’ın sıfatı mahiyetinde, 5 yerde de Kur’an’ın niteliği olmak üzere 97 kez geçmektedir. Sözcüğün Kur’an’ın niteliği olarak kullanıldığı diğer dört ayet şunlardır:

2-6.Babaları uyarılmamış, bu yüzden de kendileri duyarsız bir toplumu kendisiyle uyarasın diye en üstün, en güçlü, en şerefli, yenilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olanın, engin merhamet sahibinin indirdiği yasalar içeren/ bozulması engellenmiş Kur’ân kanıttır ki sen, o elçilerdensin, hiç şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzerinesin.

   (Ya Sin/26)

58.İşte bu, Biz bunu sana, âyetlerden ve yasalar içeren hatırlatmalardan/ öğütlerden/ Kur’ân'dan okuyoruz.

  (Âl-i Imran/58)

2-5.İşte bunlar, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan-ayakta tutan], zekâtı/vergiyi veren, âhirete de kesin olarak inananların ta kendileri olan güzellik-iyilik üretenler –ki işte bunlar, Rableri tarafından bir doğru yol üzeredirler. Ve onlar, kurtuluşa erecek olanların ta kendileridir– için bir doğru yol kılavuzu ve rahmet olmak üzere yasalar içeren o kitabın âyetleridir.

  (Lokman/2-5)

4.Ve şüphesiz Kur’ân, Bizim nezdimizdeki ana kitapta gerçekten çok yücedir ve yasalar içermektedir, sağlamdır/ bozulması engellenmiştir.

 (Zühruf/4)

“Hakim” sözcüğünün ilk [vaz’] anlamı olan “ منعmenea [engel olmak]” manasından yola çıkılarak “Kitab-ı Hakîm” tamlamasından “bozulması engellenmiş”, “sağlam olarak korunmuş”, “içerisinde tutarsızlık, çelişki bulunmayan Kitap” anlamı da elde edilebilir.

2.İnsanları uyar ve inananlara Rableri nezdinde kesinlikle “kademe sıdk [hoş gelişler, mutlu yaşamlar]” olduğunu müjdele diye kendilerinden, olgun bir adama vahyedişimiz onlara tuhaf mı geldi? Kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler, “Hiç şüphesiz bu elçi/ bu kitap, kesinlikle apaçık büyüleyici sözler söyleyen bir bilgindir/göz boyayan etkili bilgilerdir” dediler.

Bu ayette, Allah’ın kendilerinden bir beşeri elçi tayin etmesine şaşıran kâfirlere bunda yadırganacak bir şey olmadığı söylenmektedir. Esbab-ı nüzul nakilleri, peygamberimizin elçi olarak gönderilmesi üzerine, Mekkelilerin “Allah, elçisi bir insan olmayacak kadar büyüktür” ve “Peki, Allah Ebu Talib'in yetiminden başka elçi gönderecek kimse bulmadı mı?” diyen kâfirlere bu ayetin bir cevap olarak nazil olduğunu kaydetmektedir.[2] Sureye girişin bu ayetle olması, Yunus suresinin İsra suresinin devamı olduğunu gösteren önemli bir işarettir. Bu, konumuz olan 2. ayetin İsra suresinin 95-111 ayetlerinin devamı olarak okunması hâlinde daha iyi anlaşılmaktadır.

“KADEME SIDK” Ayette geçen “kademe sıdk” ifadesi hakkında klâsik kaynaklarda şu açıklamalar yapılmıştır:

Katade, bu ifadeyi "eskiden beri doğruluk" diye açıklamıştır. er-Rabi' ise “doğru ve gerçek bir mükâfat”, Ata, “sıddıklık makamı”, Yeman ise “doğru bir iman” diye açıklamıştır. Ayrıca “Meleklerin duası” diye açıklandığı gibi, “Önden gönderdikle­ri [kendilerinden önce vefat eden] salih evlat” diye de açıklanmıştır. el-Maverdî der ki: (Kademe Sıdk), doğru ve samimi, itaate uygun, doğru mükâfatın veril­mesi demektir. el-Hasen ve yine Katade derler ki: Kadem-i sıdk, Muhammed [sav]'dır. Yine el-Hasen'den dedi ki: Bu, Peygamber [sav]'ın vefatı musibetiyle kar­şı karşıya kalmaları demektir. Abdulaziz b. Yahya da der ki: "Kadem-i sıdk", Yüce Allah'ın: "Şüphesiz ken­dileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte on­lar oradan [cehennemden] uzaklaştırılmışlardır" (Enbiya/101) buy­ruğunda dile getirilmiştir. Mukatil ise der ki: Kadem-i sıdk'tan kasıt, onların dünyada iken işledikleri güzel amellerdir. Taberî de bu görüşü tercih etmiş­tir.[3] “ قدمKadem [ayak]” ve “ صدقsıdk [doğruluk]” sözcüklerinden meydana gelen “kademe sıdk” tamlaması, bize göre “doğruluk ayağı” demektir ve “insanların yaptıkları amellerin karşılığının hayırlı, uğurlu olması” anlamına gelir. Bu tamlama ile ayette “inananların yaptıkları amellerin karşılıklarını mutlaka eksiksiz hatta fazlasıyla alacakları, amellerin boşa gitmeyeceği” ifade edilmiştir. Yakın bir anlama gelmek üzere Türkçede de “Uğurlu kademli olsun” diye bir deyim vardır. “Kadem” sözcüğü bu deyimde “alınan, edinilen bir şeyin, alan için hayır ve uğur getirmesi” temennisini dile getirmekte ve Kur’an’daki “Kademe Sıdk” tamlamasındakine yakın bir anlam taşımaktadır. Ayetin birinci cümlesini oluşturan “İnsanları uyar ve inananlara Rabbleri nezdinde kesinlikle ‘kademe sıdk’ olduğunu müjdele diye kendilerinden bir adama vahyedişimiz onlara tuhaf mı geldi?” şeklindeki soru cümlesi “İstifham-ı İnkari” olup  takrir ve azar anlamı taşımaktadır.

Kendilerine içlerinden birinin elçi olarak gönderilmesine şaşırdıkları için azarlanan kâfirlerin bu durumu başka ayetlerde de dile getirilmiş, hatta daha önceki kavimlerin de kendi peygamberlerine tıpkı Mekkeliler gibi davrandıkları bildirilmiştir:

4,5.Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kimseler, “Bu bir sihirbazdır, çok çok yalan söyleyen birisidir. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı yapmış? Bu gerçekten çok şaşılacak bir şey!” dediler. 

6-8.Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler: “İlâhlarınız üzerinde direnin ve sözünüzden, kararınızdan dönmeyin. Bu, gerçekten, sizden beklenen bir şeydir! Biz bunu son/başka bir dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Öğüt/ Kitap aramızdan o'nun üzerine mi indirildi?” –Aksine onlar Benim öğüdümden/ Kur’ân'dan yetersiz bilgi içindeler, aksine onlar henüz azabımı tatmadılar.–

(Sad/4-8)

31.Yine onlar: “Bu Kur’ân, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler.

  (Zühruf/31

94.Ve insanlara yol gösterimi/Kur’ân gelince, kendilerinin iman etmelerine, sadece “Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?” demeleri engel olur.

 (İsra/94)

Ve Necm/59, Kaf/1-3, A’raf/61-63, A’raf/67-69,  Furkan/7, 8.

AYETTEKİ “ ساحرSAHİR” SÖZCÜĞÜ

Ayetin son bölümündeki “ ساحرsahir” sözcüğünün kıraatindeki farklılık, ayette “ هذاbu” işaret zamiri ile işaret edilenin de farklı şekillerde anlaşılmasına yol açmaktadır. İbn Kesir, Asım, Hamza, Halef, Kisaî ve Kûfeliler, sözcüğü “sahirün [sihirbazdır]” şeklinde kıraat etmişlerdir.[4] Bu kıraate göre, ayette, sihirbazlık isnat edilen peygamberimize işaret edilmektedir. Sözcüğün yaygın kıraati ise “ سحرsihrün [sihirdir]” şeklindedir. Bu durumda, “sihir” olan Kur’an’dır. Yani “ هذاbu” işaret sıfatı Kur’an’ı göstermektedir. Kur’an’ın kâfirlerce “sihir” olarak nitelenmesinin geçerli bir sebebi vardır, çünkü Kur’an’ın nitelikleri onların becerilerinin çok üstündedir. Kur’an’a ulaşamadıkları için onun edebi üstünlüğünü tenkit edememekte, “sihir” olduğu iddiasına yapışarak güya kendilerini sorumluluktan kurtaracaklarını sanmaktadırlar.

3.Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evrede oluşturan, sonra en büyük taht üzerinde egemenlik kuran, işi yönetip duran Allah'tır. Dünyada yardım edecek, destek olacak kişi ancak O'nun izninden/ bilgisinden sonra yardım edebilir. İşte Bu, Rabbiniz Allah'tır. O hâlde O'na kulluk ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız?

Bu ayette peygamberimize Allah’ı tanıtma yükümlülüğünü yerine getirmesi için gerekli olan “Allah’ı tanıtıcı bilgiler”den bazıları verilmektedir. Bu bilgilerden şu dört tanesi ayette ön plâna çıkarılmıştır:

1- Allah, gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır:

"اليوم  Yevm" sözcüğü Türkçeye "gün" olarak çevrilebildiği gibi "devir" olarak da çevrilebilir. Çünkü Arapçada "yevm" sözcüğü hem gündüz ve geceden oluşan 24 saatlik bir "devir [gün]" anlamına, hem de genel olarak "devir" anlamına gelir. “Yevm" sözcüğünün buradaki anlamının "devir" olarak kabulü, bizlere Kur`an`ın bir mucizesini daha görme imkânı vermektedir. Bilindiği gibi günümüz itibariyle elde edilmiş kozmolojik bulgular, evrenin [dolayısıyla Dünya’nın da] bir takım evrelerden geçerek bugünkü durumuna geldiğini göstermektedir. Kur`an, evrenin ve dünyanın 6 "yevm"de [devirde] yaratıldığını bildirerek, bugünkü bilimsel bulgularla varılan sonucu, yani oluşumun evreler, devirler hâlinde gerçekleştiğini on dört asır önceden ilân etmiş ve bir mucizesini daha gözler önüne sermiştir. Bu konu daha evvel Kaf suresinde detaylı olarak açıklandığı için bu kadarla yetiniyor, daha fazla bilgi edinmek isteyenlerin ilgili bölümü yeniden okumalarını öneriyoruz.

2- Allah, arş üzerinde istiva edendir:

Müteşabih bir kavram olan “استوى istiva” sözcüğü ayette mecaz olarak kullanılmıştır. Sözcüğün mecazi anlamı “egemenlik kurdu, kontrolü altına aldı” demektir. 

5.Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah], en büyük taht üzerine egemenlik kurmuştur. 6.Göklerde olan şeyler, yeryüzünde olan şeyler, bu ikisinin arasında olan şeyler ve nemli toprağın altında bulunan şeyler yalnızca Rahmân'ındır.

  (Ta Ha/5-6)

54.Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evrede oluşturan, sonra en büyük taht üzerinde egemenlik kuran, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve güneş, ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah'tır. İyi biliniz ki oluşturma ve sistemler kurup yürütme sadece O'na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne cömerttir!

(A'râf/54)

29.O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için oluşturandır. Sonra da O, semaya egemenlik kurdu; onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi en iyi bilendir.

 (Bakara/29)

“İstiva” sözcüğü, yukarıdaki ayetlerden başka, Yunus/3, Ra'd/2, Furkan/59 ve Secde/4’te de bu şekilde geçmektedir. Görüldüğü gibi, ayetlerdeki “ استوى istiva” sözcüğü, müteşabih bir anlatımla Allah'ın gücünü ve kuvvetini ifade etmektedir. Bundan başka, “Gökte olan”, “Tahtta oturan”, “Tahtını sekiz meleğin çektiği kral” gibi Kur’an ifadeleri de müteşabih olup Allah'ın gücünü ve kuvvetini anlatmak için kullanılmıştır. Bu müteşabih ifadelerin çoğu, o günkü Araplar arasında dolanımda olan ifade kalıplarıdır. Bu nedenle Yüce Allah da kendi muradını Arapların o günkü konuşma ve anlamalarına uygun olan bu deyim ve kalıplarla ifade etmiştir. Kur'an'da müteşabih ayetlerin varlığını bildiren Âl-i Imran suresinin 7. ve Zümer suresinin 23. ayetleri göz ardı edilip müteşabih ayetlerdeki her ifade zahirî, lâfzî ve hakikat anlamlarıyla dikkate alınırsa, bu, Kur'an'ın ruhuna aykırı bir davranış olur. Meselâ Allah'ın gelmesi, inmesi, yaklaşması, Arş üzerine istiva etmesi, gökte olması, eli olması, yüksek-açık ufukta olması, Âdem ve İblis ile bire bir diyalog kurması, görmesi, işitmesi müteşabih ifadeler olup bunlar ehil kişilerce tevil edilirler. Müteşabih ifadelerin anlaşılmasını zamana ve ehline bırakmak daha doğru bir davranıştır. Zaman içinde mutlaka her ilimde rasih olanlar çıkar ve bu donanımlı uzmanlar o ayetleri gereği gibi tevil ederler. “العرش   Arş” sözcüğü, iktidar alameti olan “kral koltuğu, taht” demektir. “Arşın sahibi” ifadesi ise yeryüzünün, gökyüzünün, içindeki varlıklarıyla tüm evrenin tek sahibi, tek yöneticisi, tek hükümranı anlamına gelir. Her şeyin ve herkesin sahibi olan bu yüce varlık, kimsenin ve hiçbir şeyin kendisinden kaçamayacağı Allah’tır.

3- “İŞİ YÖNETİP DURAN” ALLAH’TIR:

Ayette geçen “ تدبيرtedbir” sözcüğü, “bir işin iyi bir sonuca ulaşması için ardını ve akıbetini, önünü ve sonunu, bilerek, hesap ederek gözetmek, takdir ve idare etmek” demektir. Bu ifade kullanılmak suretiyle Allah’ın yarattıktan sonra evrenle ilişkisini kesmediği, aksine evrenin yönetimini sürekli kontrolü altında bulundurduğu vurgulanmaktadır.

4- ŞEFAATÇİ, ANCAK ALLAH’IN İZNİNDEN SONRADIR:

Bu ifade, şefaatin Allah’ın iznine bağlı olduğu anlamına gelmektedir. Ancak bu, Allah’ın bu konuda herhangi bir kişiye veya zümreye şefaat etme izni verdiği veya vereceği şeklinde yorumlanamaz. Çünkü Rabbimizin bu meyanda bir bildirimi yoktur. Şefaat konusu ile ilgili daha fazla detay Necm, Meryem ve Ta Ha surelerinde sunulmuştur. Ayetteki “ شفيعşefi’” sözcüğünü “çift, ikincil, yani ikinci olan, yaratılan, yaratıklar” anlamında alarak “Şefaatçi ancak Allah’ın izninden sonradır” ifadesinin “her var olanın, her meydana gelenin ancak Allah’ın izni ile var olup meydana geleceği” anlamına geldiğini söylemek de mümkündür. Çünkü Fecr suresinde belirttiğimiz gibi, “çift sayı” kavramı, aynı türden birden fazla unsurun varlığına işaret eder; başka bir ifadeyle, karşıtı veya karşıtları olan ve bu sebeple başka şeylerle ilişki içinde bulunan her şeyi kapsar. Ayetin son bölümünde yer alan “İşte Bu, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O'na kulluk ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız?” ifadesiyle müşriklere şöyle denilmektedir: “İbadeti tek ve ortağı olmayan Allah’a tahsis ediniz, ey müşrikler! Durumunuz hakkında öğüt dinlemez misiniz ki, Allah ile beraber O’nun yegâne yaratıcı olduğunu bildiğiniz hâlde bir başkasına da ibadet ediyorsunuz?”

Konumuz olan ayet, Zühruf ve Müminun surelerinde detaylandırılmıştır:

82.Göklerin ve yerin Rabbi, en büyük tahtın Rabbi onların niteledikleri şeylerden arınıktır. 83.Sen hemen bırak onları, kendilerine söz verilen günlerine kavuşuncaya kadar boşa uğraşsınlar ve oynayadursunlar. 84.Ve O, gökteki ilâh olandır ve yeryüzünde ilâh olandır. Ve O, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/ sağlam yapandır, çok iyi bilendir. 85.Ve göklerin, yeryüzünün ve her ikisi arasındakilerin mülkü sadece Kendisine ait olan Allah ne cömerttir. Kıyâmet anının bilgisi de yalnızca O'nun yanındadır. Ve siz sadece O'na döndürüleceksiniz. 86.Ve onların, O'nun astlarından yalvarıp durdukları kimseler yardıma, desteğe, iltimasa mâlik olamazlar. Ancak hakka şâhit olan Zat bunun dışındadır. Onlar da biliyorlar. 87.Yine andolsun ki, onlara kendilerini kimin oluşturduğunu sorsan, kesinlikle: “Allah” derler. O hâlde nasıl çevriliyorlar! 88.Ve onun, “Ey Rabbim! Bunlar şüphesiz imana gelmez bir toplumdur” demesi kanıttır ki... 89.Artık sen onlardan vazgeç ve “Selâm!” de. Artık onlar yakında bileceklerdir.

 (Zühruf/82-89)

84.De ki: “Eğer biliyorsanız, bu yeryüzü ve onun içindeki kimseler kime aittir?” 85.Onlar: “Allah'a aittir” diyecekler. “Öyle ise siz düşünüp taşınmaz mısınız?” de. 86.De ki: “Yedi göklerin Rabbi ve çok büyük tahtın Rabbi kimdir?” 87.Onlar, “Allah'ındır/Allah'tır” diyecekler. Sen: “Öyleyse Allah'ın koruması altına girmeyecek misiniz?” de. 88.De ki: “Eğer biliyorsanız; her şeyin mülkiyeti ve yönetimi Kendisinin elinde olan ve Kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat Kendisi korunmayan kimdir?” 89.Onlar, “Allah'ındır/Allah'tır” diyecekler. Sen: “Öyle ise nasıl büyülenirsiniz?” de. 90.Aslında Biz onlara hakkı getirdik, onlar ise kesinlikle yalancıdırlar.

  (Müminun/84-90)

4.Hepinizin dönüşü sadece O'nadır. Allah, bunu hak olarak vaat etmiştir. Şüphesiz O, halkı ilk baştan oluşturur, sonra iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimseleri nasipleri/ hakları olan payları ile karşılık vermek için geri döndürür. Şu kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedetmiş olan şu kimseler, küfürleri; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedetmeleri nedeniyle, kaynar sudan bir içki ve acıklı azap kendileri için olanlardır.

Bu ayette, 3. ayetteki “işi yönetip duran Allah’tır” ifadesi biraz daha açılarak Rabbimizin yarattığı varlıkları daha sonra da kontrol etmeye devam ettiği üzerinde durulmuş, yaratılıştan sonraki ikinci aşamanın dünyanın sonuna kadar Allah’ın kontrolünde olduğu ve adaleti sağlamak maksadıyla insanların mutlaka dirilteceği vurgulanmıştır. Yeniden diriltilmenin mümkün olduğu Kur’an’da günlük hayattan birçok aklî örnekler gösterilerek açıklanmış, her şeyi ilk defa yaratan ve bu yaratmayı sürekli devam ettiren Allah’ın, istediği her şeyi kıyametin ardından istediği biçimde yeniden yaratabileceği, bunun O’na çok kolay olduğu, mukayeseler yapılarak defalarca tekrarlanmıştır: 

9.Ve Allah, rüzgârları gönderendir. Sonra onlar da bir bulutu harekete geçirip yukarılara kaldırır. Derken Biz, o bulutu ölmüş bir beldeye sürüp göndermişizdir. Böylece yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. İşte böyledir ölmüş çürümüş insanlara hayat vermek.

 (Fatır/9)

39.Şüphesiz senin yeryüzünü boynu bükük görüp de Bizim onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, onun titreşmesi ve kabarması da O'nun alâmetlerinden/ göstergelerindendir. Şüphesiz ki ona hayat veren, kesinlikle ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye gücü yetendir.

(Fussilet/39) 

21.Sen, şüphesiz Allah'ın gökten bir su indirip de onu bir yoluyla yeryüzündeki pınarlara koyduğunu, sonra onunla renkleri değişik bir ekin çıkardığını, sonra onun olgunlaşıp da senin onu sararmış gördüğünü, sonra da onu bir çöpe çevirdiğini görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? Şüphesiz, bunda kavrama yeteneği olanlar; temiz akıl sahipleri için kesinlikle bir öğüt/ hatırlatma vardır.

(Zümer/21)

18.Allah, hangi şeyden oluşturdu kendisini? 19Bir spermden! Allah, oluşturdu da ölçümlendirip-biçimlendirdi, 20sonra, yaşarken elçi göndererek, kitap indirerek hak yolu kendisine kolaylaştırdı, 21sonra onu öldürdü, kabre koydurdu, 22sonra dilediği zaman diriltip ortaya çıkardı. 23Kesinlikle kendisinin düşündüğü gibi değil! O insan, Allah'ın kendisine emrettiğini şimdiye kadar hiç yerine getirmedi. 24Hadi, bakıversin insan kendi yiyeceğine!

 (Abese/18-24):

Ve Ya Sin/79-81, Kaf/15, Kıyamet/36-40, Hacc/5-7, İsra/50-52, Ahkaf/33, Naziat/27, En’am/60, 62, Zümer/42, Vakıa/60-62.

Konumuz olan 4. ayetteki “sonra iman eden ve salihatı işleyen kimseleri kıst [nasipleri, hakları olan payları] ile karşılık vermek için geri döndürür” ifadesiyle ahiretin neden gerekli olduğu açıklanmaktadır. Ahiretin gerekliliği, bu ayetin ışığı altında şu şekillerde ortaya konabilir:

AHİRETİN GEREKLİLİĞİ *

Ahiret korkusu, rahatını sevecek ve dünya nimetlerini arzu edecek bir yapıda yaratılmış olan insanı bu uğurda işleyeceği suçlar konusunda caydırıcı bir unsurdur. Çünkü menfaati için her türlü sorumsuz davranışta bulunabilecek yapıdaki insan ancak bir “mükâfat ve ceza yurdu”nun varlığı sayesinde kendisini denetleyebilmekte, böylece dünya yaşamındaki kötülüklerin artış hızı bir parça da olsa frenlenmektedir. Ahiret korkusunun hiç olmadığı bir dünyadaki fesadın, kargaşanın, düzensizliğin hayali bile korkunçtur. Kendisine doğru yol gösterilmesine karşılık, insan, bu dünyada tam olarak özgür bırakılmıştır. Dolayısıyla insanlardan bazısı imanı, bazısı küfrü, bazısı da şükrü veya nankörlüğü tercih etmektedir. Mantıkî olarak düşünüldüğünde, tam bir serbesti içinde yapılan bu tercihlerin mutlaka mükâfat ya da ceza şeklinde karşılık bulması gerekmektedir. Bu karşılıkların verileceği yer ahirettir. * İnsanın yaptıklarının tam karşılığını bu dünyada aldığını söylemek mümkün değildir. Zira birçok iyi davranış görülmediği veya görmezden gelindiği için karşılıksız kalır, birçok iyi kimse de hiç suçu yokken zulme uğrar, suiistimale maruz kalır. Oysa adalet, karşılıkların tam olarak alınmasını gerektirir. O hâlde, yapılan zerre kadar bir hayır ve şerrin bile ihmal edilmediği, kesin adaletin sağlandığı bir başka dünya daha olmalıdır. İşte, bu dünya ahiret yurdudur ve orada bütün ameller, “Hâkimler Hâkimi”, “Adiller Adili” Allah tarafından karşılıklandırılacak, böylece hakk yerini bulmuş olacaktır.

 قسطKIST VE  عدلADALET

Ayette geçen “ قسطkıst” sözcüğü genellikle “ عدلadalet” diye açıklanmıştır. Böyle açıklanmış olmakla beraber, “kıst” sözcüğü tam olarak “adalet” demek değildir. Çünkü “adalet”, “bire bir karşılık, denge, denklik, eşitlik”[5] demek iken, “kıst” sözcüğü “nasip, pay, hak edilmiş olan pay”[6] demektir. “Kıst” söz konusu olduğunda, mutlaka hak edilen ve söz verilen kadar karşılık ödenir. Bir nevi eşitlik olan “adalet” ise işlenene bire bir karşılık vermeyi gerektirir. Hâlbuki eşitlik her zaman hakkın karşılığı değildir, hatta bazen de zulümdür. Nitekim çalışma hayatında eşitlik esası değil, elemanların kalifiye oluşu, kıdemi gibi hususlar hesaba katılarak kıst esası uygulanır; böylece ücretler kişilerin niteliklerine göre belirlenir. Bir aile reisi de evlâtları arasında eşitlik ilkesiyle değil, kıst ile muamele yapar. Çünkü her çocuğun yaşına ve gördüğü eğitime göre ihtiyaçları değişiktir ve çocuklar aile bütçesinden bu ihtiyaçlara göre pay alırlar. Meselâ, biri ilk öğretimde diğeri üniversitede okuyan iki çocuklu bir aile, çocukların harçlıklarını hiçbir zaman eşit miktarlarda tespit etmez. Türevleriyle birlikte Kur’an’da 27 kez yer alan “ قسطkıst” sözcüğünün, “ اقتساط iktisat [zulme yol açmadan, aşırıya kaçmadan, hayırlı, yararlı yolu izlemek (Bu sözcük, “orta yolu izlemek” anlamındaki “ قصدkast” sözcüğünün türevlerinden olan “إقتصادiktisad” sözcüğüyle karıştırılmamalıdır)”, “ تقسيط taksit [hakkı olan bir şeyi belli zamanlara pay pay bölmek]” ve “ قسطاسkıstas” formları Arapça anlamlarının aynısıyla Türkçede de kullanılmaktadır.

