87-BAKARA SÛRESİ-7

 

204.İnsanlardan kimi de vardır ki, onun basit dünya yaşamı hakkındaki sözü senin hoşuna gider ve o, kalbindekine Allah’ı şâhit tutar. Ve o, düşmanlığı en yaman olanıdır.

205.O, dönüp gitti mi/yetkilendi mi de yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini/kültürü/kadınları ve nesli değişime/yıkıma uğratmak için çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez.

206.Ona, “Allah’ın koruması altına gir!” dendiği zaman da büyüklük, güç, kendisini günah işlemeye sürükler. İşte öylesine cehennem yeter. O, ne kötü bir döşektir!

207.İnsanlardan kimi de vardır ki, Allah’ın rızasına ermek için kendini satar [Allah yolunda malını-mülkünü harcar, canını ortaya koyar]. Ve Allah, kullarına çok şefkatlidir.

Yukarıda sırf dünyayı isteyenler ile dünya ve âhireti isteyenler tanıtılmıştı. Bu âyetlerde ise farklı iki tip daha tanıtılmaktadır:

A) İmanını açığa vurup küfrünü gizleyen, olduğundan farklı görünen, muhatabının hoşnutluğunu kazanmak için tatlı diller döken münâfık tipi, ki O düşmanlığı en yaman olandır ifadesiyle, bunlara karşı tedbirli olunması gerektiğine dikkat çekilmiştir.

Bunların diğer nitelikleri de şunlardır:

* Onun, basit yaşam hakkındaki sözü hoşuna gider ve o, kalbindekine Allah’ı şâhit tutar.

* O, dönüp gitti mi/yetkilendi mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için çalışır.

* Ona, “Allah’a takvâlı davran!” dendiği zaman, izzet [büyüklük, güç], kendisini günaha sürükler.

Bu paragrafın iniş sebebi ile ilgili nakiller ise şöyledir:

es-Süddî ve ondan başka müfessirler şöyle demektedirler: Bu âyet-i kerîme el-Ahnes b. Şerik hakkında nâzil olmuştur. Onun asıl adı Ubey’dir. el-Ahnes ise ona verilen bir lakaptır. Çünkü o Bedir günü antlaşmalıları olan Zühreoğulları’ndan 300 kişi ile birlikte Rasûlullah (s.a) ile savaşmaktan saklanmış idi (el-Ahnes, “saklanan kimse” demektir).Nitekim bu hususa dair açıklamalar Âl-i İmrân sûresi’nde gelecektir. Bu, tatlı sözlü, güzel görünüşlü bir kimse idi. Daha sonra Peygamber’in (s.a) yanına gelip müslüman olduğunu açıkladı ve, “Allah benim doğru söylediğimi bilir” dedi. Daha sonra da kaçıp gitti. Yolda müslümanlara ait ekin ve eşeklere rastgeldi; ekini yaktı, eşekleri de kesti. Mehdevî der ki: İşte, Çokça yemin eden aşağılık ve değersiz her kişiye itaat etme. Ayıplayıp duran onun-bunun sözünü taşıyan kimsenin (Kalem/10-11) buyrukları ile Arkadan çekiştiren, yüze karşı da alay eden her kişinin vay hâline (Hümeze/1) buyrukları onun hakkında nâzil olmuştur.[1]

İbn Abbâs da der ki: Bu âyet-i kerîme er-Raci gazvesi’nde şehid edilen Âsım b. Sâbit, Hubeyb ve diğerleri hakkında ileri-geri konuşan birtakım münâfıklar hakkında nâzil olmuştur. Bu münâfıklar şöyle demişlerdi: “Şunlara yazıklar olsun. Ne evlerinde oturdular, ne de arkadaşlarının [Muhammed'in (s.a)] onlara verdiği görevi yerine getirdiler.” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme münâfıkların niteliklerini belirtmek üzere nâzil oldu. Daha sonra İbn Abbâs, Yüce Allah’ın, İnsanlardan öyle kimseler vardır ki Allah’ın rızasını arayarak kendi nefsini satar (Bakara/207) buyruğunu açıklarken, er-Raci gazvesi’nde şehid düşenleri söz konusu eder.[2]

Başkaları da, onun sözü hoşuna gider sözünün maksadının şu olduğunu söylemişlerdir: Ahnes ibn Şureyk, Bedir Günü, Zühreoğulları’na (savaştan) geri dönmelerini, kaçmalarını işaret etmiş ve onlara, “Muhammed sizin yeğeninizdir. Eğer o yalancı ise, diğer insanlar sizin yerinize o’nun hakkından gelir. Eğer doğru söylüyorsa, siz o’nun sayesinde insanların en bahtiyarı olursunuz.” Bunun üzerine Zühreoğulları, “Senin görüşün gerçekten güzel” dediler. Ahnes, sözünü şöyle sürdürdü: “Askerlere hareket emri verildiğinde, ben sizinle beraber geri kalırım; o zaman siz bana uyun.” Sonra o.Zühreoğulları’ndan 300 kişiyi Hz. Peygamber’le savaşmaktan caydırdı. İşte bu sebepten ötürü, o, “Ahnes” [caydıran, geri bıraktıran] adını aldı. Esas adı, Übeyy ibn Şureyk idi. Bu haber Hz. Peygamber’e ulaşınca o’nun hoşuna gitti.” Bana göre bu haber zayıftır, çünkü bu hareket tarzı kınanmayı ve zemmedilmeyi gerektirmez. Hâlbuki Allah Teâlâ’nın, İnsanlardan öylesi vardır ki onun dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider. Ve o, kalbindekine Allah’ı şahid tutar sözü zemm makamında getirilmiş bir ifâdedir. Binaenaleyh, sözü yukarıdaki manaya hamletmek mümkün değildir. Hatta birinci görüş daha doğrudur.[3]

İkinci rivâyet, İbn Abbâs ve Dahhâk’tan rivâyet edilen şu haberdir: Kureyş kâfirleri, Hz. Peygamber’e, “Biz müslüman olduk! Bunun için bize ashâbından bir grup alim gönder” diye haber yolladılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlara bir topluluk yolladı. Onlar Batn-ı Recî’de konaklayınca, bu haber kâfirlere ulaştı. Bunun üzerine onlardan 70 kişi at bindiler ve bu müslüman topluluğunu kuşatarak, onları öldürüp astılar. İşte bunun üzerine de, onlar hakkında bu âyet nâzil oldu.[4]

Süddî der ki: “Bu âyet, Ahmed ibn Şüreyk el-Sakîfî hakkında nâzil oldu. O Rasûlullah’a gelerek, içinden inanmadığı hâlde müslüman olduğunu izhâr etmişti.” İbn Abbâs’tan nakledilir ki: Bu âyet Recî vakasında öldürülmüş olan Hubeyb ve arkadaşları hakkında söz söyleyip onları kınayan münâfıklardan bir topluluk hakkında nâzil olmuştur. Allah münâfıkları zemmetmiş, Hubeyb ve arkadaşlarını medhetmiştir. İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah’ın rızâsına satar. Denildi ki: “Bu âyet bütünüyle mü’minler ve münâfıkları içine alacak umumiyettedir.” Katâde, Mücâhid, Rebî ibn Enes ve bir başka kişi de böyle demiştir. Sahîh olan da budur.[5]

Daha evvel de ifade ettiğimiz gibi sebebin hususi olması, hükmün umumi olmasına engel değildir. Bu âyetlerde karakterize edilen kimseler, her zaman ve her yerde bulunabilir. Burada, bu tiplere karşı tedbirli ve uyanık olunması istenmektedir.

Âyetteki, Ve o, kalbindekine Allah’ı şâhit tutar ifadesinden, onun, iki de bir “Allah benim doğru söylediğimi bilir” dediği anlaşılmaktadır. Bu münâfık karakteri bu sûrede iki yerde daha konu edilmişti.

Ayrıca, Münâfikûn sûresi’nde de detaylı olarak gelecektir. Biz Münâfikûn sûresi’nin ilk âyetlerini takdim ediyoruz:

1.Münâfıklar sana geldikleri zaman: “Biz, gerçekten tanıklık ederiz ki, şüphesiz sen, Allah’ın elçisisin” dediler. Allah da bilir ki şüphesiz sen O’nun elçisisin. Ve Allah tanıklık eder ki şüphesiz münâfıklar, kesinlikle yalancılardır.

2.Onlar, yeminlerini bir kalkan edinip Allah’ın yolundan alıkoydular. Şüphesiz onlar, yaptıkları şeyler kötü olan kimselerdir.

3.Bu, onların iman etmeleri, sonra iman etmemeleri nedeniyledir. Böylece kalplerinin üzerine damga vurulmuştur, artık onlar iyice kavrayamazlar.

4.Onları gördüğün zaman da cüsseli yapıları –sanki onlar, dayandırılmış/yarı giydirilmiş ahşap kütükler gibidirler– beğenini kazanmaktadır. Söyledikleri zaman da kulak verirsin. Her feryadı kendileri aleyhinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp sakının. –Allah onları kahretti; nasıl da çevriliyorlar!–

5,6.Ve onlara: “Gelin Allah’ın Elçisi sizin için bağışlanma dilesin” denildiği zaman, başlarını yana çevirdiler. Sen, onların büyüklük taslayanlar olarak yüz çevirmekte olduklarını da görürsün. Senin onlar için bağışlanma dilemen ile dilememen, onlar için birdir. Allah, onlara kesin olarak mağfiret etmeyecektir; onları bağışlamayacaktır. Şüphesiz Allah, hak yolundan çıkmış bir topluma kılavuzluk etmez.

                                                                           (Münâfikûn/1-5)

Âyetteki, O, dönüp gitti mi/yetkilendi mi de yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için çalışır ifadesiyle de, kendisinden korkulması gereken bu düşmanın neler yaptığı ve yapabileceği beyân edilmektedir. O, mü’minlerden uzaklaştığında veya bir şekti sahibi olduğunda yeryüzünü kargaşaya boğar, geçim kaynaklarını kurutur, toplumu ayakta tutan dinamikleri yok eder.

8,9.İnsanlardan bir kısmı da, –inanan kişiler olmamalarına rağmen– “Allah’a ve âhiret gününe inandık” derler. Allah’ı ve inanmış kimseleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki onlar, sadece kendilerini aldatırlar da bilincine ermezler.

10.Onların kalplerinde hastalık vardır; onların ziniyetleri bozuktur da Allah, onlara hastalığı; sapkınlığı artırdı. Yalan söylemekte olduklarından dolayı da onlar için acı bir azap vardır.

11.Onlara, “Yeryüzünde kargaşa çıkarmayın” denildiğinde de, “Biz ancak düzelten kişileriz” derler.

12.Dikkatli olun! Şüphesiz onlar, kargaşa/karışıklık çıkaranların ta kendileridir, fakat bilincine ermiyorlar.

13.Ve onlara, “İnsanların inandığı gibi inanın” denilince, “Biz, o aklı ermezlerin inandığı gibi mi inanacağız!” derler. Dikkatli olun! Şüphesiz onlar, aklı ermezlerin ta kendileridir. Velâkin bilmiyorlar.

14.Onlar, inanmış kimselere rastladıkları zaman da, “İnandık” dediler. Kötü niyetli elebaşlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, “Şüphesiz biz sizinle beraberiz, biz sadece alay edenleriz” dediler.

15.Allah, onlarla alay eder ve tuğyanları içinde serserice dolaşmalarına süre tanır/izin verir.

                                                                         (Bakara/8-15)

Âyette, bu kişiler hakkında bir de, Ona, “Allah’a takvâlı davran!” dendiği zaman da kendisini izzet [büyüklük, güç], günah işlemeye sürükler buyurulmuştur. Bu psikolojik olguya Sâd sûresi’nde de dikkat çekilmişti:

1.Sâd/90. Öğüt/şeref sahibi Kur’ân kanıttır ki, 3.onlardan önce nice kuşakları değişime, yıkıma uğrattık Biz. Onlar da çağrıştılar. Ama artık kurtuluş vakti değildi. 2.Aksine o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kimseler bir gurur ve bölünme içindedirler.

4,5.Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedeno kimseler, “Bu bir sihirbazdır, çok çok yalan söyleyen birisidir. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı yapmış? Bu gerçekten çok şaşılacak bir şey!” dediler.

6-8.Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler: “İlâhlarınız üzerinde direnin ve sözünüzden, kararınızdan dönmeyin. Bu, gerçekten, sizden beklenen bir şeydir! Biz bunu son/başka bir dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Öğüt/ Kitap aramızdan o’nun üzerine mi indirildi?” –Aksine onlar Benim öğüdümden/ Kur’ân’dan yetersiz bilgi içindeler, aksine onlar henüz azabımı tatmadılar.–

9-11.Yoksa çok güçlü ve çok bağış yapan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Ya da bütün o göklerin, yerin ve aralarında olanların mülkü onların mıdır? Öyleyse, burada, çeşitli gruplardan oluşmuş, bozguna uğramış bir ordu olan onlar, her yolu deneyerek yükselsinler, ellerinden gelen her şeyi denesinler!

                                                                                                 (Sâd/1-11)

B) 207. âyette profili çizilen ikinci grup kişiler ise, Allah’ın rızasına ermek için kendini satan,yani, “Allah yolunda malını-mülkünü harcayan ve canını ortaya koyan kişiler”dir.

Âyetin sebeb-i nüzûlü hakkındaki nakiller şunlardır:

Denildiğine göre bu âyet-i kerîme Süheyb er-Rûmî hakkında nâzil olmuştur. Rasûlullah’ın (s.a) yanına hicret etmek üzere yola koyulunca Kureyş’ten bir grup onu takip etti. Devesinden indi ve ok torbasında bulunan bütün okları çıkardı. Yayını aldı ve şöyle dedi: “Andolsun ki aranızda en iyi ok atanın ben olduğumu biliyorsunuz. Allah’a yemin ederim, bu torbamdaki bütün okları tek tek atmadıkça yanıma ulaşamayacaksınız. Sonra da, elimde kaldığı sürece kılıcımla çarpışıp duracağım. Ondan sonra da istediğinizi yapınız.” Ona şöyle dediler: “Sen bizim yanımıza bir sefil olarak gelmişken, senin zengin olarak bizi bırakıp gitmene fırsat vermeyeceğiz. Bunun yerine Mekke’de malının bulunduğu yeri bize söyle, biz de senin arkandan gelmeyeceğiz” dediler ve bu hususta ona söz verdiler. O da istediklerini yaptı. Rasûlullah’ın (s.a) huzuruna gelince Yüce Allah’ın, İnsanlardan öyle kimseler vardır ki Allah’ın rızasını arayarak kendi nefsini satar âyet-i kerîmesi nâzil oldu.Rasûlullah (s.a) ona, “Yahyâ’nın babası, yaptığın alış-veriş oldukça kârlıdır” dedi ve ona bu âyet-i kerîmeyi okudu. Bunu Rezîn rivâyet etmiştir. Sa‘îd b. el-Müseyyeb (r.a) de böyle demiştir.[6]

Müfessirler de der ki: Müşrikler Süheyb’i yakalayıp ona işkence ettiler. Süheyb onlara, “Ben yaşı ilerlemiş bir kimseyim. Sizden veya sizden başkasından olmamın size bir zararı olmaz. Malımı alıp beni dinimle başbaşa bırakmaya ne dersiniz?” dedi. Onlar da bunu kabul ettiler. Buna karşılık onlardan bir binek ve yol masrafını vermelerini de şart koşmuştu. Medîne’ye çıkıp gitti, Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer (Allah ikisinden de razı olsun) ve bir grup müslüman onu karşıladı. Hz. Ebû Bekr ona, “Yahyâ’nın babası ticaretin kârlı oldu” deyince; Süheyb ona, “Senin ticaretin de asla ziyan etmesin. Böyle demene sebep ne?” diye sordu. Hz. Ebû Bekr de ona, “Senin hakkında işte Allah bunu indirdi” dedi ve âyet-i kerîmeyi ona okudu.[7]

İbn Abbâs’ın rivâyetine göre bu âyet, Abdullah ibn Ced’ân’ın kölesi olan Süheyb ibn Sinan, Ammâr ibn Yâsir, annesi Sümeyye, babası Yâsir, Hz. Ebû Bekr’in kölesi Bilâl, Habbâb ibn el-Eret ve Huveytıb’ın kölesi Abis hakkındadır. Müşrikler bu kimseleri yakalayarak, onlara işkence ediyorlardı. Süheyb, Mekkelilere, “Ben yaşlı birisiyim. Benim, malım-mülküm çok. Sizden veya sizin düşmanlarınızdan yana olmam size herhangi bir zarar vermez. Ben bir söz söyledim, bu sözümden de geri dönmeyi istemiyorum. Ben size malımı-mülkümü verip, karşılığında sizden dinimi satın almak istiyorum” der. Onlar da buna razı olarak, yolundan çekilirler. Böylece Süheyb, Medîne’ye hicret eder. İşte bunun üzerine bu âyet nâzil olur. Süheyb Medîne’ye girince, Hz. Ebû Bekr onu karşılayarak ona, “Alış-verişin kârlı olsun!” dedi. Bunun üzerine Süheyb ona, “Senin alış-verişin de. Sen de zarar etme ama, ne oldu ki?” dedi. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekr, “Allah senin hakkında, şunu indirdi” dedi ve âyeti ona okudu.

Habbâb ibn el-Eret ve Ebû Zerr’e gelince, bunlar kaçarak Medîne’ye geldiler. Sümeyye ise, iki devenin arasına bağlanıp, parçalandı. Sonra da, kargıyla öldürüldü. Yâsir de öldürüldü. Diğerleri de, kendilerine yapılan işkence sebebiyle, müşriklerin istedikleri şeylerin bir kısmını vererek canlarını kurtardılar. Bunlar hakkında, Mekkelilerin işkencesiyle, Azâb edildikten sonra hicret edenler yok mu? Biz onları dünyada muzafferiyyet ve ganimetler nasib etmek sûretiyle, güzellikle sınayacağız. Âhiret ecri ise daha büyüktür (Nahl/41) âyeti nâzil olmuştur.[8]

Bu profil de genel olup, her zaman ve her yerde bulunan ve bulunacak olan kimselere yöneliktir. Ki Allah’a gönül verenler her zaman Rabb’lerine kulak verip mal ve canlarını Allah için harcamaya hazırdırlar.

111,112.Şüphesiz Allah, tevbe eden, kulluk eden, övgüde bulunan, seyahat eden, Allah’ı birleyen, boyun eğip teslimiyet gösteren, herkesçe kabul gören iyi şeyleri emreden, kötü olan her şeyden vazgeçiren, Allah’ın hududunu koruyan inananlardan, canlarını ve mallarını şüphesiz cenneti onlara verme karşılığında satın almıştır: Onlar, Allah yolunda savaşırlar; sonra öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah’ın Tevrât, İncîl ve Kur’ân’daki gerçek bir vaadidir Ve sözünü, Allah’tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alış-verişle sevinin. Ve işte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir. Ve mü’minlere müjde ver!

                                                                        (Tevbe/111,112)

10-13.Ey iman etmiş kimseler! Size, sizi can yakıcı bir cezadan kurtaracak, kazançlı bir ticaret göstereyim mi? Allah’a ve O’nun eElçisi’ne inanacaksınız; Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla çaba harcayacaksınız. İşte bu, eğer bilirseniz, sizin için daha iyidir: Sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki hoş meskenlere girdirir. İşte bu, büyük kurtuluştur. Ve sizin seveceğiniz başka bir şey daha: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih… Ve inananlara müjde ver.

14.Ey iman etmiş kişiler! Allah’ın yardımcıları olun; nitekim Meryem oğlu Îsâ, havarilere: “Allah’a benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havariler: “Allah’ın yardımcıları biziz” dediler. Sonra İsrâîloğulları’ndan bir zümre inandı, bir zümre inanmadı. Sonra da Biz, inanmış kimseleri, düşmanlarına karşı güçlendirdik de onlar üstün geldiler.

                                                                                (Saff/10-14)

1.Ey iman etmiş kimseler! Eğer Benim yolumda çaba harcamak ve Benim rızamı kazanmak için çıktınızsa, size haktan gelen şeyleri bilerek reddetdikleri/inanmadıkları hâlde, onlara sevgi ulaştırarak/onlara sevgiyi gizleyerek Bana düşman olanları ve kendinizin düşmanını yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinmeyin/onları yönetici yapmayın. Onlar, Rabbiniz Allah’a inandığınızdan dolayı Elçi’yi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Oysa Ben, sizin gizlediğiniz şeyleri ve açığa vurduğunuz şeyleri en iyi bilenim. Ve sizden kim bunu yaparsa artık o, kesinlikle yolun ta ortasından sapmıştır.

                                                                                        (Mümtehine/1)

158.Şüphesiz Safâ ve Merve Allah’ın alâmetlerinden birkaçıdır. Onun için her kim Beyt’i/İlâhiyat eğitim merkezi olan Ka‘be’yi kasdedip Beyt’e gider veya umre/kısa süreli eğitim yaptırılırsa, buralarda dolaşmasında kendisine bir sakınca yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah karşılık verendir, en iyi bilendir.

Bu âyette, Allah evi olan Ka‘be’ye öğretmen veya öğrenci olarak giden [hacceden] kimselerin, Safâ ve Merve tepelerinde dolaşmalarında sakınca olmadığı, buraların da, Allah’ın diğer alametleri gibi birer emanet oldukları bildirilmektedir.

Âyeti tahlile başlamadan önce âyetin iniş sebebi ile ilgili klasik kaynaklarda yer alan rivâyetleri takdirlerinize sunuyoruz:

ÂYETİN ANLAŞILMASINA ve NÜZÛL SEBEBİNE DAİR RİVÂYETLER

Buhârî’nin Âsım b. Süleymân’dan rivâyetine göre şöyle demiş: Enes b. Mâlik’e Safâ ile Merve hakkında sordum. Şöyle dedi: “Biz bunların (arasında tavaf etmenin) câhiliyye işlerinden olduğu görüşünde idik. İslâm gelince onlardan uzak durduk. Yüce Allah da,Şüphe yok ki Safâ ile Merve Allah’ta alâmetlerindendir. Her kim Beyt’i hacceder veya umre yaparsa onlar arasında tavaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur buyruğunu indirdi.”

Tirmizî’nin rivâyetine göre Urve şöyle demiş: Ben Âişe’ye şöyle dedim:

– Safâ ile Merve arasında tavaf etmeyen kimse aleyhinde bir şey olduğu görüşünde değilim ve ben ikisi arasında tavaf etmemeye de aldırmıyorum.

Bana şöyle dedi:

– Kızkardeşimin oğlu! Ne kadar kötü bir söz söyledin. Rasûlullah (s.a) da müslümanlar da (ikisi arasında) tavaf ettiler. Müşelleldeki tâğût olan Menât için ihlal eden [hacc için telbiyede bulunan] kimseler. Safâ ile Merve arasında tavafetmezlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah, Her kim Beyt’i hacceder veya umre yaparsa onlar arasında tavaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur buyruğunu indirdi. Eğerdurum senin dediğin gibi olsaydı,“Onlar arasında tavaf etmemesinde kendisi için bir vebal yoktur” denmesi gerekirdi.

ez-Zührî der ki: Ben bunu Ebû Bekr b. Abdurrahmân b. el-Hâris el-Hişâm’a zikrettim de bunu beğendi ve, “Şüphesiz ki bu, bir ilimdir” dedi. Ben ilim ehlinden birtakım kimseleri şöyle derken dinledim: Safâ ile Merve arasında tavaf etmeyen Araplar şöyle derlerdi: “Bizim bu iki taş arasında tavaf etmemiz bir câhiliyye işidir.” Ensâr’dan olan başkaları ise şöyle dediler: “Bizler, Beytullâh’ı tavaf etmekle emrolunduk, Safâ ile Merve arasında tavaf etmekle emrolunmadık.” Bunun üzerine Yüce Allah, Şüphe yok ki Safâ ile Merve Allah’ın alâmetlerindendir buyruğunu indirdi.Ebû Bekr b. Abdurrahman der ki: “Gördüğüm kadarıyla bu âyet-i kerîme hem bunlar, hem berikiler hakkında inmiştir.” (Tirmizî) der ki: “Bu hasen sahih bir hadistir.”

Buhârî de bu manada bu hadisi rivâyet etmiştir. Oradaki rivâyette Yüce Allah, Şüphe yok ki Safâ ile Merve Allah’ın alâmetlerindendir buyruğunu indirdi; denildikten sonra şu ifade yer almaktadır:

Âişe dedi ki: “Rasûlullah (s.a) her ikisi arasında tavaf etmeyi bir sünnet olarak uyguladı. Herhangi bir kimsenin ikisi arasında tavaf etmeyi terketmesi yakışmaz.” Sonra bunu Ebû Bekr b. Abdurrahman’a haber verdim de şöyle dedi: “Şüphesiz ki bu bir ilimdir, daha önce bunu işitmemiştim.” İlim ehlinden birtakım kimselerin –Âişe’nin zikrettiklerinden başka– şunu söz konusu ettiklerini dinledim: Menat için ihrama giren birtakım kimseler Safâ ile Merve arasında tavaf ediyorlardı. Allah Kur’ân-ı Kerîm’de Beyt’in tavafını söz konusu edip Safâ ile Merve’den söz etmeyince şöyle dediler: “Ey Allah’ın Rasûlü! Biz Safâ ile Merve arasında tavaf ediyorduk. Allah Beytullâh’ın etrafında tavaf etme emrini indirdiği hâlde Safâ’dan söz etmedi. Safâ ile Merve arasında tavaf etmemizin bizim için bir mahzuru var mıdır?” Bunun üzerine Yüce Allah, Şüphe yok ki Safâ ile Merve Allah’ın alâmetlerindendirâyetini indirdi. Ebû Bekr der ki: “Benim işittiğim şu ki, bu âyet-i kerîme her iki kesim hakkında nâzil olmuştur: Cahiliyye döneminde Safâ ile Merve arasında tavaf etmekten çekinen kimseler ile daha sonra İslâm geldikten sonra Yüce Allah Beyt’in tavafını emredip de Safâ (ile Merve)yi söz konusu etmediğinden dolayı Beyt’in tavafından sonra bilinen şekilde söz edinceye kadar ikisi arasında tavaf etmekten çekinen kimseler hakkında nâzil olmuştur.”

Tirmizî Âsım b. Süleymân el-Ahvel’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Enes b. Mâlik’e Safâ ile Merve hakkında sordum da şöyle dedi: “Safâ ile Merve, câhiliyye döneminin şeâirinden [alâmetlerinden] idi. İslâm gelince ondan uzak durduk. Bunun üzerine Yüce Allah, Şüphe yok ki Safâ ile Merve Allah’ın alâmetlerindendir. Her kim Beyt’i hacceder ve umre yaparsa onlar arasında güzelce tavaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur buyruğunu indirdi.” (Devamla) dedi ki:“Bu ikisi arasında tavaf (yani, sa‘y) tatavvudur.” (Nitekim Yüce Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır:) Gönül isteğiyle kim bir hayır işlerse gerçekten Allah şükredenlerin ecrini veren ve her şeyi çok iyi bilendir. Tirmizî der ki: “Bu hasen,sahih bir hadistir.” Bu hadisi Buhârî de rivâyet etmiştir.

İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Cahiliyye döneminde şeytânlar bütün gece boyunca Safâ ile Merve arasında sesler çıkartırlardı. Bu ikisi arasında putlar da vardı. İslâm gelince Müslümanlar, “Ey Allah’ın Rasûlü!” dediler, “Biz Safâ ile Merve arasında tavaf etmeyiz. Çünkü bunlar şirk (koşulan) varlıklardır.” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

eş-Şa‘bi der ki: “Câhiliyye döneminde Safâ üzerinde Îsâf, Merve üzerinde de Nâile adında birer put vardı. Tavaf yaptıklarında bu putlara sürünürlerdi. Müslümanlar bundan dolayı her ikisi arasında tavaf etmekten imtina ettiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.”[9]

İbn Abbâs (r.a) şöyle demiştir: “Safâ ve Merve tepelerinin üzerinde birer put vardı. Câhiliyye Arapları onların etrafında tavaf ediyor, onlara ellerini-yüzlerini sürüyorlardı. İslâm gelince, müslüman olanlar, bu iki put yüzünden onlar arasında tavaf etmekten hoşlanmadılar. Cenâb-ı Allah bunun üzerine bu âyeti indirdi.”[10]

Sa‘yın dinî bir hüküm kılınmasının hikmeti, meşhur olan şu hikâyedir: Hz. İsmâîl’in annesi Hacer, hem kendisinin hem de oğlu İsmâîl’in susaması neticesi başı dara düştüğünde, Allah Teâlâ hem onun için hem de yavrusu için yerden su fışkırtarak, Hacer’in yardımına koşmuş ve böylece mahlûkâtına, dünya yurdunda her ne kadar Allah dostları çeşitli belâlarla mübtelâ olsalar da, Kendisine yalvarıp yakaran kimseleri genişliğe çıkarmasının yakın olduğunu bildirmiştir. Çünkü O, kendisinden yardım isteyenlere yardım eder. O hâlde, Hz. Hâcer ile İsmâîl’in hâllerine bir bak, Allah onlara nasıl yardım ve dualarını kabul etmiş, daha sonra da onların yaptıkları fiilleri bütün mükelleflere kıyâmete kadar bir taat kılmış, Allah’ın, yolunda muhsin olanların [iyi kullarının] mükâfâtlarını zâyî etmeyeceği bilinsin diye, onların yollarını bütün mahlûkat için uyulacak bir yol kılmıştır. Bütün bunlar, Cenâb-ı Allah’ın daha önce kullarını biraz korku, biraz açlık, biraz da mal, can ve ürünlerden noksanlaştırarak imtihan edeceğini, bütün bunlara sabredenlerin her iki dünyada mutluluğa ve saadete erişip en yüce maksadı elde edeceklerini haber vermesinden dolayı bir gerçektir.[11]

Anlatıldığına göre Safâ’ya bu adın veriliş sebebi seçilen [mustafa] Hz. Âdem’in bu tepe üzerinde durmasıdır. Onun bu adından dolayı buraya da Safâ denilmiştir. Hz. Havva ise Merve üzerinde vakfe yaptığından buraya da kadın ismi verilmiştir. Bundan dolayı da bu tepenin adı müennestir [dişildir].[12]

Kitap Ehlinin iddia ettiğine göre bu Îsâf ve Nâile Ka‘be’de zina etmişler, Yüce Allah da onları iki taşa dönüştürmüş ve onlardan ibret alınsın diye Safâ ile Merve üzerine koymuştur. Aradan uzun zaman geçtikten sonra Allah dışında bunlara ibâdet edilir olmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.[13]

SAFÂ İLE MERVE’NİN MANASI

Buna göre safâ ve es-safâtu kelimeleri, sanki aynı manadadırlar. Müberred,“Safâ,‘kendisine çamur gibi şeyler bulaşmamış veya toprak karışmamış her kaya’ya denir. Bu kelimenin kökü ise, ‘saf olmak’ manasına gelen safâ-yasfû fiilidir” demiştir. Mervekelimesine gelince, bunun hakkında Halil şöyle demiştir:“‘Pürüzsüz, bembeyaz, çok sert taşlar’a, merve denir.”Başkaları da, “O, küçük bir taş manasına gelir. Cem-i kıliet olarakmervâtun şeklinde, cem-i kesret olarak ise mervun şeklinde cemilenir.”Ebû Züeyb şöyle demiştir. “Öyle ki, hâdiseler karşısında ben sanki hissiyat safası ile her gün dövülen beyaz kara parçası gibiyim.”[14]

SAFÂ

Safâ, “büyük ve pürüzsüz, topraksız, düzgün kaya parçası”na verilen addır. Çamur ve toprağın karışmadığı her kaya parçası için kullanılır. Fiil kalıbında kullanıldığında, “saf ve duru olmak” manasına gelir. Bu sözcüğün safvan kalıbı, Bakara sûresi’nde yer almıştır:

264.Ey iman etmiş kimseler! Allah’a ve son güne inanmadığı hâlde malını insanlara gösteriş için bağışlayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakarak ve eziyet ederek boşa çıkarmayın. İşte onun durumu, üzerinde biraz toprak bulunup da üzerine bir sağnak isâbet ettiği zaman, sağanağın cascavlak olarak bıraktığı kayanın durumu gibidir. Onlar, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Ve Allah, kâfirler toplumuna; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenler topluluğuna kılavuzluk etmez.

                                                                          (Bakara/264)

Ancak konumuz olan âyetteki Safâ, özel isim olup, Mekke’de Ka‘be’nin doğusunda bulunan bir tepenin adıdır.

MERVE

“Pürüzsüz, beyaz ve sert taş” demek olan Merve de, “Safâ” gibi özel isim olup Mekke’de Ka‘be civarındaki başka bir tepenin adıdır.

ŞE‘ÂİR

شعائر [şe‘âir] sözcüğü, “bilmek, akletmek, idrak etmek” anlamındaki شعر [şa‘r] kökünün türevlerindendir. Şi‘r sözcüğü de buradan gelir. Şi‘r’e bu ismin verilmesi, her konuda bilgi kaynağı olmasındandır. Bu sözcüğün türevlerinden şe‘ar, ağaç ve ağaçlık, sık orman, ağaçlı bahçe gibi ağaç eksenli olarak kullanılır. Yine bu sözcüğün, “iç çamaşırı, atın çulu, arpa, terazi dirhemi, develere işaret vurma” gibi daha birçok anlamlarda kullanılan türevleri de vardır.

 شعار[şi‘âr],  شعيرة[şe‘îra] (çoğulları, شعائر [şe‘âir] sözcüğü), “alâmet” [bilgi sağlayan/belirti] demektir, ki bu sözcük savaşta veya seferde askerlerin arkadaşlarını, bölüklerini, takımlarını bulmaları, kaybetmemeleri için koydukları bir belirtinin adıdır.[15]

Şe‘âir sözcüğü, Kur’ân’da bu âyetin dışında Mâide/2, Hacc/32, 36. âyetler olmak üzere üç yerde daha geçer. Hepsinde de,  شعائر اللّه[şe‘ârillah/Allah'ın alametleri; Allah'ı tanımaya, bilmeye alamet olan her şey] anlamındadır. Ama her ne hikmetse kelimenin anlamı, araya bir “itaat” sözcüğü eklenmek sûretiyle “Allah’a itaatin alâmetleri, nişâneleri, sembolleri” şeklinde yaygınlaşmıştır. Oysa âyetlerde, “Allah’ın alâmetleri” diye geçmektedir. Âyette,  من[min] edatı getirilerek, شعائر اللّه من [Allah'ın âyetlerinden bir kaçıdır] buyurulmuştur.

Safâ ile Merve’nin Allah’ın alâmetlerinden oluşu, şu âyetin delâletiyle daha iyi anlaşılmaktadır:

27.Görmedin mi/ hiç düşünmedin mi, gerçekten Allah gökten bir su indirdi? Biz onunla renkleri başka başka meyveler/ ürünler çıkarıverdik. Dağlardan da yollar var; beyazlı, kırmızılı çeşitli renklerde/ renklerin değişik tonlarında. Ve kapkara topraklar/ yollar da var.

28.İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah’tan ancak bilginler saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperirler. Hiç şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır.

                                                                             (Fâtır/27-28)

Görülüyor ki yeryüzündeki varlıkların farklılığı, mutlak bir irâdenin, mutlak bir gücün ve mutlak bir yaratıcının varlığına kanıttır. Eğer varlıklar birbirinden farksız olsalardı, onlar mukayyed [kurala bağlı, sınırları belirli] bir irâdenin, mukayyed bir kudretin eserleri olurlardı. Safâ ve Merve de yapısal farklılığı ile Allah’ın sayısız alâmetlerinden ikisidir.

Âyetteki, Buralarda dolaşmasında kendisine bir sakınca yoktur ifadesinden anlaşıldığına göre, üzerlerinde şirk koşulması/kirletilmesi sebebiyle mü’minler, Safâ ve Merve tepelerinde dolaşmanın sakıncalı olduğunu düşünmüş olmalılar ki âyette, buralarda dolaşmalarında bir sakınca olmadığı, buraların da diğerleri gibi Allah’ın alametleri olduğu ifade edilmiştir.

Buradan, kilise ve havra gibi geçmişi kirli olan yerlerin, temizlendikten sonra mescid ve okul yapılmasında, oralarda dolaşılmasında sakınca olmadığı anlaşılıyor.

Bu âyetle ilgili olarak şu hususa da dikkat edilmelidir: Âyette, oralarda tavaf etmedebuyurulmaktadır. Tavaf, “dolaşmak”, yani “bu tepelerde dolaşmak” demektir. Ne var ki Kur’ân’daki sözcüğün anlamı değiştirilerek, “iki tepe arasında yürümek, koşmak” şeklinde, uzun zamandır uygulanıp duran bir ritüel ortaya çıkarılmıştır.

Yukarıda yapılan “hacc” ve “umre” sözcüklerinin tahlilini –bu âyette de geçmeleri sebebiyle– tekrar veriyoruz:

HACC

Hacc, “kasdetmek” demektir.  حجّ الينا فلان[hacce ileynâ fulânun/filan kişi bizi kasdederek bize ayak bastı (geldi)] denilir.[16] Zebidî ise buna ilave olarak, حجّ [hacc], ‘ayak basmak, kanıtla gâlip gelmek, bir yere defalarca gitmek” gibi açıklamalarda bulunur.[17]

Bu açıklamalar netleştirilirse, hacc, fiil olarak, “bir şeyi zihne yerleştirmek ve onu yapmaktır” denilebilir. Bu sözcük, âyetlerde olduğu gibi Beyt, Ka‘be gibi kelimelerle tamlama yapıldığında, “Ka‘be’yi kafaya koyup oraya gitmek” manasına gelir. İsim olarak ise, “Ka‘be’de yüksek ilâhiyât öğretim ve eğitimini kafaya koyup oraya gitmek, orada İbrâhîmî eğitim ve öğretimle İbrâhîmleşmek; bir tevhid eri olmak” demektir.

UMRE

Ömür [hayat] sözcüğünün türevlerinden olan umre kelimesinin, “imar, mimar, tamir, tamirat” gibi birçok türevi Türkçe’ye de geçmiştir. Kalıbı itibariyle “bir kere/kısa süreli ömürlenmek” anlamında olan bu kelime, isimleştiği zaman da “bir kere/kısa süreli ömürlenme” anlamına gelir. Bu isim hâli Kur’ân’da [Bakara/196'da] iki kez yer almıştır.

Umre sözcüğü, Ka‘be, beytullah, hacc kavramlarıyla tamlama yapıldığında, “Ka‘be’den [yüksek ilâhiyât okulundan] kısa süreli yararlanma” demek olur ki, bu da bir nevi, “kurs, konferans, kongre, sempozyum niteliğindeki bir etkinlikle kısa süreli yararlanma, inanç ve amel açısından revize olma” demektir.

Âyetteki,  أو اعتمر[ev i‘tamera] –ki biz “umre yaptırılırsa” diye çevirdik– sözcüğü, kalıp olarak mutavaat [uyum] anlamı içerir. Burada hacc kastıyla değil de bilvesile/biri tarafından “kısa süreli ömürlendirilirse” demektir. Ki bu da haccedenlerin, yardımcılarını, hizmetçilerini, misafirlerini vs. kapsar.

Hacc, aylar boyu sürecek bir süreç iken, umre için süre öngörülmemiştir.

Âyetteki, Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah, karşılık verendir, en iyi bilendir ifadesiyle de, bu eğitime önem verilmesi, sık sık yapılması teşvik edilmektedir.

133.Yoksa siz Ya’kûb’a ölüm hâli gelip çattığı zaman, oğullarına, “Benden sonra neye kulluk edeceksiniz?” dediği zaman, onların; “Biz, bir tek ilâh olarak senin ilâhına ve ataların İbrâhîm, İsmâîl ve İshâk’ın ilâhına kulluk edeceğiz. Ve biz, sadece O’nun için islâmlaştıranlarız” dediklerine tanıklar mı idiniz?!

134.Onlar, gelip geçen bir önderli toplumdur. Onların kazandıkları kendilerinedir, sizin kazandıklarınız da kendinizedir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu olmazsınız.

Bu âyetlerde, İbrâhîm soyunun durumu bildirilmektedir: Ya‘kûb peygamber ölüm döşeğinde, Benden sonra neye kulluk edeceksiniz? demek sûretiyle tevhidden ayrılmamayı öğütler, çocukları da, Biz, bir tek ilâh olarak senin ilâhına ve ataların İbrâhîm, İsmâîl ve İshâk’ın ilâhına kulluk edeceğiz. Ve biz, sadece O’nun için islâmlaştıranlarız demek sûretiyle hem tevhidden ayrılmayacaklarını, hem de insanların İslâm ile müşerref olmasını sağlamaya çalışacaklarını, dedeleri İbrâhîm’in mirasını devam ettireceklerini bildirirler.

Merhum Mevdûdî bu âyetle ilgili şu malumatı verir:

Kitab-ı Mukkaddes’te, Hz. Ya‘kûb’un (a.s) ölümüyle ilgili tüm ayrıntıların anlatılmasına rağmen, o’nun bu son isteğine değinilmemektedir. Talmud’da ise ayrıntılı bir şekilde ele alınmaktadır ve özü hemen hemen Kur’ân’dakiyle aynıdır: “Ya‘kûb dünyadan ayrılacağı zaman oğullarını çağırdı ve onlara dedi ki: “Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin; O atalarınızı kurtardığı gibi, sizi de bütün zorluklardan kurtaracaktır. Çocuklarınıza Allah’ı sevmeyi ve O’nun emirlerine uymayı öğretin; çünkü Allah âdil olanları ve her işinde doğru yolda yürüyeni korur.” Ya‘kûb’un oğulları cevap verdiler. “Babamız! Bize emrettiklerinin hepsini yapacağız. Allah, bizim yardımcımız olsun.” Ya‘kûb şöyle dedi: “Eğer O’nun yolundan sağa ve sola sapmazsanız, Allah sizinle olacaktır.”

Hz. Ya‘kûb (a.s) Rodwell’de “Midr Rabbah”dan naklen aynı şeyi zikretmektedir: “Bir tek olan Kutsal Varlık hakkında kalbinizde hiç şüphe var mı?” Onlar şöyle dediler: “Ey İsrâîl babamız, dinle. Senin kalbinde şüphe bulunmadığı gibi bizimkinde de şüphe yoktur. Çünkü Rabb, bizim Allah’ımızdır ve O tektir.”[18]

134. âyette, yükümlülük ve sorumluluğun kişiselliği bildirilmekte, İbrâhîm’in, oğullarının ve torunlarının hidâyet üzere olmalarının başkalarına yarar sağlamayacağı, nesebin kimseyi kurtarmayacağı, herkesin kendi amelinin karşılığını göreceği gerçeği beyân edilmekte; böylece Yahûdilerin ataları sayesinde yarar sağlayacakları inancı reddedilmektedir.

164,165.De ki: “Allah her şeyin Rabbi iken, ben Allah’tan başka Rabb mi arayayım?” Her kişinin kazandığı yalnız kendisine aittir. Yükünü taşıyan kimse, bir başkasının yükünü taşımaz. Sonra sadece Rabbinizedir dönüşünüz. Böylece Allah, ayrılığa düştüğünüz şeyi size haber verecektir. Ve O, sizi yeryüzünde gidenlerin yerine getirilenler yapan, verdikleriyle sizi sınamak için, kiminizi kiminizin üzerine derecelerle yükseltendir. Şüphesiz Rabbin, kovuşturması çabuk olandır ve şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

                                                                           (En‘âm/164-165)

101.Artık Sûr’a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy-sop ilişkisi yoktur, kimse kimseden bir şey isteyemez de.

                                                                           (Mü’minûn/101)

123.Bu iş, sizin kuruntularınızla ve Kitap Ehlinin kuruntularıyla değildir. Kim kötülük yaparsa onunla cezalandırılır. Ve o kendisi için Allah’ın astlarından bir yol gösterici, koruyucu yakın ve iyi bir yardımcı bulamaz.

                                                                                    (Nisâ/123)

Ve İsrâ/15,Nûr/54, Sebe/25,  Tûr/21, Necm/39.

135.Ve Yahudiler, “Yahûdi olunuz ki kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız; Hristiyanlar da Hristiyan olunuz ki kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız” dediler.  Sen de ki: “Tam tersi, küfürden, Allah’a ortak koşmaktan dönen biri olarak Allah’ın ortaklarının olacağını kabul etmemiş olan İbrâhîm’in dinine/yaşam tarzına!”

Bu âyette, Yahûdi olunuz ki kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız; Hristiyanlar da Hristiyan olunuz ki kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız” demeleri konu edildikten sonra onlara, Bilakis, hanif [dönen biri] olarak şirk koşmamış olan İbrâhîm’in milletine!denilerek, takip edilmesi gereken yol gösterilmektedir.

Klasik kaynaklarda âyetin iniş nedeni ile ilgili şu açıklamayı görüyoruz:

Muhammed İbn İshâk der ki: Bana Muhammed ibn Ebû Muhammed, Sa‘îd ibn Cübeyr veya İkrime yoluyla İbn Abbâs’tan nakletti ki, o şöyle demiş: Abdullah ibn Surya el-A’ver Rasûlullah’a (s.a) dedi ki: “Hidâyet bizim üzerinde bulunduğumuz yoldan başkası değildir. Ey Muhammed! Sen bize uy ki hidâyete eresin.” Hrıstiyanlar da aynı şekilde söyleyince Allah (azze ve celle) bu âyeti inzâl buyurdu.[19]

Yahûdilik ve Hristiyanlık; İbrâhîm, İshâk ve Ya‘kûb peygamberlerden sonra sözde din bilginleri tarafından oluşturuldu. Onun için, hidâyete erebilmenin yolu bunlara uymak değil, ana kaynağa, İbrâhîm’in milletine/dinine, o’nun inanç ve yaşam tarzına uymaktır. İbrâhîm’in yolunda olmayanların doğru yolda olmaları mümkün değildir.

Peki İbrâhîm’in dini/milleti, yaşam tarzı nedir? İşte cevabı:

120,121.Şüphesiz İbrâhîm içtenlikle Allah’a boyun eğen, ortak koşma inancından dönmüş, Allah’ın nimetlerine karşılık ödeyen başlı başına bir ümmet idi. Ve o, ortak koşanlardan olmadı. Ve Allah, o’nu seçti ve dosdoğru yola kılavuzladı.

122.Ve Biz İbrâhîm’e dünyada iyilik-güzellik verdik. Ve şüphesiz O, âhirette de kesinlikle sâlihlerdendir.

123.Sonra sana: “Küfürden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten, ortak koşmakdan dönmüş bir kişi olan ve ortak koşanlardan olmayan İbrâhîm’in dinine/yaşam tarzına tâbi ol” diye vahyettik.

                                                                               (Nahl/120-123)

Demek oluyor ki, Allah elçisi Muhammed’in tebliğ ettiği din, İbrâhîm peygamberin dininin ta kendisidir.

136.Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene, İbrâhîm’e ve İsmâîl’e ve İshâk’a ve Ya’kûb’a ve torunlarına indirilene, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya verilene ve peygamberlere Rablerinden verilene iman ettik; onlardan hiç birini diğerinden ayırmayız ve biz ancak O’nun için islâmlaştıranlarız [sağlamlaştıran/ esenlik-mutluluk kazandıran birileriyiz].”

137.Artık, eğer mü’minleri Yahûdileştirmek, Hristiyanlaştırmak isteyenler, sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, artık kesinlikle kılavuzlandıkları doğru yolu buldular. Yok eğer yüz çevirirlerse, onlar sadece parçalanmışlık içindedirler. İşte onlara karşı sana Allah yeter. Ve O, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

Bu âyetlerde, nasıl iman edilmesi, müslümanın nasıl olması gerektiği anlatılıp, İsrâîloğulları’nın da gerçek imana davet edilerek şöyle denilmesi istenmektedir: Biz Allah’a, bize indirilene, İbrâhîm’e ve İsmâîl’e ve İshâk’a ve Ya‘kûb’a ve esbâta [torunlarına] indirilene, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya verilene ve peygamberlere Rabb’lerinden verilene iman ettik; Onlardan hiç birinin arasını ayırmayız [hiç birini diğerinden ayırmayız] ve biz ancak O’nun için islâmlaştıranlarız.

Bütün peygamberlere ve onlara indirilenlere inanmak, onlar arasında hiçbir ayrım gözetmemeyi gerektirir.

Âyetteki esbât kelimesiyle, “Ya‘kûb’un çocukları” kasdedilmiştir. Bunların sayısı oniki olup her birisinin soyundan bir ümmet gelmiştir.

137. âyette Ehl-i Kitaba, “onlar da sizin gibi ayırım yapmadan inanırlarsa (yani, Muhammed peygambere de inanırlarsa) hidâyete ererler. Aksi takdirde Allah onların hakkından gelir” mesajı verilmektedir.

25.Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki ona: “Gerçek şu ki, Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için Bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.

                                                                                      (Enbiyâ/25)

13.Allah, dinden Nuh’a yükümlülük olarak ulaştırdığı şeyi, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya yükümlülük olarak ulaştırdığımız şeyi yaşam yolu yaptı: “Dini hayata geçirin, ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.” Senin kendilerini davet ettiğin şey, ortak koşan kimselere ağır geldi. Allah, dilediğini kendine seçer ve kalpten yöneleni de o davet edilene kılavuzlar.

                                                                                             (Şûrâ/13)

138.Allah’ın dinine! Din ortaya koymak konusunda Allah’tan daha güzel olan kimdir? Ve biz, sadece O’na kulluk edenleriz.

Bu âyet birkaç şekilde açıklanabilir:

A) 135. âyette, Ehl-i Kitabın Müslümanlara, Yahûdi veya Hristiyan olmalarını, aksi hâlde doğru yolda olamayacaklarını söyledikleri nakledilmiş, ardından da, “Bilakis İbrâhîm’in milletine!” denilmişti. O bakımdan bu âyet, 135. âyetteki “İbrâhîm’in dini”nden bedel olabilir. Böylece İbrâhîm’in dini, Allah’ın boyası [dini] olarak açıklanmış olmaktadır.

B) Bu âyetin bir tahzir cümlesi olup, insanlığı uyardığı söylenebilir. Zira, tahzir cümlesinde, işin muacceliyetinden dolayı emir fiili söylenmeden tümleci söylenir. Örneğin, yolda dikkatsizce yürüyen bir kimseye, arkadan bir araba yanaştığında, “Kenara, kenara!” veya “Araba, araba!” denir ki bu, “çabuk kenara çekil” ve “araba geliyor dikkatli ol” demektir. Bu cümle tahzir cümlesi kabul edildiğinde âyetin anlamı, “Allah’ın boyasına koşun, Allah’ın dinine girin” demek olur.

Dinin/İbrâhîm’in milletinin, “boya” olarak nitelenmesi, mecâzîdir. Çünkü boyanın etkisi kumaşta nasıl ortaya çıkarsa, dinin öngördüğü inanç ve ameller de din mensupları üzerinde öylece görülür. Araplar, “Falanca falancayı, falanca şeyde boyuyor” derler, bununla da, “boya elbiseden nasıl ayrılmaz, onunla birlikte kalırsa, o adam da, falancayı o işe sokuyor ve ondan ayrılamaz hâle getiriyor” anlamını kasdederler.

C) Bu ifade, Hristiyanlardaki vaftiz uygulamasına bir reddiye de olabilir. Bilindiği üzere Hristiyanlar çocuklarını renkli bir suya batırarak vaftiz ederler. O suyun, onları gerçek Hristiyan yaptığına inanırlar. Bu sebeple âyet, insanın, renkli sulara batırılmak sûretiyle hidâyete ermiş olmayacağına işaret olabilir.

139,140.De ki: “Allah, sizin Rabbiniz ve bizim Rabbimiz olmasına rağmen, O’nun hakkında mı bizimle çekişiyorsunuz? Bir de bizim amellerimiz yalnızca bize, sizin amelleriniz de yalnızca sizedir. Ve biz sadece O’nun için Kendisini tüm noksanlıklardan arındıran kimseleriz. Yoksa siz, “Şüphesiz İbrâhîm, İsmâîl, İshâk, Ya‘kûb ve torunları da hep Yahûdi veya Hristiyan idiler” mi diyorsunuz?” De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Kendi yanındaki, Allah’tan gelen bir şâhitliği saklayandan kendisine daha haksızlık eden kim olabilir? Allah, yaptıklarınıza bilgisiz, duyarsız da değildir.”

Bu âyetlerde de İsrâîloğulları muhatap alınmış, onların asılsız iddia ve inançları reddedilmekte, ardından da ellerindeki kitapta bulunan gerçeği sakladıkları için tehdit edilmektedirler. Sakladıkları gerçek ise, –146. âyette görüleceği gibi– Kur’ân’ın ilâhî bir kitap, Muhammed’in de Allah’ın elçisi olduğunu kendi oğullarını bildikleri gibi bildikleri gerçeğidir.

ALLAH HAKKINDA TARTIŞMAK

Allah hakkında tartışmanın mahiyetini ve boyutlarını anlamak için önce şu âyetlere göz atılmalıdır:

20.Buna rağmen eğer seninle tartışırlarsa de ki: “Ben tüm benliğimi Allah için İslâmlaştırdım/ben Müslüman oldum. Bana uyanlar da Müslüman oldular.” Kitap verilenlere ve Anakentliler’e: “Siz de sağlamlaştırdınız mı/İslâm’ı kabul ettiniz mi?” de. Eğer sağlamlaştırırlarsa/İslâm’a girerlerse, artık kılavuzlandıkları doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse sana düşen sadece mesajı iletmektir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.

                                                                                (Âl-i İmrân/20)

80-81.Ve toplumu o’nunla tartıştı. İbrâhîm; “Bana doğru yolu göstermişken Allah hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? O’na ortak koştuklarınızdan hiç korkmuyorum. –Ancak Rabbimin dilediği şey hariç.– Rabbim bilgice her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünmez misiniz? Ve Allah, haklarında hiçbir güç-kuvvet indirmediği hâlde, siz O’na ortak koşmaktan korkmuyorken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Bu durumda eğer biliyorsanız, bu iki topluluktan hangisi güvende olmaya daha layıktır?” dedi.

                                                                                          (En‘âm/80)

8.İnsanlardan bazıları da Allah hakkında bilgisizce; kılavuz olmadan, aydınlatıcı bir kitap olmadan tartışırlar.

                                                                                           (Hacc/8)

258.Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye, Rabbi hakkında İbrâhîm’le tartışan kimseyi görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Hani İbrâhîm, “Benim Rabbim dirilten ve öldürendir” demişti. O, “Ben diriltir ve öldürürüm” demişti. İbrâhîm, “Öyleyse, şüphesiz Allah, güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir!” deyince o kâfir; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenkişi şaşırıp kaldı. –Ve Allah kendi benliklerine haksızlık edenler toplumuna doğru yolu göstermez.–

                                                                                  (Bakara/258)

Demek ki Allah hakkında tartışmak; Allah’ın varlığı, birliği, evrendeki rabbliği, tasarrufu ve insanlar için ortaya koyduğu ilkelerin kabulü hususunda olmaktadır.