Rabbimiz hem “ عادلAdil”, hem de “ قاسطKasit”tir. Yani, hem adaletle hem de kıst ile muamele eder:

71.Ve Allah rızık konusunda kiminizi kiminize fazlalıklı kılmıştır. Kendilerine fazlalık verilenler, kendi rızıklarını; yiyip içeceklerini, servetlerini, sözleşmeler gereği himayelerinde bulundurdukları kimselere, hepsi rızıkta eşit olmak üzere vermezler. O hâlde bunlar Allah'ın nimetini bilerek örtbas mı ediyorlar?

      (Nahl/71)

32.Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit dünya hayatında, onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz, onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.

   (Zühruf/32)

Mirasın dağıtımında evlâtlar arasındaki pay farklılığı ve miras taksiminde başkasına ait yetim bulunması hâlinde o yetime de pay verilmesi, Rabbimizin “kıst” ile muamelesinin örneklerindendir. Rabbimiz insanlara da kıst ile muamele etmelerini emretmiş ve bu davranışta bulunanları övmüş ve sevdiğini bildirmiştir. 

42.Yalana çok kulak verenler, haramı çok yiyenler; artık onlar, eğer sana gelirlerse, aralarında hükmet ya da onlara mesafeli dur. Ve eğer onlara mesafeli durursan, artık sana hiçbir zaman zarar veremezler. Ve eğer hükmedersen, o zaman aralarında hakkaniyetle hükmet. Şüphesiz Allah, hakkaniyetle davrananları sever.

   (Maide/42

9.Ve eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle savaştırılırlarsa, hemen onların arasını düzeltin. Şâyet biri ötekinin üzerine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Sonra da eğer dönerse aralarında adaletle barış yapın ve hakkaniyetle davranın. Şüphesiz ki Allah, hakkaniyetle davrananları sever.

 (Hucurat/9)

Bu konuda ayrıca Bakara/282, Ahzab/5, Âl-i Imran/18, 21, Nisa/3, 127, 135, En’am/152, A’raf/29, Yunus/4, 47, 54, Mümtehine/8, Hud/85, Enbiya/47 ve Rahman/9’a bakılabilir.

“Kıst” sözcüğü, “adl” sözcüğü gibi “ezdat”tandır. “Hak edilmiş pay” anlamında kullanılan sözcük, aynı zamanda bu anlamın zıddı olan “zulüm, hakkı gasp etme” anlamında da kullanılır:

… 14Ve gerçekten bizim durumumuz ise; Müslümanlar bizdendir, yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar da bizdendir. Ama kimler Müslüman olduysa, işte onlar doğruya, güzele, iyiye, gerçeğe gitmeyi arayanlardır. 15.Ama inanç konusunda yanlış; kendi zararlarına iş yapanlara gelince, onlar da cehennem için odun olmuşlardır” demişlerdir.

                                                                                                            (Cinn/14, 15

 حميمHAMİYM

Ayetten anlaşılacağı gibi, insanlar ahirette iki genel grupta toplanacaklardır. Bu grupların bir tanesi “iman eden ve salihatı işleyenler” grubu, diğeri de müşrikler, münafıklar ve inkârcıların da dâhil olduğu “kâfirler” grubudur. Konumuz olan 4. ayette, “Kâfirler” grubu için cehennemde hazır bulundurulacak şeylerden birinin de “kaynar su” anlamına gelen “hamiym” olduğu bildirilmektedir. Muttakiler cennette her türlü nimet içinde mutlu yaşarken, kâfirler de cehennemde acıklı bir azaba maruz kalacaklar, içecek olarak kaynar su tadacaklardır. Cehennemdeki cezalandırmalar arasında “hamiym [kaynar su]” da bulunacağı başka ayetlerde (Nebe’/21-30, Muhanmmed/15, Rum/27, Vakıa/42-44, Rahman/41-44 ) de konu edilmiştir.

5.O, güneşi bir aydınlık, ay'ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye, aya menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile oluşturmuştur. O, bilecek olan bir toplum için âyetleri ayrıntılı olarak açıklar. 6.Şüphesiz gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve Allah'ın göklerde ve yerde oluşturduğu şeylerde, Allah'ın koruması altına giren bir toplum için nice alâmetler/göstergeler vardır.

Rabbimiz, evrende apaçık görünen Güneş ve Ay gibi ayetlerine dikkat çekerek kendi kudret ve ilmine işaret etmektedir. Ayetteki ifadede Güneş’in “ ضياءZiya”, Ay’ın ise “ نورNur” olarak nitelenmesi dikkat çekicidir. Bu niteleme başka ayetlerde (Furkan/61, Nuh/16, Nebe/12, 13) de yapılmıştır. Yukarıdaki ayetlerden, Güneş’in alev alev yanan bir enerji, ışık kaynağı; Ay’ın da bir ışık yansıtıcısı olduğu anlaşılmaktadır. Konu ile ilgili bilimve teknik kitaplarında ayrıntılı bilgi bulunmaktadır.

AY’IN MENZİLLERİ

Konumuz olan 4. ayetteki “Ay’ın menzilleri” ifadesi Ya Sin suresinde de geçmiş ve konu orada açıklanmış idi. Ay’ın Dünya’dan görünüşünün her gün değiştiği; “hilâl”den başlayarak 14. günde “dolunay” hâline gelen Ay’ın, sonraki günlerde yavaş yavaş tekrar eski şekline döndüğü eski tarihlerden beri bilinmektedir. Ay’ın görümündeki bu değişikliklerin daima aynı periyot ve şekilde olması, “Ay’ın Menzilleri” olarak değerlendirilmektedir. Daha fazla ayrıntı için ilgili bölümün Ya Sin Suresi’nden tekrar okunmasını öneriyoruz.

7,8.Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olan, onunla tatmin bulan şu kimseler ve kendileri Bizim âyetlerimize/ alâmetlerimize/ göstergelerimize duyarsız, ilgisiz olan kimseler; işte bunlar, kendi elleriyle ettikleri yüzünden varacakları yer ateş olanlardır.

Bu ayette, 5, 6. ayetlerde ittika eden bir kavim için deliller bulunduğu bildirilen gerçeklere itibar etmeyerek ahireti ummayan, sırf dünya nimetleriyle oyalanıp onlarla tatmin olan ve Allah’ın ayetlerine duyarsız kalan akılsız kimseler tehdit edilmektedir. Ayette geçen “ النّارateş” sözcüğünün, hem cehennemdeki “maddî” ateş hem de “vicdan azabı, pişmanlık ateşi, hasret ateşi” olarak anlaşılması mümkündür. Zira inanmadıklarını ilân edenlerin zihinlerinde daima onları rahatsız eden bir “acaba” vardır. Öyle ki, cennetten mahrum kalma ihtimali bir tarafa, bir de cehenneme gitme ihtimali bu kişilerin içlerini yakar, kavurur. Bize göre, bu tür kişiler inançsızlıklarından bile emin olamadıkları için sürekli tedirgin yaşarlar.

Zihinlerinin derinliklerinde daima bu tedirginliği hissederek yaşayanların, Ali b. Ebitalib’e nispet edilen şu sözü iyi düşünmeleri, iyi değerlendirmeleri gerekir:

“Müneccim [astrolog] ve tabib, her ikisi de dediler ki: ‘Ölüler, [ölümlerinden sonra] haşrolunmayacak!’ Ben de sizlere derim ki: ‘Eğer sizin dediğiniz doğru çıkarsa, ben hiçbir şey kaybetmem. Ama eğer benim sözüm doğru çıkarsa, vay geldi başınıza!”

9.Hiç şüphesiz iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan şu kimseler; imanlarından dolayı Rableri kendilerine kılavuz olur. Bol nimetli cennetlerinde onların altlarından ırmaklar akar durur. 10.Onların oradaki duaları, “Allah'ım! Sen her türlü eksiklikten arınıksın!”dır. Ve onların oradaki selâmlaşmaları, “Selâm”dır [sağlık, esenlik, mutluluktur]! Dualarının sonu da, “Tüm övgülerin, Âlemlerin Rabbi Allah'a olduğu!”dur.

İnkârcıların 7, 8. ayetlerde anlatılan akıbetlerine karşılık, bu ayetlerde de inananların akıbetleri beyan edilmektedir. Rabbimizin beyanına göre, iman etmiş ve salihatı işlemiş kişiler, imanları sebebiyle Allah’ın kendilerini kılavuzladığı üzere olacaklar ve cennette gireceklerdir. Cennette kavuştukları nimetler için Allah’ı tesbih ve tenzih ederek O’na hamd edecek olan cennetlikler, birbirlerini de “Selam [esenlik, güvenlik, mutluluk, sağlamlık]!” diyerek kutlayacaklardır. Cennetliklerin selamlanması sadece diğer cennetliklerce olmayacak, bu kişiler ayrıca cennetteki görevliler ve en güzeli Yüce Allah tarafından da selamlanacaklardır. 

58.Söz olarak onlara engin merhamet sahibi Rabbden “selâm” vardır.

                                                                                                       (Ya Sin/58)

14,15.Peki, Rabbi tarafından apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, işinin kötülüğü kendisine süslü gösterilen ve boş-iğreti arzularına uyan kimseler gibi; Ateş'te sonsuz olarak kalacak olan ve kaynar su içirilip de bağırsakları paramparça olan kimseler gibi midir? Allah'ın koruması altına girmiş kişilere vaat edilen cennetin örneği: “Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır.

                                                                                                      (Muhammed/15)

69.Kim de Allah'a ve Elçi'ye itaat ederse artık onlar, Allah'ın, peygamberlerden, dosdoğru kimselerden, şehitlerden ve sâlihlerden kendilerine nimet verdiği kişilerle beraberdir. Ve bunlar arkadaş olarak ne güzeldir! 70Bu, Allah'tan bir armağandır. En iyi bilen olarak Allah yeter.

                                                                                               (Nisa/69, 70)

Ve  Ahzab/44, Vakıa/15-26, Meryem/62, Nahl/32, Zümer/73, Enbiya/101, Ra’d/21-24, Fatır/34, 35.

11.Ve eğer Allah, insanlara, onların hayrı çarçabuk istedikleri gibi, kötülüğü alelacele verseydi, onlara, kesinlikle kendi sürelerinin sonunu gerçekleştirirdi. Fakat Biz, Bize kavuşmayı ummayanları azgınlıkları içinde bocalayanlar olarak terk ederiz.

“Ecel” konusuna dikkat çekilen bu ayette, peygamberlerle alay ederek “vaat edilen azap”ın kendilerine hemen inmesini isteyenlere zımnen şöyle cevap verilmektedir: “İnsanlar hayrı çar­çabuk istiyorlar. Şayet Allah, onların hayrı çarçabuk istemeleri gibi şerri de çarçabuk ver­seydi, işleri hemen bitirilir ve kesinlikle helâk olurlardı. Fakat Allah'ın hikmeti gereği, Allah’la kar­şılaşmayı inkâr edenlere, tüm azgınlık ve isyanlarına rağmen, günahlarından tövbe etmeleri için süre verilmekte ve bu süre içinde defalarca uyarı yapılmaktadır. Dolayısıyla bu kişilerin hak ettikleri şer de belli bir zamana kadar ertelenmiş olmaktadır. Ancak; vurdumduymaz bir şekilde taşkınlık yapmaya ve hadlerini aşmaya devam ederek kendilerine tanınan bu fırsatı kullanmayanlar için ise bu süre sonunda azabın hakk olması kesindir.”

İnkârcıların, tehdit edildikleri ilâhî azabın hemen gelmesi konusunda aceleci davrandıkları, başka ayetlerde de konu edilmiştir:

11.Ve insan, hayrı davet eder gibi kötülüğü davet eder. Ve insan çok acelecidir.

                                                                                                                       (İsra/11)

29.Ve onlar, “Eğer siz doğrulardan iseniz bu vaat ettiğiniz ne zaman?” derler. 30De ki: “Size günün belirlenmiş bir zamanı vardır ki ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz, ne de ileri geçebilirsiniz.”

                                                                                                    (Sebe’/29, 30)

25.Bir de onlar: “Eğer doğru kimselerden iseniz bu tehdit ne zaman?” diyorlar. 26De ki: “Kesinlikle bu tehdidin bilgisi, Allah'ın yanındadır. Ben ise yalnızca apaçık bir uyarıcıyım.”

                                                                                                    (Mülk/25, 26)

Bu konuda ayrıca Enbiya/38, Neml/71, Mearic/1, 2, Enfal/32, Yunus/48, Yunus/50, Ra’d/6, İbrahim/42, Meryem/84, Ahkaf/22-25’e de bakılabilir.

12.Ve insana sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken, dikilirken Bize kesinlikle yalvarır. Kendisinden sıkıntısını gideriverdik mi de sanki kendisine dokunan o sıkıntı için Bize hiç yalvarmamış gibi aldırmadan geçip gider. Sınırı aşanlara yaptıkları şeyler işte böyle süslenmiştir.

Bu ayette insanın nankörlük özelliğine dikkat çekilmiştir. İnsanların nankörlüğü Kur’an’da pek çok kez konu edilmiştir:

51.Ve Biz insana nimet verdiğimiz zaman o yüz çevirir, yan çizer. Kendisine bir kötülük dokunduğu zaman da geniş geniş dua sahibidir; yalvarır da yalvarır.

                                                                                                     (Fussilet/51)

67.Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, o yalvardığınız kişiler kaybolup giderler, O, kaybolmaz. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok iyilik bilmeyen biridir!

                                                                                                       (İsra/67)

83.Ve Biz insana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirip uzaklaşır. Ona fenalık dokununca da ümitsizliğe düşer.

                                                                                                         (İsra/83)

Ve  Rum/33, Zümer/49, Hud/9, 10, Tövbe/75, 76, Yunus/22, 23, Nahl/53, 54,  Lokman/31, 32,  Ankebut/65, Müminun/75-77.

Konumuz olan ayetin sonunda yer alan “Haddi aşanlara yaptıkları şeyler işte böyle süslenmiştir” ifadesindeki “süsleme” işini yapan, ya çevrede bulunan başka bir inançsızdır, ya da hevasına kapılıp yaptığı her işi beğenen insanın kendisidir:

48,49.Hani o münâfıklar ve kalplerinde hastalık bulunan; zihniyeti bozuk kimseler, “Şu adamları dinleri aldattı” dedikleri sırada, o kötü niyetli komutan, onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara, “Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım” demişti. Sonra da, ne zaman ki iki topluluk birbirini görür oldu, o, iki topuğu üstünde geri döndü ve: “Şüphesiz ben sizden uzağım. Şüphesiz ben, sizin görmediğinizi görmekteyim, şüphesiz ben, Allah'tan korkmaktayım” dedi. Ve Allah, sonuçlandırması/ cezalandırması pek şiddetli olandır. Ve her kim Allah'a işin sonucunu havale ederse bilsin ki şüphesiz Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

                                                                                                           (Enfal/48)

103.De ki: “Ameller bakımından en çok zarara uğrayanları haber verelim mi? 104.Onlar, yapay olarak, güzellik ürettiklerini sanırken, dünyadaki çalışmaları da boşa gitmiş olan kimselerdir.”

                                                                                              (Kehf/103, 104)

4.Şüphesiz Biz âhirete inanmayan şu kimselerin işlerini kendilerine süslü gösterdik de onlar şaşırıp kalmışlardır.

                                                                                                             (Neml/4)

21.Ve insanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra kendilerine bir rahmet tattırdığımız zaman, âyetlerimiz/ alâmetlerimiz/ göstergelerimiz hakkında onların bir plânı vardır. De ki: “Plân bakımından Allah daha çabuktur.” Şüphesiz ki elçilerimiz plânladığınız şeyleri yazıp duruyorlar.

                                                                                                         (Yunus/21)

13.Ve andolsun ki sizden önceki kuşakları, şirk koşarak, küfrederek yanlış yaptıkları zaman değişime/ yıkıma uğrattık. Ve onların elçileri açık belgeler ile gelmişlerdi. Zaten onlar inanacak değillerdi. İşte günahkârlar topluluğunu Biz böyle cezalandırırız. 14.Sonra nasıl amel edeceğinize bakalım diye onların sonrasından sizi yeryüzünde onların yerine getirdik.

Bir önceki ayette nankörlüğü açıklanan insana burada da geçmiş toplumlardan ibret alması ihtar edilmektedir. Çünkü bu dünya, giden bir neslin arkasından hep başka bir neslin getirildiği ve bu düzenin böylece devam ettirildiği bir sınav dünyasıdır:

164,165.De ki: “Allah her şeyin Rabbi iken, ben Allah'tan başka Rabb mi arayayım?” Her kişinin kazandığı yalnız kendisine aittir. Yükünü taşıyan kimse, bir başkasının yükünü taşımaz. Sonra sadece Rabbinizedir dönüşünüz. Böylece Allah, ayrılığa düştüğünüz şeyi size haber verecektir. Ve O, sizi yeryüzünde gidenlerin yerine getirilenler yapan, verdikleriyle sizi sınamak için, kiminizi kiminizin üzerine derecelerle yükseltendir. Şüphesiz Rabbin, kovuşturması çabuk olandır ve şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

                                                                                        (En’am/164, 165)

14. ayetteki “Sonra nasıl amel edeceğinize bakalım diye onların sonrasından sizi yeryüzünde halifeler kıldık” ifadesinde geçen “halife” sözcüğü, “sonradan gelip birilerinin yerini alanlar” demektir Yukarıdaki ifade ile muhataplara şu mesaj verilmektedir: “Siz yeryüzünün tek hakimi değilsiniz. Sizden evvel bu dünyada başkaları egemendi. Biz onları yok edip yerlerine sizi geçirdik. Eğer siz de zulme yönelirseniz, sizi de yok eder, yerinize başkalarını getiririz.”

Bu mesaj daha önceki toplumlara da iletilmiştir:

73.Andolsun ki Biz, Semûd'a da kardeşleri Sâlih'i elçi olarak gönderdik. O dedi ki: “Ey toplumum! Allah'a kulluk edin, sizin için O'ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir kanıt geldi. İşte şu, Allah'ın devesi/sosyal yardım ve destek ilkesi, sizin için bir âyettir; bırakın onu Allah'ın yeryüzünde yesin, sakın ona kötülükle dokunmayın, yoksa sizi acıklı bir azap yakalayıverir. 74.Ve düşünün ki Âd'dan sonra sizi halîfeler yaptı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinden saraylar yapıyorsunuz, dağlarını evler hâlinde yontuyorsunuz. Öyleyse Allah'ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde kargaşa çıkaranlar olarak taşkınlık yapmayın.”

                                                                                                      (A’raf/73, 74)

15.Ey insanlar! Allah'a muhtaç olanlar sizlersiniz. Allah ise; O, zengin ve övgüye lâyık olandır. 16,17.Eğer O dilerse sizi yok eder ve yepyeni bir oluşturmayı/halkı getirir. Bu, Allah'a hiç güç de değildir.

                                                                                                   (Fatır/15–17)

19,20.Gökleri ve yeryüzünü Allah'ın gerçek ile oluşturduğunuı görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? O dilerse sizi giderir ve yepyeni bir halk/ oluşturuluş getirir. Bu, Allah'a göre zor değildir.

                                                                                         (İbrahim/19, 20)  

133.Eğer Allah, dilerse sizi giderir ey insanlar! Ve başkalarını getirir. Ve Allah, buna en iyi güç yetirendir.

                                                                                                  (Nisa/133) 

54.Ey iman etmiş kimseler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında mü’minlere karşı yumuşak, kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimselere karşı da onurlu ve şiddetli bir toplum getirir ki Allah, onları sever, onlar da O'nu severler; onlar, Allah yolunda çaba harcarlar ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah'ın dilediğine verdiği bir armağandır. Allah, bilgisi ve rahmeti geniş ve sınırsız olandır, çok iyi bilendir.

                                                                                              (Maide/54)

15.Ve âyetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar: “Bundan başka bir Kur’ân getir yahut bunu değiştir!” dediler. De ki: “Onu kendimin öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.” 16.De ki: “Allah dileseydi, ben Kur’ân'ı size okumazdım ve Allah, Kur’ân'ı size bildirmemiş olurdu. Ben de Kur’ân'dan önce kesinlikle içinizde bir ömür kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”

Bu ayetlerde Rabbimiz, Kur’an’ın değiştirilmesi talebinde bulunan müşriklere, şayet iyice düşünür ve akıllarını kullanırlarsa, Peygamber'in tebliğ ettiği Kur'an'ın Allah’tan başkasının sözü olamayacağını kesinlikle anlayacaklarını söylemektedir. Müşriklere verilen bu cevap aynı zamanda Kur’an’ın inananların kalplerindeki yerini de pekiştirmektedir. Esbab-ı nüzul nakillerinde, Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Abdullah b. Ümeyy el-Mahzumî, Velid b. Muğire, Mukevvir b. Hafs, Amr b. Abdullah b. Ebi Kays el-Amiri ve As b. Amir b. Hişam adlarındaki beş kişinin peygamberimizden kendi akıllarına uygun, onların ilâhlarını reddetmeyen, onlara ne yapacaklarını bildirmeyen ve istediklerinde duruma göre değiştirilebilen bir başka Kur’an getirmesini istedikleri, bu ayetlerin de bu talep üzerine indiği haberi yer almaktadır.[7] Müşriklerin “Bu Kur’an bizim ilâhlarımızı aşağılıyor, bizi kınıyor ve biz de bundan rahatsızlık duyuyoruz” diyerek Kur’an’ın değiştirilmesi talebinde bulunmalarının altında sinsi bir plân yatmaktaydı. Onlar aslında peygamberimizi denemek istemişlerdi ve eğer peygamber böyle bir şey yaparsa, Kur’an’ı kendisinin derlediğini ve onu kendi istediği gibi değiştirdiğini ileri sürmeyi plânlamışlardı. Ama peygamberimize verdirilen “Allah dileseydi, ben onu size okumazdım ve O, onu size bildirmemiş olurdu. Ben de ondan önce kesinlikle içinizde bir ömür kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” şeklindeki cevap hem müşriklerin plânını boşa çıkarmış, hem de Kur’an’ın gerçekten Allah'tan gelen vahiy olduğuna bir kanıt olmuştur. Çünkü bu cevapla onlara: “Böylesi büyük ve kıymetli bir kitabın, öğrenim görmemiş, talebe olmamış, hiçbir kitap okumamış ve ilmî tartışmalarda bulunmamış bir kimsenin eliyle gelmesi, bunun ancak bir vahiy ile olacağını gösterir.  Böyle bir olguyu kabul etmemek ise aklın alacağı bir şey değildir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” denilmiştir. 

9.Hiç kuşkusuz Biz, o Öğüt'ü/ Kur’ân'ı Biz indirdik, Biz. Ve kesinlikle Biz, onun için koruyucularız.

                                                                                                  (Hicr/9)

44-47.Eğer Elçi/Muhammed, bazı sözleri Bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi, kesinlikle O'ndan tüm gücünü alırdık. Sonra O'ndan can damarını kesinlikle keserdik. Artık sizden hiç biriniz O'na siper de olamazdınız.

                                                                                                 (Hakkah/44-47)

17.Öyleyse Allah'ın aleyhine bir yalanı uyduran veya O'nun âyetlerini/ alâmetlerini/ göstergelerini yalanlayan kişiden daha yanlış; kendi zararlarına iş yapan kim olabilir? Hiç şüphesiz bu günahkârlar kurtuluşa eremezler.

Allah’ın aleyhine yalan uydurmak; kendisinin veya bir başkasının sözünü Allah’ın sözü imiş gibi göstermek, bilgilerin kendisine Allah tarafından verildiğini söylemek demektir. Dikkat edilirse, Allah’ın ayetlerini yalanlayan kişi ile Allah’ın aleyhinde yalan uyduran kişi aynı kefeye konmuş ve her ikisi de “en zalim” sıfatıyla nitelenmiştir. Açık bir tehdit olan bu nitelemenin muhatabı o günkü ve sonraki inkarcılar ve iftiracılardır. Dolayısıyla, Peygamberimiz Allah aleyhinde herhangi bir yalan uydurmadığına göre, ayetin içerdiği tehdit de Allah’ın aleyhinde yalan uyduran başka kişilere yöneliktir. Nitekim tarihî kayıtlar da kendi kuruntularını “Allah tarafından yazdırıldı, vahyedildi” diyerek Allah’a isnat eden iftiracı sapıkları ve Yalancı Müseyleme gibi sahte peygamberleri göstermektedir. 

78.Ve Kitap Ehlinden, bazı söz ve ilkeleri, kitaptan olmamasına rağmen, siz onu kitaptan sanasınız diye, dillerini kitaba doğru eğip büken akılsız, serseri bir gurup vardır. O, Allah katından olmadığı hâlde, “Bu, Allah katındandır” derler. Kendileri bilip dururken, Allah'a karşı yalan da söylerler.

                                                                                             (Âl-i Imran/78)

93.Ve Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde “Bana vahyolundu” diyenden ve “Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha yanlış; kendi zararlarına  iş yapan kim olabilir? Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseleri ölümün şiddetleri içindeyken, görevli güçler de onlara ellerini uzatmış, “Canlarınızı çıkarın. Bugün, Allah'a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O'nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız” derlerken bir görsen!

                                                                                                              (En’am/93)

114.Ve O, size Kur’ân'ı ayrıntılı/hak-bâtıl ayrılmış olarak indirdiği hâlde, Allah'tan başka bir hakem mi arayayım?” Ve kendilerine Kitap verdiğimiz şu kişiler, Kur’ân'ın şüphesiz Rabbinden hak ile indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde sen onların bu kitabın Allah tarafından indirildiğini bildikleri hususunda sakın şüphecilerden olma.

                                                                                                           (En’am/114)

18.Onlar, Allah'ın astlarından, kendilerine zarar vermeyen ve kendilerine yarar sağlamayan şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim yardımcılarımız/ destekçilerimizdir” diyorlar. De ki: “Siz Allah'a göklerde ve yerde Kendisinin bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” Allah, onların ortak koştukları şeylerin hepsinden arınıktır ve çok yücedir.

Bu ayette; Allah’ın yaratıcı, rızk verici, her şeye gücü yeten ve her şeyi düzenleyen olduğuna inanan ama aklını kullanmayarak Allah’ın astlarından bir takım ilâhlar edinip bunların kendisini Allah'a yaklaştıracağını zanneden müşrikler kınanmaktadır.

Müşriklerin bu sapık mantığı Kur’an’da pek çok ayette dile getirilmiştir:

76.De ki: “Allah'ın astlarından sizin için zarar vermeye ve yarar sağlamaya gücü yetmeyen şeylere mi kulluk ediyorsunuz? Oysa Allah, çok iyi işitendir, çok iyi bilendir.”

                                                                                                           (Maide/76)

11-13.İnsanlardan kimi de Allah'a belirsiz bir taraf üzerinde/ kararsız, net çizgisiz bir şekilde kulluk eder. O nedenle eğer kendisine bir iyilik gelirse, onunla zihnindeki tüm soru işaretlerini gidererek rahata kavuşmuş olur. Ve eğer kendisine bir sosyal yangın/ sıkıntı gelirse yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı da âhireti de kaybetti. İşte bu, apaçık kaybın ta kendisidir. O, Allah'ın astlarından kendine zarar ve menfaat veremeyecek şeylere yalvarır. İşte bu, çok uzak sapıklığın ta kendisidir. O, zararı yararından daha yakın olana yalvarıyor. Yalvardığı o şey ne kötü yardımcı, koruyucu ve ne kötü yoldaştır.

                                                                                                             (Hacc/11-13)

16.De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah'tır.” De ki: “Allah'ın astlarından o kendi kendilerine yarar sağlamaya ve zarar vermeye gücü olmayanları yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar mı ediniyorsunuz?” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Ya da karanlıklarla aydınlık bir olur mu?” Ya da Allah'a, O'nun gibi oluşturan birtakım ortaklar buldular da, bu oluşturma kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki: “Allah, her şeyin oluşturucusudur. Ve O, birdir, her şeye üstün ve kahredicidir.”

                                                                                                              (Ra’d/16)

Ve   Enbiya/66, 67, En’am/71, 72,  Furkan/55. Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, müşriklerin ortak koştukları nesneler ne kendilerine zarar verebilmekte, ne de faydaları dokunabilmektedir. Müşriklerin böyle şeylere tapmaları ve onlardan yardım istemeleri, her türlü eleştiriyi hak eden bönlükten başka bir şey değildir. Ayetteki “Siz Allah'a göklerde ve yerde Kendisinin bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” ifadesi şu şekilde takdir edilebilir: “Yani siz, Yüce Allah’a, mülkünde bir ortağı yahut da O’nun izni olmaksızın nezdinde bir şefaatçi bulunduğu­nu mu haber vermektesiniz? Oysa O, göklerde olsun, yerde olsun, kendisi­nin bir ortağı olduğunu bilmemektedir. Zira O’nun ortağı yoktur, O'nun için böy­le bir şey söz konusu değildir.

” Müşriklere özgü bu densizliğin yüzlerine vurulduğu bir ayet de Ra’d suresindedir:

33.Peki, o, kazandığı şeyler ile birlikte her bir kişinin üzerinde dikilen/görüp gözeten kimdir? Onlar ise Allah'a ortaklar edindiler. De ki: “Onları isimlendirin! Yoksa siz, O'na yeryüzünde bilmediği bir şey mi ya da sözden açık olanı mı haber vereceksiniz? Aslında kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan şu kişilere plânları güzel gösterildi de Yol'dan saptırıldılar. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için yol gösteren kimse yoktur.

                                                                                                             (Ra’d/33

Daha sonra Yüce Allah, kendini zalim bir ortağı bulunmaktan [şirkten] tenzih ve tak­dis ederek şöyle buyurmaktadır: “Allah, onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzehtir ve çok yücedir.”

19.Ve insanlar, sadece bir tek ümmet idiler, sonra ihtilâfa düştüler ve eğer Rabbinden bir Söz geçmemiş olsa idi, ihtilâf edip durdukları şeyler hakkında aralarında hüküm kesinlikle gerçekleştirilmişti.

Başlangıçta sadece tek bir ümmet olan insanlığın sonradan farklı inançlara, farklı gruplara ayrıldıklarının bildirildiği bu ayetten anlaşıldığına göre; insanların sonradan bir takım ihtilâflara düşerek ayrışması Allah’ın iradesi ve izniyledir. Yani Yüce Allah, inanma konusunda insanlara herhangi bir zorlama yapmayarak onları özgür bırakmış, böylece de insanlar arasında ihtilâflar oluşmuştur.

İNSANLAR AYRILIĞA DÜŞMEDEN ÖNCE TEK BİR ÜMMET İDİLER:

Çoğulu  الامم[ümem] olan  الامّة[ümmet] sözcüğü, ümm, ümmî, emam, imâm, âmmîn, teyemmüm sözcükleri gibi emm sözcüğünden türemiştir. Emm sözcüğü “kasdetmek, amaçlamak” demek olduğu için gerek ümmet sözcüğünde ve gerekse sözcüğün diğer türevlerinde –Türkçe'deki kullanımına uymasa da– “kasdetmek” anlamı mevcuttur.[8] Ümmet sözcüğünün terim anlamı ise: “Kendi irâdeleriyle veya bir zorunluluk neticesinde aynı zamanda aynı yerde bulunan; iyi ya da kötü aynı inanca sahip olan; aynı amacı gütme neticesinde bir arada yaşayan insan topluluğu” demektir. Çoğulu olan ümem sözcüğü ile birlikte Kur’ân'da 64 yerde geçmektedir. Ayrıca Kur’ân'da değişik kalıplarda olan ama aynı kökten gelen yüzlerce sözcük mevcuttur. Bu sözcüklerin hepsi de “kasdetmek, amaçlamak” anlamı eksenindedir.

Ümmet kavramı ile ilgili olarak A’râf Suresi’nde açıklama yapıldığı için ilgili bölümün oradan okunmasını öneriyor, insanların önceleri tek bir ümmet olduğu konusuna geçiyoruz:

213.İnsanlar tek bir önderli toplum idi de Allah müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve anlaşmazlık ettikleri konularda insanlar arasında hükmetsinler diye onların beraberinde hak ile kitap indirdi. Ve sırf o Kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, Kendi bilgisi gereği, iman edenlere, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka kılavuz oldu. Ve Allah, dilediği kimseyi/dileyen kimseyi dosdoğru yola kılavuzlar.

                                                                                                  (Bakara/213)

Yukarıdaki ayette insanların kendilerine uyarıcı gelmeden önce [küfür yolunda iken] bir tek ümmet oldukları bildirilmektedir. Sözcük küfür yolundaki insanlar için kullanıldığı gibi, mümin insanlar topluluğu için de kullanılmıştır.

Nitekim aşağıdaki ayetlerde ümmet sözcüğü müminler için kullanılmıştır:

51.Ey elçiler! Temiz, hoş, yararlı şeylerden yiyin ve sâlihi işleyin. Şüphesiz Ben sizin yaptıklarınızı çok iyi bilenim. 52.Ve işte bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O hâlde Benim korumam altına girin. 53.Sonra insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her grup, kendinde bulunan ile sevinip böbürlenmektedir.

                                                                                                  (Müminun/51-53)

92.Şüphesiz bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O hâlde Bana kulluk edin.

                                                                                                 (Enbiya/92)

Buna göre, konumuz olan 19. ayette geçen “insanlar sadece bir tek ümmetti” ifadesinden:

“İnsanlar önceleri tevhit ve İslâm ümmeti idiler. Ancak daha sonraları bir kısmının tevhit inancını bırakarak şirke batması, sapıtması sebebiyle aralarında ayrılık baş gösterdi. Böylece birbirlerine karşı hak hukuk tanımayan, her türlü zulmü reva gören çeşitli soylara, gruplara ve milletlere ayrıldılar” şeklinde veya, “İnsanlar önceleri kâfir bir ümmet idiler. Ancak daha sonraları bir kısmı İbrahim peygamber gibi hanifleşti ve diğerlerinden ayrılarak tevhit ve İslâm ümmeti oldu” şeklinde anlamlar çıkarmak mümkündür.

RABBİMİZDEN GEÇEN SÖZ

Ayette konu edilen Söz, Rabbimizin cezaları “adı konmuş süreye erteleme” ilkesidir. Yüce Allah, bu ilkesinden ve bu ilkeyi bozmayacağından başka ayetlerde de bahsetmiştir:

14.Ve onlar, ancak kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki taşkınlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından “adı konmuş bir süre sonuna kadar” sözü geçmemiş olsaydı aralarında kesinlikle gerçekleştirilirdi. Ve şüphesiz kendilerinden sonra Kitab'a vâris kılınan kişiler, Kur’ân'dan kesinlikle kararsızlığa götüren bir kuşku içindedirler.

(Şûra/14)

100.İşte geçmişe yönelik bu anlatım, kentlerin ciddî haberlerinden, önemli bilgilerindendir. Biz, onu sana anlatıyoruz; onlardan ayakta olan ve biçilmiş ekin olan da vardır.

(Hud/100)

45.Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde küçük-büyük hiçbir canlıyı bırakmazdı. Velâkin onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda süre sonları geldiği zaman da artık şüphesiz Allah, Kendi kullarını en iyi görendir.

(Fatır/45)

Ayrıca  Fussılet/45 ve Ta Ha/129’da da aynı ilkeye değinilmiştir. Bu açıklamalardan sonra anlaşılmaktadır ki: Şayet Yüce Allah daha önce insanların anlaşmazlığa düştükleri ko­nularda aralarında hüküm verme işini kıyamet gününden ön­ce yapacağına dair bir Söz söylememiş olsaydı, elbet­te hükmünü dünya hayatında gerçekleştirir ve amelleri sebebiyle mümin­leri cennete, kâfirleri de cehenneme koyardı. Fakat Yüce Allah insanlara -neler yapacaklarını tam olarak bilmekle beraber- özgür irade ve yeterli süre vermek suretiyle fırsat tanımış, verdiği sürenin vadesi olarak da kıyamet gününü tespit etmiştir.

20.Ve onlar, “Ona Rabbinden bir alâmet/ gösterge indirilseydi ya!” diyorlar. “Görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği bilmek kesinlikle Allah'a aittir. Hadi bekleyin. Şüphesiz ben sizinle birlikte bekleyenlerdenim” deyiver!

Rabbimiz, elçisinden ısrarla tekvinî mucize isteyen kâfirlere verilmesini istediği cevabı doğrudan peygamberimize söylettirmiştir. Peygamberimizden dile getirilmesi istenen tehdit mahiyetindeki bu cevabın takdiri şöyle yapılabilir:

“Allah bana neyi vahyediyorsa ben size onu söylüyorum. Siz ise benden, Allah'ın bana vahyetmediği, dolayısıyla hem benim hem de sizin için gayb olan şeyler istiyor ve mucizeler görmeden inanmayacağınızı söylüyorsunuz. Gaybe ait bilgileri ifşa etmek ya da etmemek bütünüyle Allah'a kalmış bir şeydir. Bu sebeple, ısrarla talep ettiğiniz mucizeyi Allah'ın gönderip göndermeyeceğini hep beraber bekleyip göreceğiz.”

Rabbimiz, inkârcıların bu tavırlarını ve değişik taleplerini Kur’an’da birçok kez dile getirmiş ve bu durumun önceki peygamberler için de aynı olduğunu bildirmiştir:

7,8.Ve inkâr etmiş olanlar: “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece O'nunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!” dediler. Bu şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar: “Siz, yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz” da dediler.

(Furkan/7, 8)

90-93.Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar hâlinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, öğrenip öğreteceğimiz bir kitabı bize indirmene kadar asla inanmayız” dediler. Sen de ki: “Rabbim noksanlıklardan arınıktır. Ben, beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!”

(İsra/90-93)

59.Ve Bizi, alâmetleri/göstergeleri göndermekten ancak öncekilerin onları yalanlamış olmaları alıkoydu. Ve Semûd'a, açık, gözle görülebilir biçimde sosyal destek kurumları kurmaları görevini vermiştik de onun sebep olmasıyla haksız davranmışlardı. Ve Biz, o alâmetleri/göstergeleri ancak korkutmak için göndeririz.

(İsrâ/59)

Ve Yunus/96, 97, Hicr/14, 15, Tur/44, En’am/7-9, 37, 109, Enfal/32, 33,  Şuara/153, 154, Şuara/185-187, Hud/53-57, Bakara/55.

21.Ve insanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra kendilerine bir rahmet tattırdığımız zaman, âyetlerimiz/ alâmetlerimiz/ göstergelerimiz hakkında onların bir plânı vardır. De ki: “Plân bakımından Allah daha çabuktur.” Şüphesiz ki elçilerimiz plânladığınız şeyleri yazıp duruyorlar

İnsanın nankörlük özelliğine somut bir örneğin verildiği bu ayette, bir sıkıntıdan sonra kendisine bir rahmet tattırılan insanın hemencecik Allah’ın ayetlerine dil uzatmaya kalkıştığı ifade edilmektedir. İşaret anlamı Mekkeli kâfirler olan “insanlar” sözcüğü aslında tüm insanları kapsamaktadır.

Esabab-ı nüzul kayıtları, ayetin iniş sebebi olarak şu olayı nakletmektedir:

Ebu Süfyan: “Senin bedduan sebebiyle bize yağmur yağmaz oldu. Eğer bize yağmur yağdırılmasını [ister ve] sağlarsan, biz de se­ni tasdik ederiz” demişti. Peygamber'in duası üzerine yağmur yağdığı hal­de iman etmediler. İşte onların “tuzaklarından” kasıt budur.[9] Ayetteki “Plân bakımından Allah daha çabuktur” ifadesi, Müşakele sanatıyla yapılan bir beyan olup anlamı “Allah çarçabuk cezalandırır” demektir. Müşakele sanatıyla ilgili detay Tarık Suresi’nin tahlilinde sunulmuştur.

İnsanların genel karakteri olan nankörlük, değişik ifadelerle başka ayetlerde de ortaya konmuştur:

6-8.Kesinlikle senin düşündüğün gibi değil! Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendisini yeterli gördüğünde, kesinlikle azar.

(Alak/6-8)

12.Ve insana sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken, dikilirken Bize kesinlikle yalvarır. Kendisinden sıkıntısını gideriverdik mi de sanki kendisine dokunan o sıkıntı için Bize hiç yalvarmamış gibi aldırmadan geçip gider. Sınırı aşanlara yaptıkları şeyler işte böyle süslenmiştir.

(Yunus/12)

36.Biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman da, onunla şımarırlar. Ellerinin önceden yaptığı şeyler sebebiyle kendilerine bir kötülük isabet ederse, hemen onlar umutsuzluğa düşerler.

(Rum/36)

22.Allah, size karada ve denizde yolculuk ettirendir. Gemilerde bulunduğunuzda gemiler içindekileri tatlı bir rüzgârla götürür. Yolcular neşelendiklerinde, şiddetli bir fırtına gelip çatar, dalgalar her yerden gelir. Ve onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını anlayınca, dini Allah için arındıranlar olarak O'na yalvarırlar: “Bizi bundan kurtarırsan, hiç kuşkusuz, karşılığını ödeyenlerden oluruz.” 23.Sonra ne zaman ki Biz onları oradan kurtardık, kurtulur kurtulmaz yeryüzünde haksız yere taşkınlıklar yaparlar. –Ey insanlar, taşkınlığınız şu basit dünya hayatının kazanımı olarak sırf kendi zararınızadır. Sonra dönüşünüz sadece Bizedir. Sonra Biz, yapmış olduklarınızı size haber vereceğiz.–

Bu ayetlerde, insan denen varlığın çaresiz kaldığında şirk koşup şefaatini umduğu sahte tanrılarını hemencecik terk ettiği, Allah’a tam da O’nun istediği gibi yalvardığı; buna karşılık, o sıkıntıdan kurtulur kurtulmaz aynı süratle taşkınlık ve haksızlık yapmaya geri döndüğü ifade edilerek insanın nankör karakterine somut bir örnek daha verilmektedir.

Bu örneğin verildiği bir başka ayet de İsra suresindedir:

67.Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, o yalvardığınız kişiler kaybolup giderler, O, kaybolmaz. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok iyilik bilmeyen biridir!

(İsra/67)

23. ayetteki parantez içi cümlede “Ey insanlar, taşkınlığınız şu basit hayatın kazanımı olarak sırf kendi zararınızadır. Sonra dönüşünüz sadece Bizedir. Sonra Biz yapmış olduklarınızı size haber vereceğiz” denilerek dünya hayatındaki başarılarına aldanıp ahireti bütünüyle unutan müstağnilere bir uyarı yapılmaktadır.

24.Dünya hayatının örneği, Bizim gökten indirdiğimiz su gibidir. Ki gökten indirdiğimiz suyla insanların ve hayvanların yediği bitkiler birbirine karışmıştır. Sonunda yeryüzü süslerini takınıp süslendiği, sahipleri de kendilerinin, ona gücü yetenler olduklarına inandıkları bir sırada, bazen geceleyin bazen de gündüz vakti, ona emrimiz gelivermiştir de ansızın, sanki dün orada hiçbir şenlik yokmuş gibi, onu, ta kökünden biçivermiştir. Biz, âyetlerimizi düşünecek bir toplum için işte böyle ayrıntılı olarak açıklarız.

Bir önceki ayette “basit hayatın kazanımı” olarak nitelenmiş olan safa sürmek, vurgun vurmak gibi geçici zevklerin uzun süreli olmayacağı, bu ayette çok veciz bir benzetme ile anlatılmıştır. Mükemmel bir doğa manzarası şeklinde resmedilen basit hayatın kazanımları, bir an sonra harap olmuş bir bölge olarak tasvir edilmek suretiyle insanlar çok etkileyici biçimde uyarılmıştır.

Arka arkaya çizilmiş iyi ve kötü tablolar şeklindeki bu uyarı yöntemi başka ayetlerde de kullanılmıştır:

45.Ve sen, onlara basit dünya hayatının misalini ver: O basit dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sebebiyle yeryüzünün bitkileri birbirine karışmış, sonra da rüzgârın savurup durduğu bir çöp kırıntısı oluvermiştir. Ve Allah, her şeye gücünü kabul ettirendir.

(Kehf/45)

21.Sen, şüphesiz Allah'ın gökten bir su indirip de onu bir yoluyla yeryüzündeki pınarlara koyduğunu, sonra onunla renkleri değişik bir ekin çıkardığını, sonra onun olgunlaşıp da senin onu sararmış gördüğünü, sonra da onu bir çöpe çevirdiğini görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? Şüphesiz, bunda kavrama yeteneği olanlar; temiz akıl sahipleri için kesinlikle bir öğüt/ hatırlatma vardır.

(Zümer/21)

20.Bilin ki iğreti dünya yaşamı, ancak bir oyun, tutkulu bir oyalama, bir süs, kendi aranızda bir övünüş, mal ve çocuklar konusunda bir çoğaltma yarışıdır. –Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir.– Âhirette ise şiddetli bir azap; Allah'tan bir bağışlama ve bir hoşnutluk vardır. Dünyadaki iğreti yaşam, aldanış malından, malzemesinden başka bir şey değildir.

(Hadid/20)

DÜNYA HAYATI BİTKİYE BENZER

İnsanın zaman ve emek harcayarak elde ettiği bu dünyaya ait kazanımlar, ölüm gelip çattığında tıpkı büyük gayretlerle güzelleştirilen bir bahçenin bir afet sonucu ansızın kuruyuvermesi gibi sıfırlanacak, bir ömür boyu beslenmiş ümitler bir anda ümitsizliğe dönüşecektir. Çünkü ölüm, bu dünyaya sımsıkı sarılarak arzularını her an arttıran insanlara genellikle ansızın, hiç beklemediği bir anda gelip çatmakta, bu beklenmedik sonla karşılaşan insan kendisini âdeta yüksek bir tepeden yere çakılmış gibi hissetmektedir.

Bu gerçek, başka bir ayette şöyle tasvir edilmiştir:

44.Derken kendilerine hatırlatılanı terk ettiklerinde, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki, kendilerine verilen şeylerle ‘sevince kapılıp şımarınca’, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar, umutları suya düşenler oldular.

(En’am/44)

25.Ve Allah, selâmet [esenlik, güvenlik, mutluluk] yurduna çağırıyor ve O, dilediği/dileyen kimseye kılavuz olur.

24. ayette, kazanırken, muhafaza ederken ve harcarken insana sıkıntı ve mutsuzluk veren dünya kazancının geçici ve değersiz olduğu açıklanmıştı. Bu ayette ise Rabbimiz insanları gerçek mutluluğa, esenliğe ve güvenliğe çağırmaktadır. Cennete “selâm yurdu” adının verilmesi, oraya gi­renin her türlü afet ve musibetten selâmete ermesinden ötürüdür. Ayrıca “es-Selâm” sözcüğü Rabbimizin isimlerinden biri olup “Dâru’s-Selam” ifadesinden “Allah kendi yurduna çağırıyor” anlamı da çıkmaktadır. 

19-24.Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler; Allah'a verdiği sözleri yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan, Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi; iman ve ameli birleştiren, Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler, Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş, salâtı ikame etmiş [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmuş, ayakta tutmuş], kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık Allah yolunda harcamış ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar Adn cennetlerine gireceklerdir. Görevli güçler/ haberci âyetler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabretmiş olduğunuz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!”

(Ra’d/21-24)

14.Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu aşırı istek, insanlara süslü/çekici kılındı. Bunlar, basit dünya hayatının kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır. 15-17De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Allah'ın koruması altına girmiş; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi Ateş'in azabından koru!” diyen, sabreden; direnç gösteren, doğru olan, sürekli saygıda duran, Allah yolunda harcamada bulunan ve seherlerde bağışlanma dileyen kişiler için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Ve Allah, kulları en iyi görendir.

(Âl-i Imran/14-17)

26.Güzellik yapan kişiler için daha güzeli ve fazlası vardır. Yüzlerine kara bulaşmaz, aşağılık, aşağılanma da. İşte bunlar, cennet ashâbıdırlar. Onlar, orada sonsuz olarak kalıcıdırlar. 27.Kötülük kazanmış olan kimseler de, kötülüğün cezası, bir benzeri iledir. Ve onları bir aşağılık kaplar. Onlar için Allah'tan, hiçbir koruyucu yoktur. Sanki onların yüzleri karanlık gecelerden bir parçaya bürünmüş gibidir. İşte onlar ateşin ashâbıdırlar. Onlar orada sonsuza dek kalacaklardır.

Bu ayetlerde mesaj “karşıtlık” metodu kullanılarak verilmektedir. Hem güzellik yapan kişilere hem de kötülük kazanmış kimselere hangi karşılıkların verileceğinin ayrı ayrı anlatılması, “karşıtlık” metodunun bir gereğidir. İyilerin ve kötülerin durumlarının karşıtlık içinde ele alınması, onları birbirleriyle mukayese edebilmeyi kolaylaştıran bir yöntemdir.

Güzel düşünüp güzel iş yapanlar ahirette daha güzeli ile karşılık bulacak, buna karşılık, işledikleri suçlar sebebiyle o gün yüzlerini zilletin bürüyeceği kötüler ise sadece yaptıklarının misliyle cezalandırılacaklardır:

60.İyilileştirmenin-güzelleştirmenin karşılığı, iyileştirme-güzelleştirmeden başka olabilir mi?

(Rahman/60)

45.Ve sen, onları aşağılıktan dolayı başları öne eğilmiş, göz ucuyla gizli gizli etrafa bakarlarken ateşe sunulduklarını göreceksin. İman etmiş kimseler de: “Şüphesiz zarara uğrayanlar, kendilerini ve ailelerini, yakınlarını kıyâmet günü zarara uğratmış olan kimselerdir” dediler. Gözünüzü açın! Şüphesiz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar devamlı bir azap içerisindedirler.

(Şûra/45)

42,43.Sakın şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanların yaptıklarından Allah'ın duyarsız/bilgisiz olduğunu sanma! Ancak O, onları, başlarını dikerek koşacakları, gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor. Onların bakışları kendilerine dönmez ve onların gönülleri bomboştur. 44,45Ve sen insanları, azabın geleceği gün ile uyar. Artık şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de senin davetine uyalım ve elçilere tâbi olalım.” derler. –Daha önce siz, sizin için bitişin/tükenişin/yok oluşun olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz? Hem siz, şirk koşarak kendilerine haksızlık edenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl yaptığımız size apaçık belli olmuştu. Ve size örnekler de vermiştik.–

(İbrahim/42-45)

160.Kim iyilik getirirse, artık ona getirdiğinin on misli vardır. Kim de kötülük getirirse, artık o, sadece onun misliyle cezalandırılır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.

(En’am/160)

Ve Kıyamet/7-12, Âl-i İmrân/106-107, Zümer/60, Abese/38-42, Kıyamet/20-23, Neml/89, Âl-i Imran/134, Ankebut/69.

28,29.Ve hepsini toplayacağımız, sonra da o ortak koşanlar için “Yerlerinize! Siz ve ortaklarınız!” diyeceğimiz gün, artık kesinlikle aralarını iyice açacağız ve onların ortakları, “Siz sadece bize tapmıyordunuz ki! Şimdi bizim aramızda ve sizin aranızda şâhit olarak Allah yeter. Biz sizin kulluğunuzdan kesinlikle bilgisizdik/ duyarsızdık” diyecekler.