Kendilerine, Şüphesiz İbrâhîm, İsmâîl, İshâk, Ya‘kûb ve torunları da hep Yahûdi veya Hristiyan idiler” mi diyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” suali, Hristiyanlık ve Yahûdiliğin daha sonraki dönemlerde oluşturulduğunu bildikleri hâlde câhil halkı aldatan din adamlarına yöneltilmektedir. Dinlerini çıkarlarına alet eden bu din tüccarlarının bu sorulara cevap vermeleri mümkün değildir. Çünkü, asırlar evvel yaşamış peygamberlerin, kendi uydurdukları mezhep ve inançlar üzerinde bulunduklarını iddia edemezlerdi.

141.Onlar, gelip geçen bir önderli toplumdurlar. Onların kendi kazandıkları kendilerinedir, sizin kazandıklarınız da kendinizedir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu olmazsınız.

Bu âyette, geçmişteki ataları ile övünmenin kimseye yarar sağlamayacağı, esas olanın herkesin kendi yaptıkları olduğu ihtar ediliyor. Kim ne yaparsa, onun karşılığını görecektir.

Aynı ifadeler, 134. âyette de yer almakla birlikte mesajları farklıdır. 134. ayette, ataların hidâyet üzerinde olmasının torunlara bir fayda sağlamayacağı mesajı verilirken, burada ataların küfründen torunların sorumlu tutulmayacağı mesajı verilmektedir.

153.Ey iman etmiş kimseler! Sabretmekle ve salâtla [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma ile] yardım isteyin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.

154.Ve Allah yolunda öldürülenlere, “Ölüler” demeyin. Aslında onlar diridirler. Fakat siz bilincine ermiyorsunuz.

155,156.Ve de kesinlikle Biz, korkudan, açlıktan bir şeylerle ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiklik ile sizi zayıf düşüreceğiz/ imtihan edeceğiz. Kendilerine bir musibet geldiği zaman, “Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve yalnız O’na döneceğiz” diyen şu sabredenlere de müjdele!

157.İşte onlar; Rablerinden, birtakım destekler ve rahmet kendilerinedir. İşte onlar, kılavuzlandıkları doğru yolu bulanların da ta kendisidir.

153. âyette de, –45. âyette olduğu gibi– Allah’tan yardımın salât ve sabır ile istenmesi gerektiği, Allah’ın sabredenlerle beraber olacağı [sabredenlere yardım edeceği] beyân ediliyor. Demek oluyor ki, insanların beklentisi, sabır ve salât ile yerine gelecektir. Miskin miskin oturarak istekte bulunmak, bir anlam ifade etmez.

Sabır ve salât hakkında daha evvel açıklamalar yapmıştık. Burada sabrı bir daha hatırlatıyoruz. Sabır, her yönüyle şu âyette özetlenmiştir:

146.Nice peygamberler de vardı ki kendileriyle beraber birçok Allah erleri savaştılar; Allah yolunda kendilerine isabet eden şeylerden gevşemediler, zaafa düşmediler ve boyun eğmediler. Ve Allah, sabredenleri sever.

                                                                             (Âl-i İmrân/146)

Sabır, işte budur; yani, “sıkıntı ânında gevşememek, zaafa düşmemek ve boyun eğmemek”tir.

154-157. âyetlerde mü’minlere, Allah’a nasıl teslimiyet göstermeleri gerektiği bildirilmekle ve yaşadıkları sıkıntılar karşısında takınmaları gereken tavırlar ortaya konmaktadır. Bu âyetler aynı zamanda mü’minlere bir tesellidir. 154. âyette ise, mü’minler için nihai bir hedef gösteriliyor: Allah yolunda ölmek. Ama bu, bir ölüm değil, gerçek hayata bir adımdır.

Bu âyetlerin iniş sebebiyle ilgili klasik kaynaklarda şu bilgiler verilmektedir:

İbn Abbâs (r.a) şöyle demiştir: Bu âyet Bedir şehidleri hakkında nâzil olmuştur. O gün Müslümanlardan 14 kişi şehid edilmişti. Bunlardan 6′sı Muhâcirlerden, 8′i ise Ensârdandı. Muhâcirlerden olan; “Ubâde b. el-Hars b. Abdulmuttalib, Ömer b. Ebî Vakkas, Zü’ş-Şimâleyn, Amr b. Nufeyle, Âmir b. Bekr ve Mihca b. Abdullah idi. Ensârdan olanlar; Sa‘îd b. Hayseme, Kays b. Abdu’l-Münzir, Zeyd b. el-Hars, Temim b. el-Hümâm, Râü b. el-Muallâ, Hâlise b. Surâka, Muavviz b. Afra veAvf b. Afra. Sahabe-i Kiram, “Falanca öldü, falanca öldü” diyorlardı. Cenâb-ı Allah, o şehidler hakkında, “öldüler” denilmesini nehyetti.

Diğer müfessirlerden ise şu görüş rivâyet edilmiştir: “Kâfirler ile münâfıklar, “İnsanlar, hiçbir menfaati olmaksızın sırf Muhammed’in rızasını kazanmak için kendilerini öldürüyorlar” demişlerdi de bu âyet bunun üzerine nâzil oldu.[20]

Öyle anlaşılıyor ki, bu âyetler, hicret’ten sonra, Bedir savaşı’ndan önce, mü’minlerle Kureyşliler arasında meydana gelen bir çatışmada bazı müslümanların şehid düşmeleri üzerine inmişlerdir.

154. âyetteki verilen direktifler, Âl-i İmrân sûresi’nde şöyle açıklanmıştır:

169-171.Allah yolunda öldürülenleri de sakın ölüler sanma. Tam tersi onlar diridirler, Allah’ın armağanlarından verdiği şeylerle sevinçli olarak Rableri katında rızıklanmaktadırlar. Arkalarından kendilerine henüz ulaşmayan kimselere, kendileri için hiçbir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allah’tan bir nimeti, armağanı ve Allah’ın şüphesiz, mü’minlerin ecrini kaybetmeyeceğini müjdelemek isterler.

                                                                            (Âl-i İmrân/169-171)

Bu âyetten anlaşıldığına göre burada konu edilen “dirilik”, malum anlamıyla dirilik değil, onların ölümlerinin başkalarını harekete geçirmesi, başkalarına güç kaynağı olmasıdır. Nitekim târihe bakıldığında görülür ki, Allah yolunda ölenlerin isimleri yaşamakta ve sonrakilerin de davalarını, cesaret ve yiğitlik ruhunu canlı tutmakta; hayattakiler de onlar gibi Allah yolunda can vermeyi istemektedirler.

Âyetlerde Allah yolunda öldürülenlere, “ölüler” demek yasaklanmıştır. Çünkü “ölüm” yok oluş, hiçlik demektir. Bu nedenle insanlarda bezginlik oluşturur, onların cesaret ve ümitlerini kırar. Ama mü’min; ölümü/hiçliği ve yok olup gitmeyi kabul etmez, aksine ölümün Allah’a dönüş olduğuna inanır.

155-157. âyetlerde ise insanların, özellikle de mü’minlerin “korku, açlık, mal, can ve üründen eksiklik” ile sınanacakları bildirilmekte ve sabretmeleri istenmekte, sabrın karşılığının nasıl olacağı da, Rabb’lerinden, birtakım destekler ve rahmet kendilerinedir. İşte onlar, hidâyete erenlerin de ta kendisidir ifadeleriyle beyân edilmektedir.

Âyette bahsedilen korkuyu, “düşman ve savaş korkusu”; açlığı,“kâfirlerle mücadele ederken sıkıntıya düşmek, kıtlık, kuraklık gibi nedenlerle ürünsüz kalmak”; mallardan eksiliği, fakir bir ortamda doğmuş olma, yetim, kardeşsiz veya çocuksuz olma veya vücut fonksiyonlarının ve organlarının; doğuştan körlük, sağırlık, kısırlık, ,vs.”; ürünlerden eksikliği, “meyve ve ürünlerin verimsizliği… ya da bir başkasının fiili nedeniyle kazaya uğrayıp candan, maldan ve üründen mahrum kalma” olarak anlamak mümkündür.

Âyette, musibete uğrayan mü’minlerin, Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve yalnız O’na döneceğizdiyerek sabrettikleri bildirilmektedir, ki bu durum, imanın güzel bir şekilde açığa vurumu olup, insanların Allah’ın mülkü olduğunun ve fani oluşun itirafıdır. Allah’a dönmek, tabii ki mekan ve cihet itibariyle bir dönüş değildir. Araplar, “Krala müracaat edeceğim “derler ve bununla, “kralın yanına çıkmayı” değil, “onun kudretine başvurmayı, anlaşmazlığı ona taşımayı, onun merhametine sığınmayı” kasdederler. Bu ifade özetle, kulun başına gelen musibetlere razı olduğuna, bunların neticesini Allah’a havale ettiğine, O’nun kendisine zulmedenlerden intikamını alacağına inandığına delâlet eder.

Allah’ın müslümanları ne ile ve nasıl imtihan edeceğine dair birçok âyet bulunmaktadır. Meselâ:

Âl-i İmrân/186, Mülk/1-2, Zümer/10, Muhammed/31, A‘râf/168, En‘âm/164-165,  Nahl/112, Fecr/15-16,  Teğâbün/15, Muhammed/38.

159,160.Şüphesiz indirdiğimiz açık delilleri ve doğru yol kılavuzunu, Biz, kitapta insanlara apaçık gösterdikten sonra gizleyen kimseler; işte onlar; onları Allah ve dışlayanlar, dışlayıp gözden çıkarır. Ancak günahtan dönüş yapan ve düzeltenler ve açık delilleri ve doğru yol kılavuzunu açıkça ortaya koyanlar başkadır. İşte onlar, Ben onların tevbelerini kabul ederim. Ve Ben tevbeleri çokça kabul eden, çok tevbe fırsatı veren, çokça merhamet edenim.

161,162.Küfredip; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedip de bu hâl üzerine ölen şu kimseler; işte onlar; Allah’ın, doğal güçlerin/vahiylerin, insanların hepsinin dışlaması onlaradır. Onlar dışlanışta temelli kalıcıdırlar. Onlardan azap hafifletilmez ve onlara bakılmayacaktır da.

163.Ve sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet edendir, engin merhamet sahibidir.

Bu âyet grubunda, kendilerine bildirilen gizleyenler tehdit edilmektedir. Kaynaklarda bunların, Yahûdi bilginleri ve Hristiyan rahipleri olduğu ifade edilir.

Yahûdi ve Hristiyanların bilginleri, Kitaplarındaki öğretileri gizleyerek dini tekellerine aldılar ve hevalarına göre yeni bir din uydurarak kitlelere empoze ettiler. İşte bu yüzden Allah’ın lânetine [merhamet ve aftan dışlama cezasına] uğradılar.

Paragrafın son bölümündeki, Ancak tevbe eden ve düzeltenler ve (açık delilleri ve hidâyeti) açıkça ortaya koyanlar başkadır. İşte onlar; Ben onların tevbelerini kabul ederim. Ve Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim. Şu inkâr edip de inkârcı olarak ölen kimseler; işte onlar; Allah’ın, meleklerin, insanların hepsinin lâneti onlaradır. Onlar onda [lânette] temelli kalıcıdırlar. Onlardan azap hafifletilmez ve onlara bakılmayacaktır da açıklamasıyla, yine de onlara mağfiret kapısının açık tutulup ölmeden tevbe edebilecekleri bildiriliyor.

Bu âyetlerde verilen mesajlar, sadece Yahûdi ve Hristiyan bilginlerine yönelik değil, tüm insanlara olup, insanları değerlendirirken ömürlerinin son demlerinin dikkate alınması istenmektedir. Zira, bugün kâfir olan, yarın tevbe ederek Allah’ın rahmetine nail olabilir.

Âyetlerdeki bir başka mesaj da, hakkı gizleyenin lânetleneceğidir. Dolayısıyla, kim Allah’ın dini hususundaki bir bilgiyi veya başkasının hidâyetine sebep olabilecek bir açıklamayı gizlerse, Allah’ın lânetine uğrar.

LA‘NET

اللعنة [la‘net] sözcüğü, “kovmak, uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrum bırakmak” anlamındaki la‘n sözcüğünden türemiş isimdir. Eski Araplar bu sözcüğü, “ailenin veya sülalenin bir ferdinin dışlanması” anlamına kullanırlardı. لعين [la‘în] ve ملعون [mel‘ûn] sözcükleri de buradan gelmiştir. La‘net Allah tarafından olursa, “dünyada iyilikten, âhirette de lütuf ve merhametten mahrum bırakma”; insanlar tarafından olursa, “küfür, dışlama, sövme, hakaret ve beddua” anlamına gelir.[21]

164.Şüphesiz ki göklerin ve yerin oluşturuluşunda, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde,

insanlara yarayan şeylerle denizde akıp giden gemilerde,

Allah’ın semadan bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde,

yeryüzünde her deprenen canlılardan yaymasında,

rüzgârları evirip çevirmesinde,

gök ile yeryüzü arasında emre hazır olan bulutta, şüphesiz akıllarını çalıştıran bir toplum için elbette alâmetler/göstergeler vardır.

163. âyette, Ve sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir buyurulmuş ve bunun kanıtı olarak da, 164. âyet gelmiştir. Bu âyette, evrendeki her oluşumda aklını çalıştıran, çevresindeki ilâhî kanunları gözlemleyen toplum için, Allah’ın varlık ve birliğine dair deliller bulunduğu beyân edilmektedir.

Bu âyetin inişi ile ilgili klasik kaynaklarda nakledilen bilgiler şunlardır.

Kureyşliler, Hristiyanlara Hz. İsâ’nın (a.s) mucizelerini sordular. Onlar, Hz. İsâ’nın (a.s) anadan doğma körleri ve alaca hastalığını iyileştirme ile ölüleri diriltme mucizelerini anlattılar.

Kureyşliler, Hz. Peygamber’e (s.a), “Allah’a Safâ tepesini, bizim için altın kılması için dua et de, sana yakînî olarak inanalım ve düşmanımıza karşı gücümüz artsın” dediler. Hz. Peygamber (s.a), bundan dolayı, bunu Rabbinden isteyince, Allah Teâlâ bunu vereceğini, fakat eğer onlar buna rağmen tekzib ederlerse, hiç kimseye yapmadığı bir şekilde onlara azab edeceğini” bildirdi. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a), “Beni ve kavmimi helak etme. Ben onları günbegün İslâm’a davet ederim” dedi. İşte bu sebeple Allah Teâlâ bu âyeti, yakînleri artsın diye Safâ tepesini altın yapmasını isteyenlere; göklerin, yerin ve âyette geçen diğer varlıkların yaratılmasının yakîni artırma bakımından daha büyük olduğunu beyân etmek için indirmiştir.[22]

Atâ der ki: Hepinizin ilâhı tek bir ilâhtır âyeti nâzil olunca Kureyş kâfirleri,“Bütün insanlara tek bir ilâh nasıl olur da yeter?” demeye başladılar. Bunun üzerine, Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında âyeti nâzil oldu.[23]

Bu âyet, Mekkelileri tefekküre davet eden âyetlere benzemektedir. Burada dikkat çekilen deliller, birçok kez zikredilmişti. Bunlardan birkaçını takdim ediyoruz:

18.Ve Biz gökten bir ölçüde su indirdik de onu yeryüzünde durgunlaştırdık. Ve şüphesiz Biz, onu gidermeye de kesinlikle güç yetirenleriz.

                                                                          (Mü’minûn/18)

6.Ve yeryüzünde hiçbir küçük-büyük canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Allah, onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır.

                                                                                  (Hûd/6)

9.Ve Allah, rüzgârları gönderendir. Sonra onlar da bir bulutu harekete geçirip yukarılara kaldırır. Derken Biz, o bulutu ölmüş bir beldeye sürüp göndermişizdir. Böylece yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. İşte böyledir ölmüş çürümüş insanlara hayat vermek.

                                                                                    (Fâtır/9)

Ve A‘râf/57, Ahkâf/24-25, Nahl/79, Mülk/19, İsrâ/70, Zâriyât/22, Hacc/5, Âl-i İmrân/190-191, Mü’min/61, Rûm/23, Enbiyâ/30, Mülk/30, Vâkıa/68-69, Yâ-Sîn/36-40.

165,166.İnsanlardan kimi de Allah’ın astlarından birtakım eşler tutan kimselerdir. Onları, Allah’ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman etmiş kimseler, Allah’a sevgi yönünden daha kuvvetlidir. Ve şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, azabı görecekleri zaman; kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaştıkları ve azabı gördükleri ve kendileriyle bağlar kesildiği zaman, bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke görselerdi.

167.Onlara uyanlar da, “Ah, bizim için dünyaya bir dönüş olsaydı da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” derler. İşte böylece Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış pişmanlık ve üzüntüler hâlinde gösterecektir. Onlar bu ateşten çıkanlar da değillerdir.

Bu âyet grubunda, akıl sahiplerinin kabul etmek durumunda oldukları bunca kesin delile rağmen Allah’a eş koşan kimselerin bulunduğu haber verilmektedir. Şirke saplanan zâlimlere, o dehşetli anlardan pişmanlık tabloları sunularak uyarılar yapılmaktadır.

Burada onlar zamiri ile kasdedilenler, “müşriklerin, kendilerini Allah’a yaklaştırsınlar diye ilâh edindikleri, fayda ve zararını umdukları, başları dara düştüğünde yöneldikleri, adaklarda bulunup kurban kestikleri putlar”dır. Âyetteki, Onları, Allah’ı sever gibi seviyorlarifadesi, “onlar âciz olan putlarını, mü’minlerin kudreti sonsuz olan Allah’ı sevdikleri gibi seviyorlar” demektir.

3.Dikkatli olun, halis din sadece Allah’a aittir. O’nun astlarından birtakım yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edinenler: “Allah’ın astlarından edindiğimiz yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar, bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz.” Şüphesiz kendilerinin ayrılığa/anlaşmazlığa düşüp durdukları şeylerde, onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez.

                                                                                     (Zümer/3)

Âyetin devamında ise, Ve o zulmeden kimseler, azabı görecekleri zaman; kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaştıkları ve azabı gördükleri ve kendileriyle bağlar kesildiği zaman, bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke görselerdi denilerek, o çok güvendikleri, Allah’ı sever gibi sevdikleri kişi ve nesnelerin onları nasıl yalnız bırakacağı bildirilip uyarılar yapılmıştır. Allah rahmeti gereği bu uyarıyı birçok kez (Ankebût/25,  Zuhruf/67, Ahzâb/64-68, A‘râf/38, İbrâhîm/22, Meryem/81-82, Sebe/31-32) tekrarlamıştır.

167. âyetteki, İşte böylece Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış hasretler [pişmanlık ve üzüntüler] hâlinde gösterecektir. Onlar bu ateşten çıkanlar da değillerdirifadesiyle, müşriklerin tüm çabalarının boşa gittiği açıklanmaktadır. Bu uyarı da Kur’ân’da sıkça tekrarlanmıştır: Meselâ: Furkân/23, İbrâhîm/18,  Nûr/39.

168.Ey insanlar! Yeryüzündeki helâl ve temiz, hoş, yararlı şeylerden yiyin ve şeytânın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır.

169.O, size yalnızca kötülüğü, aşırılığı; çirkinliği-hayâsızlığı ve Allah üzerine bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.

Burada, Ey insanlar! Yeryüzündeki helâl ve tayyib [temiz, hoş, yararlı] şeylerden yiyin ve şeytânın adımlarını izlemeyin buyurularak tüm insanlığa hitap edilmiş; nimetlerin tümünün insanlar için yaratıldığı bildirilmiş, nimetlerden yararlanırken şeytânın oyununa gelinmemesi hususunda uyarı yapılmıştır.

Tayyib, “temiz, lezzeti ve yaralı olan şey” demektir. Yiyecekler hakkında En‘âm/145 ve Nahl/115′te de uyarılar yapılmış ve biz de detaylı bilgi sunmuştuk. Bu konu 173. âyette de gelecektir. Burada, şeytân ve şeytânın adımlarına dikkat çekmek istiyoruz.

Şeytâna dair birçok yerde detaylı bilgi sunmuştuk. Bunları kısaca hatırlatalım:

Kur’ân’a göre, kötülüğün sembolü olup kötülük telkin eden her şey “şeytân” diye isimlendirilir. Kötülük telkin eden bir insana “şeytân” dendiği gibi, kıskançlık ve öfke gibi kötü duygulara da “şeytân” denilir. Dolayısıyla şeytân, görünmez ve müstakil bir varlık değildir. Şeytânla ilgili âyetler dikkate alındığında; “harâmı, hakksız kazancı emreden ve öneren”; “kötülük, hayâsızlık ve Allah’a şirk koşmayı emreden”; “fakirlikle korkutan”; “kuruntulara düşüren”; “Allah’ın yarattıklarını değiştirmeyi emreden”; “kandırmak için yaldızlı sözler fısıldayan”; “vesvese verip zihin bulandıran”; “amellerle şımartan”; “azdıran”; “içki, uyuşturucu ve kumarla insanlar arasına düşmanlık ve kin sokmak isteyen”; “Allah’ı anmaktan ve O’na namaz-niyazdan geri bırakmak isteyen” kişilerin, güçlerin ve huyların hepsi birer şeytândır.

Şeytânın adımları, –aşağıdaki örneklerde de göreceğimiz gibi– “şeytânın işlerinin tümü”dür:

268.Şeytân, sizi fakirlikle korkutur ve size çirkinliği-hayâsızlığı emreder. Allah ise, size Kendisinden bağışlama ve bol ihsan vaat eder. Ve Allah, bilgisi ve rahmeti sonsuz geniş olandır, en iyi bilendir.

                                                                             (Bakara/268)

60.Kesin olarak, inanmamakla emrolundukları tâğutu aralarında hakem yapmak isteyerek kendilerinin, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri süren şu kişileri görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Şeytan da onları uzak/geri dönülmez bir sapıklıkla sapıttırmak istiyor.

                                                                               (Nisâ/60)

91.Gerçekten şeytan, hamr ve kumarda sizin aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi, Allah’ın anılmasından, öğüdünden ve salâttan [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmakdan; toplumu aydınlatmaktan] alıkoymak ister. Öyleyse sona erdirmiş kişiler/vazgeçmiş kişiler misiniz?

                                                                              (Mâide/91)

Ve  Kasas/15, Fâtır/6, Nisâ/118-119, A‘râf/16-17,27,200-201, Enfâl/48, Nahl/63, İsrâ/53, Meryem/42-45, Lokmân/2l.

Bu iki âyetten anlaşıldığına göre, ilk insandan bu yana herkeste var olan şeytâna karşı uyanık bulunmalı, her iş ilâhî vahye göre yapılmalı, şeytâna uyarak Allah’ın harâmı helal, helali harâm kılınmamalıdır.

Bu âyetin inişi ile ilgili klasik kaynaklarda şu nakledilir:

İbn Abbâs (r.a) şöyle demiştir: “Bu âyet, sâibe [adak olarak salıverilen], vasîle [putlara adanan] ve bahîre [kulağı yarılıp salıverilmiş] ismi altında hayvanları harâm kılanlar hakkında nâzil olmuştur. Bunu yapanlar Sakif, Benû Âmir b. Sa‘sa‘a, Huza‘a ve Benû Müdlic kabileleri idi.”[24]

169. âyette, Allah üzerine bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder ifadesiyle neyin kasdedildiğini, Hacc sûresi’nden öğreniyoruz:

İnsanlardan bazıları da Allah hakkında bilgiden başka şeyle; kılavuz olmadan, aydınlatıcı bir kitap olmadan tartışırlar.

                                                                                    (Hacc/8)

170.Ve onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun” dendiği vakit, “Aksine biz, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız” dediler. Ataları bir şeye akıl erdirmez ve kılavuzlandıkları doğru yolu bulmaz idiyseler de mi?

171.Ve kâfirlerin bir kısmının; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kişilerin hâli, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyen şeylere çoban haykırışı/ karga haykırışı yapan kimsenin hâli gibidir; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden onlar akıl da etmezler.

259.Bir kısım küfretmiş; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan o kişilerin hâli de, evlerinin çatıları çökmüş bir kente uğrayan kimse gibidir: O kimse, “Bunu, bu ölümünden sonra Allah nasıl diriltecek?!” diyerek inançsızlığını ortaya koydu. Bunun üzerine Allah onu yüz sene öldürdü, sonra diriltti. Allah, “Ne kadar kaldın?” dedi. O, “Bir gün yahut bir günün bir kısmı kaldım” dedi. Allah, “Tam tersi, sen yüz sene kaldın, öyle iken bak yiyeceğine-içeceğine henüz bozulmamış, eşeğine de bak. –Biz, bunu, sen bilesin ve seni insanlar için bir âyet kılalım diye yaptık-  O kemiklere de bak, onları nasıl yüksekleştiriyoruz. Sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?” dedi. Böylece ona açıkça belli olunca, “Şüphesiz Allah’ın her şeye güç yetiren olduğunu daha iyi biliyorum” dedi.

Bu âyetlerde, taklitçi müşriklerin şirk koşma gerekçelerinin tutarsızlığı, sanatsal bir soru ile ortaya konmuş, ardından da iki örnekle kınanmışlardır.

Atalarından intikal eden din, iman ve kültüre körü körüne tâbi olup meseleleri sorgulamayanlar, başka sûrelerde de zikredilmiştir:

104.Ve onlara: “Allah’ın indirdiğine ve Elçi’ye gelin” dendiği zaman: “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter” dediler. Ataları bir şey bilmeyen ve kılavuzlanan doğru yolu bulmayan kimseler olsa da mı?

                                                                          (Mâide/104)

21.Ve onlara: “Allah’ın indirdiğine tâbi olun!” dendiği zaman: “Aksine, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” dediler. Ya şeytan onları cehennemin azabına çağırıyor idiyse!

                                                                                          (Lokmân/21)

Taklitçi kâfirler, ilk örnekte; duymayan, akletmeyen, yardım etmesi mümkün olmayan nesnelere bağıran kimseye benzetilmiştir; ki bunların, dünyada yaptıkları bütün iyilikler boşa gidecek, amellerinin kendilerine hiç faydası olmayacaktır.

Kur’ân’da fayda ve zarar vermeye gücü olmayan, hatta kendilerine bile hayrı dokunmayan şeylere yakaranlardan, Bakara/102; En‘âm/71; Hacc/12; Yûnus/18, 106; Furkân/3, 55; Mâide/76; Ra‘d/16; Tâ-Hâ/89 ve Enbiyâ/66′da da bahsedilmiş ve geniş bilgi verilmişti. Bu âyetle verilen mesaj, Şu‘arâ (69-103) ve Meryem (41-45) sûrelerinde ayrıntılı olarak yer almıştı.

259. âyetteki ikinci örnekte ise, inkârcılar, başka bir inkârcıya benzetilmektedir: evlerinin çatıları çökmüş bir kente uğrayan kimse gibidir: O [o kimse], “Bunu bu ölümünden sonra Allah, nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz sene öldürdü, sonra diriltti. O [Allah], “Ne kadar kaldın?” dedi. O, “Bir gün yahut bir günün bir kısmı kaldım” dedi. O [Allah], “Bilakis, sen yüz sene kaldın, öyle iken bak yiyeceğine, içeceğine henüz bozulmamış, eşeğine de bak. –Biz, bunu, sen bilesin ve seni insanlar için bir âyet kılalım diye yaptık- – O kemiklere de bak, onları nasıl yüksekleştiriyoruz. Sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?” dedi. Böylece ona açıkça belli olunca, “Şüphesiz Allah’ın her şeye kadir olduğunu daha iyi biliyorum” dedi.