Bu ayetlerde, şirk koşanlar ile kendilerine yapılan isnadı reddedip buna Allah’ı tanık gösteren sahte ilâhlar arasındaki tartışma bir ahiret tablosu hâlinde sergilenmektedir. Şirk koşanlara ve taptıklarına hitaben söylenen “Yerlerinize!” ifadesi, tehdit için kullanılan bir ifadedir ve “Hesabınız görülünceye kadar yerinizde durun!” anlamına gelmektedir. Oysa, toplanma günü Allah’ın sert muamelesine maruz kalacak olan kâfirler, bu kötü günle karşılaşmamaları için dünyada iken Kur’an’da (Nahl/36, Enbiya/25,  Zühruf/45, Tarık/8, 9, Kıyamet/13, İsra/13, 14) pek çok kez ikaz edilmişlerdir. Suçluların o gün bir arada toplanacakları, değişik ifadelerle birçok ayette  (Saffat/22-25, Kehf/47, Ya Sin/59, Rum/14, Rum/43, Meryem/82, Ahkaf/5, 6, Sebe/40, 41, A'raf/44, 45) bildirilmiştir.

O gün Allah da tanık gösterecek ve suçlulara söylenecek söz kalmayacaktır:

116-118.Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi, Allah'ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” Îsâ: “Sen arınıksın, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen, bunu kesinlikle bilmiştin. Sen, benim içimde/özümde olanı bilirsin, ben ise Senin zatında olanı bilmem. Şüphesiz Sen; görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği en iyi bilenin ta kendisisin! Ben, onlara sadece, Senin bana emrettiklerini; ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin’ dedim. Ve ben, içlerinde olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen, beni vefat ettirdin; geçmişte yaptıklarımı ve yapmam gerekirken yapmadıklarımı bir bir hatırlattırdın/ beni öldürdün, Sen, onları gözetleyenin ta kendisi oldun. Ve şüphesiz Sen, her şeye en iyi tanık olansın. Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar, senin kullarındır ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olanın, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapanın ta kendisisin” dedi.

(Maide/116-118)

30.Onlar, işte burada/o zaman herkes ne gönderdiyse onun imtihanını verecek. Ve kesinlikle gerçek mevlâları olan Allah'a döndürülecekler. İftira edip uydurdukları şeyler de kesinlikle kendilerinden uzaklaşıp kaybolacaklar.

Daha önceki ayetlerin tamamlayıcısı mahiyetinde olan bu ayet, dünya hayatı ile ilgili olan her şeyin bittiği o saate ve geri dönüşün mümkün olmadığı o yerde neler olacağını kısaca şöyle özetlemektedir: İnsanlar, uydurdukları yardımcıları kendilerinden uzaklaşmış bir hâlde gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülecekler ve önceden gönderdiklerinin karşılığını bulacaklardır. Bir başka ifade ile, o gün orası kafaların dank ettiği zaman ve yer olacaktır. 

165,166.İnsanlardan kimi de Allah'ın astlarından birtakım eşler tutan kimselerdir. Onları, Allah'ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman etmiş kimseler, Allah'a sevgi yönünden daha kuvvetlidir. Ve şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, azabı görecekleri zaman; kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaştıkları ve azabı gördükleri ve kendileriyle bağlar kesildiği zaman, bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke görselerdi.

(Bakara/166

24.Bak, kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler! O uydurdukları şeyler de kendilerinden ayrılıp kayboldu.

(En’am/24)

21.İşte onlar kendilerine zarar vermiş olan kimselerdir. O uydurdukları şeyler de kendilerinden uzaklaşıp kaybolmuşlardır. 22Şüphe yok, kesinlikle bunlar âhirette de en çok zarara/kayba uğrayıp acı çekecek olanların ta kendileridir.

(Hud/21, 22)

87.Ve Sûr'a üflendiği gün, artık Allah'ın diledikleri hariç olmak üzere göklerde ve yerde kimler varsa hepsi dehşete kapılırlar. Ve hepsi değerlerini yitirmiş olarak O'na gelirler.

(Neml/87)

75.Ve Biz her önderli toplumdan bir şâhit çekip çıkardık da, “Haydi, kesin delilinizi getirin!” dedik. Artık bildiler ki, hakikat Allah'a aittir ve uydurageldikleri şeyler kendilerinden ayrılıp kaybolmuştur.

(Kasas/75)

Ayetin başındaki “orada” sözcüğü; “o yerde, o durakta” demek olup mahşer alanındaki duruş yerini ifade etmektedir. Ancak sözcük, yer isminin zaman için kullanılmış olduğunun kabulü ile “o vakitte” olarak da anlaşılabilir.

GERÇEK MEVLÂ

Ayetin açık ifadesi, “Gerçek Mevlâ”nın “Allah” olduğunu vurgulamaktadır. Hatırlanacak olursa, A’raf suresinin 3. ayetinin tahlilinde bu hususa değinmiş, “veliy” sözcüğü ile aynı anlamda olan ve ismi fail anlamıyla “yol gösteren, yardım eden, koruyan, yakın” manasındaki “mevla” sözcüğünün kullara nispet edilmemesi gerektiğini, Mevla’nın sadece Allah olduğunu belirtmiştik. Bundan dolayıdır ki, gerek Celaleddin-i Rûmî adlı şairimizin, gerekse Hindistan, Pakistan ve Afganistan gibi toplumlarda benzer bazı şahsiyetlerin Mevlana unvanıyla anılmaları doğru bir uygulama değildir. Gerçek Mevlâ’nın Allah olduğu Kur’an’da pek çok ayette  (En’am/58-62, Hacc/78, Enfal/40, Muhammed/11, Tahrim/2,  İbrahim/22)  bildirilmiştir.

31,32.De ki: “Sizi gökten ve yeryüzünden kim rızıklandırıyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim sahip oluyor, bunların sahibi kim? Ve ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Ve işleri kim düzenliyor?” Hemen “Allah” diyecekler. O zaman de ki: “O hâlde hâlâ Allah'ın koruması altına girmeyecek misiniz? Öyleyse işte O, sizin gerçek Rabbiniz Allah'tır. Artık, gerçekten sonra sapıklıktan başka ne olabilir! O hâlde nasıl da çevriliyorsunuz?

Bu ayetlerde, müşrikleri gerçek ilâhın Allah olduğuna ikna etmesi için peygamberimize taktik verildiği söylenebilir. Ancak ayetlerde hedef alınan kitle, bize göre sadece Mekkeli müşrikler değil, tüm kitlelerdir. Rabbimiz peygamberimizden müşriklere sorular yöneltmesini istemekte, verecekleri cevaplarla müşriklerin Allah’ın birliğini ve Rabb olduğunu itiraf edeceklerini bildirmektedir. Peygamberimize öğretilen taktik, bu itiraflarını Allah’ın birliğine delil göstererek müşriklere suçlarını kabulden başka yol bırakmamaktır.

Rabbimiz bu yöntemin uygulanmasını başka ayetlerde de istemiş, rızkı verenin kendisi olduğu gerçeğini “Rabb”lığına delil olarak göstermiştir:

27-32.Böylece yeryüzünde, size ve hayvanlarınıza geçimlik olarak daneler/ hububat, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalar, gür çimenli, sık ağaçlı bahçeler, meyve ve otlak bitirdik.

(Abese/27-32)

21.Veya Allah, rızkını kesiverse, size rızık verecek o kimse kimdir? Aslında onlar azgınlık ve nefrette direnip durmaktadırlar. 22.Şimdi yüz üstü kapanarak yürüyen mi daha doğru gider, yoksa dosdoğru yolda dümdüz yürüyen mi? 23.De ki: “O, sizi inşa eden, size kulak, gözler ve gönüller oluşturandır. Sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını ne de az ödüyorsunuz?”

(Mülk/21-23)

46.De ki: “Hiç düşündünüz mü, eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alır ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah'tan başka getirebilecek ilâh kimdir?” Bak, Biz âyetleri nasıl açıklıyoruz. Sonra da onlar sırt çevirip engelliyorlar?

(En'âm/46)

Ve  Rahman/29, Ankebut/17, Secde/5, Zümer/3, Lokman/25, Müminun/84-89.

33.Hak yoldan çıkan kişilere Rabbinin kelimesi gerçekleşmiştir: Şüphesiz onlar imana gelmezler.

Bu ayette, Rabbimizin ezelî ilmi ile bildiği “gaybe ait olaylar”dan biri dile getirilerek “fasıklık eden kişilerin imana gelmeyeceği” bildirilmektedir. Ayetin işaret ettiği fasıklar, afak ve enfüsteki [evrendeki ve insanların iç dünyalarındaki] ayetlere gözlerini kapayıp kulaklarını tıkayanlardır. Bu kişiler söz konusu davranışlarıyla sadece kalplerine kilit vurmakla kalmamakta, aynı zamanda kendilerini âdeta dünya zevklerine ve nimetlerine boyunlarından tasmalamış olmaktadırlar. Ebuleheb örneğinde olduğu gibi, bu kişiler, kendilerine uyarı geldikten sonra yıllarca yaşamış olmalarına rağmen iman etmeden ölmekte ve böylece Rabbimizin “Şüphesiz onlar imana gelmezler” sözü de gerçekleşmiş olmaktadır. 

42,43.Ve onlar, var güçleriyle Allah'a yemin etmişlerdi ki, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelirse, kesinlikle önderli toplumların her birinden daha doğru yolda olacaklardı. Buna rağmen ne zaman ki kendilerine bir uyarıcı geldi, bu, yeryüzünde bir kibirlenme ve kötülük düzeni yönünden onların sadece nefretlerini artırdı. Hâlbuki kötü düzen ancak kendi düzenbazını çepeçevre kuşatır. O hâlde öncekilerin kanunundan/ onlara uygulanandan başka ne gözetiyorlar? Onun için sen, Allah'ın uygulamasında asla bir değişme bulamazsın. Sen, Allah'ın uygulamasında asla bir başkalaşma da bulamazsın.

(Fatır/42, 43

71.Ve kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olanlar, kesinlikle bölük bölük cehenneme sevk olunacak. Sonunda oraya vardıklarında kapıları açılacak. Ve onun bekçileri onlara: “İçinizden size Rabbinizin âyetlerini okuyan, bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi?” diyecekler. Onlar: “Evet geldi” diyecekler. –Velâkin kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden üzerine azap kelimesi hak oldu.–

(Zümer/71

34.De ki: “Ortaklarınızdan, önce oluşturup, sonra da onu çevirip yeniden iade edecek/ diriltecek kimdir?” De ki: “Allah önce oluştur, sonra da onu iade eder. O hâlde nasıl döndürülüyorsunuz?” 35.De ki: “Ortaklarınızdan doğru yolu gösterecek olan kimdir?” De ki: “Allah, hak olan doğru yola kılavuzluk eder. O hâlde kim doğru yola kılavuz olur? O hâlde doğru yola kılavuz olan mı kendisine uyulmaya daha lâyıktır, yoksa kendisine yol gösterilmeyince onu bulamayan mı? O hâlde size ne oluyor? Nasıl hükmediyorsunuz?”

Bu ayetlerde Rabbimiz müşriklere gerçek ilâhla sahte ilâh karşılaştırmasını yaptırmak için peygamberimizden yine soru-cevap yöntemini kullanmasını istemektedir. 

42-45.Bir zaman o, babasına: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir yararı olmayan şeylere niçin kulluk ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir bilgi bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytana kulluk etme. Şüphesiz şeytan Rahmân'a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'a] âsi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahmân'dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan] bir azap dokunur da şeytan için bir yol gösteren, koruyan, yardım eden bir yakın olursun diye korkuyorum” demişti.

(Meryem/42-45)

95,96.İbrâhîm: ‘Elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysaki sizi ve yaptığınız şeyleri Allah oluşturmuştur’ dedi.

(Saffat/95, 96)

36.Ve onların çoğu, ancak bir zanna uyarlar. Şüphesiz ki zan, “hak”tan hiçbir şey kazandırmaz. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çok iyi bilir.

Önce Mekkelileri, sonra da tüm insanlığı uyaran bu ayet, zannın insanlara hiçbir şey kazandırmayacağını bildirmektedir. Zannın “ilim” karşısında hiç bir değeri yoktur. Gerek insanları batıl inançlara sürükleyen sahte din koyucuları, gerekse görüş ve önerilerini ilimden çıkarsamayan filozof ve kanun yapıcıları yalnızca tahmin ve zanlarına dayanmaktadırlar. Zann ise “hakk”tan hiçbir şey ifade etmediği için kimseye bir kazanç sağlamamaktadır. Bu konu ileride, 66. ayette tekrar gündeme gelecektir.

37.Ve bu Kur’ân, Allah'ın astları tarafından uydurulan değildir. Lâkin sadece içinde konu edilenlerin doğrulanması ve Tevrât'ın ayrıntılı olarak açıklanmasıdır. Onda şüphe edilecek hiçbir şey yoktur. Âlemlerin Rabbindendir. 38.Yahut “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse siz benzeri bir sûre meydana getirin, Allah'ın astlarından çağırabileceklerinizi de çağırın. Eğer doğru kimseler iseniz.” 39.Tam tersine, onlar bilgisini kavrayamadıkları ve ilk olarak ortaya çıkması kendilerine henüz gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Bunlardan önceki kişiler, böyle yalanlamışlardı. İşte bak şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanların âkıbeti nasıl olmuştur.

Bu ayetlerde İsra/88’deki konu ele alınarak zanna uyan müşriklerin Kur’an’a bakışları üzerinde durulmuş ve onlara gerekli cevaplar verilmiştir. “Onu kendisi uydurdu” diyen inançsızlar, “Öyleyse siz benzeri bir sure meydana getirin!” şeklinde Rabbimizin açık bir meydan okumasına muhatap olmuşlardır. Rabbimizin bu meydan okuması başka ayetlerde  (İsra/88, Hud/13,  Tur/33, 34, Bakara/23)  de devam etmiştir. Bu ayetlerde görüldüğü gibi, Rabbimizin meydan okuması Kur’an’ın tümüyle bir benzerinin getirilmesi teklifiyle sınırlı kalmamış, bu teklif Kur’an’ın on suresinin, bir suresinin, hatta tek bir sözünün benzerinin getirilmesine kadar indirilmiştir. Rabbimiz ayrıca Kur’an’ın bir benzerinin şahıslar tarafından getirilememesi halinde aynı işi herkesin birleşip yardımlaşarak yapmayı denemelerini teklif etmekte, ancak ne yapılırsa yapılsın, bunun asla becerilemeyeceğini bildirmektedir.

Aslında Rabbimiz, bu meydan okuma ile insanları Kur’an üzerinde çalışmaya ve düşünmeye sevk etmektedir. Çünkü bilmektedir ki, insanlar, yapacakları ciddî çalışmalar neticesinde, en azından şu sonuçlara ulaşacaklardır: *

Kur’an, fesahat, belağat ve icaz bakımından eşsiz bir kitap, ebedî bir şaheserdir. Oysa Allah elçisi Muhammed (as)’in ne edebî bir geçmişi, ne de yaptığı herhangi bir öğrenimi vardır. Dolayısıyla böyle bir kitabı kendisi yazmış olamaz.

Kur’an, kendinden evvelki kitapları ve elçileri tasdik etmektedir. Oysa onu elçinin kendisi yazmış olsaydı, mutlaka hevasına uyar, geçmiş kitap ve elçileri tasdik etmek yerine kendisini ön plâna çıkararak her şeyi kendisine mal etmek isterdi.

* Kur’an, içerisinde fiziğe, kimyaya, biyolojiye, astronomiye, kozmolojiye, eğitime, psikolojiye, sosyolojiye ait nice bilgiler bulunması sebebiyle, içeriği ve öğretisi bakımından da eşsiz bir kitaptır. Oysa peygamberimiz, Mekke’de yetişmiş, hayatının her dönemi herkesçe bilinen, çevresinde herhangi bir okul veya öğretici bulunmayan bir kimsedir. Dolayısıyla Kur’an’daki bilgileri bilmesi bir yana, o konuları düşünmesi bile mümkün değildir.

* Kur’an gerçeklere dayanan birçok tarihî olay içermektedir. Allah elçisi Muhammed (as) ise böyle konulardan haberi olmayan bir kişidir. Bu olayları bilmesi de, yanlışsız olarak uydurması da imkânsızdır.

* Kur’an, geçmişe ait olduğu kadar geleceğe [gaybe] ait bilgiler de vermektedir. Bu bilgilerin doğrulukları zaman içinde bir bir ortaya çıkmıştır. Sıradan bir insanın mutlaka doğru çıkan bu tür haberler verebilmesi mümkün değildir. Allah’ın elçisi olduğunu söyleyen ve herkesin kendisine inanmasını bekleyen birinin kendine ait bir takım tahminleri geleceğe ait bilgilermiş gibi söylemesi ve güvenilirliğini riske etmesi düşünülemez. O hâlde bu bilgilerin onun kendi tahminleri olması söz konusu değildir.

* Kur’an, yapısal yönü ile de birçok mucize içermektedir. Öyle ki, geniş hacmine rağmen metninde hiçbir açıdan çelişki, tutarsızlık bulunmamaktadır. Böyle bir kitabın, kapasitesi bu işe yetmeyeceği herkesçe bilinen bir kimse tarafından yazılamayacağı ise ortadadır. 

82.Onlar hâlâ, Kur’ân'ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde birçok karışıklıklar bulurlardı.

                                                                                                                    (Nisa/82)

Kur’an üzerinde çalışıp düşünen her insanın tespit edebileceği bu hususlar, Kur’an’ın peygamberimizin eseri olmadığını göstermektedir. 37. ayetteki “Onda şüphe edilecek hiçbir şey yoktur. Âlemlerin Rabbi tarafındandır” ifadesi de buna işaret ederek Kur’an’ın Allah katından vahiy ile indirilmiş bir kitap olduğunu bildirmektedir. Rabbimizin bu meydan okuyuşu bugün hâlâ geçerli olduğu gibi, kıyamete kadar da geçerli olacaktır. Mucizelerin en büyüğü olan Kur’an’ın içerdiği mucizeler kıyamete kadar tükenmeyecek, insanlar o güne kadar onda birçok yeni mucizelerle karşılaşmaya devam edecektir. Kur’an’da karşılaşılacak her yeni mucize ise onun Allah’tan olduğunu bir kez daha ortaya çıkaracaktır. Kur’an’ın sadece indiği çağa değil, kıyamete kadar tüm insanlara hitap edecek bir kitap olduğu asla akıllardan çıkarılmamalıdır. Bu hususu göz ardı eden ya da Kur’an’ın bu kadar çok mucize içerebileceğine akıl erdiremeyen bazı cahiller, kendilerinin anlayamadıkları bu tür ayetleri eleştirip itiraz etmişlerdir. 39. ayetteki “Bilakis, onlar bilgisini kavrayamadıkları ve tevili kendilerine henüz gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar” ifadesi, tam da böyle bir duruma işaret etmektedir.

Cahillerin kavrayamadıkları ayetlere yaptıkları itirazların bir örneği de aşağıdaki ayetler hakkında olmuştur:

62.İkram olarak bu mu daha hayırlı yahut zakkum ağacı mı? 63.Şüphesiz Biz onu şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar için bir sınav aracı yaptık. 64,65.Şüphesiz o zakkum ağacı, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları boynuzlu yılanların başları gibidir. 66.İşte, kesinlikle onlar, ondan yiyecekler de karınlarını bundan dolduracaklardır. 67.Sonra şüphesiz onlar için, bunun üzerine kaynar su karışımı bir içecek vardır. 68.Sonra da şüphesiz dönecekleri yer, kesinlikle cehennemdir.

(Saffat/62-66)

43-46.Şüphesiz zakkum ağacı, aşırı günahkârların yiyeceğidir. O, erimiş maden gibidir, kızgın bir sıvının kaynaması gibi karınlarda kaynar.

(Duhan/43-46)

24.Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse kâfirler; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenkimseler için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korunun.

(Bakara/24)

Yukarıdaki ayetler ile ilgili olarak o günün müşriklerinden Ebu Cehil şu eleştiriyi yapmıştır: “Arkadaşınız [Muhammed], ‘Onun yakıtı taşlar ve insanlardır’ diyerek cehennem ateşinin taşları bile yaktığını iddia ediyor, sonra kalkıp o cehennemin içinde bir ağacın yeşerdiğini söylüyor. Halbuki ateş, ağacı yer, yakar, bitirir. Öyle ise o cehennemde nasıl o ağaç yeşerebilir?”

Müteşabih ayetlerden henüz tevili yapılmamış olanlar hakkında Ebu Cehil gibi ortalığı bulandırmak isteyenlerin olabileceğini haber veren Rabbimiz, bu ayetlerin tevilinin kimler tarafından yapılması gerektiğini de Âl-i Imran suresinde bildirmiştir:

7-9.Allah, sana bu kitabı indirendir. Bu kitaptan bir kısmı yasa içeren âyetlerdir ki bunlar, kitabın anasıdır. Diğerleri de benzeşen anlamlılardır. Amma, durum bu iken, kalplerinde kaypaklık/tutarsızlık olan kimseler, insanları dinden çıkarmak, ortak koşmaya sürüklemek ve onun anlamlarından en uygununun tesbitine yeltenmek için hemen ondan benzeşen anlamlı olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun anlamlarından en uygun olanının tesbitini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. Rabbimiz! Bize kılavuzluk ettikten sonra kalplerimizi çevirme! Bize Kendi nezdinden rahmet lütfet! Şüphesiz Sen, bol bol lütfedenin ta kendisisin. Rabbimiz! Şüphesiz Sen, insanları, kendisinde hiçbir şüphe olmayan gün için toplayansın. Şüphesiz Allah, verdiği sözden dönmez” diyen– o bilgide uzman olanlar bilirler. Ve sadece kavrama yetenekleri olanlar öğüt alırlar.

(Âl-i Imran/7-9)

40.Onlardan Kur’ân'a inanacaklar da var, inanmayacaklar da var. Ve senin Rabbin kargaşa çıkaranları en iyi bilendir. 41.Ve eğer seni yalanladılarsa hemen de ki: “Benim amelim bana, sizin ameliniz de size aittir. Benim yaptıklarımdan siz uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.” 42.Ve onlardan sana kulak veren kimseler vardır. Onlar aklını çalıştırmazlarken sağırlara, sen mi dinleteceksin? 43.Onlardan sana bakanlar da var. Fakat sen, körlere, onlar görmeyenler olsalar da sen mi kılavuz olacaksın?

Bu ayet grubunda peygamberimize kendi çevresindeki insanların davranışları konusunda bilgi verilmekte ve inançsızların ortaya koydukları tepkilerden dolayı kendisini suçlamaması öğütlenmektedir. İnançsızlar burada “ المفسدينmüfsidler [bozguncular]” olarak isimlendirilmiştir. Çünkü inkârları herhangi bir anlamlı sebebe değil, önyargıya ve nefsaniyete dayanmaktadır. 

57.Ve onlar; “Biz seninle beraber doğru yol kılavuzuna uyarsak, yurdumuzdan atılırız” dediler. Biz onları, Kendi katımızdan bir rızık olarak, her şeyin semerelerinin toplanıp kendisine getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere/Mekke'ye yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler.

(Kasas/57)

31.Yine onlar: “Bu Kur’ân, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler.

(Zühruf/31)

73.Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan başkasını Bize dayandırarak söyleyesin diye sana yanlış yaptırıp seni ateşte yakacaklardı. İşte o takdirde seni halil/ iz bırakan bir önder edinirlerdi.

(İsra/73)

Kalplerinin [bilinçlerinin] sesini bastıran bu düzenbaz bozguncular, inkâr edişlerinin sebebi olarak Kur'an’ın Allah'ın Kitabı olduğuna ikna edilememelerini gösterirler ve bu hâlleriyle zihinlerde sorular uyandırıp başkalarının da inanmasına engel olmaya çalışırlar. Ne var ki, mazeretlerinde samimî olmadıkları Allah’a gizli değildir. Samimiyetsiz ve kötü niyetli olmalarından dolayı da Rabbimiz tarafından “müfsid”ler olarak anılmaktadırlar.

Esbab-ı nüzul nakilleri bu kimselerden bazılarının içtenlikle Kur'an'ın Allah kelâmı oldu­ğunu kabul ettiklerini, ancak inat ya da kınanma korkusu gibi nedenlerle Kur’an’ı yalanlamaya yöneldiklerini kaydetmektedir:

“Velid b. Muğire, Peygamber  Kur'an okurken onu dinler ve şöyle der: ‘Ben biraz önce Muhammed’den bir söz işittim ki, o ne insan ne de cin sözüne benziyor. Allah'a ant olsun, onun sözlerinde bambaşka bir tatlılık ve zarafet var. Sözlerinin başlangıcı sağlam bir hurma ağacına, sonları da o ağacın meyvelerine benziyor. O, yücedir, kimse alt edemez.’ Velid, Kureyş’in ileri gelenlerinden biri idi. Ebu Cehil, Velid'in bu sözünü öğrenince onu azarla­mak için doğruca ona gitti. Çünkü Ebu Cehil Peygamber'e kin kusuyordu.”

Bir başka nakil:

“Velid, Ebu Bekir'e gelerek ondan Kur'an okumasını istedi. Bu­nun üzerine Ebu Bekir ona Kur'an'dan biraz okudu. Sonra Kureyş'in ileri gelenlerinin yanına döndü ve ‘İbn Ebi Kebşe'nin [Peygamber'in] dediği ne kadar harika! And olsun ki, o ne şiir, ne sihir, ne de delilik hezeyanıdır. Şüphesiz O Allah'ın kelamıdır’ dedi. Bunun üzerine Kureyş uluları onun iman edip başkasına zarar vereceğinden korktular. Ebu Ce­hil onun yanına geldi, ayıpladı, kınadı. Dönünceye dek onu fitledi.” [10]

41. ayette din seçme hürriyetinin temel ilkesi dile getirilmiştir. Bu konu ilk önce Kâfirun suresinde ortaya konulmuştu:

1.De ki: “Ey kâfirler; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini kabul etmeyen kişiler! 2.Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ ben sizin yaptığınız kulluğu yapmam. 3.Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ siz de benim yaptığım kulluğu yapmazsınız. 4.Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ ben asla sizin yapmış olduğunuz kulluğu yapıcı değilim. 5.Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ siz de benim yapmakta olduğum kulluğu yapıcı değilsiniz. 6Sizin dininiz/inanç ve yaşam ilkeleriniz sadece sizin için, benim dinim/inanç ve yaşam ilkelerim de sadece benim içindir.”

(Kâfirun/1-6)

18,19.Şüphesiz Allah, sizden o engelleyenleri, savsaklayanları ve sizi kıskanarak, kardeşlerine: “Bize gelin!” diyenleri biliyor. Ve onlar, sıkıntıya ancak, pek az geliyorlar. Derken o korku gelince, sen onları, ölümden baygınlık sarmış kimse gibi gözleri dönerek sana bakıyorlarken gördün. Sonra o korku gidince, iyiliğe kıskançlık ederek size keskin keskin diller sıyırdılar. İşte bunlar iman etmediler de Allah amellerini boşa çıkardı. Ve bu, Allah üzerine çok kolaydır.

(Ahzab/18,19)

42. ve 43. ayetlerde ise inkarcılar duyarsızlıkları sebebiyle “kulak veren ama duymayan”, “bakan ama görmeyen” kimseler olarak nitelenmektedirler. Bu niteleme, inkarcıların veciz bir ifadeyle kınanması demektir. 

4,5.İbrâhîm'de ve o'nunla beraber bulunanlarda –İbrâhîm'in babası için, “Senin için kesinlikle bağışlanma dileyeceğim. Ve Allah'tan olan hiçbir şeye gücüm yetmez” demesi hariç– kesinlikle sizin için güzel bir örnek vardır. Hani İbrâhîm ve İbrâhîm ile beraber olanlar, toplumlarına, “Biz, sizden ve sizin Allah'ın astlarından taptıklarınızdan uzağız. Biz, sizi silip attık. Ve siz, bir tek olarak Allah'a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sonsuza dek bir düşmanlık ve buğz belirmiştir. Rabbimiz! Yalnız Sana dayandık, Sana yöneldik. Ve dönüş ancak Sanadır. Rabbimiz! Bizi, kâfirler; Senin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler için bir ateşe atılma/imtihan aracı yapma! Bizi bağışla! Rabbimiz! Şüphesiz Sen, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olanın, en iyi yasa yapanın, en sağlam yapanın ta kendisisin!” demişlerdi.

(Mümtehıne/4, 5)

41,42.Seni gördükleri zaman da, “Bu mu Allah'ın elçi olarak gönderdiği? Şâyet tanrılarımıza inanmakta direnmeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı” diye seni alaya almaktan başka bir şey yapmıyorlar. Ve onlar, yakında azabı gördükleri zaman, kimin yolca daha sapık olduğunu bilecekler!

(Furkan/41-42)

198.Siz onları doğru yola çağırsanız da duymazlar. Ve onları sana bakar görürsün, hâlbuki onlar görmezler.”

(A’raf/198)

46.Peki onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinin, akıl edecekleri kalpleri ve işitecekleri kulakları olsun. İşte, şüphe yok ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerin içindeki kalpler kör olur.

(Hacc/46)

44.Şüphesiz ki Allah, insanlara hiçbir şekil ve yolla haksızlık etmez. Velâkin insanlar kendi kendilerine yanlışlar; kendi zararlarına işler yaparak haksızlık ediyorlar.

Herkes için bir uyarı mesajı içeren bu ayette Allah’ın kimseye zulmetmediği bildirilmektedir. Bu, cehennemde azap çekecek olanların o duruma bizzat kendi tercihlerinin bir sonucu olarak düşecekleri anlamına gelmektedir. İlk bakışta hiç kimsenin bile bile kendi kötülüğünü istemeyeceği gerekçesiyle akla aykırı gibi görünen bu çıkarsama, aslında tam olarak doğrudur. Zira Allah insanlara işitecek kulaklar, görecek gözler, hissedip akledecek kalpler vermiş ve ayrıca hakk ile batılı, doğru ile yanlışı birbirinden ayırmayı sağlayan kılavuzu [Kur’an’ı], onu tebliğ ve tebyin edecek elçiyle birlikte göndermiştir. Eğer insan, önüne serilmiş bütün bu donanıma itibar etmiyor ve sonucu baştan belli olan yola sapıyorsa, bu onun kendi iradesi ile yaptığı bir tercih demektir.

Dünya hayatında iken geçici çıkarlar uğruna ebedî hayatlarını mahveden bu kimseler, ahirette ise sadece pişmanlık duyacaklardır:

9.Onlar derler ki: “Evet, bize uyarıcı geldi de biz yalanladık ve ‘Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’ dedik.” 10.Ve onlar derler ki: “Eğer biz dinlemiş olsaydık yahut akletmiş olsaydık şu çılgın ateşin ashâbı içinde olmazdık.”

(Mülk/9, 10)

Sonuç olarak; ahiret hayatında herkes yaptığını çekecek, ektiğini biçecek, ettiğini bulacaktır.

45.Ve insanlar, Allah'ın, onları toplayacağı günde, sanki onlar sadece gündüzden bir saat kalmışlar gibi, aralarında tanışırlar. Allah'a kavuşmayı yalanlayan kişiler, kılavuzlanan doğru yoldan gidenler olmadıklarından kesinlikle ziyana uğramışlardır.

Bu ayette, cehenneme gitmeyi hak etmiş olanların yaşayacakları -mahşer gününe ait- bir tablo canlandırılmaktadır. Haşr alanındaki toplanma sürecinden bir enstantanenin tasvir edildiği bu tablodan anlaşıldığına göre, kendilerine zulmeden insanlar, dünyada ne kadar uzun yaşamış olurlarsa olsunlar, yaşadıkları süreyi az göreceklerdir. O gün bazılarına “sadece gündüzden bir saat”, bazılarına “bir akşam veya kuşluğu” kadar,  bazılarına da çok kısa olduğu anlamında “bir gün” kadar gelecektir. Dünyada kalış sürelerinin böylesine kısa algılanacağı hususu ayetlerde şöyle anlatılmıştır: 

46.Sonra onlar onu görecekleri gün, dünyada bir akşam veya kuşluğundan başka durmamış gibidirler.

Naziat/46)

99.Biz, sana geçmiş olan şeylerin önemli haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana katımızdan bir Öğüt/hatırlatma [Kur’ân] verdik. 100-102.Kim Bizim verdiğimiz Öğüt'ten [Kitap'tan/Kur’ân'dan] yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyâmet günü; Sûr'a üflendiği gün, sürekli içinde kalacakları bir yük yüklenecektir. Ve kıyâmet günü onlar için bu ne fena bir yüktür! Biz suçluları o gün, gözleri gövermiş olarak toplayacağız. 103.Aralarında fısıldaşacaklar: “Siz dünyada sadece ‘on gün’ kaldınız.104.” Biz aralarında ne konuşacaklarını daha iyi biliriz.– Yolca en üstün olan “Siz ancak bir gün kaldınız” diyecektir.

(Ta Ha/99-104)

55.Ve kıyâmetin kopacağı gün günahkarlar bir saatten fazla durmadıklarına yemin ederler. Onlar işte böyle döndürülüyorlardı. 56.Kendilerine bilgi ve iman verilen kimseler de diyecekler ki: “Andolsun ki Allah'ın yazısında, dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu, ölümden sonra dirilme günüdür. Fakat siz bunu bilmiyordunuz.” 57.Artık o gün şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlara mazeretleri yarar sağlamaz. Onlar, bağışlanmazlar da.

(Rum/55- 57)

112.Allah: “Yeryüzünde yıl sayısı olarak kaç yıl kaldınız?” dedi. 113Onlar: “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. Haydi, sayanlara sor” dediler. 114Allah: “Siz sadece pek az bir süre kaldınız; keşke siz bilmiş olsaydınız!” dedi.

(Müminun/112-114)

Konumuz olan ayetteki “aralarında tanışırlar” ifadesinden, bu kişilerin kabirlerinden çıktıktan sonra birbirlerini -dünyadaki gibi- hemen tanıyacakları anlaşılmaktadır. Ancak bu tanışma, dünyadaki dostluk veya akrabalık ilişkilerinde olduğu gibi insana yarar sağlayacak şekilde değil, birbirlerini azarlamak ve rezil etmek şeklinde bir sonuç verecektir. Bu husus başka ayetlerde  (Müminun/101,  Mearic/10-15, A’raf/38,  Ahzab/67, 68, Sebe'/31-33, Abese/33-37 ) de bildirilmektedir: Ayetin sonunda yer alan “Allah'a kavuşmayı yalanlayan kişiler, doğru yoldan gidenler olmadıklarından kesinlikle ziyana uğramışlardır” ifadesi, “Onlar, geçiciye aldanıp ebediyi tercih etmediler; malın sahtesini aldıkları için bu ticâretten kâr sağlamadılar, böylece tüm emekleri boşa gitti” anlamına gelmektedir.

46.Ve Biz onlara vaat ettiğimizin bir kısmını sana göstersek de yahut seni vefat ettirsek; geçmişte yaptıklarını, yapman gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlatırsak da, sonunda onların dönüşü yalnızca Bize olacak. Sonra Allah onların ne yapacaklarına şâhittir.

Ayette peygamberimize hitap edilerek tüm topluma bir uyarı yapılmaktadır. Ayetin mesajını şu şekilde takdir etmek mümkündür: “Onlara yapacağımızın bir kısmını sana sağlığında göstersek de, yahut bunu göstermeden senin canını alsak da değişen bir şey olmayacak. Biz onlara yapacağımızı yapacağız. Onların Bize döndürülmelerinden ve toplanılmalarından kaçıp kurtulmaları söz konusu değildir. Biz onların her yaptıklarına tanığız ve onları bir bir yazmaktayız.”

Bu ayetin mesajı, Ra’d suresinde de verilmiştir

 40.Ve onlara vaat ettiğimizin bir bölümünü sana göstersek yahut sana geçmişte yaptıklarını ve yapman gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırsak, şüphesiz yine de sana düşen sadece tebliğ etmektir. Bize düşen de hesap görmektir.

(Ra’d/40)

Gerçekten de onlara vaat edilenlerin bir çoğu, gerek peygamberimiz hayatta iken gerekse onun vefatından sonra, kısım kısım gerçekleşmiştir. Meselâ peygamberimiz hayatta iken gerçekleşen Bedir hezimetinin benzerleri, onun vefatından sonra da  binlerce kez tekrarlanmıştır. Ancak şurası muhakkaktır ki, insanların ahirette başlarına gelecekler, bu dünyadakinden daha çoktur.

47.Ve her önderli toplum için elçi olacaktır. O elçileri geldiğinde de aralarında adalet gerçekleştirilmiştir. Ve onlar, haksızlığa uğratılmazlar.

Peygamberlerin kendi ümmetlerine “gelme”lerinin bu dünyada mı yoksa ahirette mi söz konusu edildiği hususuna göre ayetten iki farklı anlam çıkarılabilir. Biz, her iki anlamın da doğru olduğu kanaatindeyiz.

Şöyle ki: Birinci anlam: Peygamberler toplumlarına dünyada iken gelirler ve Allah’ın mesajlarını onlara iletirler. Bu anlama uygun olarak; bu dünyada her topluma elçiler gönderilmiş, elçi ile gönderilen mesaj muhataplara ulaştığında insanların da bilmemek gibi bir mazeretleri kalmamıştır. Her toplum kendilerine gönderilen mesajdan sorumludur. Mesajı kabul edip hayatlarını buna göre düzenleyenler Allah’ın rahmetine mazhar olacaklar, inkâr edenler ise ahirette veya hem bu dünyada hem de ahirette azaba uğrayacaklardır. Gerek mükâfat gerekse ceza olan karşılıklarda tam bir adaletle hüküm verilecektir. Bu dünyada kendilerine elçi gönderilmemiş olanlar ise, Kur’an’da birçok ayette bildirildiği gibi, cezalandırılmayacaklardır.

Ayetten bu anlamın çıkarılmasını destekleyen başka ayetler de vardır:

24.Şüphesiz Biz, seni hak ile bir müjdeci, bir uyarıcı olarak gönderdik/elçi yaptık. Her ümmetin de içinde bir uyarıcı kesinlikle gelip geçmiştir. 25Ve onlar seni yalanlıyorlarsa, hiç şüphesiz onlardan önceki kişiler de yalanlamışlardı; elçiler onlara apaçık delillerle, sahifelerle ve aydınlatıcı kitaplarla gelmişlerdi. 26Sonra Ben, kâfirleri; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kişileri tutup yakaladım. Şimdi Beni tanımamak/tanıtmamaya yeltenmek nasıl oldu?

(Fatır/24)

15.Kim, kılavuzlanan doğru yolu bulursa, sırf kendi iyiliği için kılavuzlanan doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz, bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık.

(İsra/15)

133,134.Ve inkâr edenler: “Elçiliğini iddia eden bu kişi, Rabbinden bize bir alâmet/gösterge getirse ya!” dediler. Onlara ilk sahifelerde olan apaçık deliller gelmedi mi? Ve eğer Biz, onları bundan önce bir azap ile değişime/yıkıma uğratsaydık, kesinlikle “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce Senin âyetlerine uysaydık!” diyeceklerdi.

(Ta Ha/133, 134

İkinci anlam:

Her peygamber ahirette kendi ümmetinin başına gelir ve yargılanma esnasında toplumuna tanıklık eder. Toplumlar, başlarında kendilerine gönderilmiş olan elçileri olduğu hâlde ahirette hesaba çekilecekler, elçiler de bu sorgulamada tanık olarak dinleneceklerdir.

Konumuz olan 47. ayetten bu anlamın çıkarılmasına uygun olan ayetler de vardır:

41.Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl? 42İnkâr eden ve Elçi'ye isyan eden kimseler, o gün toprağa karışıp gitmeyi isterler. Allah'tan hiçbir sözü gizleyemezler de.

(Nisa/41, 42)

68.Ve sûra üflenmiştir de Allah'ın dilediği hariç, göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılıvermiştir. Sonra ona başka bir daha üflenmiştir de onlar kalkmışlar karşıda bakıp duruyorlar. 69.Ve yeryüzü Rabbinin nûruyla aydınlanmış, kitap konulmuş, peygamberler ve tanıklar getirilmiş ve aralarında hak ile karar verilmiştir. Ve onlara haksızlık edilmez.

(Zümer/68, 69)

11-13.tanıklık edecek elçiler, tanıklık için bekletildikleri “Ayırt etme günü” tanıklık vakti belirlendiği zaman14.–“Ayırt etme günü”nün ne olduğunu sana ne bildirdi!–

(Mürselat/11-13)

143.Ve işte böyle Biz, siz, insanlar üzerine şâhitler olasınız, Elçi de sizin üzerinize şâhit olsun diye sizi hayırlı bir önderli toplum yaptık. Üzerinde olduğun bu hedefi/stratejiyi belirlememiz de yalnızca, Elçi’ye uyan kimseleri, iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayıralım/ bildirelim diyedir. Tesbit ettiğimiz bu hedef/strateji, elbette, Allah'ın kılavuzluk ettiği kimselerin dışındakilere çok büyüktür. Ve Allah, imanınızı kaybedecek değildir. Hiç şüphesiz Allah, bütün insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir.

(Bakara/143)

30.Elçi de: “Ey Rabbim! Hiç şüphesiz benim toplumum şu Kur’ân'ı mehcur/ terk edilmiş bir şey edindiler” dedi.

(Furkan/30)

116-118.Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi, Allah'ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” Îsâ: “Sen arınıksın, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen, bunu kesinlikle bilmiştin. Sen, benim içimde/özümde olanı bilirsin, ben ise Senin zatında olanı bilmem. Şüphesiz Sen; görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği en iyi bilenin ta kendisisin! Ben, onlara sadece, Senin bana emrettiklerini; ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin’ dedim. Ve ben, içlerinde olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen, beni vefat ettirdin; geçmişte yaptıklarımı ve yapmam gerekirken yapmadıklarımı bir bir hatırlattırdın/ beni öldürdün, Sen, onları gözetleyenin ta kendisi oldun. Ve şüphesiz Sen, her şeye en iyi tanık olansın. Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar, senin kullarındır ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olanın, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapanın ta kendisisin” dedi.

(Maide/116-118)

48.Ve onlar; “Eğer doğrular iseniz bu vaat ne zamandır?” diyorlar. 49.De ki: “Ben, Allah'ın dilediğinin dışında kendim için bir zarar ve bir yarara güç yetiremem.” Her önderli toplum için bir süre sonu vardır. Onların sürelerinin sonu gelince artık ne bir an erteleyebilirler, ne öne alabilirler.

Bu ayette, inkârcıların “Eğer doğru kimseler iseniz bu vaat ne zamandır?” şeklindeki sorularına cevap verilmekte ve bu vaadin Allah’ın bilgisi dahilinde olduğu, Peygamberin ise bu konuda bir bilgisinin bulunmadığı dile getirilmektedir. Bir benzeri daha önce Ya Sin/48’de de dile getirilen bu soru, inananlara inkarcılar tarafından yöneltilmiştir. Ya Sin suresindeki açıklamamızda da belirttiğimiz gibi, gerçekten öğrenmeye yönelik samimi bir soru değil, inkâr ve istihzaya yönelik bir sorudur.

Kâfirlerin bu sorusu Kur’an’da birçok ayette geçmektedir:

29.Ve onlar, “Eğer siz doğrulardan iseniz bu vaat ettiğiniz ne zaman?” derler. 30De ki: “Size günün belirlenmiş bir zamanı vardır ki ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz, ne de ileri geçebilirsiniz.”

(Sebe’/29, 30)

25.Bir de onlar: “Eğer doğru kimselerden iseniz bu tehdit ne zaman?” diyorlar. 26De ki: “Kesinlikle bu tehdidin bilgisi, Allah'ın yanındadır. Ben ise yalnızca apaçık bir uyarıcıyım.”

(Mülk/25, 26)

Bu konuda ayrıca Enbiya/38 ve Neml/71 ayetlerine de bakılabilir. 49. ayetin son bölümündeki “Her ümmet için bir ecel vardır” ifadesiyle, her toplumun kendisi için belirlenen süre sonunda yıkılıp gideceği bildirilmiş, dolayısıyla toplumlara mevcut güçlerine güvenmemeleri mesajı verilmiştir. 

18.Ona inanmayan kimseler kıyâmetin çabuk gelmesini istiyorlar. İnananlar ise ondan korkuyla titrerler ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki kıyâmetin kopuş zamanı hakkında tartışanlar kesinlikle geri dönüşü olmayan bir sapıklık içindedirler.

(Şûra/18)

11.Allah, kendi süresinin sonu gelmiş bulunan hiçbir kimseyi asla ertelemez de. Ve Allah, yaptıklarınıza haberdardır.

(Münafikun/11)

12.Suçluları, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak: “Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de sâlih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz” derlerken bir görsen!

(Secde/12)

84.Sonra da ne zaman hışmımızı gördüler: “Allah'ın birliğine inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri kabul etmedik” dediler. 85.Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine yarar sağlayacak değildi. –Allah'ın, kulları hakkındaki sürüp giden tutumu...– İşte kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler burada kaybettiler, zarara uğradılar.

(Mümin/84-85)

50.De ki: “Hiç düşündünüz mü? O'nun azabı size geceleyin uykuda veya gündüzün gelecek olsa!” Suçlular bundan neyi acele isterler? 51.Bu azap meydana geldikten sonra mı ona iman edeceksiniz, yoksa şimdi mi? Hâlbuki siz onu acele olsun istiyordunuz  52.Sonra o şirk koşarak, inkâr ederek yanlış; kendi zararlarına iş yapanlara, “Tadın şu sonsuzluğun azabını!” denilecek. –Kazanmış olduğunuz şeylerden başkası ile mi cezalandırılacaksınız?”–

Bu ayet grubu, inkârcıların 48. ayette bahsedilen “Eğer doğrular iseniz bu vaat ne zamandır?” sorusuna verilen ikinci cevaptır. Bu cevabın bir benzeri de Tur suresindedir:

13-16.O gün yalanlayıcılar, cehennem ateşine itildikçe itilirler. –İşte bu, yalanlayıp durduğunuz ateştir! Peki, bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın oraya! İster sabredin ister sabretmeyin, artık sizin için birdir. Siz, sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız!–

(Tur/13-16)

Ayet grubunun en sonunda yer alan “Kazanmış olduğunuz şeylerden başkası ile mi cezalandırılacaksınız?” ifadesi, hiçbir suçlunun kendi suçundan başkasıyla cezalandırılmayacağı ilkesine atıf yapmaktadır. 

15.Kim, kılavuzlanan doğru yolu bulursa, sırf kendi iyiliği için kılavuzlanan doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz, bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık.

(İsra/15)

53.Ve “O azap gerçek mi?” diye senden haber almak istiyorlar. De ki: “Evet. Rabbime andolsun ki o, kesinlikle bir gerçektir. Ve siz, âciz bırakanlar değilsiniz.” 54.Ve eğer ki, şirk koşmak sûretiyle yanlış; kendi zararlarına iş yapmış olan herkes yeryüzünde ne varsa kendisinin olsa onu feda ederdi/ kurtulmalık verirdi. Ve onlar, azabı görünce pişmanlık duyardı. Ve aralarında adalet kesinlikle gerçekleşecektir. Ve onlar, haksızlığa uğramazlar.

53. ayette, kendilerine onca ikaz yapılmasından sonra hâlâ “O [azap] gerçek mi?” diye soran inkârcılara, vaat edilen azabın gerçek olduğu ve ondan kurtulmanın mümkün olmadığı bir kez daha ifade edilerek ciddî bir uyarı yapılmaktadır. Rabbimizin kimsenin bu azaptan kaçamayacağını bildiren uyarıları pek çoktur.   Ya Sin/82, Sebe’/3, Tegabün/7’de görülebilir. 54. ayette Rabbimiz, bütün dünya inkarcıların olsa bile, kıyamet koptuğunda hepsini vermek suretiyle o azaptan kurtulmak isteyeceklerini bildirerek o günkü pişmanlıklarının derecesini ve işin ciddiyetini inkarcılara haber vermektedir.

Ancak o gün kimse haksızlığa uğratılmayacak, aralarında doğrulukla ve adaletle hüküm verilecektir:

48.Ve hiçbir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiçbir kimseden yardımın, adam kayırmanın kabul edilmediği, kimseden fidyenin/kurtulmalığın alınmadığı ve hiçbir kimsenin yardım olunmadığı güne karşı Allah'ın koruması altına girin.

(Bakara/48)

254.Ey iman etmiş kimseler! Kendisinde hiçbir alış-verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir yardımın, iltimasın bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan harcamada bulunun. Ve kâfirler; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenler, kendi benliklerine haksızlık edenlerin ta kendileridir.

(Bakara/254)

91.Şüphesiz ki küfretmiş; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmişve bu durumda oldukları hâlde de ölen şu kişilerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın –onu fidye/kurtulmalık verseler bile– asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur.

(Âl-i Imran/91)

94.Andolsun ki Rahmân, onların hepsini kuşatmıştır ve kendilerini bir bir saymıştır. 95Hepsi de kıyâmet günü Rahmân'a tek başlarına gelirler.

(Meryem/94,95)

55.Haberiniz olsun! Şüphesiz göklerde ve yerde olan şeyler Allah içindir. Haberiniz olsun! Şüphesiz Allah'ın vaadi gerçektir. Velâkin onların çoğu bilmiyorlar.

56.Allah, hayat verir ve öldürür. Ve siz, yalnızca O'na döndürüleceksiniz.

Tüm insanlara yönelik bir bildiri mahiyetindeki bu ayetler “ الاela!” ünlemiyle başlamaktadır. “Haberiniz olsun, gözünüzü açın, iyi bilin ki!” anlamlarına gelen bu ünlem ancak gafillerin dikkatini çekmek ve onları gaflet [ilgisizlik, duyarsızlık] uykusundan uyandırmak için kullanılır. Bu ilahî bildiride, göklerde ve yerde bulunan şeylerin gerçek sahibinin Allah olduğu, hayat ve ölümün O’nun elinde bulunduğu vurgulanarak dünyayı sahiplenmenin ve dünyada baki kalma çabasının anlamsızlığı açıklanmakta, böylece insanlar öğüt verilerek uyarılmaktadır.

57.Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerdekine şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet gelmiştir.

Tüm insanlara hitap edilen bu ayette, dört ana niteliği ön plâna çıkarılarak Kur’an tanıtılmakta, Kur’an’ın ancak inananlara yarar sağlayacağı belirtilmektedir. Hatırlanacak olursa, Kur’an’ın “şifa” ve “rahmet” nitelikleri ilk olarak İsra/82’de geçmişti. Orada da açıklandığı gibi, Kur’an’ın şifa oluşu bedensel hastalıklara değil, zihinsel hastalıklara yöneliktir. Çünkü Kur’an zihinleri ikna eder, sıkıntı ve bunalımları gidererek gönülleri tatmin eder, insanların ahlakî seviyelerini yükseltir, böylece toplumun dirlik ve düzenini, huzur ve sükununu da sağlamış olur. Kur’an, insana lâzım olan dosdoğru yolu göstererek onu rüşde erdirdiği ve doğru bir yaşam için gerekli olan bilgileri insanın istifadesine sunarak onu bilgi edinmeye teşvik ettiği için aynı zamanda en büyük “rahmet”tir de... Kur’an’ın “şifa” ve “rahmet” özelliklerinin inananlar için olduğunun vurgulanması, Kur’an’dan ancak müminlerin istifade etmeleri sebebiyledir. Konu ile ilgili daha geniş açıklama için İsra/82’nin tahliline bakılmasını ve ilgili bölümün tekrar okunmasını öneriyoruz.