Bu örnekteki kişi, uğradığı harap olmuş bir kent halkını Allah’ın nasıl dirilteceğini havsalasına sığdıramaz. Allah da onu öldürüp tekrar diriltmek sûretiyle bunu gösterir. Bunun üzerine o, “Şüphesiz Allah’ın her şeye kadir olduğunu daha iyi biliyorum” der. Böylece Allah’ın diriltmesini bizzat yaşayarak öğrenir.

Bakara/259. âyetin başındaki أوْ [ev/veya] ve  ك[ke/gibi] edatları, paragraf içinde herhangi bir merciye bağlanmazsa, kurulacak cümle bir mana ifade etmez. Ama ne yazık ki mevcut Mushafta böyledir. Bazıları bu gerçeği göz ardı ederek parantez içi ilavelerle âyeti anlamaya çalışmışlardır. Bizce bu âyet, ait olduğu pasaj tesbit edilmedikçe anlaşılamaz. Önce buna dair klasik nakilleri takdim edelim:

Âyet-i kerîme’de zikredilen kasabaya uğrayanın kişinin kimliği hususunda ihtilâf edilmiştir. İbn Ebî Hâtim’in… Ali ibn Ebî Tâlib’den rivâyet ettiğine göre o, bu kişinin Üzeyr (a.s) olduğunu söylemiştir. İbn Cerîr de aynı senedle bunu rivâyet etmiştir. Ayrıca İbn Cerîr ve İbn Ebî Hatim aynı görüşü İbn Abbâs, Hasan, Katâde, Süddî ve Süleymân ibn Büreyde’den de rivâyet etmişlerdir. Bu, meşhur olan kavildir.[25]

en-Nehhâs ve Mekkî, Mücâhid’den, bunun, İsrâîloğulları’ndan ismi belirtilmeyen bir adam olduğunu nakletmektedirler. en-Nekkâş der ki: “Bunun Lût’un (a.s) oğlu olduğu söylenmektedir.” es-Süheylî’nin el-Kutebî’den naklettiğine göre bu –el-Kutebî’nin iki görüşünden birisine göre– Şe’ya’dır. Bu kasabayı, tahrib edildikten sonra canlandıran ise Fars hükümdarı Kûşek’dir. Sözü geçen kasaba ise Vehb b. Münebbih, Katâde, er-Rabi b. Enes ve başkalarına göre Beytü’l-Makdis’tir. Sözü geçen kişi Mısır’dan gelmekteydi. Âyet-i kerîmede bahsedilen yiyeceği ve içeceği ise yeşil incir, üzüm ve küçük bir şarap tulumundan ibaret idi. Üzüm suyu olduğu da söylenmiştir. Onun içeceğinin, bir testi su olduğu da söylenmiştir. O dönemlerde Beytü’l-Makdis’i boşaltan kişi, Buhtanassar idi. Buhtanassar önce Lehrâsib’in, sonra da Lehrâsib’in oğlu ve İsbindiyad’ın babası Leystaseb’in Irak üzerindeki valisi idi. en-Nekkâş’ın naklettiğine göre bazı kimseler, bu kasabanın el-Mü’tefike olduğunu söylemişlerdir.

Buhtanassar bunları Bâbil’e getirmişti. Birgün bir ihtiyacını görmek üzere Dicle kıyısında bulunan Deyr Hirakl’e [Herakliyus'un Manastırına] çıkmıştı. Eşeğinden inip bir ağacın gölgesine oturmuştu. Eşeğini ağacın gölgesi altına bağlamış, daha sonra bu kasabayı dolaşmıştı. Orada hiçbir kimsenin sakin olmadığını ve çatılarının duvarları üzerine çökmüş olduğunu görünce, “Ölümünden sonra Allah burayı nasıl diriltecek?!” diye kendi kendisine sormuştu.[26]

Bir diğer görüşe göre, sözü geçen bu kasaba ölüm korkusuyla binlerce kişinin çıkıp ayrıldığı kasabadır. Bu görüş de İbn Zeyd’e aittir. Yine İbn Zeyd’den nakledildiğine göre, ölüm korkusuyla binlerce kişi oldukları hâlde yurtlarından çıkan kimselere Allah, “Ölün!” demişti. Çürümüş ve açıkça görülen kemiklere döndükleri bir hâlde iken, bir adam onların yanından geçti. Durup onlara baktı ve “Acaba ölümünden sonra Allah bunu nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah da onu yüzyıl süreyle öldürdü.[27]

Âlimler, bu kasabaya uğrayan kimsenin kimliği hususunda ihtilâf ederek, bazıları bunun öldükten sonra dirilme konusunda şüphe eden bir kâfir olduğunu söylemişlerdir, ki bu, Mücâhid ile ekseri Mutezile müfessirlerinin görüşüdür. Başkaları ise, bu kimsenin bir müstüman olduğunu söylemişlerdir. Katâde, İkrime, Dahhâk ve Süddî, bu kimsenin Hz. Üzeyir (a.s) olduğunu söylemiştir. Sonra bu görüşte olanların bazısı, Ermiya’nın Hızır (a.s) olduğunu ve Hârûn b. İmrân’ın (a.s) soyundan geldiğini söylemişlerdir. Vehb b. Münebbih ise, Ermiya’nın, Beytü’l-Makdis’i yıkıp Tevrât’ı yakan Buhtunnasr zamanında Allah’ın gönderdiği bir peygamber olduğunu söylemiştir.[28]

Âyetin sebeb-i nüzûlü olarak İbn Abbâs’tan (r.a) şu rivâyet gelmiştir: “Buhtunnasr, İsrâîloğulları ile savaşırken, onların çoğunu esir etmişti. Esirler arasında İsrâîloğulları’nın âlimlerinden olan Üzeyir (a.s) de bulunmakta idi. Buhtunnasr, esirleri Bâbil’e getirdi. Böylece Üzeyir eşeğine binmiş olduğu hâlde âyette bahsedilen kasabaya girdi ve bir ağacın altında konakladı. Eşeğini bir yere bağlayıp kasabayı dolaşmaya başladı. Fakat orada hiç bir insan göremeyince, bu duruma şaşıp,–Allah’ın kudretinden şüphe ederek değil, fakat âdeten bunu imkânsız görerek– “Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Ağaçlarda meyveler vardı. O, meyvelerden incir ve üzüm alıp yedi ve üzüm suyu içip uyudu. Allah Teâlâ da onu yüz sene süren uykusunda bir genç olarak öldürdü. Daha sonra onun öldüğünü insanlar, kuşlar ve yırtıcı hayvanlar farkedemediler. Yüz sene sonra Allah Teâlâ onu diriltip, gökten, “Ey Üzeyir! Ölümün esnasında ne kadar bekledin?” diye nida ettiğinde o, “Birgün” dedi. Daha sonra da güneşin henüz batmamış kısmını görünce, “Veya bir günden az” dedi. Bunun üzerine Hakk Teâlâ, “Hayır, yüz yıl (öyle) kaldın. Binaenaleyh yiyeceğin olan incir ile üzüme ve içeceğin olan üzüm suyuna bak. Onların tadı bozulmadı” dedi. O da, onlara bakınca incir ile üzümün daha önceki gibi durduğunu gördü. Cenâb-ı Hakk daha sonra da, “Eşeğine bak” dediğinde baktı ve birbirinden ayrılmış, bembeyaz kemikler gördü. Bu esnada,”Ey çürümüş kemikler, ben size can veriyorum” diyen bir ses duydu ve parça parça kemikler birleşti; sonra her uzuv yerli yerine geldi; daha sonra baş da yerine geldi. Derken sinirler ve damarlar oluştu. Daha sonra da bu iskeletin üzerinde taze etler meydana geldi. Derken hepsini bir deri kapladı ve bu deriden kıllar çıkmaya başladı. Daha sonra bu cansız vücûda rûh üflendi ve o anırmaya başladı. O anda Hz. Üzeyir (a.s) secdeye kapanarak, “Biliyorum ki Allah şüphesiz her şeye hakkıyla kadirdir” dedi. Daha sonra Beytü’l-Makdis’e gelince, orada bulunanlar, “Babalarımız, Üzeyir b. Şerhiya’nın Bâbil’de öldüğünü bize anlatmışlardı. Buhtunnasr, Beytu’l-Makdis’de Tevrât’ı bilen 40.000 kişiyi öldürmüştü. Onların arasında Üzeyir de vardı” dediler. Onlar, Üzeyir’in Tevrât’ı okuyabildiğini bilmiyorlardı. O, onlara yüz yıl sonra böylece gelince, Tevrât’ı onlara yeniden bildirdi ve ezberindent hiçbir harf eksik bırakmaksızın onu onlara yeniden yazdı. Tevrât bir yerde gömülü idi. Tevrât oradan çıkartılarak, Üzeyir’in (a.s) yazdığı Tevrât ile karşılaştırıldı ve her ikisi bütün harflerinde aynı idiler. Bunun üzerine, “Üzeyir Allah’ın oğludur” dediler. Bu rivâyet, âlimler arasında meşhurdur. Bu da o kasabaya uğrayanın bir peygamber olduğuna delâlet eder.[29]

Bu âyetin doğru anlaşılması için, ait olduğu paragrafla birlikte ele alınması gerekir. Âcizâne tetkiklerimiz sonucu, bu âyetin, 171. âyetin devamı olduğu kanaatine vardığımızdan burada değerlendirdik.

Âyette geçen, “Bunu bu ölümünden sonra Allah, nasıl diriltecek?” dedi ifadesine göre, bu kişi, –Mekke müşrikleri gibi– Allah’a inanan, fakat âhirete inanmayan bir kişidir. Mekke müşriklerinin de, Allah’a inandıkları hâlde ölümden sonra dirilişe inanmadıklarını gösteren âyetlerin bazılarını hatırlatalım:

61.Yine andolsun ki onlara sorsan: “Gökleri ve yeri kim oluşturtı, güneşi ve ay’ı kim kontrol altına aldı/ kulların yararlanacağı yapı ve özellikte kim yarattı?” Kesinlikle, “Allah” diyeceklerdir. O hâlde nasıl çevriliyorlar?

                                                                                       (Ankebût/61)

 9.Ve hiç kuşkusuz eğer sen onlara: “Gökleri ve yeri kim oluşturdu?” diye sorsan, kesinlikle: “Onları en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olan, çok iyi bilen oluşturdu” diyeceklerdir.

                                                                                             (Zuhruf/9)

25.Yine andolsun ki onlara: “Gökleri ve yeri kim oluşturdu?” diye sorsan, kesin “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Tüm övgüler, Allah’adır; başkası övülemez!” Aslında onların çoğu bilmezler.

                                                                                          (Lokmân/25)

 78.Ve kendi oluşturuluşunu dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”

79,80.De ki: “Onları ilk defa oluşturan onları diriltecektir. Ve O, her oluşturmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş/oksijen yapandır. Şimdi de siz oksijenden yakıp duruyorsunuz.

81.Gökleri ve yeri oluşturan, onlar gibilerini de oluşturmaya güç yetiren değil midir? Evet, elbette güç yetirendir! Ve O, çok çok mükemmel oluşturandır, çok iyi bilendir.

82.Şüphesiz ki O, bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir.

83.O hâlde her şeyin mülkiyet ve yönetimi Kendi elinde olan Allah, her türlü noksanlıklardan arınıktır. Siz de yalnız O’na döndürüleceksiniz.”

                                                                                          (Yâ-Sîn/78-83)

15-17.Ve onlar: “Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir. Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz? Önceki atalarımız da mı?” diyorlar.

                                                                                          (Sâffât/15-17)

51-53.Onlardan bir sözcü der ki: “Şüphesiz benim ‘Sen gerçekten, kesinlikle doğrulayanlardan mısın? Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz karşılık göreceğiz?’ diyen bir yaşıtım/yakın arkadaşım vardı.”

                                                                                          (Sâffât/51-53)

Âyette dikkat edilmesi gereken bir nokta da, örnek verilen kişi ile ilgili, Böylece ona açıkça belli olunca, “Şüphesiz Allah’ın her şeye kadir olduğunu daha iyi biliyorum” dedi ifadesidir. Bu ifadeye göre, bu kişi için artık mesele, iman meselesi olmaktan çıkmış, bilgi meselesine dönüşmüştür. Bilgi ise iman ile aynı şey değildir. Bilgi, görme ve duyma gibi yollarla gerçekleşen bir tasdik; iman ise gaybı tasdiktir. Mü’min Allah’ı, âhireti, ölümden sonra dirilişi, görmeden ve tecrübe etmeden iman eder. İman ile tasdik arasındaki fark şöyle bir örnekle izah edilebilir: “Cebimde iki kalem var” diyen birine güvenerek, kalemleri görmeden tasdik etmek imandır. O iki kalem çıkarılıp gösterildikten sonra tasdik etmek ise iman değildir:

158.Meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin gelmesinden, ya da Rabbinin bazı alâmetlerinin/ göstergelerinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Rabbinin alâmetlerinden/ göstergelerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir yarar sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz; şüphesiz biz de bekleyicileriz.”

                                                                                          (En‘âm/158)

43-45.Öyleyse, Allah’tan, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru/koruyan dine çevir. O gün onlar, Allah’ın, iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimselere armağanlarından karşılık vermesi için bölük bölük ayrılırlar. Şüphesiz O, kâfirleri; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenleri sevmez. Kim küfrederse; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddederse, artık bu reddi/ inanmayışı kendi aleyhinedir. Kim de sâlihi işlerse, artık onlar da kendileri için döşek/ rahat bir yer hazırlamış olurlar.

                                                                                   (Rûm/43-44)

47.Allah’tan, kendileri için dönüş yeri olmayan geri çevrilemeyecek gün gelmeden önce, Rabbinizin çağrılarına karşılık veriniz. O gün, sizin için sığınacak bir yer yoktur, sizin için tanımayacak hâle getirmek/ tanınmamak da yoktur.

                                                                                        (Şûrâ/47)

 10.Ve sizden birinize ölüm gelip de, ‘Rabbim! Beni yakın bir süre sonuna kadar geciktirsen, ben de böylece sadaka versem ve sâlihlerden olsam’ demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden harcamada bulunun.

                                                                                  (Münâfikûn/10)

Bu âyette konu edilen örnek tipin âhiretteki durumu da Kur’ân’da nakledilmiştir:

101.Artık Sûr’a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy-sop ilişkisi yoktur, kimse kimseden bir şey isteyemez de.

102.Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte onlar asıl kurtuluşa erenlerdir.

103.Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; cehennemde sürekli kalıcıdırlar.

104.Orada onlar, dişleri sırıtır hâlde iken ateş yüzlerini yalar.

105.Benim âyetlerim size okunmadı mı? Siz de onları yalanlıyor muydunuz?

106,107.Dediler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz yanlış; kendi zararlarına iş yapanlarız.”

108.Allah dedi ki: “Sinin oraya! Bana konuşmayın da. 109.Şüphesiz Benim kullarımdan bir grup: “Rabbimiz! Biz iman ettik; artık bizi bağışla, bize merhamet et, Sen merhametlilerin en iyisisin” diyorlardı. 110.İşte siz onları alaya aldınız; sonunda da onlar, size Benim anılmamı, öğüdümü unutturdu/terk ettirdi. Ve siz onlara gülüyordunuz. 111.Şüphesiz ki bugün Ben, sabretmelerine karşılık, onları ödüllendirdim; onlar, kazançlı çıkanların ta kendileridir.”

112.Allah: “Yeryüzünde yıl sayısı olarak kaç yıl kaldınız?” dedi.

113.Onlar: “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. Haydi, sayanlara sor” dediler.

114.Allah: “Siz sadece pek az bir süre kaldınız; keşke siz bilmiş olsaydınız!” dedi.

115.Peki siz, Bizim sizi sadece boş yere oluşturduğumuzu ve şüphesiz sizin yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?

116.İşte gerçek sahip, yönetici Allah, yüceler yücesidir. O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, saygın, en büyük yönetim makamının Rabbidir.

117.Her kim, hiçbir delili olmadığı hâlde, Allah ile birlikte diğer bir ilâha yakarırsa, bilsin ki o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şüphesiz kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmişolanlar, durumlarını koruyamazlar, zafer kazanamazlar.

                                                                                  (Mü’minûn/101-117)

Bir parantez cümlesi olan, ve seni insanlar için bir âyet kılalım diye… ifadesinda hazf bulunmaktadır. İfadenin ve bağlacıyla başlaması, cümlenin öncesinin olduğunu gösterir.Ve seni insanlar için bir âyet kılalım diye… ifadesi, gerekçenin ikinci kısmıdır. Birinci kısmının da, –paragraftan anlaşıldığına göre– şu şekilde takdir edilmesi gerekir: “Bu hâdisenin gerçekleşmesi, sana konuyu iyice öğretelim diyedir.” Bunun benzeri şu âyetlerde de görülebilir: En‘âm/105; Ahkâf/19; Yûsuf/21, 52; Bakara/185.

172.Ey iman etmiş kişiler! Eğer siz yalnızca O’na kulluk ediyorsanız, sizi rızıklandırdığımız şeylerin hoş, temiz ve yararlı olanlarından yiyin ve verdiği nimetlerin karşılığını Allah’a ödeyin.

173.O size, sadece ölü hayvanı, kanı, domuzun etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanları harâm kıldı. Sonra kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret ölçüsünü geçmemek üzere ona bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidi

168. âyetin tekit ve açılımı olan bu âyetlerde, iman edenlerin kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödemeleri ve insanlar tarafından konulan yasakları ortadan kaldırmaları, sadece Allah’ın koyduğu hükümlere riâyet etmeleri; Allah’ın harâm kıldığı şeyleri yemekten kaçınmaları ve helal kıldığı şeyleri yemeleri istenmektedir.

Burada, faydalanmanın en ileri noktası olan “yemek” zikredilmekle birlikte, bundan kasıt, bütün yönleriyle faydalanmaktır.

ZARURET HÂLİ

Harâm kılınan yiyeceklerin bildirilmesinin ardından, Sonra kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret ölçüsünü geçmemek üzere ona bir günah yoktur buyurularak bir istisnâ getirmiştir.

Zaruret hâli, herhangi bir sebeple helâl yiyecek bulamamaktan kaynaklanan açlık durumudur. Bu gibi durumlarda harâm kılınan yiyeceklerden ölmeyecek kadar yenebilir. Hayatî bir tehlike bulunup bulunmadığına kişinin kendisi karar verir. Bu hususta yanılma payı göz önünde bulundurmuş ve, Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidirbuyurularak bu şartlarda yapılan hatanın bağışlanacağı bildirilmiştir.

174.Şüphesiz Allah’ın kitaptan indirdiği bir şeyi gizleyen ve gizlediği şeyi çok az bir bedelle satanlar; işte onlar, karınlarına ateşten başka bir şey yemezler. Ve kıyâmet günü Allah, onlara konuşmaz ve kendilerini temize çıkarmaz ve onlara acı veren bir azap vardır.

175.İşte onlar, doğru yol karşılığı sapıklığı, bağışlanma karşılığı azap satın alan kimselerdir. Bunlar, ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar!

176.İşte bu, şüphesiz Allah’ın Kitab’ı hak ile indirmesi sebebi iledir. Ve şüphesiz Kitap hakkında anlaşmazlığa düşen şu kimseler kesinlikle çok uzak bir parçalanma içindedirler.

Bu âyetlerde gerçeği [Kur’ân'ın hakk ve Muhammed'in Allah elçisi olduğunu] bildikleri hâlde saklayan Yahûdi bilginleri kınanmakta ve onlara verilecek cezalar ve sebepleri beyân edilmektedir.

Klasik kaynaklarda bu âyetlerin inişi ile ilgili şu bilgiler yer almaktadır:

İbn Abbâs (r.a) şöyle demiştir: “Bu âyet, Yahûdilerin, Ka‘b b. el-Eşref, Ka‘b. b. el-Esed, Mâlik b. Sayf, Huyey b. Ahtab ve Ebû Yâsir b. Ahtab gibi ileri gelenleri hakkında nâzil olmuştur. Bunlar kendilerine tâbi olan Yahûdilerden birtakım hediyeler alırlardı. Hz. Muhammed (s.a), peygamber olarak gönderilince, bu tür menfaatlerinin sona ereceğinden endişelenerek, Hz. Muhammed ve o’nun şeriatı hakkında Tevrât’ta bulunan haberleri gizlediler. İşte bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.”[30]

Bunlar hakkında başka beyânlar da bulunmaktadır:

159,160.Şüphesiz indirdiğimiz açık delilleri ve doğru yol kılavuzunu, Biz, kitapta insanlara apaçık gösterdikten sonra gizleyen kimseler; işte onlar; onları Allah ve dışlayanlar, dışlayıp gözden çıkarır. Ancak günahtan dönüş yapan ve düzeltenler ve açık delilleri ve doğru yol kılavuzunu açıkça ortaya koyanlar başkadır. İşte onlar, Ben onların tevbelerini kabul ederim. Ve Ben tevbeleri çokça kabul eden, çok tevbe fırsatı veren, çokça merhamet edenim.

161,162.Küfredip; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedipde bu hâl üzerine ölen şu kimseler; işte onlar; Allah’ın, doğal güçlerin/vahiylerin, insanların hepsinin dışlaması onlaradır. Onlar dışlanışta temelli kalıcıdırlar. Onlardan azap hafifletilmez ve onlara bakılmayacaktır da.

                                                                             (Bakara/159-162)

Âyetteki, ve bunu [gizlediği şeyi] çok az bir bedelle satanlar ifadesiyle, bu gerçeği ucuza sattıkları değil, kaybettiklerinin yanında kazançlarının çok az olduğu kasdedilmiştir. Çünkü bu akılsızlar, üç-beş kuruş kazanmak, üç-beş gün rahat hayat sürmek karşılığında ebedî hayatlarını mahvetmektedirler.

 59.Bunun üzerine o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimseler, sözü, kendilerine söylenildiğinden başka bir şekle değiştirdiler. Biz de yapmış oldukları hak yoldan çıkış karşılığında o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimselerin üstüne gökten bir azap indirdik.

                                                                                            (Bakara/59)

46.Yahudileşmişlerden bir kısmı kelimelerin yerlerini/ öz anlamlarını değiştirirler, dillerini eğerek-bükerek ve dine saldırarak Peygamber’e karşı, “İşittik ve karşı geldik/iyice sarıldık”, “Dinle, dinlemez olası”, “raina” [güdüşelim, bizim çobanımız] derler. Eğer onlar, “İşittik, itaat ettik, dinle ve bizi gözet” deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha sağlam/doğru olacaktı; fakat bile bile gerçeği kabul etmemeleri sebebiyle Allah, onları dışlayıp gözden çıkarmıştır. Artık pek az inanırlar.

                                                                                           (Nisâ/46)

13.Sonra da sözlerini bozmaları sebebiyle onları dışladık ve kalplerine katılık koyduk. Onlar kelimeyi/ sözcüğü yerlerinden/ öz anlamlarından değiştirirler. Öğütlendiklerinin önemli bir bölümünü de terk ettiler. İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hainlik görürsün. Yine de sen, onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik-güzellik üretenleri sever.

                                                                                         (Mâide/13)

34.Ey iman etmiş kişiler! Şüphesiz, hahamlardan, rahiplerden birçoğu kesinlikle insanların mallarını haksız yere yerler ve Allah yolundan saptırırlar. Ve altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayan kimseler, hemen onlara acıklı bir azabı müjdele!

                                                                                            (Tevbe/34

Âyetteki, işte onlar, karınlarına ateşten başka bir şey yemezler. Ve kıyâmet günü Allah onlara konuşmaz ve kendilerini temize çıkarmaz ve onlara acı veren bir azap vardır ifadesi, onların cezasının boyutuna işaret etmektedir. “Allah’ın onlara konuşmaması, onları dışlamasını ve lânetlemesini ifade eder. Zira kızılan kimseyle konuşmama kararı alınır.

Bu cezalandırma tarzı Mü’minûn sûresi’nde de zikredilmiştir:

106,107.Dediler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz yanlış; kendi zararlarına iş yapanlarız.”

108.Allah dedi ki: “Sinin oraya! Bana konuşmayın da.

                                                                                              (Mü’minûn/106-108)

Bu âyet her ne kadar Yahûdi âlimlerine hitap ediyor görünse de, hakkı gizleyen müslümanları da kapsar.

177.Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz “iyi adamlık” değildir. Ama “iyi adamlar”, Allah’a, Âhiret Günü’ne/Son Gün’e, meleklere, Kitab’a, peygamberlere inanan; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve özgürlüğü olmayanlara, Allah’a/mala/vermeye sevgisi olmasına rağmen veren ve salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan-ayakta tutan], zekâtı/vergiyi veren kimselerdir. Ve de sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getiren, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreden kimselerdir. İşte onlar, özü-sözü doğru olanlardır. Ve işte onlar, Allah’ın koruması altına girmiş kişilerin ta kendileridir.

Bu âyet, İslâm dininde şekilciliğin olmadığını göstermektedir. Bizce bu âyet, yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir âyetinden hareketle yüzünü fiziksel olarak Mescid-i Harâm’a çeviren, böylece amacın hasıl olduğunu, dünya ve âhiret problemlerini hallettiklerini sananlar hakkında inmiştir.

Bu âyetteki ikinci işaret de, doğuya-batıya [tüm yönlere] yönelmenin, yani tüm dünyanın bir kişinin olmasının da “birr” olmadığıdır.

130.Artık onların söylediklerine sabret, hoşnutluğa erebilmen için güneşin doğuşundan önce de batışından önce de Rabbinin övgüsü ile birlikte Allah’ı tanıt/noksanlıklardan uzak olduğunu öğret!

Gecenin bazı saatleriyle gündüzün iki ucunda da Allah’ı tanıt/noksanlıklardan uzak olduğunu öğret!

131.Ve kendilerini imtihan etmek için, basit dünya hayatının süsü olarak, onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız mal, mülk, evlat ve saltanata sakın gözlerini dikme/rağbetle bakma. Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir.

                                                                            (Tâ-Hâ/130-131)

88,89.Sakın onlardan bazı kimselere verip de kendilerini onunla yararlandırdığımız şeylere; mal ve servete heveslenip gözlerini dikme. Onlar hakkında üzülme de… Sen kanatlarını mü’minler için indir. Ve: “Şüphesiz ben, apaçık bir uyarıcının ta kendisiyim” de.