58.De ki: “Bunlar, Allah'ın ihsanıyla ve rahmetiyledir. İşte yalnızca bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.”

Bu ayette, peygamberimiz aracılığı ile insanlara Kur’an’ın bir önceki ayette sayılan niteliklerinden sağlayacakları faydaların dünyanın bütün kazanımlarından daha değerli olduğu mesajı verilmektedir. İnsanların bu dünyadaki kazanımlarının sadece mal-mülk, para-pul, makam-mevki, şan-şeref olmadığı; geçmişten intikal eden gerek maddî gerekse manevî değerler mirasının da bu kazanımlar içinde bulunduğu dikkate alınacak olursa, Kur’an’dan sağlanacak yararların ve bu gerçek kazanımlardan duyulacak hazların ne kadar büyük olduğu belki daha iyi anlaşılır.

Burada tüm insanlara yönelik olarak yapılan bu mukayese, bir başka ayette peygamberimize yönelik olarak yapılmıştır:

131.Ve kendilerini imtihan etmek için, basit dünya hayatının süsü olarak, onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız mal, mülk, evlat ve saltanata sakın gözlerini dikme/rağbetle bakma. Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir.

(Ta Ha/131)

59.De ki: “Gördünüz mü/ hiç düşündünüz mü? Allah, sizin için nice rızıklar indirdi de siz onlardan bir kısmını haram ve helâl yaptınız.” De ki: “Allah mı izin verdi size, yoksa siz Allah adına yalan mı uyduruyorsunuz?” 60.Ve Allah'a, yalanı iftira atanların, kıyâmet gününe dair görüşleri, inançları nedir? Şüphesiz Allah, insanlara lütfedendir velâkin onların çoğu karşılığını ödemiyorlar.

Kur’an’ın niteliklerinden ve insanlara sağladığı faydalardan bahsedildikten sonra rızkları haram ve helal diye tasnif etmenin ne gibi bir ahlakî sonuca yol açtığı konusuna geçilmesinden, bu iki ayetin farklı bir necm olduğu anlaşılmaktadır. Allah’ın rızklarından bazısını helâl bazısını haram ilân eden müşrikler bu tutumları sebebiyle eleştirilmekte ve buna yetkileri olmadığı mesajı verilmektedir. Müşriklere bu tasnifi yaparlarken Allah’tan mı yetki aldıkları yoksa yalan mı uydurdukları sorulmakta ise de, Allah’ın bu konuda kimseye yetki vermediği herkesçe bilindiğinden, bu soru aslında onların yalan uydurduklarının ilânı anlamına gelmektedir.

Rabbimizin başka ayetlerde de değinmiş olduğu “haram” ve “helal” hükmü koyma yetkisi, en detaylı olarak En’am suresinde gündeme getirilmiştir:

136.Ve onlar, Allah'ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan Allah'a bir pay ayırdılar da kendi sapık inançlarına göre, “Bu, Allah için; şu da ortaklarımız içindir” dediler. İşte, ortakları için olan pay Allah'a ulaşmaz, Allah için olan şey ortaklarına ulaşır. Verdikleri hüküm ne kötüdür! 138.Ve onlar, yanlış inanışları sebebiyle, “Bunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir. Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Bunlar sırtları yasaklanmış hayvanlardır” dediler. Ve bir kısım hayvanları Allah'a yalan uydurarak üzerlerine O'nun adını anmazlar. Allah, onları iftira ettikleri şeyler sebebiyle cezalandıracaktır. 139.Ve onlar, “Bu hayvanların karınlarındakiler sadece erkeklerimize ait olup kadınlarımıza haramdır. Eğer ölü olursa o zaman onlar onda ortaklardır” dediler. Allah, onların nitelemelerini onlara ceza olarak verecektir. Şüphesiz O, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır, çok iyi bilendir. 137.Ve onların ortakları, kendilerini mahvetsinler ve dinlerini karıştırıp bozsunlar diye ortak koşanların çoğuna, yük, utanç nedeni ve ilâhlara kurban edilmesi gerekçeleriyle, çocuklarını öldürmeyi güzel gösterdi. Ve Allah dileseydi bunu yapmazlardı. O hâlde onları ve onların uydurdukları şeyleri bırak! 140.Bilgisizlik yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı, Allah'a iftira ederek haram kılanlar kesinlikle zarara uğradılar. Onlar, kesinlikle sapmışlardır ve onlar kılavuzlandıkları doğru yola ermiş kimseler değillerdir. 141.Ve Allah, asmalı ve asmasız bahçeleri, hurmaları, ürünleri çeşit çeşit ekinleri, zeytinleri ve narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde inşa edendir. Meyve verince meyvesinden yiyin, hasat günü de onun hakkını verin ve savurganlık yapmayın. Şüphesiz Allah, savurganlık yapanları sevmez. 142.Ve O, hayvanlardan yük taşıyanları, döşek yapılanları inşa edendir. Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden yiyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır. 143.Sekiz eş: Koyundan iki, keçiden de iki. De ki: “Allah, iki erkeği mi haram kıldı yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinin sarıp bürüdüğünü; yavruları mı? Eğer doğrular iseniz bana ilme dayanarak haber verin.” 144.Ve deveden iki, sığırdan da iki … De ki: “Allah, iki erkeği mi haram kıldı yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin yavrularını mı? Yoksa Allah’ın size böyle bir yükümlülük ulaştırdığında O’nun yanında mıydınız?” Böyle hiçbir bilgiye dayanmadan, insanları saptırmak için, Allah'a karşı yalan uyduran kimseden daha yanlış; kendi zararlarına iş yapan kim olabilir? Şüphesiz Allah, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler topluluğuna kılavuz olmaz.

(En’am/136-144) 

103.Allah, bahîre'den sâibe'den vasîle'den ve hâm'dan hiç birini öngörmemiştir. Ancak kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler, Allah'a karşı yalan düzüp uyduruyorlar. Ve onların pek çoğu akıl erdirmez.

(Maide/103)

Konumuz olan bu iki ayette Allah’ın aleyhinde yalan uyduranların akıbetlerine değinilmese de, bu surenin 17. ayetinin “Öyleyse Allah’ın aleyhine bir yalanı uyduran veya O’nun ayetlerini yalanlayan kişiden daha zalim kim olabilir? Hiç şüphesiz bu günahkârlar kurtuluşa eremezler” ifadesine göre, bu kimselerin Allah’ın cezalandırmasından kurtulamayacakları zaten bellidir. Nitekim 60. ayette bu yalancılara kıyamet günü hakkındaki kanaatlerinin sorulması da bir uyarıdır ve onların acı bir akıbetle karşılaşacak olduklarını ima etmektedir. Allah’a karşı yalan uyduranlar hakkında Kur’an’da daha birçok uyarı ayeti bulunmaktadır. Bu konuyla ilgili olarak En’am/21, 93, A’raf/37, Hud/18, Ankebut/68, Zümer/32 ve Saff/7’ye de bakılmalıdır.

61.Ve sen, hangi işi yaparsan yap, Kur’ân'dan onun hakkında ne okursan oku ve siz ne işte çalışırsanız çalışın, unutmayın ki, siz ona dalıp gitmişken, Biz, sizin üzerinizde şâhitiz. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinizden uzak kalmaz. Ve bundan küçüğü ve daha büyüğü ancak apaçık bir kitaptadır.

Rabbimiz asıl mesajını önce peygamberimizi muhatap alarak sonra da İltifat sanatı ile hitabını tüm insanlara yönelterek ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bu ayetin mesajı hem peygamberimize hem de herkesedir. Ayette peygamberimize verilen mesajı şu şekilde takdir etmek mümkündür: “Biz senin büyük bir sabır ve dirençle Hakikat mesajını iletmek ve insanları ıslah etmek için yaptıklarının hepsini görmekteyiz. Şundan emin ol ki, görevini icra ederken senin nasıl çabaladığını, düşmanlarının hangi saldırılarına maruz kaldığını yakinen biliyoruz.” Ayetin herkese ve özellikle de peygamberimizin düşmanlarına verdiği mesajın takdiri ise şöyle yapılabilir: “Zannetmeyin ki elçimize ve Hakkın savunucusu, sözcüsü olan insanlara karşı yaptıklarınızı bilmiyoruz. Kurduğunuz bütün düzenleri, koyduğunuz bütün engelleri görmekteyiz. Üstelik bu yaptıklarınızı, ayrıntılı ve sağlam biçimde kayda geçiriyoruz. Bu yüzden dikkatli olun; bu yaptıklarınızın hesabının sizden sorulmayacağı zehabına kapılmayın.” Demek oluyor ki, her kişi -ister elçi olsun, ister toplumun normal bir bireyi- yaptığı işin kendisine zarar vermesini istemiyorsa, o işin Kur’an’a [Allah’ın rızasına] uygun olmasına dikkat etmek durumundadır. Çünkü yapılan her iş tanıklıdır, hepsinin hesabı tek tek sorulacaktır. Dünyada hiçbir şey Allah’ın ilminden ve görmesinden saklı kalamaz. Bu o kadar sıkı bir izlemedir ki, göklerde ve yerde olan zerre ağırlığında hatta zerreden daha küçük veya daha büyük hiçbir şey bundan kaçamaz. Hepsi apaçık bir kitaptadır.

59.Görünmezin, duyulmazın, geçmişin, geleceğin anahtarları da yalnızca O'nun katındadır. O'ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.

(En’am/59)

38.Ve yeryüzünde hiçbir irili-ufaklı kıpırdayan canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi önderli topluluklar olmasın. Biz Kitapta hiçbir şeyi noksan/yetersiz bırakmadık. Sonra onlar Rablerine toplanacaklardır.

(En’am/38)

6.Ve yeryüzünde hiçbir küçük-büyük canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Allah, onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır.

(Hud/6)

217-219.Ve sen kalktığın/elçilik görevini yapmak için ortaya çıktığın ve boyun eğip teslimiyet gösterenler arasında dolaştığın zaman seni gören en üstün, en güçlü, en şerefli, yenilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olan, engin merhamet sahibine sonucu havale et. 220.Şüphesiz ki O, en iyi işiten, en iyi bilendir.

(Şuara/217-220)

62, 63.Açın gözünüzü! Allah'ın yakınlarına, yardımcılarına –ki onlar inanan ve Allah'ın koruması altına girmiş kimselerdir– kesinlikle kaygı yoktur. Onlar üzülmeyecekler de. 64.Onlara dünya hayatında ve âhiret hayatında müjde vardır. Allah'ın sözleri için değişiklik diye bir şey yoktur. İşte bu, en büyük kurtuluşun ta kendisidir.

Ayrı bir necm olan bu ayet grubunda da yine çok önemli ve çok özel bir konu açıklanmaktadır. Bu konu, “ اولياء اللّهAllah’ın veliyleri [yakınları, yardımcıları]” konusudur. Çarpıtılması sebebiyle dinî hayatta bir takım hurafelerin ve sapık akımların oluşmasına yol açmış olan bu konu, önemine binaen burada geniş bir incelemeye tâbi tutulacak, bunun sonucunda da Kur’an terminolojisine ait olan “Allah’ın Evliyası” ifadesinin gerçek anlamı ortaya konacaktır.

KİMLER ALLAH’A YAKINDIR, YARDIMCIDIR?

Şimdiye kadar hep Allah’ın kullarına yakınlığı, yardımcılığı ile ilgili olarak kullanılmış olan “veliy [yakın, yardımcı]” sözcüğü, ilk kez Yunus/62’deki “evliyaullah” ifadesi dolayısıyla “kulların Allah’a yakınlığı, yardımcılığı” şeklinde gündeme gelmektedir. Çünkü bir izafet terkibi [isim tamlaması] olan “اولياء اللّه  evliyaüllah” ifadesi, sözcük anlamı itibariyle “Allah’a yakın olanlar” demektir. “اولياء اللّه Evliyaullah [Allah’a yakın olanlar]” ifadesi Kur’an’da geçtiğine göre, Rabbimizin kendisine yakın, yardımcı olarak gördüğü bazı kimselerin varlığı tartışmasızdır. Önemli olan, bu “yakın, yardımcı” insanların kimler olduğudur. Ne var ki, bu insanların kimler olduğu konusu tamamen çarpıtılmış, kimler olduğunu öğrenmek için Kur’an’a başvurulacağı yerde, yalan yanlış söylentiler dikkate alınarak Kur’an dışı acayip bir terminoloji üretilmiştir. Dine Kur’an dışında kaynak aramak anlamına gelen bu davranışlar, tevhit dininin dışına çıkılmasına yol açarak İslâm’a ters yabancı inanç ve kültürlerdeki bazı kabullerin İslâm’a sokulması neticesini doğurmuştur. Bu kabullerin kendilerini nasıl bir pisliğin içine sürüklediğini fark edemeyen zavallılar ise, İslâm’a Kur’an dışı kaynak icat eden müşriklerle birlikte boğazlarına kadar bu pisliğin içine batmışlardır:

28.Ey iman eden kimseler! Ortak koşan bu kimseler sadece bir pisliktirler. Artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan/onların uzaklaşmasıyla kazanç kaybına uğramaktan korktuysanız da Allah sizi dilediğinde armağanlar ile yakında zenginleştirecektir. Şüphesiz Allah en iyi bilen, en iyi yasa koyandır.

(Tövbe/28)

Oysa “Evliyaullah”ın kimler olduğunu anlamak için şirke batmaya hiç gerek yoktur. Çünkü Rabbimiz bunların kimler olduğunu Kur’an’da açıklamıştır:

34.Ve onların, kendileri Mescid-i Harâm'ın/dokunulmaz kılınmış ilâhiyat eğitimi merkezinin ayakta tutan mütevellileri/vakıf yöneticileri olmadıkları hâlde ondan menedip dururlarken Allah'ın kendilerine azap etmemesi için neleri var? Onun ayakta tutan mütevellileri/vakıf yöneticileri sadece Allah'ın koruması altına girmiş kimselerdir. Velâkin onların çoğu bilmiyorlar.

(Enfal/34)

Zihinlerindeki sorulara Kur’an yerine uydurma rivayetlerde cevap arayanlar, bu konuda da Kur’an’ı dikkate almamışlar ve “evliyaüllah” terkibine kendilerince, uydurmalar arasından cevap hazırlamışlardır:

Peygamber Efendimize “Evliyâullah kimdir?” diye sorulmuş, O da şöyle buyurmuştur: “Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır, zikredilir.[11] Hz. Ömer’den rivâyet edilen bir hadiste de “Kendileri şehid veya nebi olmadıkları halde nebilerin ve şehidlerin gıpta ettiği, aralarında ticaret ve akrabalık bağı olmadığı halde birbirlerini Allah için seven kimselerden” bahsedilmektedir.[12] Evliyâüllah, Allah için severler, birbirlerine dost, yârân, ahbâb olurlar.[13] Yüce Allah, Yunus ve Enfal surelerinin yukarıda verdiğimiz ayetlerinde “اولياء اللّه Evliyaullah [Allah’a yakın olanlar], mütteki müminlerdir” buyurarak “evliyaullah” terkibini açıklamışken; uydurma rivayetlerle “evliyaüllah”a Allah’ın beyanına uymayan başka açıklamalar getirmek, bize göre ancak haddini bilmez İslâm düşmanlarının işi olabilir. Müslümanların ömürlerinin boşa geçmesini sağlamak isteyen art niyetli, şeytan tıynetli bu kimseler, zehirli görüşlerinin cilâsı olarak “hadis” kavramını kullanmışlar ve kendi uydurduklarını peygamberimize isnat etmişlerdir. Biz burada, peygamberimizi bu iftiralardan tenzih etmeyi bir borç olarak görmekteyiz. Buraya kadarki açıklamalarımızdan çıkan sonuç şudur: “اولياء اللّه Evliyaüllah” sözcüğünün esas anlamı “Allah’a yakın olanlar” demektir. “Allah’a yakın olanlar” ise, Rabbimizin ifadesiyle “muttaki müminler”dir.

Bu noktada sorulması gereken soru şudur: “ Acaba muttaki müminler Allah’a nasıl yakın olabiliyorlar?” Rabbimiz bu sorunun cevabını da yine Kur’an’da vermiştir:

7.Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz, Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. 8İnkâr eden kişiler ise, artık yıkım onlara! Ve Allah, onların işlerini saptırtmıştır. 9Bu, şüphesiz onların, Allah'ın indirdiklerini beğenmediklerinden dolayıdır. Artık Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır.

(Muhammed/7-9)

52,53.Sonra Îsâ, onlardan küfrü: Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmeyisezince: “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler: “Allah'ın yardımcıları biziz, biz Allah'a iman ettik, bizim şüphesiz müslimler olduğumuza tanık ol. –Rabbimiz! Biz, senin indirdiğine iman ettik, elçiye de uyduk. Artık bizi şâhitlerle beraber yaz”– dediler.

(Âl-i Imran/52,53)

14.Ey iman etmiş kişiler! Allah'ın yardımcıları olun; nitekim Meryem oğlu Îsâ, havarilere: “Allah'a benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havariler: “Allah'ın yardımcıları biziz” dediler. Sonra İsrâîloğulları'ndan bir zümre inandı, bir zümre inanmadı. Sonra da Biz, inanmış kimseleri, düşmanlarına karşı güçlendirdik de onlar üstün geldiler.

(Saff/14)

39-41.Kendilerine savaş açılan kimselere, kendileri haksızlığa uğramaları; onlar, başka değil sırf “Rabbimiz Allah'tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmaları nedeniyle savaşmalarına izin verildi. Ve şüphesiz ki Allah, onları zafere ulaştırmaya en iyi gücü yetendir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, filiz, tomurcuk, ağaçtaki meyve, toplanmış tahıl, bakliyat, kıraç arazide diken, yapılı bina ne varsa hepsi, tüm alış-veriş yerleri; çarşı-pazar, tüm Salat; destek yerleri (iş; istihdam ve istihsal yerleri, eğitim öğretim kurumları ve güvenlik merkezleri) ve içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan mescitler yerle bir edilirdi. Allah, Kendisine yardım edenlere –kendilerini yurtlandırıp güçlendirirsek salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan, ayakta tutan], zekâtı/vergilerini veren, örfe uygun/herkesçe kabul gören iyi şeyleri emreden ve vahiy ve ortak akıl ile kötülüğü, çirkinliği kabul edilen şeylerden alıkoyan kimselere– kesinlikle yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, çok güçlüdür, mutlak galiptir. İşlerin sonucu da sadece Allah'a âittir.

(Hacc/ 39- 41)

Görüldüğü gibi, yukarıdaki ayetlerin açık ifadelerinde Allah’a yardımdan ve Allah’ın yardımcılarından bahsedilmektedir. Herkesçe malûmdur ki, bizzat Allah’ın kendisine yardım etmek imkânsızdır; Yüce Allah da böyle bir yardımdan ve yardımcılardan müstağnidir. Nitekim Rabbimizin muttaki müminleri kendisine veliy [yakın ve yardımcı] kabul etmesi de O’nun aczinden, düşkünlüğünden, güçsüzlüğünden, ihtiyacından kaynaklanmamaktadır.

Rabbimiz bir ayetinde bu hususu şöyle açıklamaktadır:

111.Ve de ki: “Tüm övgüler, hiçbir çocuk edinmeyen, sahiplikte ve yönetimde kendisinin herhangi bir ortağı bulunmayan, düşkünlükten dolayı yardımcısı olmayan Allah'a özgüdür; başkası övülemez.” Ve Allah'ı ululadıkça ulula!

(İsra/111)

O halde, muttaki müminlerin, hiçbir yardıma ve yardımcıya ihtiyacı olmayan Allah’a -sözcüğün hakikat anlamıyla- nasıl yardımcı olabildiğini anlamak için şu hususlarda dikkatle zihin yormak gerekmektedir:

Allah insanları ne için yaratmış, onlara neden kitaplar ve peygamberler göndermiş ve onlardan neler istemiştir?

Allah’ın insanlardan istedikleri kimler aracılığıyla gerçekleştirilmektedir, Sünnetullah nasıl cereyan etmektedir?

* Allah’ın düşmanları kimlerdir, bunlar neler isterler, nasıl davranırlar? Bu soruların cevapları hem belli hem de kolaydır: Allah, dünya yaşamında adaletin sağlanmasını, küfrün, şirkin, nifakın yok edilmesini, dinin tümüyle Allah’a özgü kılınmasını istemekte ve O’nun bu istekleri de biz kullarının ortaya koyduğu mücadele [cihad] nispetinde gerçekleşmektedir.

Allah’ın kurulmasını istediği düzeni kendisi kurmayıp kullarına bırakması ise kullarını sınamak istemesinden ötürüdür:

4-6.Artık Allah'ın ilâhlığına ve rabliğine inanmayan kimselerle karşılaştığınız/ savaştığınız zaman, hemen boyunları vuruş …/ölümüne savaşın. Sonra onlara üstün geldiğiniz zaman, hemen bağı sıkı bağlayın/sağlam kararlar alın. Sonra harp; bozum yapma işi ağırlıklarını atıp savaş bitince de onları ya karşılıksız olarak, ya da kurtulmalık karşılığı salıverin. İşte! Eğer Allah dileseydi elbette onları cezalandırıp adaleti sağlardı. Fakat böyle olması, sizi birbirinizle denemek içindir. Allah yolunda öldürülen/öldüren/savaşan kimselere gelince; artık Allah, onların amellerini asla boşa çıkarmaz. Allah onları kılavuzlayacak, durumlarını düzeltecek ve onları, kendilerine tanıttığı cennete girdirecektir.

(Muhammed/4)

Demek oluyor ki, Allah’ın istediklerinin gerçekleşmesi için çaba harcayanlar [yani peygamberimiz hayatta iken ona yardım edenler ve Allah’ın dinini ayakta tutmaya çalışanlar], kelimenin tam anlamıyla Allah’a yardım etmiş olmaktadırlar. Başka bir ifade ile “اولياء اللّه evliyaullah [Allah’a yakın olanlar] ve “ انصار اللّه ensarullah [Allah’a yardım edenler], Allah’ın koyduğu emir ve yasakları benimseyerek O’nun dinine sarılıp o dinin yayılması için canla başla çaba harcayanlardır. Bu kimseler Kur’an tarafından “muttaki müminler” olarak nitelenmektedir. “Evliyaüllah” ve “ensarullah” ifadelerinin asıl anlamları bu olmasına rağmen, “veliy” sözcüğünün ve türevlerinin gerçek anlamlarından saptırılıp gayet sığ olarak “dost” anlamında ifade edilmesi sonucu iş çığırından çıkmış ve basit gibi görünen bu yanlışla Allah ile kulun, kul ile Allah’ın arasında “gönül bağı” anlamında bir dostluktan söz edilir olmuştur. Zaten dinî alanlardaki sapmaların çoğu da metinde sözcük anlamıyla kullanılmış sözcüklerin sanki birer kavrammış gibi dayatılmasından kaynaklanmıştır. Dolayısıyla Türkçede doğru anlamı dışında da kullanılan “dost” sözcüğünün gerçek anlamı tespit edilmeli ve bu konuda nasıl bir sapmaya yol açtığı açıkça gösterilmelidir. Aslı “dust” ve çoğulu da “dostân” olan “dost” sözcüğünün anlamı “Birinin iyiliğini isteyen, onu içten seven, iyi görüşülen kimse, en yakın arkadaş, gönüldaş” demek olup dilimize Farsçadan girmiştir. Allah’ın sıfatları hakkında az çok bilgisi olan herkesin kabul edeceği gibi, bu sözcüğün anlamı, herhangi bir kimsenin Allah’la dostluk ilişkisi içerisinde gösterilmesine engeldir. Bu nedenle, “bir kimsenin Allah’a dost olması” veya “Allah’ın bir kimseyi dost edinmesi”, dost sözcüğünün anlamı itibariyle yanlış ifadelerdir. Diğer taraftan, anlam olarak birbirinden farklı olmaları sebebiyle, “dost” sözcüğü ile Arapçadaki “veliy” sözcüğünün aynı anlamda kullanılması da son derece büyük bir hatadır. Yanlış anlamlı sözcük kullanma hatası Allah ile ilgili bir konuda yapıldığında, bunu “hata” sözcüğüyle açıklamak da mümkün değildir. İnsanların basit dünya işlerindeki iyi ilişkilerini, yakınlıklarını anlatmak için kullanılan “dost” sözcüğünün Allah ile O’nun her konuda astı olan insanlar arasındaki mecazî yakınlığı ifade etmek için kullanılması, bu fahiş hatayı yapanların maksatlı olabileceklerini düşündürmektedir. Çünkü bu fahiş hata, yapanların ne Arapçadaki yetersizliklerinden, ne de Allah hakkındaki bilgisizliklerinden kaynaklanmaktadır. Bilakis bu kimseler, böyle bir hatayı yapmayacak kadar Arapçaya vâkıftırlar ve Allah’ı da gayet iyi tanıdıkları iddiasındadırlar. Sonuç olarak, Allah’ın insanlara yakınlığı mecazidir ve bu yakınlık Allah’ın insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarması, onlara yol göstererek yardım etmesi ve onları koruması şeklinde tezahür etmektedir. Muttaki müminlerin Allah’a yakınlığı ve yardımcılığı ise Allah’ın dininin yayılması ve yaşanması için çaba göstermeleridir. Asıl konumuz olan “veliy” sözcüğüne dönecek olursak; bu sözcük üzerinde uzunca durmamızın sebebi, sözcüğün kavramlaştırılarak tevhide aykırı biçimde kullanılıyor olmasıdır. Çünkü çok eskilerden beri “veliy” veya “evliya” diye bir üst sınıf din adamı tipi oluşturulmuş, bu sınıfa mensup sahte “veliy”ler tıpkı Hristiyanlıktaki ruhbanlar gibi bir çok din dışı işleri yapar olmuşlardır. Kendilerine has tevil yöntemleriyle her türlü İslâm dışı düşünceyi üretmiş olan bu sahte veliylerin tuzağına düşen zavallıların sayısı ise, ne yazık ki pek çoktur. Dolayısıyla, bu sahtekârlar kandırdıkları akılsızların veliysi, şeytanlar da bu sahtekârların veliysi durumundadır.

Böyle bir felâkete uğramamak için dini sadece Allah’a özgülemeyi ve bizi bu doğru yoldan ayırmaması için O’na yönelmeyi öneriyoruz:

“Allah, dini kendisine has kılmak için gayret sarf edenlere velâyetini [yakınlığını, yardımcılığını, karanlıklardan aydınlığa çıkarıcılığını, şefaatini, mürşitliğini ve koruyuculuğunu] esirgemesin! Bu gayret içerisinde olan mümin muttaki kullarını da “evliyaullah” ve “ensarullah” olarak kabul etsin!

65.Ve onların sözü seni üzmesin. Kesinlikle hâkimiyet, şan ve şeref bütünüyle Allah'a aittir. O, en iyi işiten, en iyi bilendir.

Peygamberimizi teselli eden bu ayette, hâkimiyetin, gücün, şan ve şerefin sadece Allah’a ait olduğu bildirilmektedir. İnançsızların davranışlarına üzülmemesi öğütlenerek peygamberimize yapılan teselli, aynı zamanda, Allah’a itaat edenlerin zafere ulaşacakları anlamına gelmesi sebebiyle onun karşıtlarına da bir gözdağı mahiyetindedir.

Peygamberimizi üzen sözlerin bir kısmı Furkan suresinde şöyle aktarılmaktadır:

4.Ve kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolan kimseler, “Bu Kur’ân, o'nun/ Muhammed'in uydurduğu yalandan başka bir şey değildir. Ona başka bir topluluk da bunun için yardım etmiştir” dediler. Böylece onlar kesinlikle haksızlık ettiler ve asılsız bir iddia getirdiler. 5.Ve “O Kur’ân, yazılı duruma getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o, sabah-akşam/ sürekli kendisine okunmaktadır” dediler. 6.De ki: “Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.” 7,8.Ve inkâr etmiş olanlar: “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece O'nunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!” dediler. Bu şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar: “Siz, yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz” da dediler.

(Furkan/4-8)

İnkârcıların bu tutumlarına karşı peygamberimiz pek çok ayette teselli edilmiş, Allah’a itaat edenlere de zaferler kazanacakları, şan ve şereflerinin artacağı müjdelenmiştir: 

10.Her kim üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan; mutlak galip olmak istiyorsa, bilsin ki en üstün, en güçlü, en şerefli, yenilmesi mümkün olmayan; mutlak galip olmak tamamıyla yalnızca Allah'ındır. Hoş kelimeler yalnızca O'na yükselir. Ve düzgün iş onu yükseltir. Kötülüklerin plânlarını yapan şu kişiler; onlar şiddetli azap kendileri için olanlardır. Onların plânları ise; o, darmadağın olur.

(Fatır/10)

8.Diyorlar ki: “Andolsun, Medîne'ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp çıkaracaktır.” Oysa güç, onur ve üstünlük Allah'ın, O'nun Elçisi'nin ve mü’minlerindir. Ancak münâfıklar bilmiyorlar.

(Münafikun/8)

180.Güç, kuvvet, yenilmezlik, şan ve şerefin Rabbi olan senin Rabbin, onların nitelediği şeylerden arınıktır.

(Saffat/180)

Ve Ya Sin/76,)  En’am/33, 34, Mümin/51,  Mücadile/21,   Saffat/171-173.

66.Gözünüzü açın! Göklerde olan kimseler ve yeryüzünde olan kimseler kesinlikle Allah'ındır. Ve Allah'ın astlarından istekte bulunan kimseler, eş tuttuklarına tâbi olmuyorlar. Onlar sadece zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan söylüyorlar.

Bu ayet de yine “ela [gözünüzü açın]!” anlamındaki bir uyarı edatı ile başlamaktadır. Yapılan uyarıda, göklerde ve yeryüzünde olan kimselerin rızklarının Allah’a ait olduğu, buna rağmen Allah’ın astlarından talepte bulunanların ise zanna uyup yalan söyledikleri bildirilmektedir. Böylece ayette zannın, hayalin İslâm dininde yeri olmadığı da vurgulanmış olmaktadır. Ayetin genel mesajı şu şekilde takdir edilebilir: “Sizin sapmanızın gerçek sebebi, araştırmalarınızı zann ve şüphe üzerine dayandırmanızdır. Bu temelsiz davranışınız yüzünden en makul şeylere bile kulak vermek istemiyorsunuz. Sonuçta sadece hakikate ulaşamamakla kalmıyor, aynı zamanda elçiler tarafından bildirilmiş mesajları da doğru değerlendiremiyorsunuz.” Daha evvel Necm/23, 28 ve Yunus/36’da yer almış olan “zanna itibar edilmemesi”ne yönelik ifadeler, ileride En’am/116 ve 148’de de karşımıza gelecektir.

67.Allah, içinde dinlenesiniz diye sizin için geceyi, göresiniz diye de gündüzü var edendir. Şüphesiz bunda kulak verecek bir toplum için alâmetler/göstergeler vardır.

Bir önceki ayette göklerin ve yerin Allah’a ait olduğu açıklanmış, bu ayette de evrendeki düzene dikkat çekilerek evrendeki tasarrufun Allah’a ait olduğu vurgulanmıştır. Ayetin son cümlesinde de vahye kulak verenlerin bu vurguda ibret alınacak kanıtlar bulacakları bildirilmiştir.

32-34.Allah, gökleri ve yeri oluşturan, gökten su indirip de onunla size rızık olarak çeşitli meyveler çıkarandır. Ve Allah, emri gereğince denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi/ sizin yararlanacağınız özelliklerde yarattı, ırmakları da emrinize verdi. Sürekli olarak dönüş hâlinde olan güneşi ve ayı da emrinize verdi/ onları da yararlanacağınız özelliklerde yarattı. Geceyi ve gündüzü de sizin emrinize verdi. Ve O, Kendisinden istediğiniz her şeyden size verdi. Allah'ın nimetini saymak isterseniz de sayamazsınız! Şüphesiz insan kesinlikle çok yanlış; kendi zararına iş yapan, çok iyilikbilmez biridir.

(İbrahim/32, 33)

86.Onlar görmediler mi ki, dinlensinler diye geceyi yarattık, gündüzü de gördürücü, aydınlık yarattık. Şüphesiz ki bunda iman eden bir toplum için kesinlikle alâmetler/göstergeler vardır.

(Neml/86)

68.Dediler ki: “Allah, çocuk edindi.” O, bundan arınıktır. O, zengindir/ hiçbir şeye muhtaç değildir. Göklerde ve yerde olan şeyler O'nundur. Buna dair yanınızda hiçbir delil yoktur. Allah'a karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

Bu ayette müşriklerin “Allah çocuk edindi” şeklindeki sapık inançlarına gönderme yapılarak bu asılsız iddia kesin bir dille reddedilmektedir. Bu meyanda, Allah’ın bundan uzak olduğu ve böyle bir şeye ihtiyaç duymadığı ifade edilerek tevhid inancı pekiştirilmektedir. Müşriklerin Yüce Allah’a yakıştırdıkları iftiralarından biri de O’na kimi zaman “oğul”, kimi zaman da “kızlar” isnat etmeleridir. Müşriklerin bu tutumu birçok ayette (Tövbe/30, Maide/17, Saffat/158, 159, Bakara/116, Meryem/88-95, En’am/101, İhlas/1-4) konu edilmiş ve kendilerine gerekli uyarılar yapılmıştır.

69.De ki: “Şu, Allah'a yalan uyduran kimseler kesinlikle kurtulamazlar.” 70.O şeyler, dünyada bir kazanımdır. Sonra dönüşleri yalnızca Bizedir. Daha sonra da küfrettikleri; bilerek reddedip kabul etmedikleri şeyler nedeniyle kendilerine o çetin azabı tattıracağız.

Bu ayetlerde, delilsiz iftira eden ve kendi saçma görüşlerini Allah’a mal edenlerin bu tür yalanlarla dünyada ancak biraz sefa sürebilecekleri, ahirette ise çok fena bir akıbetle karşılaşacakları bildirilmektedir. Bu fena akıbet, tadacakları çetin azaptır.

71,72.Bir de onlara Nûh'un önemli haberlerini oku: Hani o toplumuna: “Ey toplumum! Eğer benim makamım; görevli oluşum, size karşı çıkışım ve Allah'ın âyetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa, şunu bilin ki, ben, işin sonucunu yalnızca Allah'a bırakmışımdır. Artık siz ve ortaklarınız her ne yapacaksanız toplanıp bütün gücünüzle karar veriniz. Sonra bu işiniz size dert olmasın. Sonra bana gerçekleştirin, bana süre de tanımayın. Sonra da eğer yüz çevirirseniz; zaten ben sizden bir ücret istemedim! Benim ücretim sadece Allah'ın üzerinedir. Ve ben Müslümanlardan olmakla emrolundum” demişti. 73.Buna rağmen yine de o'nu yalanladılar. Biz de o'nu ve gemide kendisiyle beraber olanları kurtardık. Ve onları gidenlerin yerine getirdik. Âyetlerimizi [alâmetlerimizi/ göstergelerimizi] yalanlayanları da suda boğduk. O uyarılanların âkıbetinin nasıl olduğuna bir bakıver.

Bu ayetlerde, çok kısa ve veciz bir şekilde Nuh peygamber ile kavmi arasında cereyan eden olaylara değinilip bir hatırlatma yapılmıştır. Bu olaylara daha önceki surelerde de değinilmiş, özellikle Şuara suresinde konu detaylı olarak aktarılmıştı. Söz konusu olayların kısa bir özet şeklinde bu surede de aktarılmış olması, bize göre, Nuh peygamber ve kavmi arasındaki mücadele ile peygamberimiz ve Mekkeli müşrikler arasındaki mücadelenin birbirine çok benzemesinden dolayıdır. Bunları,   Hud/53-57, Maide/48, Neml/91, 92, Bakara/131, 132, Yusuf/101,  Yunus/84, A'râf/123-126, Neml/44, Maide/44, Maide/111, En’am/162-163’te görebiliriz.

74.Sonra onun ardından kendi toplumlarına elçiler gönderdik de onlar, onlara apaçık belgeler getirdiler. Ama daha önce onu yalanlamaları nedeniyle inanmadılar. İşte Biz, sınırı aşanların kalplerini böyle damgalarız/mühürleriz.

Rabbimiz, rahmeti gereği, Nuh peygamberden sonra da toplumlara elçiler göndermiş, kendilerine apaçık belgeler getirmelerine rağmen bu elçiler o toplumlarca yalanlanmıştır. Rabbimizin bu konudaki yasası [Sünnetullah], haddi aşarak yalanlayanların kalplerinin mühürlenmesidir. Ayetin sonunda yer alan “kalplerini böyle damgalarız/ mühürleriz” ifadesi, inançsızların kalplerinin mal-mülk, makam-mevki hırsıyla katılaştığı, duygusuz, düşüncesiz, anlayışsız bir hâle gelerek inanma yeteneğini kaybettikleri anlamına gelmektedir. 

110.Ve Biz, onların kalplerini ve gözlerini ilkin iman etmedikleri durumdaki gibi ters çeviririz. Ve Biz de onları taşkınlıkları içerisinde kör ve şaşkın olarak bırakırız.

(En’am/110)

17.Ve Biz Nûh'tan sonraki nesillerden nicelerini değişime/ yıkıma uğrattık. Ve kullarının günahlarını hakkıyla haberdar olan ve en iyi gören olarak Rabbin yeter.

(İsra/17)

Kur’an’dan anlaşıldığına göre, Nuh peygamberden sonra gönderilen elçiler Hud, Salih, İbrahim, Lut ve Şuayb peygamberlerdir.

75.Sonra bunların arkasından Mûsâ ve Hârûn'u âyetlerimizle/ alâmetlerimizle/ göstergelerimizle Firavun'a ve ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklendiler ve günahkâr bir toplum oldular. 76.Kendilerine tarafımızdan gerçek gelince, “Hiç şüphesiz bu, kesinlikle apaçık bir sihirdir” dediler. 77.Mûsâ dedi ki: “Siz hak için, o, size gelince, ‘Bu, bir büyülü sözdür?’ mü diyorsunuz? Hâlbuki büyülü söz söyleyenler, umduklarına eremezler.” 78.Onlar: “Sen atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi çeviresin ve yeryüzünde saltanat ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmayız” dediler. 79.Ve Firavun, “Bana en bilgili, etkili söz söyleyen bilginlerin tümünü getirin!” dedi. 80.Sonunda etkili söz söyleyen bilginler gelince, Mûsâ onlara, “Ne atacaksanız atın!” dedi. 81,82.Onlar ortaya atınca da Mûsâ, “Sizin getirdiğiniz şey bir göz boyama/ aldatmacadır. Şüphesiz, Allah onun boş ve asılsızlığını ortaya çıkaracaktır. Şüphe yok ki, Allah kargaşacıların işini düzeltmez. Ve Allah, günahkârların hoşuna gitmese de, hakkı, Kendi kelimeleriyle ortaya koyup gerçekleştirir” dedi. 83.Sonra Firavun ve adamlarının kendilerini ateşe atacağı korkusundan dolayı Mûsâ'ya kendi toplumundan bir soydan başka kimse iman etmedi. Ve şüphesiz Firavun yeryüzünde çok üstün idi ve o kesinlikle sınırı aşanlardandı. 84.Ve Mûsâ, “Ey toplumum! Siz Allah'a iman ettinizse, sadece O'na teslim olan Müslümanlardan oldunuzsa, artık sadece O'na sonucu bırakın!” dedi. 85,86.Onlar da, “Biz Allah'a işin sonucunu bıraktık. Ey Rabbimiz! Bizi o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan toplum için ateşlere sürükleme ve bizi rahmetinle kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler toplumundan kurtar!” dediler. 87.Ve Biz Mûsâ ile kardeşine, “Toplumunuz için Mısır'da birtakım okullar hazırlayın ve okullarınızı kıble/hedef kılın ve salâtı ikame edin [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmaı; toplumu aydınlatma kurumları oluşturun, ayakta tutun] ve mü’minlere müjde verin!” diye vahyettik. 88.Ve Mûsâ: “Rabbimiz! Şüphesiz Sen Firavun'a ve ileri gelenlerine basit dünya hayatında zînet ve mallar verdin. –Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye– Rabbimiz! Onların mallarını sil-süpür ve kalplerine sıkıntı düşür. Çünkü onlar o acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler” dedi. 89.Allah “Her ikinizin de duası kesinlikle kabul olundu. Öyleyse ikiniz doğru yolda devam edin. Ve bilmeyen kişilerin yolunu sakın izlemeyin!” dedi. 90-92.Ve İsrâîloğulları'nı bol sudan/nehirden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları hemen izledi. Sonunda boğulma ona yetişince, “Gerçekten, İsrâîloğulları'nın inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de inandım, ben de teslim olanlardanım” dedi. –Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve de bozgunculardan olmuştun. Artık Biz senden sonra geleceklere ibret olasın diye, bugün seni zırhınla birlikte kurtaracağız.– Ve şüphesiz insanlardan birçoğu kesinlikle Bizim âyetlerimize/ alâmetlerimize/ göstergelerimize karşı duyarsız/ilgisizdirler. 93.Ve andolsun İsrâîloğulları'nı çok güzel bir yurda yerleştirdik ve onları hoş nimetlerden rızıklandırdık da kendilerine bilgi gelene kadar ihtilâfa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, o anlaşmazlığa düştükleri konularda kıyâmet günü aralarında gerçekleştirecektir.

Daha evvel birçok Sûrede anlatılmış olan Mûsâ peygamber, Mûsâ-Firavun, Mûsâ-İsrâiloğulları kıssalarından derlenmiş bir özetin verildiği bu Âyet grubunda, diğer Sûrelerdeki kıssalarda bulunmayan bazı ayrıntılar mevcuttur.

Farklı bilgilerin verildiği Âyetler şunlardır:

78.Onlar: “Sen atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi çeviresin ve yeryüzünde saltanat ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmayız” dediler.

(Yûnus/ 78)

Bu Âyette, Mûsâ ve Hârûn peygamberlerin Firavun ve kavmini atalarının yolundan çevireceği ve iktidarı bunların ellerinden alacağı konu edilmektedir. Yûnus/82'deki, “günahkârların hoşuna gitmese de hakkı Kendi kelimeleriyle ortaya koyup gerçekleştirir” ifadesi, diğer âyetlerdeki, “uydurduklarını yutuyor”, “apaçık silip süpürüyor”, “onların yaptıklarını yutacak” şeklindeki ifadeleri tefsir etmektedir. Açıkça, Allah, bâtılı, kelimeleriyle ortadan kaldırıp hakkı ortaya koymaktadır. Mûsâ'nın attığı asâ olarak nitelenen şey, “Allah'ın kelâmı”, yani “vahiy”dir.

83.Sonra Firavun ve adamlarının kendilerini ateşe atacağı korkusundan dolayı Mûsâ'ya kendi toplumundan bir soydan başka kimse iman etmedi. Ve şüphesiz Firavun yeryüzünde çok üstün idi ve o kesinlikle sınırı aşanlardandı.

(Yûnus/ 83)

Bu Âyetten anlaşıldığına göre, Mûsâ peygambere kendi kavminin tamamı değil, kavminden sadece bir soy inanmıştır. Âyette soy olarak geçen bu inanmış kimseler muhtemelen o günkü gençlerden bir gruptur. 

85,86.Onlar da, “Biz Allah'a işin sonucunu bıraktık. Ey Rabbimiz! Bizi o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan toplum için ateşlere sürükleme ve bizi rahmetinle kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kimseler toplumundan kurtar!” dediler.

(Yûnus/ 85–86)

ZÂLİMLER İÇİN FİTNE OLMAK:

Daha evvel birçok kez açıkladığımız gibi, fitne sözcüğü altın, gümüş gibi kıymetli madenlerin, içlerinde bulunan değersiz maddelerin ateşte yakılması sûretiyle saflaştırılması anlamına gelmektedir. Sözcük, Rabbimizin kullarını saflaştırmak, olgunlaştırmak için onları içerisine düşürdüğü belâlar, sıkıntılar için kullanılan bir kavramdır. Ancak fitne sözcüğü burada "zâlimlere fitne olmak" tabiri içinde yer almaktadır. Bu sebeple, sözcüğe 83–86. Âyetlerden oluşan pasaj bütünlüğü çerçevesinde bakıldığında, sözcüğün meful anlamının kastedildiği görülür.

Buna göre, Mûsâ peygamberin kavminin duası şu anlama gelmektedir:

"Ey Rabbimiz! O kavim, bizi dinimizden döndürmek için bize baskı, zulüm yapmasın, yaptırtma bunu!"

 87.Ve Biz Mûsâ ile kardeşine, “Toplumunuz için Mısır'da birtakım okullar hazırlayın ve okullarınızı kıble/hedef kılın ve salâtı ikame edin [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmaı; toplumu aydınlatma kurumları oluşturun, ayakta tutun] ve mü’minlere müjde verin!” diye vahyettik.

(Yûnus/ 87)

Ve Biz Mûsâ ile kardeşine "Kavminiz için Mısır'da birtakım evler hazırlayın ve evlerinizi kıble kılın ve salâtı ikame edin ve müminlere müjde verin!" diye vahyettik. Bu Âyette, İsrâîloğullarını dinlerinden döndürmek isteyen Firavun'un baskı ve asimilasyon politikalarına karşı, Mûsâ ile Hârûn peygamberlerin, birlik ve beraberliklerini koruyabilmeleri için nasıl bir yol izlemeleri gerektiği bildirilmiştir. Rabbimizin bu talimatına göre, elçiler ve onlara inananlar birbirine bakan yakın evler [veya toplantı merkezi şeklinde kullanılan hücre evler] oluşturacaklar ve salâtı da ikame edeceklerdir. Aksi hâlde sürüden ayrılanı kurt kapacaktır. Bu paragrafta Mûsâ peygamberin Firavun ve ileri gelenler için yaptığı dua ile Rabbimizin bu duanın kabul edildiğini bildiren beyanı ve Firavun'un boğulma anında iman ettiği ve cesedinin sonraki kuşaklara ibret olması için gösterileceği bildirilmektedir. Firavun'un ölüm anındaki imanı "iman-ı yeis ve imanı- beis" denilen "zoraki iman" kategorisindedir. Sahibine faydası olmayan bu iman, daha evvel Kıyâmet Sûresi'nin tahlilinde detaylı olarak açıklanmıştır. Âyette geçen beden sözcüğü "insanın vücudu" anlamına geldiği gibi, aynı zamanda "zırh" da demektir. Bu nedenle Âyetin "seni bedeninle kurtaracağız" diye çevrilmesinde bir anlam yoktur. Zira "sen" ifadesi içinde "beden" anlamı zaten vardır. Buna göre Âyetin bugün seni zırhınla birlikte kurtaracağız şeklindeki ifadesi, daha sonra Firavun'un ibret için ortaya çıkarılışının, üzerinde savaş elbisesi olduğu hâlde gerçekleşeceğini düşündürmektedir. Ancak bazı kimseler beden sözcüğünün aynı zamanda "zırh" anlamına da geldiğini dikkate almamışlar ve Firavun'un cesedinin bulunduğunu ve sergilendiğini ileri sürmüşlerdir. Bu iddialardan biri, British Museum'da EA 32.751 kod numarası ile sergilenen cesedin o günkü Firavun II. Ramses'e ait olduğu yolundadır. Bu iddianın sahipleri, cesedin namazdaki secde pozisyonunda olmasını bu iddialarına delil göstermişlerdir. Ancak British Museum Eski Mısır Eserleri Bölümü yetkilisi olan Derek A. Welsby tarafından yapılan yazılı açıklamada bu cesedin M.Ö. 3.400 yıllarına [yani Mûsâ peygamberden çok önceki bir döneme] ait olduğu ve mezarda cesedin kimliğini ele verecek hiçbir özel takı, giysi ya da işarete rastlanmadığı bildirilmiştir.

Bu konuda ileri sürülen görüşlerden bir diğeri de Mevdûdî'ye aittir. Mevdûdî kendi iddiasını şöyle dile getirmiştir:

Bu va'd-i ilâhi gerçekleşmiş, herkesin bildiği gibi, Firavunun cesedi su üstüne çıkmış, müzede sergilenmektedir. Hatta bugün bile, Firavun'un cesedinin yüzerken bulunduğu yer, bölge sakinlerince gösterilir. Bu yer Sînâ Yarımadası'nın batı kıyısındadır ve şimdi Cebel-i Firavun [Firavun Dağı] olarak bilinir. Bu dağın yakınında da, Hammam-ı Firavun [Firavun Hamamı] denen sıcak bir kaplıca vardır ki, Firavun'un cesedinin bulunduğu söylenen Ebû Zenime'den birkaç mil mesafededir. Eğer boğulan Firavun, Mûsâ'nın [a.s] kendisine gönderildiğinde Mısır'ı yöneten Minfetah ise, mumyalanmış cesedi hala Kahire müzesinde sergilenmektedir. Sir Grafton E. Smith, Firavun'un mumyasından bandajları kaldırdığında cesedi üzerinde bir tuz tabakası bulunmuştu ki, bu da onun denizde boğulduğunun apaçık delilidir.[14]

FİRAVUNUN ÇIKARILMASININ BAŞKALARINA İBRET OLMASI:

Bilindiği üzere Firavun, yeryüzünde büyüklenmiş, azdıkça azmış, kendisini yeryüzünün rabbi, ilâhı olarak tanımaya ve tanıtmaya başlamış bir hükümdardır. Onun cesedi, o azametli kişinin nasıl erimiş, bitmiş, tükenmiş hâle geldiğini göstermesi bakımından hem onun gibi azmışlara hem de o hâli gören tüm izleyenlere ibret olacak, ders verecektir. Âyetin sonunda yer alan Ve şüphesiz insanlardan birçoğu kesinlikle Bizim Âyetlerimizden gafildirler ifadesiyle insanların duyarsızlığına dikkat çekilmiştir. Gerçekten de insanların çoğu, Allah'ın sayısız Âyetleri ile iç içe yaşamalarına rağmen işin farkında değildirler. Oysa böyle özel bir durum söz konusu olduğunda, para vererek o Âyeti müzelerde bile izlerler. (Kur'ân kıssalarının yararları için A'râf Sûresi'nin tahlilindeki açıklamamıza bakılabilir.) Firavun'un cesedi konusunda bilim teknik kitaplarında bir takım açıklamalar bulunmaktadır. Doksan üçüncü ayette İsrâîloğullarının özellikle bilgin olanları kınanmaktadır. Çünkü Âyette ilim gelene kadar onların ayrılığa düşmediği belirtilmiştir. Yani bilgi, ayrılığa değil birliğe sebep olacak en büyük etken iken, İsrâîloğulları arasında ihtilâfa yol açmıştır. İsrâîloğullarının bilgi geldikten sonra ayrılığa düşmeleri, onların hem Mûsâ dönemindeki hem de Kur'ân indiği dönemdeki durumlarına uymaktadır. Zira İsrâîloğullarının içlerinden bazıları, Tevrât geldiğinde de, Kur'ân'ı gördüklerinde de, ilim kaynağı olan kitabı tanımayarak çıkarları doğrultusunda hareket etmişler ve ayrılığa düşmüşlerdir.