                                                                                    (Hicr/88-89)

Klasik kaynaklarda bu âyetin inişi ile ilgili şu bilgiler verilir:

Yüce Allah’ın, Yüzlerinizi…. birr değildir buyruğunda kimlerin kasdedildiği hususunda farklı görüşler vardır. Katâde der ki: “Bize anlatıldığına göre adamın biri Peygamber’e (s.a), “birr”in mahiyetini sordu. Bunun üzerine de Yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu.” Yine Katâde der ki: “Kişi farzlar emrolunmadan önce Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna şâhitlik ettiği ve sonra da bu hâliyle öldüğü takdirde, cennet onun için hakk olurdu. İşte Yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu.”

er-Rabî ve Katâde der ki: Burada hitap Yahûdiler ile Hristiyanlaradır. Çünkü bunlar, Allah’a yönelmek ve yüzlerini döndürmek hususunda ihtilafa düşmüşlerdir. Yahûdiler Beytü’l-Makdis’e doğru, Hristiyanlar ise güneşin doğduğu tarafa yönelirler. Buna karşılık kıblenin değiştirilmesi hususunda ileri geri konuşup her bir kesim kendisinin yöneldiği tarafın üstün olduğunu ileri sürünce onlara,“Hayır, birr sizin üzerinde bulunduğunuz bu durum değildir, fakat birr Allah’a iman edeninkidir” denildi.[31]

Bu âyet-i kerîmenin inişiyle ilgili şu açıklamalar da vardır: Peygamber (s.a) Medîne’ye hicret edip farz namazlar emrolunup kıble Ka‘be’ye döndürülüp bütün hadler tayin ve tesbit edildikten sonra Yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi indirdi ve şöyle buyurdu: “Birr’in bütünü sadece sizin namaz kılıp da başka bir şey yapmamanızdan ibaret değildir. Fakat birr (yani, iyilik sahibi kimse), Allah’a ibâdet eden… kimsenin yaptığıdır.”Bu açıklama İbn Abbâs, Mücâhid, Dahhâk, Atâ, Süfyân ve ez-Zeccâc’a aittir.[32]Âyetin ikinci cümlesi, mübteda ve haberden oluşan bir isim cümlesidir. Âyetteki  البِرّ[el-birr] sözcüğünün mastar, haberinin de  من[men/kimse] lafzı olması, dilbilgisi kurallarına uygun olduğundan, ayrıca  البرّ[el-birrü] kelimesi  البارّ[el-bârrü] şeklindeki de okunduğundan veya mastar ile fâilin de kasdedilmesinden hareketle البِرّ [el-birrü] sözcüğünün,  البارّ[elbârrü/iyi olan kimse] anlamında kullanıldığı düşüncesiyle ibareyi, “Ama birr [iyi olan kimse]…” diye çevirdik.

Âyetteki diğer bir mesele de,  على حبّه[‘alâ hubbihi] ifadesindeki zamirin merciidir. Bu zamir hem “Allah” lafzına, hem “vermek” fiiline, hem de “mal” kelimesine râci olabilir. O nedenle de mealde her üçünü de, ona [Allah'a/mala/vermeye] sevgisi olmasına rağmen şeklinde gösterdik. Bunun bir benzeri de İnsan/8′de gelecektir.

Burada İslâm’da şekilciliğin olmadığı beyân edilmekte; “Nereye dönerseniz dönün hiçbir şey değişmez. Allah’a kulluk yönle sınırlandırılamaz. Önemli olan işleri yerine getirmektir” mesajı verilmektedir.

Bakara/115′te de şöyle buyurulmuştu:

115.Ve doğu-batı [her yön] yalnızca Allah’ındır. Öyleyse her nereye yönelirseniz, artık orası Allah’ın yüzüdür. Şüphesiz Allah, bilgisi ve rahmeti geniş ve sınırsız olandır, en iyi bilendir.

                                                                                         (Bakara/115)

BİRR

Birr, Kur’ân’da “takvâ”nın; berr de “muttaki”nin anlamdaşıdır. Abese sûresi’nde bu sözcükle ilgili bilgi verilmişti.[33]

178.Ey iman etmiş kişiler! Ölümlü olaylarda kısas; taraflar arasında âdil karşılık size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın… Ama her kim, ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uymalı, ona güzellikle ödemelidir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık kim sınırları aşarsa, artık acı veren azap onun içindir.

179.Ey kavrama yetenekleri olanlar! Allah’ın koruması altına girersiniz diye bu âdil karşılık ilkesinde sizin için hayat vardır.

Bu âyette toplumsal ilkelerden kısas [âdil karşılık] ilkesi gündeme getirilmiştir.

Ölümlü olaylarda kısas [âdil karşılık] yapılmalıdır.

* Kısas, hüre hür, köleye köle, kadına kadın olarak uygulanmalıdır.

* Katil, onun [ölenin] kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uymalı, ona güzellikle ödemelidir.

* Bu, Allah tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir.

* Bu ilkelere uymayanlar Allah tarafından cezalandırılacaktır.

* Takvâlı davranılması için bu kısasta hayat vardır. Akıllı kimseler bunu uygularlar.

Önce âyetin nüzûl sebebine göz atalım:

Buhârî, Nesâî ve Dârekutnî İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: “İsrâîloğulları arasında kısas vardı, fakat diyet yoktu. Allah bu ümmete, Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazıldı. Hür kimse hür ile, köle köle ile, dişi dişi iledir. Her kime kardeşi tarafından bir şey affolunursa (affetmek, kasden öldürmekte diyeti kabul etmesi demektir);artık örfe uymak ve ona güzellikle ödemek gerekir (ma‘rûfa uyar ve güzellikle ödemeyi yerine getirir). Bu Rabbinizden (sizden öncekilere farz olarak yazdıklarına göre) bir hafifletme ve bir rahmettir. Kim bundan sonra haddi aşarsa (yani, diyeti kabul ettikten sonra katili öldürürse),onun için pek acıklı bir azap vardır.” Lafız Buhârî’ye aittir.

eş-Şa‘bî de Yüce Allah’ın, Hür kimse hür ile, köle köle ile, dişi dişi iledir buyruğu hakkında dedi ki: Bu âyet-i kerîme birbiriyle çarpışan iki Arap kabilesi hakkında nâzil oldu. Onlardan biri, “Kölemize karşılık filan oğlu filanı, câriyemize karşılık da filan kızı filanı öldüreceğiz” demişti. Buna benzer bir rivâyet Katâde’den de gelmiştir.[34]

Bu âyetin sebeb-i nüzûlü, Hz. Peygamber’in (s.a) peygamber olarak gönderilmesinden önce mevcud olan hükümleri silmektir. Bu böyledir, çünkü Yahûdiler sadece öldürmeyi, Hristiyanlar da sadece diyet alıp affetmeyi bu kısas hususunda gerekli görüyorlardı. Araplar ise bazan kısâsen öldürmeyi, bazan da diyeti gerekli görürlerdi. Fakat bunlar, her iki hüküm hususunda da açıkça haddi aşıyorlardı. Öldürme hususunda haddi aşıyorlardı. Çünkü birinin kabilesi diğerinden daha şerefli olan iki kişi arasında öldürme meydana geldiğinde, şerefli olanlar, “Bizden köle olana karşı, onlardan hür olan birisini; kadınımıza karşı onların erkeğini, erkeğimize karşı da onların iki erkeğini öldürürüz” diyorlardı ve kendilerinden yaralananlara karşılık, karşı tarafa fazlası ile yara açarak kısas yapıyorlardı. Onlar çoğu kez, bu kadarla da kalmıyordu. Rivâyet edildiğine göre birisi, eşraftan sayılan birisini öldürdüğü zaman, katilin akrabaları maktulün babasının yanında toplanıyor ve “Ne istersin?” diyorlardı. O da, “Üç şeyden birini?” diyordu. Onlar da “Üç şey nedir?” diye soruyorlardı. O, “Ya çocuğumu diriltirsiniz, veya göğün yıldızlarıyla evimi doldurursunuz, veyahut da bana, öldürmem için bütün kavminizi verirsiniz. Sonra ben bir diyet kabul edeceğimi sanmıyorum” derdi.[35]

QISSA, QISAS

“Qıssa”, “baştaki saçın, koyunun yününün, tırnağın kesilmesi” anlamındaki (Tac ve LİSAN) “kasas” fiilinin türevlerindendir. Ki Kısas, makas sözcükleri de buradan gelir. (Kısa, kısaltma sözcüklerinin de Arapçadan Türkçeye geçtiğini sanıyoruz.)

Yalnız bu fiilin anlamı ile “qataa (kesmek)” fiili arasında ince bir fark söz konusudur. “Qassa” fiili,  “kesildiği zaman yeniden ortaya çıkan; aynen tekrarlanan şeylerin kesimi” anlamındadır.

İşte bu anlam ekseni itibariyle Kur’an’da Kasas/11, Kehf/64’de “Aynı yoldan geri dönmek” anlamında kullanıldığını görüyoruz.

Kur’an, geçmişte yaşanmış önemli olaylara “kıssa” demiş ve gelecekte de aynı olayların aynıyla yaşanacağına işaret etmiştir. Böylece tarihten ibret ve ders alınmasını istemiştir.

Sözcüğün türevlerinden bir diğeri de “Kısas” sözcüğüdür. “Kısas”,  ceza hukukunda “ayniyle karşılık verme; ölüme ölüm, yaralamaya yaralama” yani “âdil karşılık” anlamındadır.[36]

[QISÂS]

Katil sanki öldürmekte belli bir yol izlemiş de, bu hususta onun izi takip edilip izlediği yoldan gidilerek kendisine ulaşılmıştır. Kısas, katilin, cinâyeti nasıl ve ne ile işlediyse aynı şekilde öldürülmesini değil, sadece öldürmesine karşılık öldürülmesini ifade eder. Sözcük, işteş kalıpta olduğundan, söz konusu adil karşılık verme işinde, tarafların çok hassas davranmaları sözkonusu olacaktır. Adalet sağlarız derken hak sahibinin haksızlığı da sözkonusu olabilecektir. O nedenle bu ifade, çözümün af ile gerçekleşmesi gerektiğine işaret olmaktadır.

Daha evvel mü’minlere cinâyet hususunda şu talimatlar verilmişti:

33.Ve hak ile olmadıkça, Allah’ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmeyin. Ve kim haksızlık edilerek öldürülürse, Biz onun yakınlarına bir yetki vermişizdir. O da öldürmede aşırı gitmesin. –Şüphesiz öldürülen/haklarını koruyacak yakınları yardım olunmuştur.–

                                                                                           (İsrâ/33)

68-71.Ve işte Rahmân’ın kulları, Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah’ın haram ettiği canı öldürmezler. –Ancak hak ile öldürürler.– Zina da etmezler. –Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyâmet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tevbe eden, iman eden ve sâlihi işleyenler bunun dışındadır. İşte Allah, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tevbe eder ve sâlihi işlerse, kesinlikle o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.–

                                                                                    (Furkân/68)

151.De ki: “Geliniz, Rabbinizin size neleri tabulaştırdığını; dokunulmaz kıldığını okuyayım:

‘Kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamanızı,

 ana babaya iyilik yapmanızı- güzel davranmanızı,

 fakirlik endişesiyle / fakirleştiriliriz korkusuyla çocuklarınızı öldürmemenizi, – Sizi ve onları Biz rızklandırıyoruz.-

kötülüklerin açığına ve gizlisine yaklaşmamanızı,

haksız yere, Allah’ın haram kıldığı nefsi öldürmemenizi, -İşte bunlar, aklınızı kullanasınız diye O’nun size yükümlülük olarak ulaştırdıklarıdır.- 

                                                                                 (En‘âm/151)

Konumuz olan âyette, cinâyet işleyenlerin âdil bir şekilde cezalandırılması öngörülmektedir. Yalnız burada katili öldürürken dikkate alınması gereken kriterler vardır: hüre karşılık hür; kadına karşılık kadın; köleye karşılık köle…

Bu âyet-i kerîme, kişinin kendi türünden birini öldürmesinin hükmünü (yani, hürün hürü, kölenin köleyi, dişinin dişiyi öldürmesinin hükmünü) bildirmekte; başka kombinasyonlarda ise cezalandırmayı kamuya/örfe bırakmaktadır.

Mâide sûresi’nde yer aldığına göre, İsrâîloğulları’na da kısas emredilmiştir:

44.İçinde doğru yol rehberi ve ışık bulunan Tevrât’ı, şüphesiz Biz indirdik. Müslümanlaşmış kişiler olan peygamberler onunla Yahudilere hükmederler, kendilerini Allah’a adamış kişiler ve hahamlar da, Allah’ın kitabından kendilerinden korumaları istenilen ve kendilerinin de üzerine tanıklık ettikleri şeylerle hükmederler. İnsanlara saygı duyup ürpermeyin, Bana saygı duyup ürperin. Benim âyetlerimi de az bir paraya satmayın. Ve kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimselerin ta kendileridir.

45.Ve Biz, Tevrât’ta onlara, zata zat, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş yazdık. Yaralara kısas vardır. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendisi için kefaret olur. Ve kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar yanlış; kendi zararlarına iş yapanların ta kendileridir.

46.Ve Biz o peygamberlerin izleri üzerine, yanlarındaki Tevrât’tan içinde konu edilenleri doğrulayıcı olarak Meryem oğlu Îsâ’nın gelmesini sağladık. Ve o’na Tevrât’tan içinde konu edilenleri doğrulamak, Allah’ın koruması altına girmiş kişilere yol gösterme ve öğüt olmak üzere içinde yol gösterme olan İncîl’i verdik.

47.İncîl ehli de Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Kim, Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, artık işte onlar, hak yoldan çıkanların ta kendileridir.

48.Sana da Tevrât’ın bir bölümünden kendisinin içinde konu edilenleri doğrulayan ve onları kollayıp koruyan olarak hak ile Kitab’ı/Kur’ân’ı indirdik. Öyleyse onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen haktan saparak onların arzu ve heveslerine uyma. Ve Biz, sizden hepiniz için bir yol haritası/ toplu yaşam ilkeleri ve geniş, aydınlık bir yol belirledik. Ve eğer Allah dileseydi sizi tek bir önderli toplum yapardı, fakat size verdiklerinde sizi yıpratmak/ denemek için böyle yapmadı. Öyleyse iyiliklere yarışın. Hepinizin dönüşü yalnızca Allah’adır. Sonra O, kendisi hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.

49.Sen, yine aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet, onların tutkularına uyma. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni davandan vazgeçirerek ateşe atmalarından sakın. Artık sırt çevirirlerse, artık bil ki şüphesiz Allah, bir kısım günahları sebebiyle/ günahlarının acısıyla onları musibete uğratmak istiyor. Ve şüphesiz insanlardan pek çoğu kesinlikle hak yoldan çıkan kimselerdir.

                                                                                   (Mâide/44-49)

Bu pasajdaki hükümler, Medîne’de devlet reisi Rasûlullah, tebanın bir kısmı da Yahûdi olduğundan, Yahûdilere uygulanmak üzere indirilmiştir. O nedenle de Rasûlullah’a, Sen yine aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet, onların hevalarına uyma talimatı verilmiştir. Kitab-ı Mukaddes’in; Çıkış, 21:23-25, Levililer, 24:19-21, Tesniye, 19:19-21, I. Samuel, 15:33. bölümlerinde de yer alan bu konu, Mâide sûresi’nde detaylı olarak işlenecektir.

KISAS HAYATTIR

Âyette, bu kısasta sizin için hayat vardır buyurularak Kur’ân’da öngörülen kısasta hayat olduğu ifade buyurulmuştur. Bu, sanatsal bir ifadedir: Öldürmede hayat… Üzerinde çok düşünülmesi gereken bir vecize…

Allah’ın öngördüğü kısas [âdil karşılık] nedeniyle, birini öldürmek isteyen kimse, kısas korkusuyla bu işten vazgeçer; böylece her ikisi de hayatta kalır. Kısasın uygulanması hâlinde de, olay kan davasına dönüşmeden kapanır; böylece taraflardan bir çok insanın muhtemel ölümü engellenir. Ayrıca hak sahibi, kısas yapılacak kimselerdeki denksizlik nedeniyle af yoluna giderek öldürülecek kimsenin hayatının bağışlanması ile de bir hayat daha kurtulmuş olur.

Kısas, insanlık için bir nimettir. Kısasın uygulanmaması, sadece maktule değil insanlığa karşı da bir suçtur. Hatta cinâyeti teşvik ve insan hayatına değer vermemek; binlerce cinâyete kapı aralamaktır.

180.Sizden birinize ölüm hazır olduğu vakit, eğer bir hayır/mal bıraktıysa, Allah’ın koruması altına girmiş kişiler üzerine bir hak olarak, babası-anası ve en yakın akrabası için, örfe uygun; herkesçe kabul gören bir şekilde vasiyet etmek zorunlu görev kılındı.

181.Artık her kim, bunu duyduktan sonra onu değiştirirse, onun günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah en iyi işitendir, en iyi bilendir.

182.Artık her kim vasiyet edenin, bir hata işlemesinden veya bir günaha girmesinden korkar da onların arasını düzeltirse, ona hiçbir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

Bağımsız bir necm olan bu âyetlerde, الوصيّة [vasiyyet] ilkesi öngörülmekte; ölmeden önce Müslümanların vasiyette bulunarak mirasta adaletsizliği engellemeleri istenmekte; vasiyetin usûlü de Mâide sûresi’nde açıklanmaktadır:

106.Ey iman etmiş kişiler! İçinizden birine ölüm hazır olduğu zaman, vasiyet sırasında aranızdaki şâhitlik, kendi içinizden adalet sahibi iki kişidir. Yahut yeryüzünde yolculuğa çıkmış iseniz, sonra da ölümün musibeti size gelip çatmışsa, sizden olmayan iki kişidir. Eğer şüpheye düşerseniz, salâttan [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmadan; toplumu aydınlatman] sonra onları bekletirsiniz. Sonra da onları, “Akraba bile olsa, yemini bir çıkar karşılığı satmayacağız, Allah’ın şâhitliğini gizlemeyeceğiz. Aksi hâlde günahkârlardan oluruz” diye Allah’a yemin ettirirsiniz.

107.Sonra da eğer o iki şâhitin bir günah işledikleri anlaşılırsa, ölene daha yakın olan hak sahiplerinden diğer iki kişi onların yerine geçerler de: “Bizim şâhitliğimiz, o önceki iki kişinin şâhitliğinden daha doğrudur ve biz kimsenin hakkına tecavüz etmedik. Aksi hâlde biz, yanlış davrananlardan; kendi zararlarına iş yapanlardan olurduk” diye Allah’a yemin ederler.

108.İşte böyle bir yemin, şâhitliklerini usulüne göre yapmaları yahut yeminlerinden sonra yeminlerinin kabul edilmemesinden korkmaları için en yakın/en iyi yoldur. Allah’ın koruması altına girin ve kulak verin. Ve Allah, hak yoldan çıkanlar topluluğuna kılavuzluk etmez.

                                                                                    (Mâide/106-108)

Nisâ/11-12′de miras taksimiyle ilgili âyetlerde vasiyete değinilir ve taksimatın vasiyetin tatbikinden sonra yapılması istenir. Miras taksimatı ile ilgili detaylı bilgi Nisâ sûresi’nde verilecektir.

Vasiyet, ölmek üzere olan bir kimsenin, bir tür bağışıdır. Kişi bununla, miras taksiminden kaynaklanan dengesizliği giderir. Çünkü akrabaların bazıları, mirastan pay alamaz, bazıları da hakk ettiğinden az veya çok alır.

Âyetlerde, ölümü yaklaşıp da geriye mal bırakacak olan her müslümana, anne babaya ve akrabalara vasiyette bulunması ve hiç kimseye hakksızlık etmemesi emrediliyor. Ayrıca vasiyet edenin sözlerini saptıran, değiştiren ve gizleyen kimselere de sert uyarılar yapılıyor ve Müslümanlardan, vasiyetle ilgili olan kimselerin arasının düzeltilmesi, kasıtlı olarak hakksızlık eden vasiyet sahibine engel olunması, vasiyetin düzeltilmesi isteniyor.

183,184.Ey iman etmiş kimseler! Karşılıklı, beraberce oruç  tutmak, Allah’ın koruması altına giresiniz diye, sizden öncekilere, ‘sayılı günlerde, o nedenle sizden her kim hasta olursa veyahut çiftçilik, ticaret, askerlik, eğitim- öğretim gibi gidiş gelişli; hareketli bir iş üzere olursa diğer günlerden sayısıncadır. Oruca gücünü kaybetmiş olanlar/gücü yetenler üzerine ise bir yoksulun yiyeceği, kurtulmalık olarak borçtur. Kim de gönüllü hayır-iyilik yaparsa bu kendisi için çok hayırlıdır/yararlıdır. Ve eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için hayırlıdır/yararlıdır’ şeklinde farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.

Bu âyetlerde, oruç görevinin, geçmiş toplumlara farz kılındığı gibi, takvâ sahibi olmaları için Müslümanlara da farz kılındığı bildirilmektedir.

İlk kez Meryem sûresi’nde geçen ve Meryem’in savmından/orucundan bahseden الصّوم [savm/oruç] hakkında şu açıklamayı yapmıştık:

الصّوم[savm] kelimesi, “yemeyi, içmeyi, konuşmayı ve cinsel ilişkiyi bırakmak” demektir. Sözcük ilk olarak, “atın yemeden-içmeden ayakta durması, kişinin hareketsizce dikilmesi, rüzgârın esmemesi, güneşin tam tepeye dikilmesi” anlamlarında kullanılmıştır. İbn Arabi bu sözcüğün aslının, “insan görüntüsünde çirkin manzaralı, meyvelerine “şeytânların başı” denilen, yapraksız ağaç” demek olduğunu söyler.[37]

Lisânu’l-Arab‘ın ifadesinden de anlaşıldığı üzere savm sözcüğü, “konuşmamayı” da kapsamaktadır. Bakara/183-187de Müslümanlar için farz kılınan savm, yememeyi, içmemeyi, cinsel ilişkide bulunmamayı ve konuşmamayı gerektirir. Fakat birçok lügat ve ilmihalde, savm‘ın sadece “yeme, içme ve cinsel ilişkiyi bırakma” olduğu yazılmıştır, ki bunu, yalnızca sözcüğünün anlamını bozan bir hata olarak değerlendirmek doğru olmaz. Çünkü bize göre bu, dine karşı büyük bir iftiradır. Eğer “terk-i kelam savm‘ın kapsamından çıkarılsaydı, bunun Kur’ân’da yer alması (yani, bizzat Allah tarafından çıkarılması) gerekirdi. Nitekim, Sizden kim o aya [Ramazân ayına] tanık olursa o ayı oruçlu geçirsin(Bakara/185) talimatıyla getirilen yeme, içme ve cinsel ilişki yasaklarına, Orucun gecesi refes [kötü söz, cima] size helâl kılındı (Bakara/187) buyruğu ile refese [kötü söze, cimaya] istisnâ getirilmiş, böylece oruç tutma geceleri kapsam dışı bırakılmıştır. Dinde belirleme işte böyle olur.

“Helâl kılındı” ifadesi, daha evvel harâmlaştırılmış bir şey için kullanılır. Eşyada aslolan ibaha olduğundan, eskiden helâl olan bir şey için “helâl kılındı” denmez. Ayrıca Meryem/24-26′da, Sonra ona aşağısından/aşağısındaki kişi seslendi: “Sakın üzülme, Rabbin alt tarafında bir su arkı akıttı. Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurmalar düşsün. Sonra ye, iç, gözün aydın olsun. Sonra eğer beşerden birini görürsen, ‘Ben Rahmân’a bir oruç adadım, onun için bugün hiçbir kimseyle konuşmayacağım’ debuyurulduğuna göre, “terk-i kelam”, orucun aslî unsurudur.

Kur’ân’da, “terk-i kelamın savm‘ın kapsamından çıkarıldığına dair herhangi bir işaret olmadığına göre, oruç esnasında konuşmanın da terk edilmesi gerekir. Kişiyi takvâ sahibi yapacak olan orucun, kimseyi takvâ sahibi yapmayıp aksine savurgan ve riyakâr yapmasının arkasındaki sebep, orucun İslâm’daki gerçek anlamından farklı uygulanması olsa gerek.[38]

Teknik yapısı itibariyle 184. âyetin bağımsız bir cümle değil, 183. âyetin bir parçası; tümleci olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda 184. âyet, 183. âyete iki şekilde bağlanabilir:

A) 184. âyet, 183. âyetteki, size yazıldı fiiline bağlanabilir. Buna göre anlam, “Ey iman etmiş kimseler! Oruç tutmak, takvâ sahibi olasınız diye, sizden evvelkilere yazıldığı gibi size desayılı günlerde, o nedenle sizden her kim hasta olursa veyahut yolculuk üzere olursa diğer günlerden sayısıncadır. Oruca takati zail olmuş olanlar/gücü yetenler üzerine ise bir yoksulun yiyeceği fidye vardır [borçtur]. Kim de gönüllü hayır [iyilik] yaparsa bu kendisi için çok hayırlıdır [yararlıdır]. Ve eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için hayırlıdır [yararlıdır] şeklinde yazıldı [farz kılındı]” şeklinde olur.

Bu durumda, ya mü’minlere Ramazânın haricinde başka “sayılı günlerde” orucun faz kılındığı, ya da 185. âyetin 183-184. âyetlerin açılımı olduğu kabul edilecektir. Bu ise, 185. âyetteki mesaj dikkate alındığında tercihe şayan olmaz.

B) 184. âyet, 183. âyetteki, sizden evvelkilere yazıldı filine bağlanabilir. Buna göre de anlam yukarıda verdiğimiz gibi olur.

Birinci şık, 185. âyetin tekrarı olacağından ve 185. âyetteki “kolaylaştırma” ilkesine aykırı düşeceğinden ikinci şık tercihe şayan gözükmektedir. Buna göre Allah, geçmiş toplumlara da farz kıldığı orucun hükümlerini açıklamaktadır, ki bunlar şöyle sıralanabilir:

* Oruç sayılı günlerde tutulacaktır.

* Hasta olan, yolda bulunan diğer günlerde kaza edecektir.

* Oruca takatı olmayanlar/orucu tutabilenler bir yoksulun yiyeceği bedeli fidye olarak vereceklerdir. Yoksul sayısını veya yiyecek miktarını gönüllü olarak artırırlarsa kendileri için daha yararlı olacaktır.

Oruç tutma gücünü yitirenler, “ihtiyarlar, çocuklarına zarar geleceğinden korkan gebe ve emzikli kadınlar, iyileşmesi mümkün olmayan hastalar”dır.

 الفدية[fidye], “karşılık” demek olup bu da, bir şeye mukabil olan bir bedelden ibarettir.

184. ÂYETTEKİ  يطيقون[YUTÎQÛNE] FİİLİ

İbn Abbâs,  ط[] harfini şeddesiz, و [vav] harfini şeddeli olarak, يطوّقون [yutavviqûnehu/zorlukla bu oruca güç yetirenler] şeklinde okumuştur.[39] Bu kıraate göre veya sözcüğün if‘âl babından olup bu babın hemzesinin de “izale” için olmasından hareketle ibare, “oruca güç yetirmiş [tutabilmiş] olanlar üzerine de bir yoksulun yiyeceği fidye vardır [borçtur]” şeklinde de anlaşılmıştır ki bu durumda, kişi hem oruç tutmak hem de fidye vermek durumundadır.

Bizce bu âyet geçmiş ümmetlere ait oruç hükümlerini bildirdiğinden müslümanları ilgilendirmez. Müslümanlar, 185. âyette gösterilen kolaylık nedeniyle bu hükümlerden muaf tutulmuştur.

Bu durumda, 184. âyetteki sayılı günler ifadesi, geçmiş ümmetlere farz kılınan orucun zamanını ifade etmekte olup Müslümanlara farz kılınan orucun zamanı [Ramazân ayı] ile ilgisi yoktur.

Sayılı günler‘in, hangi günler ve kaç gün olduğuna dair Kur’ân’da herhangi bir ifade yer almamaktadır. Herhangi bir değeri olmamakla birlikte bu husustaki görüşleri naklediyoruz:

Yüce Allah Hz. Mûsâ ile Hz. Îsâ’nın kavimlerine Ramazân ayı orucunu farz olarak yazdı, onlar ise bunu değiştirdiler. Bilginleri onlara 10 gün daha ilave ettiler. Daha sonra bilginlerinden birisi hastalandığında, Allah kendisine şifa verdiği takdirde oruçlarına 10 gün ilave etmeyi adadı ve bu adağını yerine getirdi. Bunun sonucunda Hristiyanların oruçları 50 günü buldu. Ancak sıcakta bu kadar süre oruç tutmak onlara ağır gelince bu orucu yazdan bahara aktardılar.

eş-Şa‘bî der ki: “Bütün yıl boyunca oruç tutsam şekk günü mutlaka orucumu açarım. Çünkü Hristiyanlara bize olduğu gibi Ramazân ayında oruç tutmak farz kılınmıştır. Onlar bunu güneş senesindeki mevsime havale ettiler, değiştirdiler. Çünkü artık oruç oldukça sıcak günlere tesadüf ediyordu. O bakımdan 30 gün sayarak (diğer mevsimde) tutmaya başladılar. Ardından bir başka nesil geldi. Bunlar da kendileri için işi sağlam tutmak istediler. 30 günden önce 1 gün sonrasında da 1 gün oruç tuttular. Arkalarından gelenler kendilerinden önce gelenlerin yolunu izlemeye devam etti, nihâyet oruçlarının sayısı 50 günü buldu.”[40]

1) Allah Teâlâ Ramazân orucunu Yahûdi ve Hristiyanlara da farz kılmıştır. Yahûdiler bu ayda oruç tutmayı terketmişler, senenin tek bir gününde oruç tutmuşlar ve bu günün Firavun’un denizde boğulduğu gün olduğunu söylemişler.

2) Oruç sayılı günlerdir ifadesi ile ilgili olarak şöyle demişlerdir:“Önceleri oruç, her ayın üç gününde tutulmak üzere farz kılınmıştı. Ehl-i Kitab’a da bu şekilde farz kılınmıştı. Önceleri Peygamberimiz ve mü’minler, bu uygulamayı gönüllü olarak yerine getiriyorlardı. Sonra farz kılındı. Ardından da Ramazân orucunun farz kılınışı ile birlikte neshedildi.”[41]

SIYAM

Oruç pasajında dikkat edilmesi gereken nokta, Rabbimizin “    الصّيامes Sıyâm” ifadesini kullanmış olmasıdır. Genellikle meal ve tefsir hazırlayanlar bu sözcükteki inceliği ihmal etmişlerdir. Ayetlerdeki “ الصّيامes Sıyâm” sözcüğü, teknik olarak  مفاعلةMüfâale babından “ فعالFiâl” kalıbında mastardır. Bu kalıp, sözcüğün anlamını “işteş” anlama dönüştürür. “ الصّومes Savm” sözcüğü mastar olarak “oruç tutmak” anlamında iken “ فعالFıâl” kalıbındaki  “ الصّيامes Sıyam” ifadesi, “ortaklaşa, karşılıklı oruç tutmak” anlamına dönüşür.

Bu ayrıntı ve oruç pasajının girişinde Rabbimizin “Ey iman etmiş kimseler! ….” buyurarak tüm mü’minleri muhatap alması, orucun bireysel olarak değil topluca uygulanması gerektiğini göstermektedir.

Demek oluyor ki mü’minler, ramazan ayında işlerini, mesailerini oruç şartlarına göre ayarlayacaklardır. Yani mü’min toplumlarda mesai ve sosyal ilişkiler Ramazan aylarında akşama taşınacaktır.

Mü’minler, ramazan ayında birbirlerini zora koşmadan, Allah’ın istediği orucu;  yemeyi, içmeyi, konuşmayı  (yazışma ve işaretle anlaşma hariç) ve cinsel ilişkiyi bırakarak kendileri ile Allah arasındaki ilişkiyi düşünecekler, Kur’an’ı; Allah’ın kendilerine gönderdiği mesajları; kısaca dinlerini iyice öğrenecekler ve bu sayede gerçek İslâm dinini yaşamaları sayesinde takvaya ulaşacaklardır.

Bireysel ve karmaşa ortamında tutulan; gerçek anlamında tutulmayan oruçlar, insanları takvaya ulaştırmaz. Sadece açlık ve susuzlukla yapılan bir işkence olur.

ORUCUN AMACI, TAKVÂ’YA ULAŞMAKTIR: TAKVÂ

Yapılan takvâ tanımları, kelime ve ifadeleri değişiklik gösterse de aynı anlam ekseninde olup aralarında bir çelişki yoktur. Meselâ, “Allah’ın emrettiklerini yapmak, yasaklarından kaçmak” diye tarif edenler olduğu gibi, “Yapılması günah olanı yapmaktan, terk edilmesi günah olanı terk etmemekten çekinmektir” ya da “Allah’ın cezalandırmasından korkarak O’nun verdiği bir nûr ile O’na itaat etmektir” veya “Allah’ın dışındakileri Allah’a tercih etmemektir” şeklinde tanımlanmıştır. Biz de şu tanımı yapabiliriz:

Takvâ, “insanın kendisini Allah’ın koruması altına koyarak âhirette kendisine zarar ve acı verecek şeylerden sakınması, ya da günahlardan uzak durması ve iyiliklere sarılması”dır.

Ancak konu ile ilgili diğer Kur’ân âyetleri de göz önüne alınarak daha geniş bir tarif de yapılabilir:

Takvâ; “iman etmek, şirkten uzak durmak, Allah’ı unutmamak, Allah ve elçilerine boyun eğmek, inkârcılarla mücadele etmek, bollukta ve darlıkta sahip olunan mallardan bağışta bulunmak, salatı ikame etmek, zekât vermek, verilmiş sözlerde durmak, sıkıntılara sabretmek, açgözlü olmamak, ana-babaya iyi davranmak, hiçbir zaman kendini temize çıkarmaya çalışmamak, tevbe etmek, yanlışlarda ısrar etmemek, yaptıklarının affını dilemek, öfkeye sahip olmamak, başkalarını bağışlamak, adaletli olmak ve adaleti ayakta tutmaya gayret etmek”tir.

Bütün bu tariflere dayanarak takvâ’nın, kısaca “iman ve onun yansıması” olduğunu söylemek de mümkündür.

Bu noktada takvâ ile ibâdet arasındaki bağlantının belirtilmesinde yarar görüyoruz. Bizce, “ilâhî emir ve yasakları yerine getirmek” demek olan ibâdet, “zarar verecek davranışlardan sakınmak”demek olan takvâ değil, ama kişiyi takvâya ileten davranışlardandır.

Takvâ sözcüğünün anlamında, “korku” unsuru bulunmasına rağmen, takvâ‘nın sadece “korku” olarak anlaşılması doğru değildir. Fakat ne yazık ki, birçok meal ve tefsir, takvâ veittikâ sözcüklerini sadece “korkmak” anlamıyla açıklamıştır. Takvâ ve ittikâ sözcüklerinin ifade ettiği korunma ve sakınmanın, havf, mehâfet, rehbet gibi sözcüklerle ifade edilen “basit korku” ile aynı anlama gelmediği şu âyetten de anlaşılmaktadır:

Şüphesiz, biz asık sûratlı ve çatık kaşlı bir günde, Rabbimizden korkarız [انا نخاف من ربنا/innâ nehâfü min rabbinâ]. Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korur [فوقاهم/fe veqâhum]. Onlara aydınlık ve sevinç rastlar. (İnsan/10-11)

Takvâ, içerdiği “korku” unsuruyla birlikte, “kişinin korktuğu şeylerden kendini koruması”şeklinde tanımlanabilir. Ancak bu önemli kavramın basitçe, “Allah korkusu” olarak anlaşılması son derece yanlıştır.

BİZDEN EVVELKİLERE FARZ KILINAN ORUÇ

GERÇEK ORUÇ

Avaz avaz bağırın, çekinmeyin, sesinizi boru sesi gibi yükseltin; halkıma başkaldırılarını, Ya‘kûb soyuna günahlarını bildirin. Bana her gün danışıyor, yollarımı öğrenmekten zevk duyuyorlarmış! Doğru davranan, Tanrısı’nın buyruğundan ayrılmayan bir ulusmuş gibi… Benden âdil yargılar diliyor, Bana yaklaşmaktan zevk alıyorlarmış. Diyorlar ki: “Oruç tuttuğumuzu neden görmüyor, benliğimizi yendiğimizi neden farketmiyorsun?” Bakın, oruç tuttuğunuz gün keyfinize bakıyor, işçilerinizi eziyorsunuz. Orucunuz kavgayla, çekişmeyle, şiddetli yumruklaşmayla bitiyor. Bugünkü gibi oruç tutmakla sesinizi yükseklere duyuramazsınız. İstediğim oruç bu mu sanıyorsunuz? İnsanın benliğini yenmesi gereken gün böyle mi olmalı? Kamış gibi baş eğip çul ve kül üzerine mi oturmalı? Siz buna mı oruç, Rabbi hoşnut eden gün diyorsunuz? Benim istediğim oruç, hakksız yere zincire, boyunduruğa vurulanları özgür kılmak, tutsakları salıvermek, her türlü boyunduruğu kırmak değil mi? Yiyeceğinizi açla paylaşmak değil mi? Barınaksız yoksulları evinize alır, çıplak gördüğünüzü giydirir, yakınlarınızdan yardımınızı esirgemezseniz, ışığınız tan gibi ağaracak, çabucak şifa bulacaksınız. Doğruluğunuz önünüzden gidecek, Rabbin yüceliği artçınız olacak. O zaman yardım çağrılarınıza Rabb yanıt verecek, feryat ettiğinizde, “İşte buradayım” diyecek, eğer boyunduruğa, kaba işaretler yapmaya, kötücül konuşmalara son verirseniz, açlar uğruna kendinizi feda eder, yoksulların gereksinimini karşılarsanız, ışığınız karanlıkta parlayacak, karanlığınız öğlen gibi ışıyacak. Rabb her zaman size yol gösterecek, kurak topraklarda sizi doyurup güçlendirecek. İyi sulanmış bahçe gibi, tükenmez su kaynağı gibi olacaksınız. Halkınız eski yıkıntıları onaracak, geçmiş kuşakların temelleri üzerine yeni yapılar dikeceksiniz. “Duvardaki gedikleri onaran, sokakları oturulacak hâle getiren” denecek sizlere. Kutsal günümde dilediğinizi yapmaz, Şabat Günü’nü çiğnemezseniz, Şabat Günü’ne “Zevkli”, Rabbin kutsal gününe “Onurlu” derseniz, kendi yolunuzdan gitmez, keyfinize bakmayıp boş konulara dalmaz, o günü yüceltirseniz, Rabbden zevk alırsınız. O zaman sizi yeryüzünün yüksek yerlerine çıkarır, atanız Ya‘kûb’un mirasıyla doyururum. Çünkü bu sözler Rabbin ağzından çıktı.[42]

Oruç tuttuğunuz zaman, ikiyüzlüler gibi surat asmayın. Onlar oruç tuttuklarını insanlara belli etmek için kendilerine perişan bir görünüm verirler. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır. Siz oruç tuttuğunuz zaman, başınıza yağ sürüp yüzünüzü yıkayın. Öyle ki, insanlara değil, gizlide olan Babanıza oruçlu görünesiniz. Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir.[43]Bu arada Yahyâ’nın öğrencileri gelip Îsâ’ya, “Biz ve Ferisiler oruç tutuyoruz da, senin öğrencilerin niçin tutmuyor?” diye sordular. Îsâ şöyle karşılık verdi: “Güvey hâlâ aralarındayken, davetliler yas tutar mı hiç? Ama güveyin aralarından alınacağı günler gelecek, onlar işte o zaman oruç tutacaklar. Hiç kimse eski bir giysiyi çekmemiş bir kumaş parçasıyla yamamaz. Çünkü konulan yama, giysiden kopar ve yırtık daha kötü duruma gelir. Hiç kimse yeni şarabı eski tulumlara doldurmaz. Yoksa tulumlar patlar; hem şarap dökülür, hem de tulumlar mahvolur. Yeni şarap yeni tulumlara doldurulur, böylece her ikisi de korunmuş olur.”[44]

Kendi doğruluklarına güvenip başkalarına tepeden bakan bazı kişilere Îsâ şu benzetmeyi anlattı: “Biri Ferisi, öbürü vergi görevlisi iki kişi dua etmek üzere tapınağa çıkmış. Ferisi ayakta dikilip kendi kendine şöyle dua etmiş: ‘Tanrım, diğer insanlar gibi soyguncu, hakk yiyici ve zina edici olmadığım için, hatta şu vergi görevlisi gibi olmadığım için sana şükrederim. Haftada iki gün oruç tutuyor, bütün kazancımın ondalığını veriyorum.’ Vergi görevlisi ise uzakta durmuş, gözlerini göğe doğru kaldırmak bile istemiyor, ancak göğsünü döverek, ‘Tanrım, ben günahkâra merhamet et’ diyormuş. Size şunu söyleyeyim, Ferisi’den çok, bu adam aklanmış olarak evine dönmüş. Çünkü kendini yücelten herkes alçaltılacak, kendini alçaltan ise yüceltilecektir.”[45]

185.Ramazân ayı ki, Kur’ân, bir kılavuz olarak ve furkândan, yol göstermeden açık seçik açıklamalar olarak kendisinde indirilmiştir. Bu nedenle sizden her kim bu aya şâhit olursa hemen onda oruç tutsun. Kim de hasta veya sefer; çiftçilik, ticaret, askerlik, eğitim- öğretim gibi gidiş gelişli; hareketli bir iş üzerinde ise diğer günlerden sayısıncadır. Allah, size kolaylık diler, size zorluk dilemez. Bu kolaylık, Allah’ın koruması altına girmeniz ve sayıyı tamamlamanız, size yol gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyüklemeniz ve Allah’ın verdiği nimetlerin karşılığını ödeyesiniz diyedir.

183. âyette orucun, geçmiş toplumlara farz kılındığı gibi bize de faz kılındığı bildirilmiş, fakat zamanı ve hükümleri hakkında bilgi verilmemişti. Bu âyette ise orucun zamanı ve oruçla ilgili hükümler beyân edilmiştir. Bu âyete göre;

* Oruç Ramazân ayında tutulmalıdır.

* Ramazân ayında hastalık veya sefer üzerinde bulunmak nedeniyle tutulamayan oruçlar Ramazân’dan sonra tutulmalıdır.

Görüldüğü üzere, Müslümanlara emredilen oruçta, geçmiş toplumlardaki gibi fidye yoktur. Âyetteki, Allah, size kolaylık diler, size zorluk dilemez ifadesinden anlaşılacağına göre bu, Allah’ın Müslümanlara bir lütfudur. Ramazânda tutulamayan orucun kaza edilmesinin emredilmesi de Müslümanların yararınadır. Âyetlerde orucun bozulmasına ve bunun neticesine dair herhangi bir açıklama yoktur. Bu konu hakkında oruç pasajının sonunda açıklama yapılmıştır.

ŞEHR

“Lisanü’l Arab ve Tacül’ Arus, “şhr” maddesinin açıklamasına bu üç harfin türevlerinden olan “şöhret” sözcüğünü açıklamakla başlarlar. Biz de aynen tercüme edip aynı yönemle açıklıyoruz:

“Şöhret”: Bir şeyin sınırı aşması, insanlarca bilinecek ölçüde ortaya çıkışıdır.

Cevheri, “Bir işin açık olmasıdır” der.

İbn-i Arabi, “Gizli işlerin gizliliğinin kalkıp açığa çıkmasıdır” der.

ŞEHR

Şehr, kamerin (gökteki ayın) adıdır. Bu isim ona şöhreti ve açıkta oluşu nedeniyle verilmiştir.

İbn-i Side: “Şehr, zaman diliminden bilinen sayı; 29, 30 gündür”. Çünkü bu günlerin, hangi gün olduğu; başı, ortası ve sonu gökteki ayın konumu ve evreleri sebebiyle açıkça belli olmaktadır” der.

Zeccac, “29, 30 günlük süreye şehr (ay) denilmesinin sebebi açıkta ve açık oluşundandır” der.

Ebul Abbas: “29, 30 günlük sürece şehr (ay) denilmesinin sebebi, insanların ayın giriş ve çıkışını açıkça görmeleri ve bilebilmelerindendir” der.

İbn-ü Esir: “Şehr, hilaldir. Şöhreti ve açıkta oluşundan bu isim verilmiştir. 29, 30 günlük süreye şehr denilmesi günlerin açıkça bilinebilmesindendir” der.

Araplar aylık işlere “müşahere” yıllık işlere “muaveme” derler.

Eşhere, 29, 30 gün geçirdiği zaman topluma “eşherel kavm” denir.

Kadının doğuracağı ay geldiği zaman “eşheretil mer’e (kadın ayını doldurdu)” denir.

Şehr, bilgin demektir. Araplar “falan kiş için insanların meşhurlaştırdığı fazilet vardır” derler.

Kişi kılıcını kınından çıkarınca “şehere fülanün seyfehü” denir. Kılıcı kınından çıkarıp kaldırdığında “şehhere seyfehü” denir.

Şişman, yaygın, kaba geniş elbise giymiş kadına “imreetün şehiretün” denir.”

Buradaki açıklamalardan açıkça anlaşılmaktadır.  Kök sözcük olan “şhr”, “Bir şeyin açıkta bulunması ve bu sayede bilinmesi” demektir. Bu kökten türemiş olan “şehr” sözcüğü de isim olarak, “gökteki aya göre belirlenmiş, 29, 30 günlük zaman diliminin adı”dır. Çünkü gökteki ayın evrelerinden, şeklinden, ayın başlaması bitmesi ve ortadaki günlerin kaçıncı gün olduğu açıkça bilinebilmektedir.

RAMAZÂN SÖZCÜĞÜ ve RAMAZÂN AYI

رمضان [ramazân] sözcüğünün kökü, ر م ض’dır [r-m-z'dır]. Muteber lugatlarda bu sözcüklerle ilgili şu bilgiler verilir:

 رمَض[ramaz] ve  رمضا[ramzâ], “şiddetli sıcak”tır. Ramaz, güneşin sıcaklığının şiddetinden taşların sıcaklaşması” demektir.

İbn Sikit, bu sözcüğün, “okun ucunu incelsin diye iki taş arasında dövmek” anlamına gelen رمض’dan [ramd'dan] geldiğini, ucu inceltilmiş oka  رامض[râmid] denildiğini söylemiştir.[46]

Denildiğine göre Araplar ayların isimlerini eski dilden değiştirdiklerinde o ayların denk geldikleri zamana göre adlandırdılar. Bu ay da sıcağın ileri derecede olduğu günlere denk geldi. O bakımdan ona bu isim verildi.[47]

Her dilde, ilk defa karşılaşılan şeyi ifade etmek için bir sözcük vaz‘ edilir. Vaz‘ edilen sözcük ile sözcüğün ifade ettiği şey arasında her zaman doğru ilgi olmayabilir. Türetilen sözcük halk arasında yaygınlaştığında, kimse o sözcük ile o sözcüğün ifade ettiği şey arasındaki ilginin doğru veya yanlış olduğuna bakmaz ve herkes o sözcüğü kullanır.

Meselâ, Kristof Kolomb Hindistan’a ulaştığını sanarak karşısına çıkan adalara “Batı Hind Adaları” ismini vermiştir. Bu ismin coğrafî gerçeklere uymadığı bugün herkesçe bilinmesine rağmen isim düzeltilmeden kullanılmaya devam edilmektedir. Bağırsakta sadece bir tane olduğu zannedilerek “tek şerit” anlamındaki taenia solium diye adlandırılan parazit de böyledir. Sonraları bu parazitin bağırsakta birden çok olduğu öğrenilmesine rağmen ismi değiştirilmemiştir. Ya da, eskiden rahimdeki bir illetten kaynaklandığı zannedilerek “rahim” anlamına gelen hysteria sözcüğü ile tanımlanmış olan bir sinir hastalığı, artık kaynağının rahim olmadığının bilinmesine rağmen hâlâ bu isimle anılmaktadır.

Bu durum Arapça için de aynen geçerlidir. Meselâ, bir kimsenin, “cinn” denilen görünmez doğa-üstü güçlerin etkisi altına girdiği zannıyla vaz‘ edilmiş olan mecnûn [cinlenmiş] sözcüğü, bugün akıl hastalıklarının cinnlerle alâkası olmadığının bilinmesine rağmen hâlâ akıl hastaları için kullanılmaktadır. Veya, güneş sistemindeki hareketlerin ve yörüngelerin bilinmediği dönemlerde, “güneşin ufkun üzerine çıkması” anlamına gelen tulûu’ş-şems[güneşin doğması] ve “güneşin ufukta kaybolması” anlamına gelen grubu’ş-şems [güneşin batması] sözcükleri, artık bu olayların dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesinden kaynaklandığının öğrenilmesine rağmen, hâlâ aynen kullanılmaktadır.

Demek ki, sözcük ile sözcüğün ifade ettiği şey arasındaki ilginin yanlışlığı her dilde söz konusudur. Bu tip sözcüklerin kullanımı yaygınlaştıktan sonra, sözcüklerin bina edildikleri temelin hatalı veya yanlış olduğunu bilen bilim adamları bile sözcükleri aynı şekilde kullanmaya devam etmişlerdir.

Bu açıklamalarla söylemek istediğimiz şudur: Diğer diller gibi Arapça’da da, sözcükler ile bunların ifade ettiği şeyler arasındaki ilginin yanlış olduğu bilindiği hâlde kullanılan sözcükler vardır. Bu tip sözcükler Kur’ân’da o dönemde yaygın olan anlamları ile kullanılmıştır. Çünkü Arap diliyle inmiş olan Kur’ân, insanların kolayca anlaması ve öğüt alması için indirilmiştir. Bundan dolayı, insanların Kur’ân’ı anlamaları için sözcüklerin yaygın anlamlarıyla kullanılması kaçınılmazdır. Nitekim Câhiliye dönemi Araplarının inançlarına göre “cinnler ülkesinin ismi” olan ve “harikulâde şeyler” için kullanılanابقر [ebqar] sözcüğü, “Ebgar” diye bir ülke olmamasına rağmen, Kur’ân’da, وابقرىّ حسان [ve ebqariyyin hisân/ve Ebgarlı halılar/harikulâde, nefis, şahane halılar] (Rahmân/76) şeklinde kullanılmıştır.

Ramazân sözcüğü de bu kapsamdadır. İlk vaz‘ edildiğinde, senenin en sıcak günleri olması nedeniyle bu isim verilmiştir. Ramazân, senenin serin veya soğuk günlerine de denk gelmesine rağmen bu isim değiştirilmemiş, ilk vaz‘ındaki gibi kalmıştır.

Sözcüğün bu anlamları ekseninde, “çöl kumlarında yalın ayak yürürken ayakların yanması, sıcağın şiddetinden çadırlardan kente dönülmesi, aşırı susuzluktan insanın hararetinin atması, güz döneminde yağan yağmur vs. gibi bir çok versiyonu oluşmuştur.

“Ramazân” sözcüğünün, Allah’ın isimlerinden biri olduğu bile ileri sürülmüştür:

Mücâhid şöyle dermiş: “Bana “Ramazân”ın Allah’ın isimlerinden bir isim olduğuna dair haber ulaşmıştır.”

Bu konuda rivâyet edilen, “Ramazân Yüce Allah’ın isimlerinden bir isimdir” ifadesi delil gösterilir ise de bu sahih değildir. Çünkü bu Ebû Ma‘şer Necih’in rivâyet ettiği hadistendir ki bu da zayıftır.[48]

İbn Sikkit ise, Câhiliye Araplarının Şevval, ayında harâm ayların girişinden önce savaşmak amacıyla Ramazân ayında silâhlarını incelterek savaş hazırlığı yapmalarından olsa gerektir” demiştir.

Bazıları, senenin bu ayına Ramazân adının verilmesinin nedenini, günahları sâlih amellerle yakması şeklinde açıklamıştır. Bir başkası da, “Ramazân ayında kalpler âhiret hakkında düşünüp öğüt alma hararetinden dolayı tıpkı kum ve taşların güneş ışığından ısınıp yanmaları gibi yandıklarından dolayı bu adı almıştır” demiştir. Ama bunlara itibar edilemez, zira bu isim, senenin 9. ayına İslâm’ın gelişinden sonra verilmiş değildir.

Ayın dünyanın etrafında dönüşüne göre tanımlanan Kamerî takvimde, 1) Muharrem, 2) Safer, 3) Rebîü’l-Evvel, 4) Rebîü’l-Âhir, 5) Cemâziye’l-Evvel, 6) Cemâziye’l-Âhir, 7) Receb, 8) Şâban, 9) Ramazân, 10) Şevval, 11) Zilkâde, 12) Zilhicce olmak üzere 12 ay bulunur. Kamerî takvimde bir ay, yaklaşık 29.5 gün, bir yıl ise 354 gündür. Bu durumda Kamerî takvimde ayların 6′sı 29 gün, 6′sı da 30 gün kabul edilir.

Kamerî aylardan olması hasebiyle Ramazân’ın güneş takvimine göre herhangi bir ayda sabitlenmesi söz konusu olmaz. Zira Allah birçok görevi Kamerî takvime bağlamıştır.

O, güneşi bir aydınlık, ay’ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye aya menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile yaratmıştır. O, bilecek olan bir kavim için âyetleri detaylandırır. (Yûnus/5)

Sana hilâllerden [yeni aylardan] soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlar ve hacc için, zaman ölçüleridir.” Evlerinize arka taraflarından girmeniz “birr” değildir. Ama “birr”, takvâlı davranmaktır. Öyleyse, evlerinize kapılarından girin. Ve başarıya erenlerden [kurtulanlardan] olmanız için Allah’a takvâlı davranın. (Bakara/189)

Bu âyetlerden ve konumuz olan Bakara/185. âyetten, özellikle hacc ve oruç görevlerin Kamerî takvime göre yapılması gerektiği anlaşılıyor. Bunun hikmetlerine gelince; dünya güney ve kuzey yarım küre olarak ayrılmakta, yarım kürenin birinde kış iken diğerinde yaz hüküm sürmektedir. Örneğin, kuzey yarım kürede Ocak ayı soğuk iken, güney yarım kürede en sıcak aydır. Ayrıca sabır ve takvâ sahibi olacak kimseler için her zaman diliminde ve her türlü atmosferde eğitim alıp deneyim kazanmaları çok yararlıdır. Ayrıca, Kamerî yıl, güneş yılından 10 gün eksik olduğundan, ömürde birkaç Ramazân fazla idrak edilir, hacc birkaç yıl fazla yapılır ve zekât birkaç yıl fazla verilir.

KUR’ÂN, RAMAZÂN AYINDA İNDİRİLMİŞTİR

Âyetten açıkça anlaşıldığına göre Kur’ân, Ramazân ayında indirilmiştir. Kadr ve Duhân sûrelerinde de Kur’ân’ın Kadr gecesinde ve mübarek bir gecede indirildiği belirtilmişti:

Muhakkak ki Biz onu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesi nedir, sana ne idrak ettirdi [bildirdi/öğretti]? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler [haberciler], içlerindeki rûh ile Rabb’lerinin izniyle iner/hulûl eder dururlar; her bir işten. Bir esenliktir o şafak sökene kadar/aydınlığa kavuşuncaya kadar. (Kadr/1-5)

Ha [8], Mim [40]. Apaçık/açıklayan Kitab’a yemin olsun ki, şüphesiz Biz, Kendi katımızdan bir iş olarak, onu, hikmetle dolu/sağlam her işin/oluşun kendisinde ayırdedildiği, mübarek [bolluklu] bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz uyarıcılarız. Şüphesiz Biz, Rabbinden; göklerin, yeryüzünün ve ikisi arasındakilerin Rabbinden –eğer kesin inanan kimseler iseniz– bir rahmet olarak elçi gönderenleriz. Şüphesiz O, en iyi duyanın, en iyi görenin ta kendisidir. (Duhân/1-7)

Buradan anlaşıldığına göre Kadr gecesi ve mübarek gece, Ramazân ayının bir gecesidir. Fakat kaçıncı gecesi olduğu bildirilmemiştir. Bu konuda önceki açıklamalarımıza bakılabilir.[49]

Âyetteki, Kur’ân, bir kılavuz olarak ve furkândan, yol göstermeden açık açık açıklamalar olarakifadesiyle, Ramazân ayı değil, Kur’ân önplana çıkarılmıştır; zira Ramazân ayı değerini Kur’ân’dan almaktadır. İnananlar, oruç tutarken bir taraftan da Kur’ân’ı öğrenirlerse, oruç hâlinin de etkisiyle daha fazla tefekkür imkânı bulurlar. O nedenle mü’minlerin, bu ayda Kur’ân’ı anlayarak çok çok okumaları gerekir. Çünkü, manasını anlamadan Kur’ân okumak, huşû ve hudûsuz teravih kılmak, Kur’ân’sız Ramazân kutlamaları yapmak, lüks otel ve restoranlarda iftar ziyafetleri vermek, Ramazânı heder etmektir.