94,95.Artık, sana indirdiğimiz şeylerin bir kısmına dair kesin, yeterli bilgin yok idiyse, hemen senden önce kitap öğrenip öğreten kimselere sor! Andolsun ki sana Rabbinden hak gelmiştir. O hâlde sakın şüphe edenlerden olma! Sakın Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma, sonra zarara/kayba uğrayıp acı çekenlerden olursun.

94. ayetin “artık” sözcüğüyle meallendirdiğimiz “ف fe” edatıyla başlaması, bu edattan sonra gelen sözlerin bu ayetten önceki pasaja ait olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla 94, 95. ayetlerdeki uyarılar, 75-93. ayetlerde yer alan kıssaya bağlı olarak yapılmıştır. Bu edatın dikkate alınmaması hem ayette hem de pasajda sorunlara yol açar. Ayetin muhatabı tüm insanlar olmasına rağmen hitabın tekil olarak peygamberimize yapılması, tam olarak Türkçedeki “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit” deyimine benzemektedir. Kur’an’da (Zümer/65, 66, Maide/116,  İnfitar/6,  Zümer/49,   Talak/1,   Ahzab/1-3, İnşikak/6 ) bunun birçok örneğini görebiliriz.

الشّكّŞEKK

Türkçede “kuşku anlamında kullanılan “ الشّكّşekke” sözcüğünün esas anlamı “kesin olmayan bilgi [yakin karşıtı]” demektir.[15] Dolayısıyla burada söz konusu olan, peygamberimizin kuşku duyması değil, daha önceden kendisine vahyedilen konularda yeterli bilgisinin olmamasıdır. Zaten ayette de ifadenin şimdiki zaman olarak değil, geçmiş zaman kalıbıyla “ فان كنتfein künte [eğer idiysen …]” şeklinde yer alması, sözcüğün bu anlamda kullanıldığını göstermektedir. Bunun bir başka örneği de yine bu surenin 104. ayetinde karşımıza çıkacaktır.

Peygamberimizin geçmiş kavimler hakkında yeterli, kesin bir bilgisinin olmadığı, başka ayetlerde de bildirilmiştir:

1.Kaf/100. Çok şerefli/şanı yüce Kur’ân kanıttır ki 22.kesinlikle sen bundan duyarsızlık, bilgisizlik içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir; Kur’an sayesinde kurmay birisi oldun.

(Kaf/22)

3.Sana bu Kur’ân'ı vahyetmekle Biz, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Hâlbuki sen, bundan önce, kesinlikle bu konu hakkında duyarsız/ bilgisizlerdendin. (Yusuf/3)

48.Ve sen bundan evvel herhangi bir kitaptan okumuyordun; sen Kur’ân'ı kendiliğinden yazmıyorsun. Eğer böyle olsaydı, bâtıla inananlar kesinlikle kuşku duyacaklardı. (Ankebut/48)

86.Ve sen Kitab'ın sana vahyedileceğini/indirileceğini ummuyordun. O, ancak Rabbinden bir rahmet olarak verildi. Öyleyse sakın kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere arka çıkma/ yardımcı olma. (Kasas/86)

Ayetteki “ منmin” edatının  teb’iz [bölme, parçalama] için olması, özellikle anlatılan kıssanın detayının o günkü ehl-i zikirden öğrenilmesinin, onlara sağlama yaptırılmasının ve böylelikle o konuda tam bir bilgiye ulaşılmasının istendiği anlamına gelmektedir ki, o günün Mekke’sinde de bu bilgilere sahip ve vahiy kültürü olan bir takım kimseler bulunmaktadır.

96,97.Şüphesiz, şu, aleyhlerinde Rabbinin Kelime'si hak olmuş olan kimseler, kendilerine bütün alâmetler/göstergeler hep birden gelse, yine de o acıklı azabı görünceye kadar iman etmezler.

Peygamberimizin üzüntüleri gideren, ona manevî destek veren bu ayetlerde Rabbimizin iki ilkesine işaret edilmektedir. Bu ilkelerden biri; özgür iradeleriyle inançsızlığı seçen kişilerin ne kadar mucize görseler de inanmayacak olmalarıdır. Hatırlanacak olursa, bu ilke surenin 23. ve 33. ayetlerinde de geçmişti. Burada “ كلمة ربّك Kelimeti Rabbik [Rabbinin kelimesi]” olarak ifade edilmiş olan ikinci ilke ise daha evvel “ قولKavl [Söz]” olarak da izahını yaptığımız “Rabbimizin cehennemi doldurma” kararıdır.   Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da, ne kadar mucize görseler de inanmayacak olanların bu tavırlarının o acıklı azabı görünceye kadar devam edecek olduğudur. Bu inançsızlar o acıklı azap karşısında imana gelecekler ancak bu zoraki iman onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır.

98.Ne olurdu, iman edip de imanları kendilerine yarar sağlamış bir kent olsaydı ya? Ancak Yûnus'un toplumu ayrıdır. Onlar iman ettikleri vakit, basit dünya yaşamında o rezillik azabını üzerlerinden kaldırdık ve onları bir süreye kadar yararlandırdık.

Bu ayetin anlamı 97. ayetin anlamı ile karıştırılmamalıdır. Çünkü 97. ayette zoraki imandan bahsedilmesine karşılık, burada, insanlardan o son dakika gelmeden kendilerine yarar sağlayacak bir şekilde iman etmeleri istenmekte, buna da Yunus peygamberin kavmi örnek gösterilmektedir. Yunus (as) kavmi, bir takım sıkıntılara maruz bırakılan, tam bir “rezillik içinde” iken iman eden ve bu davranışları sebebiyle Allah’ın rezillikten kurtarıp bu dünya hayatından bir süre daha yararlandırdığı bir kavimdir.

Rabbimizin, yaptıklarının bir kısmının karşılığı olmak üzere insanlara bir takım sıkıntılar vermesi, onların akıllarını başlarına almalarını sağlamak içindir:  

41.İnsanlar dönerler diye; kendilerinin elleriyle kazandıkları şeyler yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde kargaşa ortaya çıktı. (Rum/41)

Ayette Yunus kavmi gibi davranmayıp iman etmeyen ve bu yüzden de helâk edilen toplumlara gönderme yapılarak şayet inanmış olsalardı bu toplumların imanlarının ken­dilerine fayda sağlamış olacağı bildirilmektedir. Ayetin asıl hedefi, o günkü Mekkelileri önceki toplumların başlarına gelenlerle uyarmak ve kendilerini düzeltmelerini teşvik etmektir. Yunus kavminin yaptığı gibi yaparak fırsatı kaçırmadan durumlarını dü­zelttikleri takdirde kendileri için hayırlı bir iş yapmış olacaklardır. Yunus peygamber için Kur’an’da “Zünnun [kılıç sahibi]” ifadesi kullanılmaktadır. Bu ifade, kılıç yapımı ile ünlü “Ninova kentinden olan” ve “Ninovalı” demektir. Ninova bugünkü Irak’ın Musul kenti yakınlarında bulunan antik bir kenttir. Yunus ve kavmi ile ilgili detay, A’raf suresinde yapılmış olan “Hut” sözcüğünün tahlili içinde bulunduğundan burada ayrıntıya girmiyoruz. Ancak Yunus peygamber ile ilgili olarak ileride karşımıza çıkacak bazı ayetleri vermenin yararlı olacağını düşünüyoruz:

87.Ve Zünnûn'u [kılıç sahibini, Ninovalı'yı], hani öfkelenerek gitmişti de kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı. Sonra da karanlıklar içinde, “Senden başka ilâh diye bir şey yoktur! Seni tenzih ederim. Şüphesiz ben yanlış; kendi zararlarına iş yapanlardan oldum!” diye seslenmişti. (Enbiya/87)

139.Elbette Yûnus da gönderilen elçilerdendir. 140.Hani o, dolu bir gemiye doğru kaçak bir köle gibi kaçmıştı. 141.Sonra o, ok ile kura çekişti, sonra da kanıtı iptal edilenlerden/tezi çürütülenlerden oldu. 142.Sonra o'nu “açgözlülük-bunalım” yutmuştu. O ise pişman olmuştu. 143,144.Sonra eğer, şüphesiz o, Allah'ı noksan sıfatlardan arındıranlardan olmasaydı, kesinlikle diriltilecekleri güne kadar bunalımın içinde kalacaktı. 145.Sonra Biz, o fikir sancısı çekerken o'nu sahile attık, o'nu bunalımdan kurtardık. 146.Onun üzerine geniş yapraklılardan bir ağaç bitirdik. 147.Ve o'nu, yüzbin hatta daha çok kişiye elçi olarak gönderdik. 148Sonunda inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar yararlandırdık. (Saffat/139-148)

99.Oysa Rabbin dileseydi, elbette yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Artık, inanan kimseler olmaları için, insanları sen mi zorlayacaksın? 

100.Allah'ın izni/ bilgisi olmaksızın, hiç kimse için iman etme yoktur. Ve Allah, kirliliği/azabı aklını kullanmayanların üzerine bırakır.

  Bu ayetlerde peygamberimiz teselli edilmektedir. Kavminin, akrabalarının inanmasını isteyen peygamberimiz, onlardan birçoğunun inanmaması sebebiyle büyük bir üzüntü içerisindeydi. Rabbimiz bu ayetleriyle elçisini teselli ederken konuyla ilgili olarak ortaya üç de ilke koymaktadır.

Bunlar:

Allah’ın herkesi serbest bıraktığı, peygamberin kimseyi zorlamaması gerektiği;

Allah’ın izni olmadan kimsenin iman edemeyeceği;

* Allah’ın, aklını kullanmayanlar üzerine pislik, azap yağdırması ilkeleridir.

29.Ve de ki: “O gerçek, Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen bilerek reddetsin / inanmasın.” Şüphesiz Biz, şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanlar için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O, ne kötü bir içecektir! Dayanma/ sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür! (Kehf/29)

149.De ki: “İşte, en kesin ve üstün delil, Allah'ındır. O nedenle eğer Allah dileseydi, elbette hepinize kılavuz olurdu.” (En’am/149)

2,3.Şüphesiz Biz, insanı karışık bir nutfeden oluşturduk. Onu yıpratacağız/yükümlülükler vereceğiz. Bu nedenle onu çok iyi işitici, çok iyi görücü yaptık; iyiyi kötüyü ayıracak bilgileri yollayarak bilgilendirdik. Şüphesiz Biz, ona yolu gösterdik, ister kendisine verilen nimetlerin karşılığını ödeyen biri olsun, ister nankör. (İnsan/2, 3)

256.Dinde zorlamak/tiksindirmek yoktur; iman, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten; iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan kesinlikle iyice ayrılmıştır. O hâlde kim tâğûta küfreder; onu tanımaz Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir. (Bakara/256)

 الرّجسRİCS

100. ayetin sonunda geçen ve üzerinde durulması gereken bir sözcük de “ الرِّجس Rics” sözcüğüdür. Bu sözcüğün vazı’ [ilk konuş] anlamı “rahatsız eden şiddetli gök gürültüsü, deve sesi”dir. Sonraları, insana rahatsızlık, acı, ıstırap veren ve bunlara sebep olan her şeye “rics” denilir olmuştur:

“Rics” sözcüğü “kirlilik, kir [temiz ve temizliğin karşıtı]” demektir. Her türlü kir, pislik “rics”tir. Bu sözcükle “haram, kötü fiil, azap, lanet ve küfür” de kastedilir. Kur’an’da geçen “ رجسrics” ile “ رجزricz [azap]” sözcükleri aynıdır. Sadece birincideki “ سs” harfi “ زz” harfine dönüşmüştür. “ اسدesed [aslan]” sözcüğünün “ ازد  ezed [aslan]” sözcüğüne dönüşmesi gibi.

Zeccac: “Rics, Allah’ın kötülemesine sebep olan her şeydir” demiştir. Birisi çirkin, kötü bir şey yaptığı zaman “racese’r-racülü [kişi çirkin iş yaptı]” denir. Bu sözcüğün “recs” formundaki anlamı “çok şiddetli, rahatsız edici gök gürlemesi ve deve böğürmesi” demektir.[16]   Kötü işlere ve şirk, küfür, lânet  gibi şeylere “rics” denilmesinin sebebi, bunların zarara, azaba, rahatsızlığa sebep olmasındandır. Kur’an’da sekiz kez geçen bu sözcüğe bakıldığında, azaba sebep olacak şeylere “rics” denildiği gibi, hastalık, rahatsızlık ve huzursuzluğa sebep olacak şeylere de “rics” denildiği görülmektedir.

145.De ki: “Bana vahyolunanda, onları yiyen için, leş veya akıtılmış kan yahut domuzun eti –ki şüphesiz domuzun eti kirlidir, rahatsızlık vericidir–yahut Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hak yol dışına çıkış gösterimi olan hariç, haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Artık kim çaresiz kalırsa, taşkınlık yapmamak ve zaruret sınırını aşmamak üzere bunlardan yiyebilir.” İşte şüphesiz senin Rabbin çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (En’am/145)

90.Ey iman etmiş kişiler! Hamr [içki/herhangi bir yolla aklı örtmek], kumar; her türlü kolay kazanç amaçlı şans oyunu, kulluk edilen nesneleri, kişileri temsil eden işaretler; semboller ve fal okları; tüm kehanet araç ve gereçleri ancak şeytan işinden zarar veren şeylerdir. Öyleyse durumunuzu korumanız, kurtulmanız için bu şeytan işinden kaçının.

91.Gerçekten şeytan, hamr ve kumarda sizin aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi, Allah'ın anılmasından, öğüdünden ve salâttan [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmaktan; toplumu aydınlatmaktan] alıkoymak ister. Öyleyse sona erdirmiş kişiler/vazgeçmiş kişiler misiniz? (Maide/90, 91)

32-34.Ey Peygamber'in kadınları! Siz kadınlardan herhangi biri değilsiniz; eğer Allah'ın koruması altına giriyorsanız, artık sözü çekicilikle söylemeyin ki sonra kalbinde hastalık bulunan; zihniyeti bozuk kimse tamah eder. Sözü örfe uygun/ herkesçe kabul gören bir şekilde söyleyin. Evlerinizde vakarlı olun, ilk cahiliyet gösterişi hâlinde gösteriş yapmayın, salâtı ikame edin [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturun-ayakta tutun], zekâtı/vergiyi verin, Allah'a ve Elçisi'ne itaat edin. –Ey ehli beyt! Gerçekten Allah, sizden kiri gidermek ve sizi temizlemek ister.– Ve evlerinizde okunmakta olan Allah'ın âyetlerini ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri hatırlayın. Hiç şüphesiz Allah, çok lütfedicidir, gizliyi bilendir, her şeyin iç yüzünü, gizli taraflarını da iyi bilendir. (Ahzab/32, 34)

Ve En’am/125, Hud/118-119, Ra'd/31, Fatır/4, Bakara/272,  Şuara/3, Kasas/56, Ra’d/40,   Yunus/46, Mümin/77, Ğaşiye/21, 22.

Âyette yer alan,  بإذن اللّه[bi-iznillâhi] ifadesi, genellikle “Allah'ın izni/müsaadesi/verdiği özgürlük ile” şeklinde çevirilir ki bu, izn sözcüğünün Türkçe'deki anlamıyla düşünülmesinden kaynaklanmaktadır. Hâlbuki Türkçe'deki “izin” ile Arapça'daki “izn” aynı değildir. Zira,  إذن[izn],“bilgi/bilmek” demek olupأذِن [ezine/bildi], أئذنن [e’ezene/bildirdi]diye çekim yapılır.[17] İzn sözcüğü gerçek anlamına alındığında bi-iznillâhi ifadesi, “Allah'ın bilgisi sebebiyle, Allah'ın bilgisine göre” anlamına gelir, ki bu, şu âyetlerde de görülebilir:

(Bakara/97, 213221 ve Mâide/16.

  101.De ki: “Göklerde ve yerde ne var bir bakın!” –Ve iman etmeyecek bir topluluğa apaçık âyetler/alâmetler/ göstergeler ve uyarmalar bir şey sağlamaz/ uyarmalar ne sağlar?–

İnsanların evreni inceleyerek akıllarını kullanmalarının istendiği bu ayetin takdiri şu şekilde yapılabilir: “Gökte ve yerde size verdiğim mesajı teyit eden, bu mesaja şahadet eden sayısız ayet vardır. Açık göz ve açık yürekle gözleyip üzerinde düşünseniz onları kolaylıkla kavrarsınız.”

185.Ve onlar göklerin ve yerin mülkiyeti ve yönetimine, Allah'ın oluşturmuş olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? Artık bundan sonra başka hangi söze inanacaklar? (A’raf/185)  

102.Artık onlar, sadece kendilerinden önce gelmiş geçmiş olanların uğradıkları günlerin aynısını mı bekliyorlar? De ki: “Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” 103.Sonra Biz, elçilerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte böyle! Mü’minleri kurtarmak üzerimize düşen bir görevdir.

İnsanların yola gelmeleri için yapılan uyarıların devam ettiği bu ayetlerde, inatçı müşriklerin helâk edildiği, ama inananların kurtarıldığı bildirilmek suretiyle, inanmayanlar tehdit edilirken inananlara da müjde verilmektedir.

96,97.Şüphesiz, şu, aleyhlerinde Rabbinin Kelime'si hak olmuş olan kimseler, kendilerine bütün alâmetler/göstergeler hep birden gelse, yine de o acıklı azabı görünceye kadar iman etmezler. 98Ne olurdu, iman edip de imanları kendilerine yarar sağlamış bir kent olsaydı ya? Ancak Yûnus'un toplumu ayrıdır. Onlar iman ettikleri vakit, basit dünya yaşamında o rezillik azabını üzerlerinden kaldırdık ve onları bir süreye kadar yararlandırdık. (Yunus/96, 97)

54.Ve âyetlerimize inanan kimseler sana geldikleri zaman hemen: “Selâm olsun size! Rabbiniz rahmeti Kendi üzerine yazdı. Şüphesiz sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tevbe eder ve düzeltirse; şüphesiz ki Allah, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir” de! (En’am/54)  

104-106.De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dinimin ne olduğunu kesin ve tam olarak bilmiyorduysanız, iyi bilin ki, Allah'ın astlarından sizin taptıklarınıza ben tapmam. Velâkin sizin canınızı alacak olana/Allah'a taparım. Ve ben mü’minlerden olmamla ve ‘Tüm benliğini ortak koşmaktan, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten Hakk'a dönen biri olarak Din'e döndür ve sakın ortak koşanlardan olma! Ve Allah'ın astlarından sana yarar sağlamayan, zararı da dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Buna rağmen eğer yaparsan, o zaman hiç şüphesiz sen şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimselerden olursun’ diye emrolundum.”

Surenin bu sonuç bölümünde tekrar başlangıçtaki konuya dönülmektedir. Bu sebeple, surenin 1-10. ayetlerinin hatırlanmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz. 104-106. ayetlerde Rabbimiz, elçisi aracılığı ile kitlelere bir açıklama yapmaktadır. Peygamberimizin insanlığa yöneltmesi emredilen bu açıklama, meydan okuyucu bir manifesto niteliğindedir:

“Ey insanlar! Eğer benim dinimden şekte idiyseniz [benim dinimin ne olduğunu kesin ve tam olarak bilmiyorduysanız], iyi bilin ki, Allah’ın astlarından sizin taptıklarınıza ben tapmam. Velâkin sizin canınızı alacak olana [Allah’a] taparım. Ve ben müminlerden olmamla ve ‘yüzünü haniyf olarak Din’e döndür ve sakın müşriklerden olma! Ve Allah'ın astlarından sana fayda vermeyen, zararı da dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Buna rağmen eğer yaparsan, o zaman hiç şüphesiz sen zalimlerden olursun’ diye emrolundum. Ben bunları yapacağım. Ben tek başıma olsam da ölsem de öldürülsem de bundan dönmem.”

105. ayette geçen “yüzünü haniyf olarak Din’e döndür” ifadesindeki “yüz” sözcüğüyle, Kasas suresinin sonunda belirttiğimiz gibi “tüm benlik, kimlik, kişilik” kastedilmiştir. Çünkü “yüz”, Arapçada “cüz’iyyet mecaz-ı mürseli” sanatı gereğince canlı varlıkların en belirleyici organıdır. Bu, vesikalık bir fotoğrafın o insanın kimliğini temsil etmesi gibidir.

78,79.Sonra güneşi doğarken görünce de, “Bu benim rabbimdir, bu daha büyük!” dedi. Sonra o da batınca, “Ey toplumum! Şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Kesinlikle ben hanif; bâtıl inançlardan dönmüş biri olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene/yok edecek olana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim” dedi. (En’am/78, 79)

Kur’an’da “حنيف haniyf” sözcüğü ilk kez burada yer almıştır. Sözcük, tekil ve çoğul hâliyle ilerideki surelerde de karşımıza geleceği tahlilini burada yapıyoruz.

 الحنيفHANİYF

Bu sözcük, “ ح ن فHa-ne-fe” fiilinin ism-i fail kalıbıdır. “Hanefe” sözcüğü “ayak dönmesi, iki ayağın başparmakları karşı karşıya gelecek şekilde dönmesi” anlamındadır. Sözcüğün, ayak tabanının üste gelmesi anlamında olduğunu söyleyenler de vardır. Sözcük daha sonraları “hayırdan şerre, şerden hayra dönme” anlamında kullanılır olmuştur. Zaman içerisinde İbrahim peygamberin önemli bir niteliği olmuş, “şirkten tevhide yönelme” anlamında genelleşmiştir. Kur’an indiği dönemde Mekke’de İbrahim dinine mensup olanlara, dışarıdan Mekke’ye gelip hacc eden ve sünnet olanlara “hanif” denilirdi. Daha sonra bu sözcük “Müslim [Müslüman]” anlamında kullanılır oldu.[18]   Biz, sözcüğün anlamı ile ilgili olan yukarıdaki açıklamaları dikkate alarak sözcüğün “önceleri müşrik iken sonra müşrikliği bırakıp tevhide yönelen” şeklinde değil, “şirk koşmaksızın tevhide yönelen” şeklinde anlaşılması lâzım geldiği kanaatindeyiz. Nitekim aşağıdaki ayetten de bu anlaşılmaktadır:

30,31.İşte böyle! Ve kim, Allah'ın dokunulmaz kıldıklarına saygı gösterirse, artık bu, kendisi için Rabbinin katında hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlar size helal kılınmıştır. O hâlde Allah'a yönelmişler olarak, O'na ortak kabul edenler olmayarak o putlardan olan kirlilikten kaçının, yalan sözden de kaçının. Allah'a kim ortak koşarsa artık o kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgârın kendisini ıssız bir yere sürüklediği şey gibidir. , (Hacc/30, 31)  

107.Ve eğer Allah, sana bir zarar dokunduracak olursa, onu O'ndan başka giderecek biri yoktur. Ve eğer sana bir hayır dilerse, o zaman da O'nun verdiklerini geri çevirecek biri yoktur. O, armağanlarını kullarından dilediğine isabet ettirir. Ve Allah, çok yarlıgayıcı, çok merhametlidir.

  Bu ayette, Allah’ın dokundurduğu zarara veya isabet ettirdiği hayra kimsenin engel olamayacağı bildirilmek suretiyle, tüm evrende ne varsa her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğu bir kez daha vurgulanmıştır.

 108.De ki: “Ey insanlar! Rabbinizden, elbette, size hak gelmiştir. Artık kılavuzlanan doğru yola giren, ancak kendisi için girmiştir ve gerçekten, sapan da, kendi zararına sapmıştır. Ve ben, sizin üzerinize sizi ayakta tutan; sizden sorumlu biri değilim.”

  Bu ayette, özellikle 99 ve 100. ayetlerde anlatılanlar iyice netleştirilmiş, peygamberin görevinin sadece Allah’tan gelen “hakk”ı insanlara duyurmak, iletmek olduğu; yola gelip gelmemenin ise herkesin kendi tercihine bırakıldığı bildirilmiştir.    

109.Ve sen, sana vahyolunan şeye uy! Ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. Ve Allah, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.  

Surenin bu son ayetinde ise peygamberimize görevi hatırlatılarak ondan vahye uyması, sabırlı olması, metanetle görevini sürdürmesi, gelecekte olacakları da Allah’a bırakması istenmektedir.

Allah doğrusunu en iyi bilendir.


[1] (Razi, el-Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
[2] (Razi, el-Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
[3] (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
[4] (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
[5] (Lisanü’l-Arab; c.7, s. 359-360)
[6] (Lisanü’l-Arab, c.6, s. 123-128)
[7] (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)
[8] (Lisanü’l-Arab; c.1, s.221-225)
[9] (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
[10] İbn-i Kesir; Müddessir Suresi açıklamaları)
[11] (İbn-i Mace Zühd-4)
[12] (Müsned, 5/343)
[13] (Ebu Davûd; Sünen/2, 4596. rivâyet)
[15] (Lisanü’l-Arab; c:5, s:167, 168)
[16] (Lisanü’l-Arab, c: 4, s: 75, 76 Rcs mad.; El-Müfredat, Rcs mad.)
[17]             Lisânu'l-Arab; c. 1, s. 111-115.
[18] (Lisanü’l-Arab c: 2, s: 629, 630 “hnf” mad.)