Hastalık ve Sefer

Rabbimiz Bakara 185’te mü’minlere Ramazan ayını oruçlu geçirmeleri görevini verirken,  bu görevin kolaylıkla yapılamayacağını bildirip mü’minlere bu görevi, “ … Kim de hasta veya sefer üzerinde ise diğer günlerden sayısıncadır. Allah, size kolaylık diler, size zorluk dilemez. Bu kolaylık, Allah’ın koruması altına girmeniz ve sayıyı tamamlamanız, size yol gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyüklemeniz ve Allah’ın verdiği nimetlerin karşılığını ödeyesiniz diyedir” buyurmak suretiyle hafifletmektedir, kolaylık getirmiştir.

Burada “hastalık” ifadesinin geniş bir tahliline gerek olduğunu sanmıyoruz. Ama kişinin hasta tanımı kapsamında olup olmadığına kendisi karar vermemeli, uzman bir hekim karar vermelidir. Mü’minlerin, özellikle de migren, kalp, tansiyon, şeker hastalığı vs. nedeniyle belli aralıklarla devamlı ilaç kullananların, hamilelerin ve hayız durumunda bulunanların uzman hekim görüşü almalarını öneririz.  Kaş yapacağım derken göz çıkaran; ibadet ederim diye intihar eden nice kimselerin varlığı görülmekte ve bilinmektedir.

“Ayetteki “sefer üzerinde olmak” tabirini ise tahlil etmede yarar görüyoruz. Zira bu tabirin yanlış anlaşıldığı ve yanlış uygulandığı kanaatini taşıyoruz.

“S-f-r”, sözcüğü ile ilgili kadim lügatlardan Tacü’l Arus ve Lisanü’l Arab’da şu açıklamayı görüyoruz:

“Evi süpüren kişiye “sefere beytehü (evini süpürdü)” denir. Rüzgarın bulutları parçalamasına, dağıtmasına; yerdeki tozları, yaprakları dağıtmasına, sürüklemesine “sefr” denir.

“sefer”, “hazar’ın (yerleşik düzenin, meydanda, ortada bulunmanın)” karşıtıdır. Bu duruma, bu ismin verilmesi, bu işin gelişli- gidişli oluşundandır.” (Lisanü’l Arab, Tacü’l Arus; s-f-r mad)

Bu açıklamalardaki iki noktayı; “süpürme” eylemindeki, “ileri-geri hareket”i ve “sefer”in tanımındaki “geliş-gidiş” gerekçesini dikkate aldığımızda kesin olarak sözcüğün anlamının, “hareketli iş” demek olduğu anlaşılacaktır.

Sözcüğün orijinal anlamını tespit ettikten sonra bu anlamı Kur’an kapsamında da kullanmak zorundayız.

Kur’an’a baktığımızda; Rabbimizin, kullarına çekemeyecekleri yükleri yüklemediğini, onlarca ayette görmekteyiz. Ayrıca Müzzemmil/20’de de, yanlış anlamalardan oluşan ağır yüklerin hafifletilmesi; kolaylaştırılması talimatı bulunmaktadır:

20.Hiç kuşkun olmasın, Rabbin senin gecenin üçte-ikisinden daha azını, yarısını, üçte-birini ayakta geçirmekte olduğunu biliyor. Seninle beraber olanlardan bir grup da öyledir. Allah, geceyi de gündüzü de ölçüye bağlar. Sizin bu işi kolaylıkla yapamayacağınızı bildi de sizin için bu görevi hafifletti. O hâlde Kur’ân’dan kolay geleni öğrenin-öğretin! Sizden hastalar olacağını bildi. Bir kısmının yeryüzünde dolaşıp Allah’ın fazlından bir şeyler isteyeceklerini, diğer bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bildi. O hâlde ondan kolay geleni öğrenin-öğretin! Salât’ı [mâli ve zihinsel destek; toplumu aydınlatma kurumlarını] kurun/ayakta tutun, zekat’ı verin! Güzel bir ödünçle Allah’a ödünç verin! Öz benlikleriniz için önden gönderdiğiniz iyiliğin, Allah katında hayrını daha çok, ödülünü daha büyük olarak bulacaksınız. Allah’tan af dileyin! Hiç kuşkusuz Allah çok affedici, çok merhamet edicidir.

                                                                       (Müzzemmil/20)

Görüldüğü üzere Müzzemmil/20’de “hastalık” ifadesi açıkça, “sefer üzerine bulunmak” ifedesi ise “…Bir kısmının yeryüzünde dolaşıp Allah’ın fazlından bir şeyler isteyeceklerini, diğer bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bildi….” şeklinde yer almıştır.

Bu genellemeleri günümüz şartlarına uyguladığımız zaman, “sefer üzerinde bulunmak” tabiri ile; “çiftçilikle, esnaflıkla, tüccarlıkla, eğitim öğrenimle (öğretmen- öğrenci), askerlikle uğraşanlar ve beden gücüyle çalışanların” kastedildiğini anlayabiliriz.Buradan hareketle diyebiliriz ki: Rabbimiz, oruçta da kesinlikle işlerin aksamasını, kulların zorlanmasını istememekte, buna razı olmamaktadır. Zaten orucun amacının, Bakara/183 ve 185’te açıkça gösterildiği üzere “takvaya ulaştırmak” olması sebebiyle, zorda, darda olan bir kimsenin, bu sorunları ortadan kalkmadıkça, sadece oruç tutmak suretiyle bilinçli olarak takvaya ulaşması da düşünülemez.

Açıkladığımız âyetle ilgili olarak, mealci ve tefsirciler tarafından görmezden gelinen teknik bir özelliğe dikkat çekmek istiyoruz: Ve sayıyı tamamlamanız, size yol gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyüklemeniz ve şükretmeniz içindir şeklinde çevirdiğimiz 185. âyetin son cümlesi,  و[ve] bağlacı ile başlamakta ve ikinci gerekçe zikredilmektedir.

Anlaşıldığı kadarıyla burada hazf vardır. Yani, birinci gerekçe zikredilmeyip و [vav/ve] bağlacıyla bunun varlığına işaret edilmiş ve kelam ikinci gerekçe ile devam etmiştir. Aynı uygulama, En‘âm/105; Ahkâf/19; Yûsuf/21, 52 ve Bakara/259′da da bulunmaktadır.

Pasajdan anlaşıldığına göre âyetteki hazf şöyle takdir edilebilir: “(Bu kolaylık, takvâlı davranmanız) ve sayıyı tamamlamanız, size yol gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyüklemeniz ve şükretmeniz içindir.”

Âyetin son cümlesinde, orucun, oruç tutulamayan gün sayısınca kaza edilerek tamamlanması istenmektedir.

ORUCUN İNSANI TAKVÂYA ULAŞTIRMASI

Kur’ân’ın öngördüğü oruç, sabrı ve tefekkürü celbeder. Zira tefekkürün en büyük engeli, tokluk ve konuşmaktır. İnsan tok iken ve konuşurken iyi düşünemez. Sabır ve tefekkür, dinin iyi anlaşılmasını ve yaşanmasını temin eder. Oruç sayesinde gelişen sabır ve kararlılık, hayatın her alanında başarı getirir.

Oruç, oruç tutan varlıklı insanların, yoksullar ile halleşmesini, açlığı ve açları çok daha iyi anlamasını sağlar. Böylece, Allah’ın lütfu olan servetinde yoksulun hakkı olduğunu idrak ederek malından ihtiyaç sahiplerine vermek sûretiyle Allah’a karşı borcunu öder. Ayrıca bu, toplumsal patlamaya da engel olur.

Büyük dertlere sebebiyet veren aşırılıklar ve taşkınlıklar, çoğu kez mideye bağlı isteklerden ve cinsel arzulardan kaynaklanır. İşte sabır, bilinç ve tefekkür kaynağı olan oruç tüm bu olumsuzlukları firenler.

Oruç, dıştan görülmemesi nedeniyle riya karışmayan, samimiyetle yapılan bir görev olduğundan etkisi diğer görevlerden daha fazladır.

Oruç tutan toplumlarda merhamet, şefkat muhabbet ve muavenet hisleri gelişip yerleşir, bunun neticesi olarak da toplum huzurlu, müreffeh, mutlu ve güvenli olur.

Ancak böyle olan oruç insanı muttaki yapar ve cennete girmeye vesile olur.

İşte bunlar sebebiyle oruç; yemin, cinâyet, hacc, zıhar kusurlarında kefaret olarak öngörülmüştür.

Orucun sağlık açısından faydası bizi ilgilendirmiyor. Zira oruca bu açıdan bakmak, orucu oruç olmaktan çıkarıp, diyet ve perhiz hâline getirir.

187 Karşılıklı, beraberce oruç tutma gecesinde kadınlarınıza cinsellikle ilgili sözler, cinsel ilişki, size helâl kılındı. Onlar, sizin için bir giysidir, siz de onlar için bir giysisiniz. Allah, sizin kendinize hâinlik ettiğinizi bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık kadınlarınıza yaklaşın ve Allah'ın sizler için yazdığı şeylerden arayın. Ve fecrden, beyaz iplik siyah iplikten iyiden iyiye sizin için açığa çıkıncaya kadar yiyin-için. Ve geceye kadar orucu tamamlayın. Ve siz ilâhiyat eğitim merkezlerinde programlı ibâdet hâlinde iken onlara yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, artık Allah'ın sınırlarına yaklaşmayın. Allah, Kendisinin koruması altına girsinler diye âyetlerini insanlara işte böyle açıkça ortaya koyar.

Bu âyet, 185. âyetteki, Bu nedenle sizden her kim bu aya şâhit olursa hemen onda oruç tutsun ifadesinin tefsiri ve tavzihi olduğundan, 185. âyetin arkasına konulmuştur.

Bu nedenle sizden her kim bu aya şâhit olursa hemen onda oruç tutsun buyruğunun zâhirinden, gecesi ve gündüzüyle Ramazân ayının tamamında yemeden, içmeden, konuşmadan ve cinsel ilişkide bulunmadan oruç tutulması gerektiği gibi bir sonuç çıkmaktadır. İşte bu âyetle, durumun böyle olmadığı; Ramazân ayı gecelerinin –mescidlerdeki âkiflere cima hariç– oruç kapsamı dışında tutulduğu beyân edilmekte, ayrıca orucun başlangıç ve bitiş zamanları beyân edilmektedir.

الرّفث  [REFES]

Refes, “kötü söz, sözün aşırısı, cinsel ilişkide kadınlara söylenen söz” demektir.

Sözün kötüsünün helâl kılınması, iyisinin evleviyetle  helâl olduğunu gösterir. Ayrıca “refes”, cima esnasında kullanılan sin-kaflı sözleri ihtiva ettiğinden cimanın da helâl olduğu anlaşılır.

Bir de âyetteki kadınlarınıza ifadesinden, refes'in aile bünyesindekiler için helâl, aile dışındakiler için helâl olmadığı anlaşılmaktadır. Refes sözcüğü, bu sûrenin 197. âyetinde hacc için de kullanılmaktadır.

Klasik kaynaklarda bu âyet ile ilgili şu açıklamalar mevcuttur:

Ebû Dâvûd'un İbn Ebî Leyla'dan rivâyetine göre İbn Ebî Leyla şöyle demiş: Arkadaşlarımız bize anlatarak dedi ki: Kişi orucunu açıp yemek yemeden önce uyuduğunda sabahı edinceye kadar yemek yiyemezdi. Bir seferinde Hz. Ömer (eve) geldi ve hanımının yanına gelmesini istedi. Hanımı da, “Daha önce uyudum” dedi. Hz. Ömer ise onun mazeret uydurduğunu sandı ve hanımına yaklaştı. Ensârdan bir adam (evine) vardı, yemek getirilmesini istedi ona, “Sana bir şeyler ısıtıncaya kadar bekleyiver” dediler o da uyudu. Sabahı ettiklerinde bu âyet-i kerîme indi ki onda, Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı buyruğu vardır.

Buhârî'nin rivâyetine göre ise el-Berâ şöyle demiş: Muhammed'in d (s.a) ashâbından herhangi bir adam oruçlu olup da iftar hazır olduğunda iftardan önce eğer uyumuş ise o gece ve ertesi gün akşama kadar oruç açmazdı. Ensârdan olan Kays b. Sırma oruçlu idi. (Bir rivâyette, “Gündüzün hurma bahçelerinde çalışırdı ve oruçlu idi.”) iftar vakti gelince hanımının yanına varıp; “Sende yiyecek bir şey var mı?” diye sorunca hanım, “Hayır” dedi, “fakat senin için yiyecek bir şey isteyeyim.” Gün boyunca çalışan birisi idi. Uyku bastırdı. Hanımı gelip onun uyumakta olduğunu görünce, “Yazık sana” dedi. Ertesi gün, gün ortasında baygın düştü. Bu durumdan Peygamber'e (s.a) söz edildi bunun üzerine, Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındıâyeti indi. Bundan dolayı da pek çok sevindiler. Yine (bu âyette), Fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden tarafınızdan ayırdedilinceye kadar yiyin için buyruğu da nâzil oldu.

Yine Buhârî'de el-Bera'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ramazân ayı orucu nâzil olduğunda Ramazânda hanımlarına yaklaşarak kendilerine hâinlik edenler vardı. Bunun üzerine Yüce Allah, Allah nefislerinize karşı hâinlik etmekte olduğunuzu bildiğinden tevbenizi kabul ve günahlarınızı affetti buyruğunu indirdi.

Burada sözü geçen “hâinlik etmek”ten kasıt, Ramazân gecelerinde hanımlara yaklaşmak sûretiyle kendilerine hâinlik etmeleridir. Allah'a isyan eden bir kimse eğer kendisinin cezalandırılmasını gerektiren bir iş yaptıysa kendi kendisine hâinlik etmiş olur.

el-Kutebî der ki: “Hâinliğin asıl anlamı, kendisine emanet edilen bir şeyi yerine getirmemektir.”

Taberî'nin naklettiğine göre Hz. Ömer, sohbet ettikten sonra Peygamber'in (s.a) yanından bir gece evine döner. Hanımının uyumuş olduğunu görür. Hanımına yaklaşmak isteyince hanımı ona, “Ben uyumuş bulunuyorum” deyince, o hanımına, “Hayır uyumamışsın” dedi ve hanımına yaklaştı. –Ka‘b b. Mâlik de aynı duruma düştü.– Ertesi günü Peygamber'in (s.a) yanına gidip; “Allah'a ve sana özür beyan ediyorum” dedi, “nefsim bana (emre karşı gelmeyi) süslü gösterdi ve bunun sonucunda hanımıma yaklaştım. Benim için bu hususta bir ruhsat [bir çıkar yol] bulabiliyor musun?” Hz. Peygamber bana, “Bunu yapmak sana yakışmazdı yâ Ömer” dedi. Hz. Ömer evine ulaşınca ona haberci gönderip Kur’ân-ı Kerîm'deki bir âyet ile mazur görüldüğünü ona bildirdi.

Bir diğer rivâyete göre Hz. Ömer uyumuş, daha sonra hanımına yaklaşmış, Peygamber'in (s.a) yanına gelip durumu bildirince şu âyet-i kerîme nâzil olmuş: Allah nefislerinize karşı hâinlik etmekte olduğunuzu bildiğinden tevbenizi kabul ve sizi affetti. Artık onlara yaklaşın...

Bu harâmlığın bizim şeriatımızda da mevcud olduğunu, fakat daha sonra neshedildiğini söyleyenler bu âyetin sebeb-i nüzûlü konusunda şunu zikretmişlerdir:İslâm'ın ilk yıllarında oruçlu iken, insan uyumadığı veya yatsı namazını kılmadığı müddetçe yemesi, içmesi ve cinsî münâsebette bulunması helâl idi. İnsan uyuduğu ve yatsı namazını kıldığı zaman, ertesi günün akşamına kadar yeme, içme ve cinsi münasebette bulunma harâm oluyordu. Ensârdan bir adam yatsı vakti, oruçtan dolayı iyice yorulmuş olarak evine geldi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) ona, yorgunluk ve halsizliğinin sebebini sorunca, o da, “Yâ Rasûlallah! Bütün gün akşama kadar hurmalıkta çalıştım. Yemek yemek için akşamleyin evime geldiğimde, ailem yemeği getirmekte gecikti. Bu arada ben de uyumuşum. Derken beni uyandırdılar; böylece de bana, yemek-içmek harâm oldu” dedi. Bunu müteakiben Hz. Ömer de ayağa kalkarak, “Ey Allah'ın Rasûlü! Ben de sana buna benzer bir mazeret beyan edeceğim. Yatsı namazını kıldıktan sonra, eve geldim ve zevcemle cinsî münasebette bulundum” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Ey Ömer! Bu sana yakışmadı” dedi. Daha sonra, pek çok kimse de ayağa kalkarak, bu türden yaptıkları şeyleri itiraf ettiler. İşte bunun üzerine, Oruç gecelerinde kadınlarınıza refes helâl kılındı âyeti nâzil oldu.

Ebû Ca‘fer ibn Cerîr et-Taberî der ki; Bana Müsennâ, Mûsâ ibn Cübeyr'den nakletti ki, o Abdullah ibn Ka‘b ibn Mâlik'in babasının şöyle dediğini duymuş: Ramazân ayında oruç tuttukları zaman, geceleyin yatınca; ertesi gün iftara değin insanlara yemek, içmek ve kadın yasaklanmıştı. Bir gece Ömer ibn el-Hattâb Hz. Peygamber'in yanından geç vakitte dönmüştü. Eşinin uyumuş olduğunu görmüş ve ona yaklaşmak istemişti. Kadın, “Ben uyudum” deyince, “Uyumadın” diyerek ona yaklaşmıştı. Kâ‘b ibn Mâlik de böyle yapmıştı. Ertesi sabah Hattâb oğlu Ömer Hz. Peygamber'e gelip durumu haber verdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Sizin nefislerinize hiyânet edeceğinizi Allah bildi de tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah'ın hakkınızda yazdığını isteyin âyetini inzâl buyurdu.Mücâhid, Atâ, İkrime, Süddî ve Katâde ile diğerlerinden de bu âyetin nüzûl sebebi konusunda, Ömer ibn el-Hattâb'ın ve onun gibilerin davranışlarıyla, Sırma ibn Kays'ın davranışı nakledilir. Onlar sayesinde Allah'ın bir rahmeti ve ruhsatı olarak rıfk ile bütün gece boyu, yemek, içmek ve cinsî münâsebet mübâh oldu.

Bu nakillerde âyetin, bireysel bir durum nedeniyle indiği iddia edilmektedir. Oysa nakledilen olay, âyette konu edilen hükümlerin kapsamına girmemektedir. İşin aslı şu ki: Bu âyet, 185. âyetin tefsiri ve tavzihidir.

Bu âyette evli çiftler, Onlar, sizin için bir giysidir siz de onlar için bir giysisiniz ifadesiyle, birbirinin elbisesi olarak nitelenmiştir. Eşlerin birbirlerinin elbisesi olmakla nitelenmeleri; bedensel, ruhsal ve toplumsal hususlarda birbirlerini sarmaları nedeniyledir.

Âyetteki, Allah, sizin kendinize hâinlik ettiğinizi bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı ifadesinden anlaşılan o ki, bu tavzihin gerekçesi, insanın altından kalkamayacağı bir işe: gecesi ve gündüzüyle bir ay boyunca yiyip içmeden, konuşmadan ve cinsel ilişkiye girmeden yaşamaya teşebbüs etmesi durumunda kendisine hâinlik edeceğidir.

Allah'ın engin merhametiyle üzerimizden ağır bir yükü kaldırmasının örneğini Müzzemmil sûresi'nde de görmüştük:

20Hiç kuşkun olmasın, Rabbin senin gecenin üçte-ikisinden daha azını, yarısını, üçte-birini ayakta geçirmekte olduğunu biliyor. Seninle beraber olanlardan bir grup da öyledir. Allah, geceyi de gündüzü de ölçüye bağlar. Sizin bu işi kolaylıkla yapamayacağınızı bildi de sizin için bu görevi hafifletti. O hâlde Kur’ân'dan kolay geleni öğrenin-öğretin! Sizden hastalar olacağını bildi. Bir kısmının yeryüzünde dolaşıp Allah'ın fazlından bir şeyler isteyeceklerini, diğer bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bildi. O hâlde ondan kolay geleni öğrenin-öğretin! Salât'ı [mâli ve zihinsel destek; toplumu aydınlatma kurumlarını] kurun/ayakta tutun, zekat'ı verin! Güzel bir ödünçle Allah'a ödünç verin! Öz benlikleriniz için önden gönderdiğiniz iyiliğin, Allah katında hayrını daha çok, ödülünü daha büyük olarak bulacaksınız. Allah'tan af dileyin! Hiç kuşkusuz Allah çok affedici, çok merhamet edicidir.

                                                                                                 (Müzzemmil/20)

Âyetteki, Artık onlara [kadınlarınıza] yaklaşın ve Allah'ın sizler için yazdığı şeylerden arayın. Ve fecrden beyaz iplik siyah iplikten sizin için açığa çıkıncaya kadar yiyin, için. Ve geceye kadar orucu tamamlayın ifadesiyle de, orucun başlangıç ve bitiş zamanları bildirilmektedir. Buna göre oruç, fecrin aydınlığından gecenin başlangıcına (ki gece, gün batımı ile başlar) kadar tutulacak; gün batımından fecrin aydınlığına kadar da yenilecek, içilecek, konuşulacak ve meşru çerçevede cinsel ilişkide bulunulabilecektir.

Ancak âyetteki, Ve siz mescidlerde ‘âkif [programlı ibâdet hâlinde] iken onlara yaklaşmayın ifadesi, mescidlerde âkif olanların, Ramazan ayı gecelerinde de cinsel ilişkide bulunamayacaklarını ifade etmektedir.

Âyetteki, Ve fecrden beyaz iplik siyah iplikten sizin için açığa çıkıncaya kadarifadesinden, orucun başlangıç vaktinin güneşin doğumu olmayıp, tan yerinin ağarması olduğu anlaşılmaktadır.

‘ÂKİF, İTİKAF

عاكف [‘âkif] sözcüğünün kökü olan ع ك ف [‘a-k-f], “bir şey üzerine sürekli odaklanmak, kendini ona adamak ve ondan yüz çevirmemek” demektir. Anlaşılıyor ki kelime, “gâyet bilinçli olarak bir şeye odaklanmak, taparcasına bağlanmak” anlamındadır. Nitekim birçok yerde [A‘râf/138; Tâ-Hâ/91, 97; Enbiyâ/52; Şu‘arâ/71] “tapma” boyutuyla geçmektedir. Bakara125, Hacc/25 ve Fetih/25'te ise “ısrarla bir şeye yönelme” anlamındadır.

Âyetteki, Ve siz mescidlerde ‘âkif [programlı ibâdet hâlinde] iken ifadesi, “mescidlerde tevhidi öğrenme ve öğretme, dinî konularda ikna olma ve ikna etme amacıyla planlı ve programlı bir çalışmaya yönelme; bir nevi kampa girme” olarak anlaşılabilir.

Bu işin adı “itikaf” olarak yerleşmiştir. Ve fıkıh kitaplarında “belli bir zamanda belli şartlara riâyet ederek özel bir yerde özel bir itaate devam etmek” şeklinde tarif edilmiştir. Bu ifadeleri, “Ramazân, oruç ve Kur’ân” konu edilen bir pasajda gördüğümüze göre bu ibâdeti, insanın kendini bir mağaraya hapsetmesi olarak değil, “Ramazân ayında, hasta ve seferde olmayıp da oruç tutacak müslümanların mescidlerde (Okullarda, halk evlerinde, mescidleştirilmiş camilerde) Kur’ân'a odaklanarak Allah'ın mesajını iyi ve doğru anlamaya çalışmak olarak özetleyebiliriz.

KÜLÛ VE’ŞREBÛ (Yiyiniz ve içiniz)

 Yarı açlığın (az yemenin) ve suskunluğun, insana bedenen ve zihnen yararlı olduğu bilimsel bir gerçekliktir. Susuzluk ise yine bilimsel tespitlere göre insana zarar vermektedir. Susuzluk, bedene verdiği zarardan daha ziyade beyni; zihni ve algıyı etkilemektedir. Bunu “Maraz ve Suyun Önemi” yazımızda belirtmiş bulunuyoruz.

Susuzluğun beyne; zihne, algıya zararı sabitse, bu konuyu oruç şartlarında dikkate almak zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla da biz, Bakara/ 187’deki “yiyiniz, içiniz” diye çevirdiğimiz “ كلواkülû” ve “ اشربواişrebû” sözcüklerini tahlil etme ihtiyacı duyduk.

 كلواKÜLÛ (Yiyiniz)

 كلواKülû” sözcüğü, “ اكلekele” fiilinin çoğul, müzekker (eril) emri hazır kalıbıdır. Sözcüğün anlamını genellikle “ أكَلَekl (yemek)” okunuşlu mastarı dikkate alınarak değerlendirmekteyiz. Aslında burada konu ettiğimiz “yemek” ifadesi, “Bir şeyin çiğnenip yutulması” demek olup çiğnenmeden yenilen çorba vs. gibi gıdalar “ أكلEkl” kapsamına girmemektedir. (LİSAN ve TAC)

Konumuz olan “ E ا (elif),  كk,  لl” harflerinin bir de “ اُكلükl” kalıbı söz konusudur. “اُكلÜkl” kalıbının anlamı ise “rızık, dünyadan nasip” demektir. Birisi dünyadan bolca nasiplendiği zaman “o, ükl sahibidir” denir. (LiSAN ve TAC)

Bunun bir örneğini, Zariyat/ 27’de  “ الا تأكلونelâte’külûn” şekliyle görebiliriz.

Sözcüğün bu şekli dikkate alındığında “ كلواKülû” ifadesinin anlamı, “bol, bol nasiplenin; yiyin” demek olur.

 اشربواVeşrebû (İçiniz)

 اشربواişrebû” sözcüğünün kökü  “ ش ر بş r b”dir. Genellikle bu sözcüğün  “ شُربşürb (içmek)” şekli ön planda tutulur. Ne var ki bu sözcüğün bir de “ شِربşirb” kalıbı vardır. “sözcüğün “ شِربşirb” kalıbının anlamı ise “ “ الحظ من الماءel hazzu minel mâi,  النصيب من الماءen nasibü minel mâi (sudan alınması gereken ölçüde nasiplenmek)”dir. (LİSAN ve TAC) sözcüğün bu kalıbını Şuara/ 155, Kamer/ 28’de görmekteyiz.

Sözcüğün bu şekli dikkate alındığında “ اشربواişrebû” emir kipinin “sudan nasibinizi, payınızı alın; kana kana suyunuzu için” anlamı çıkar.

 كلوا واشربواKülû veşrebû

Bu iki eylemin bir arada söylenmesi ise ifadeye daha da bir ciddiyet ve mübalâğa anlamı kazandırmaktadır. Kur’ân’daki bu iki ifadenin beraber geçtiği ayetleri (Bakara/ 60, A’raf/ 31, Tur/ 19, Hakka/ 24, Mürselat/ 43, Meryem/ 26) dikkate aldığımızda, buradaki anlam, sıradan yemeyi içmeyi değil, bu işin zevkini çıkarmayı ifade eder.

Vücudun özellikle de beynin su ihtiyacı dikkate alındığında ise beyni hasta etmeyecek; zihinsel fonksiyonlarda noksanlık oluşturmayacak ölçüde, yani beyni koruyacak ölçüde su alımının oruçta sakıncasız olması gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Aksi halde insan, kendisini kendisi hasta edecektir. Buna Allah’ın izni olmadığı gibi Allah, hastalıklı olanlara oruç tutmama ruhsatı vermiştir.

Görülüyor ki oruç, imamın, müezzinin, din adamının açıklamasına bırakılacak bir ibâdet değildir. Dil bilginlerinin, sosyologların, psikologların ve pedegogların ortaklaşa tanımlaması ve açıklaması gereken bir kulluk görevidir.

KEFFÂRAT-İ SAVM [ORUÇ BOZMANIN CEZASI]

“Örtmek” anlamındaki küfr kökünden türetilmiş olan keffâret sözcüğü, “günahı örten şey” demektir. Keffâret, sadece yaptığımız hataların bir cezası olmayıp aynı zamanda ibâdet ve insanın aklını başına getiren bir uyarıcı ameldir.

DİNİMİZDEKİ KEFFÂRETLER

1) Zıhar keffâreti (Mücâdele/2-4).

2) Öldürme keffâreti (Nisâ/92).

3) Yemin keffâreti (Mâide/89).

4) Haccda avlanma keffâreti (Mâide/95).

5) İhramlı iken tıraş olmanın keffâreti (Bakara/196).

ORUÇ BOZMANIN KEFFÂRETİ MESELESİ

Kur’ân orucun bizden evvelki ümmetlere farz kılındığı gibi bize de farz kılındığını bildirmektedir. Orucun ne zaman ve nasıl tutulacağı, kimlerin tutmamasına izin verildiği, tutamayanların ne yapması lazım geldiği, eski ümmetlerce deforme edilen orucun orijinal şekli, Bakara/183-187. âyetlerde genişçe açıklanmıştır. Ama Kur’ân'da orucu kasten bozan kişinin ne yapması gerektiğine hiç değinilmemiştir.

Orucu bozanı veya tutmayanı Allah dilerse affeder, dilerse cezalandırır. Kur’ân, üçüncü şahısları ve kamuyu ilgilendirmeyip sadece kul ile Allah arasında olan ibâdetlerin bozulması ya da yapılmaması ile ilgili herhangi bir ceza koymamıştır. Çünkü ibâdet, Allah rızası için, gönülden, samimiyetle/ihlasla yapılır, dayatma, ceza ve zorlama ile olmaz.

Kur’ân'da kasıtlı oruç bozana herhangi bir keffâret öngörülmemesine rağmen âlimler, kasıtlı oruç bozmaya ya da mazeretsiz oruç tutmamaya, “altmış günü ceza bir günü kaza olmak üzere toplam altmış bir gün keffâret icat etmişlerdir. Bunu da şu ve benzeri rivâyetlere dayandırmışlardır:

Ebû Hureyre şöyle demiştir: Bizler Peygamber'in yanına oturmuş bulunduğumuz sırada o'na bir kimse geldi de dedi ki:

-- Yâ Rasûlallah! Helak oldum!

Rasûlullah ona sordu:

-- Sana ne oldu ki?

O kimse şöyle cevap verdi:

-- Oruçlu olduğum hâlde kadınımın üzerine düştüm (yani, cinsî münasebet yaptım).

Rasûlullah sordu:

-- Hürriyete kavuşturabileceğin bir köle bulabilir misin?

O zat cevap verdi:

-- Hayır, bulamam.

Rasûlullah tekrar sordu:

-- Öyleyse iki ay zincirleme oruç tutmaya gücün yeter mi?

O zat cevap verdi:

-- Hayır, buna güç yetiremem.

Rasûlullah yeniden sordu:

-- Altmış yoksulu doyurmak yolunu bulabilir misin?

O zat cevap verdi:

-- Hayır.

Ebû Hureyre dedi ki: Peygamber bir süre bekledi. Bizler bu bekleyiş üzere iken Peygamber'e içinde hurma dolu bir arak getirildi. (Arak, miktel/ölçek demektir.) Peygamber buyurdu:

-- O, mes’ele soran kimse nerededir?

O zat karşılık verdi:

-- Benim (buradayım diye ayağa kalktı).

Peygamber şöyle dedi:

-- Bu hurmayı al da yoksullara sadaka et!

O adam de şöyle karşılık verdi:

-- Allah'a yemin ederim ki, Medîne'nin iki kara taşlığı arasında benim ev halkımdan daha fakir bir ev halkı yoktur.

Bu sözü üzerine Peygamber, köpek dişileri meydana çıkıncaya kadar güldü. Sonra da o zata şöyle dedi:

-- Haydi bu hurmayı al da âilene yedir!

Doğru olduğu farz edilse bile bu rivâyeti, keffârete yönelik bir hükümden ziyâde, köpek dişleri görülünceye kadar güldüğüne göre Peygamberimizin latifesi olarak değerlendirmek gerekir. Aksi hâlde bundan, oruç bozana ödül olarak bir sepet hurma verileceği hükmü çıkar. Ayrıca, cinsel ilişki iki cins arasında olacağı için, kadına yönelik bir hükmün de bulunması gerektiği hâlde, rivâyette kadının durumuna ait bir hüküm yoktur. Bazı fakihler bu konuda rivâyet dikkate almayıp, oruç bozmayı, zıhara kıyas etmişlerse de, kıyasın şartları bu konuda oluşmuş değildir. Sonuç olarak: Kur’ân'da, “keffâretu's-savm” [kasıtlı oruç bozanın 61 gün oruç tutması] yoktur. Bu, daha sonra icat edilmiş bir bidattır.

186.Ve kullarım sana Benden sordukları zaman, biliniz ki şüphesiz Ben çok yakınımdır. Bana yakarınca, yakaranın yakarışına cevap veririm. O hâlde rüşte ermeleri için, onlar da Bana karşılık versinler ve Bana inansınlar.

Bu âyette Allah, Kendisini tanıtmakta ve yakaranın yakarışına icâbet edeceği taahhüdünde bulunmaktadır.

Ramazân ve oruç pasajıyla birlikte ele alınması hâlinde bu âyette, Kur’ân'ın “yol göstericilik” özelliği sayesinde insanların rüşde ereceği mesajı verilmektedir:

1-2De ki: Bana vahyedildi ki, şüphesiz yabancılardan bir grup Kur’ân dinleyip de: “Şüphesiz biz, rüşde kılavuzluk eden hayret verici bir Kur’ân dinledik. Bundan dolayı, biz ona iman ettik ve Rabbimize hiçbir şeyi asla ortak koşmayacağız.

                                                                                   (Cinn/1-2)

Bu âyetin sebeb-i nüzûlü ile ilgili klasik kaynaklarda şu bilgiler verilmektedir:

Bu âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi hakkında farklı görüşler vardır. Mukâtil der ki: “Hz. Ömer, (bir Ramazân günü) yatsı namazından sonra hanımı ile birlikte olmuş, daha sonra buna pişman olup ağlamıştı. Rasûlullah'ın (s.a) yanına gelerek durumu o'na bildirmiş ve üzüntülü bir şekilde geri dönmüştü. Bu olay, konuyla ilgili ruhsatın inişinden önce idi. Bunun üzerine, Kullarım sana Benim hakkımda sorarlarsa şüphesiz Ben pek yakınım âyeti nâzil oldu.”

Bir diğer görüşe göre önceleri uyuduktan sonra yemek yemeyi terk farz idi. Onlardan birisi uyuduktan sonra yemek yedi, sonra da pişman oldu. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme tevbenin kabulü ve sözü geçen hükmün neshini belirtmek üzere nâzil oldu ki ileride (187. âyette) buna dair açıklamalar gelecektir.

el-Kelbî'nin Ebû Sâlih'ten, onun da İbn Abbâs'tan rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiş: Yahûdiler şöyle dedi: “Sen bizimle sema arasında 500 yıl bulunduğunu ve her bir semanın kalınlığının yine bu kadar olduğunu ileri sürdüğün hâlde Rabbimiz bizim dualarımızı nasıl işitir?” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

el-Hasen der ki: Bu âyet-i kerîmenin iniş sebebi şudur: Birtakım kimseler Rasûlullah'a, (s.a) “Rabbimiz yakın mıdır, O'na fısıldaşarak dua edelim, yoksa uzak mıdır O'na yüksek sesle seslenelim” dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi.

Atâ ve Katâde der ki: Yüce Allah'ın, Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin ki Ben de duanızı kabul edeyim”(Mü’min/60)buyruğu nâzil olunca kimileri, “Hangi vakitte O'na dua edelim?” diye sordular. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

a) Ka‘bu'l-Ahbar'dan rivâyet edildiğine göre, o şöyle demiştir: Hz. Mûsâ (a.s), “Yâ Rabbi! Yakın mısın, Sana münacaatta bulunalım [fısıltı ile yalvaralım]. Yoksa uzak mısın, öyle ise Sana bağırarak dua edelim” demiş. Bunun üzerine Allah Teâlâ, “Ey Mûsâ! Ben Beni zikreden kimselerin oturma arkadaşıyım” dedi. Hz. Mûsâ (a.s) da, “Yâ Rabbi! Fakat biz bazan cünüb olma ve tuvalette bulunma gibi Seni zikretmekten tenzih edeceğimiz bir hâl üzerinde oluyoruz?” dedi. Cenâb-ı Allah, “Ey Mûsâ! Beni her hâlde zikret” buyurdu. Emir bu şekilde olunca, Allah Teâlâ kullarını Kendisini zikretmeye ve bütün durumlarında Kendisine başvurmaya teşvik etmiş ve bu âyeti indirmiştir.

b) Bir bedevi Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek, O'na, “Rabbimiz yakın mıdır ki biz de O'na sessizce yakarışta bulunalım, yoksa bize uzak mıdır ki böylece biz O'na yüksek sesle yalvarıp yakaralım?” der. Bunun üzerine de Allah Teâlâ bu âyeti indirir.

c) Hz. Peygamber (s.a), ashâbıyla beraber tehlîl, tekbir ve duada seslerini yükselttikleri bir gazvede bulundu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Sizler sağır olan ve burada bulunmayan bir kimseye duâ etmiyorsunuz; siz ancak, her şeyi duyan ve size yakın olan bir Rabbe duâ ediyorsunuz” buyurdu.

d) Katâde ve diğerlerinden rivâyet edildiğine göre bu âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi, sahâbe-i kiramın, “Ya Rasûlallah! Rabbimize nasıl duâ edelim?” demiş olmalarıdır. İşte bunun üzerine Hakk Teâlâ bu âyet-i kerîmeyi indirmiştir.

e) Atâ ve diğerleri de, sahâbe-i kiram, Hz. Peygamber'e, “Hangi saatte Allah'a duâ edelim?” diye sorduklarında, Allah Teâlâ'nın bu âyeti inzâl ettiğini söylemişlerdir.

f) İbn Abbâs'ın zikrettiği şeydir. Buna göre Medîne halkının Yahûdileri, “Ey Muhammed! Senin Rabbin bizim dualarımızı nasıl işitir?” dediklerinde, bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

g) Hz. Peygamber'in (s.a) ashâbı, Hz. Peygamber'e (s.a) soru sorup da, “Rabbimiz nerede?” dediklerinde, Allah Teâlâ bu âyet-i kerîmeyi indirdi.

h) Bizim, daha önce zikrettiğimiz Hakk Teâlâ'nın, Sizden öncekilere farz kılındığı gibi... (Bakara. 183) âyeti, uyuduktan sonra yemenin harâm kılınmasını gerektirip, sonra onlar yemek yiyip, bunu müteakiben de pişman olarak tevbe edip Hz. Peygamber'e, “Allah Teâlâ tevbelerimizi kabul eder mi?” diye sordukları zaman, Allah Teâlâ bu âyeti indirmiştir.

ALLAH'IN YAKINLIĞI

Allah, biliniz ki şüphesiz Ben çok yakınım buyurmuştur. Bu yakınlıktan maksat, yön ve mekan yönünden yakınlık değil, ilmi ve kudretiyle kuşatması, rahmet etmesi, duaları kabul etmesi, ihtiyaçları gidermesi yönündendir, ki bu şu âyetlerde belirtilmiştir:

4O, gökleri ve yeri altı evrede oluşturan sonra en büyük taht üzerinde egemenlik kuran, yeryüzüne gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilendir. Ve nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir.

                                                                                                  (Hadîd/4)

16Ve andolsun insanı Biz oluşturduk. Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız. 17,18Onun sağından ve solundan (her yanından) yerleşik iki tesbitçi onun her işini tesbit edip dururken, insan hiçbir söz söylemez ki yanında hazır gözetleyen bulunmasın.

                                                                                         (Kaf/16)

7Göklerde olan şeyleri ve yeryüzünde olan şeyleri, Allah'ın bildiğini görmedin mi/hiç düşünmedin mi? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde O, kesinlikle dördüncüleridir. Beşte de O, kesinlikle altıncılarıdır. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, kesinlikle onlarla beraberdir. Sonra kıyâmet günü onlara yaptıkları şeyleri haber verecektir. Şüphesiz Allah, her şeyi en iyi bilendir.

                                                                                 (Mücâdele/7)

Ve Mü’min/60, En‘âm/40-41, Neml/62, Furkân/77, Ankebût/65-66, Lokmân/32, Şu‘arâ/78-91.

 

188.Aranızda mallarınızı da bâtıl sebeplerle yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bilerek ve günah ile yemek için mallarınızı hâkimlere aktarmayın.

Bu âyette yer alan sosyal ilkeler, bâtıl sebeplerle ve rüşvetle kazanç sağlamanın engellenmesine yöneliktir.

Tüm insanlara, özellikle de Müslümanlara hitap eden âyetin, Aranızda mallarınızı da bâtıl sebeplerle yemeyin ifadesiyle hırsızlık, kumar, gasp, aldatma, alış-verişte hile, hakkı saklamak, gayr-i meşru ticaret, emanet mala tecavüz, yalancı şâhitlik, çalışanın hakkını eksik vermek veya hakk ettiğinden fazlasını almak gibi tüm yanlış kazanımlar yasaklanmıştır. Buradaki “yemeyin” ifadesi, kullanımın nihai noktasını gösterir. O nedenle sadece yemek değil, bâtıldan her türlü yararlanmak yasaklanmıştır, ki buna dair Kur’ân'daki onlarca âyetten bazıları şunlardır:

29Ey iman etmiş kişiler! Mallarınızı –kendi rızanızla yaptığınız ticaret şekli hariç olmak üzere– aranızda haksız yolla yemeyin, kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size çok merhametlidir.

30Ve kim, düşmanlık ve şirk koşmak sûretiyle yanlış; kendi zararlarına iş olarak bu yasakları işlerse, yakında Biz, onu ateşe sokarız. Ve onu ateşe atmak, Allah'a çok kolaydır.

                                                                               (Nisâ/29-30)

29Ey iman etmiş kişiler! Mallarınızı –kendi rızanızla yaptığınız ticaret şekli hariç olmak üzere– aranızda haksız yolla yemeyin, kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size çok merhametlidir.

30Ve kim, düşmanlık ve şirk koşmak sûretiyle yanlış; kendi zararlarına iş olarak bu yasakları işlerse, yakında Biz, onu ateşe sokarız. Ve onu ateşe atmak, Allah'a çok kolaydır.

                                                                                     (Nisâ/10)

275O ribayı [emeksiz, risksiz, çalışıp çabalamadan kolayca elde edilen kazançları] yiyen şu kişiler, şeytânın bir dokunuşuyla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu, şüphesiz onların, “Alış-veriş, riba gibidir” demeleriyledir. Oysa ki Allah, alış-verişi helâl, bu ribayı harâm kılmıştır. Kendisine Rabbinden bir öğüt gelip de yaptığından vazgeçenin geçmişi kendisine, işi Allah'adır. Ve kim ki yeniden dönerse, işte onlar ateşin dostlarıdır. Onlar orada sürekli kalacaklardır.

276Allah, ribayı yok eder, sadakaları da artırır. Allah, tüm aşırı nankör ve günahkâr kimseleri sevmez.

277Şüphesiz iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan-ayakta tutan] ve zekâtı/vergiyi veren kişilerin Rableri katında mükâfâtları vardır. Ve onlar üzerine hiçbir korku yoktur, onlar üzülmezler de.

278Ey iman etmiş kimseler! Eğer mü’minler iseniz, Allah'ın koruması altına girin ve ribadan kalanı bırakın.

279Artık böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Elçisi'nden size savaş olduğunu/ bozuma uğratıacağınızı; perişan edileceğinizi bilin. Eğer tevbe ederseniz, artık sermayeleriniz sizindir. Haksızlık etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız.

                                                                                        (Bakara/275-279)

Âyetteki, İnsanların mallarından bir kısmını bilerek ve günah ile yemek için, mallarınızı hâkimlere aktarmayın ifadesiyle de, mal kazanmak için hakimlere, yöneticilere rüşvet vermek yasaklanmaktadır.

Bu âyetin nüzûl sebebi hakkında nakledilenler şöyledir:

Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin.. buyruğu, denildiğine göre Abdan b. Eşva el-Hadramî hakkında nâzil olmuştur. Bu kişi Kindeli İmru'1-Kays'tan alacağı bir mal bulunduğunu iddia etti. Bu konuda Peygamber'in (s.a) hakemliğine başvurdular. İmru'1-Kays böyle bir şeyin olmadığını söyledi ve yemin etmek istedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu, o da yeminden vazgeçti, kendisine ait olan arazide Abdan'ın tasarruf sahibi olmasını kabul etti ve onunla davalaşmadı.

189.Sana hilallerden soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlar ve hac/programlı ilâhiyat eğitim dönemleri için zaman ölçüleridir.” Evlerinize arka taraflarından girmeniz/dinde Allah'ın ilkelerinden başka ilkeler benimsemeniz, “iyi adamlık” değildir. Ama “iyi adamlık”, Allah'ın koruması altına girmektir. Öyleyse, evlerinize kapılarından girin; dini, din sahibi Allah'ın çizdiği çerçevede yaşayın. Ve başarıya erenlerden, kurtulanlardan olmanız için Allah'ın koruması altına girin.

Bu âyet Medîne'de inen özel bir necm olup, insanların birtakım sorularına cevap niteliğindedir. Âyette, hilâller hakkında soruya cevap olarak, şekilciliği bırakmaları, yanlış yol izlememeleri uyarısı yapılmakta ve başarıya ermek için izlenecek yol açıklanmaktadır.

HİLÂLLER İLE İLGİLİ SORU

Âyetteki ifadeden, bu sorunun iki şekilde sorulmuş olabileceği düşünülebilir: A) Ayın büyüyüp küçülmesi ve iki gece gözükmemesi; B) Hilâllerin ne amaçla yaratıldığıdır.

Âyetteki, el-ehille sözcüğü, hilâl kelimesinin çoğuludur. Ayın son iki ve ilk iki gününün ayına hilal denilir. “Ayın ilk üç gecesinin ayına”, “ayın dolunay sürecine kadarki durumuna”, “ayın son iki gecesinin ayına” da hilâl denildiği söylenmiştir.

Âyetin bu bölümünün nüzûl sebebi hakkındaki nakiller şöyledir:

Sana hilâller hakkında soruyorlar… Burada kasdedilen soru, Yahûdilerin sordukları ve kendisi ile Peygamber'e (s.a) itiraz ettikleri bir husustur. Bu münasebetle Mu‘âz şöyle demişti: “Ey Allah'ın Rasûlü! Yahûdiler yanımıza geliyor ve hilâllere dair bizlere pek çok soru soruyorlar. Hilâl acaba neden önce incecik görünüyor, sonra doğup yuvarlaklaşıncaya kadar artıp duruyor. Ardından tekrar eksilmeye başlıyor ve nihâyet önceki hâline dönüyor.” Bunun üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu.

Bir diğer görüşe göre bu âyetin nüzûl sebebi, Müslümanlardan bir grubun Peygamber'e (s.a) hilâle dair ve hilâlin iki gecelik süreyle hiç görünmemesinin, güneşin durumundan farklı bir durumda olmasının sebebini sorarlar. Bunu da İbn Abbâs, Katâde, er-Rabi ve başkaları söylemiştir.

Rivâyet edildiğine göre Ensârdan Mu‘âz ibn Cebel ile Sa‘lebe ibn Ganem, “Yâ Rasûlallah! Bu hilâle ne oluyor? Başlangıçta iplik gibi ince olarak ortaya çıkıyor, daha sonra da dolunay oluncaya kadar artıyor, sonra da durmadan noksanlaşa noksanlaşa baştaki durumuna geliyor.. Güneş gibi, tek bir hâlde kalmıyor” dediler. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Yine Mu‘âz'dan rivâyet edildiğine göre Yahûdiler, hilâl hakkında sormuşlardır.

Birçok nedenle dinî görevler Kamerî takvime göre düzenlenmiştir. Zira ilk toplumlarda zamanı aya göre belirleme, güneşe göre belirlemeden daha kolaydı. Çünkü ayın evrelerine bakılarak ayın kaçı olduğu yaklaşık bilinebilirdi. Güneşin büyümesi, küçülmesi gibi evreleri olmadığından güneşe bakılarak ay ve gün hesabı yapmak zordu.

12Ve Biz, geceyi ve gündüzü iki alâmet/gösterge yaptık. Sonra Rabbinizden bir armağanlar aramanız, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için gecenin alâmetini/göstergesini silip, bir gördürücü aydınlık olarak gündüzün alâmetini/göstergesini getirdik. Ve Biz, her şeyi ayrıntılı olarak açıkladık da açıkladık.

                                                                            (İsrâ/12)

15Ve âyetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar: “Bundan başka bir Kur’ân getir yahut bunu değiştir!” dediler. De ki: “Onu kendimin öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.”

                                                                                  (Yûnus/5)

Hilâl ile ilgili sorulara Allah, Onlar, insanlar için ve hacc için zaman ölçüleridir diye cevap vermiştir. Evet hilâller, hacc, oruç, boşanma; iddet, alış-veriş ve borç vadeleri konusunda hesap ölçüsüdür.

Biz sorulan sualin, hilâllerin yaratılış amacına yönelik olduğu kanaatindeyiz. Eğer sorunun amacı, bilimsel ise cevap çok manidardır. Çünkü verilen cevap, sualin cevabı değil, ayın pratik hayattaki fonksiyonlarıyla ilgili olup, “Size gerekmeyen şeyleri sormayın, size gerekli olanları sorun” mesajı vermektedir.

“Bu suale, neden bilimsel bir cevap verilmedi?” sorusuna, şöyle cevap verilebilir: O gün insanlık bu sorunun bilimsel cevabını kavrayacak birikime sahip değildi.

EVLERE ARKALARDAN GİRMEK

Âyetin bu bölümünün nüzûl sebebiyle ilgili olarak da şu nakiller bulunmaktadır:

Yüce Allah'ın, Birr, evlere arkalarından girmeniz değildir buyruğu, hacc içinvakit ölçüleriyle birlikte zikredilmektedir. Çünkü hilâllerin durumu ve evlere arkalarından girmeye dair sual sormak zamanında bu iki husus da meydana gelmiştir. O bakımdan âyet-i kerîme her ikisi hakkında nâzil olmuştur. Ensâr, haccedip de geri döndüklerinde evlerinin kapılarından girmezdi. Hacc ya da umre için ihrama girip telbiye getirdiklerinde, şer‘an kendileriyle sema arasında herhangi bir engelin bulunmamasına dikkat ederlerdi. Artık bundan sonra, yani evinde ihrama girdikten sonra çıkıp herhangi bir ihtiyaç için geri dönecek olursa, evin tavanı kendisi ile gök arasında bir engel teşkil edeceğinden dolayı odanın kapısından içeriye girmezlerdi. O bakımdan evinin duvarından tırmanır, sonra da odasının üzerinde durarak ihtiyacı olan şeyi ister ve o ihtiyacı olan şey evinden dışarı çıkartılırdı. Bu şekilde davranmayı hacc ibâdetinin bir parçası ve birr/iyilik olarak kabul ederlerdi. Nitekim alâkası olmayan pek çok şeyin de hacc ibâdetinin gereği olduğuna inanırlardı.

Hasan el-Basrî ile Esamm şöyle demiştir: “Câhiliyyede bir kimse bir şeye kasdedip, o şeyi elde etmek kendisine zor gelince, evinin kapısından içeri girmeyip tam aksine evine arka tarafından girip çıkmaya başlar ve bunu bir yıl sürdürürdü. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ, onları böyle davranmaktan nehyetmiştir. Çünkü, onlar bunda bir uygunsuzluk hissettikleri için böyle yapıyorlardı.”

Câhiliyye dönemindekilerden birisi, ihrama girdiği zaman, evinin veya çadırının arkasından girip çıkacağı bir delik açıyordu. Ancak, taassub gösterenler müstesnâ. Bunlar da Kureyş, Kînâne, Huzâa, Sakîf, Haysem, Benû Âmir ibn Sa‘sa‘a ve Benû Nasr ibn Muâviye'dir. Bunlar dinlerine çok bağlı oldukları, çok direttikleri için, kendilerine “Humus” denilmiştir. Hamaset, “diretmek” demektir. Bunlar ihrama girdikleri zaman, kesinlikle evlere girmez, çölde bir gölgelikle gölgelenmezler, yağ, yoğurt ve peynir yemezlerdi. Sonra Hz. Peygamber (s.a), ihrama girerken, bir başkası da ihrama girmişti. Böylece, Hz. Peygamber (s.a), ihramlı iken harap bir bostanın kapısından içeri girdi. Müteakiben ihrama giren o adam da Hz. Peygamber'i görerek, O'nun peşine takıldı. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Benden uzaklaş” buyurdu.. Adam, “Niçin, yâ Rasûlallah?” dedi. Hz. Peygamber, “Sen ihramlı iken kapıdan içeri girdin” deyince, o adam biraz duraklayarak, “Ben senin sünnetine ve hidâyetine razı oldum. Senin girdiğini gördüğüm için, ben de girdim” dedi. İşte bunun üzerine, Allah Teâlâ bu âyeti indirip ihrama girmeleri hususunda aşırı davranmalarının birr/iyilik olmadığını, aksine birr/iyi olan kimsenin Allah'a muhalefet etmekten korkan kimse olduğunu onlara bildirmiş ve onlara câhiliyye adetlerini terketmelerini emrederek, Evlerinize, kapılarından geliniz buyurmuştur. İşte bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında söylenen bundan ibarettir.

Evlere arka taraflarından girmeniz birr değildir. Ancak birr muttaki olanınkidir. Evlere kapılarından gelin. Buhârî, Ubeydullah ibn Mûsâ kanalıyla... Berrâ'dan nakleder ki; o şöyle demiştir: “Araplar câhiliyet devrinde ihrama girdiklerinde, evlere arka taraflarından girerlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ işbu âyeti inzâl buyurdu.” Ebû Dâvûd el-Tayâlisî... Berrâ'dan böylece rivâyet etmiş ve demiş ki: “Ensâr seferden döndüklerinde hiç birisi evlerine kapılarından girmezdi. Bunun üzerine bu âyeti kerîme nâzil oldu.”

A‘meş, Ebû Süfyân kanalıyla, Câbir'den nakleder ki; Kureyşliler hums [dindarlık] iddiasında bulunurlar ve ihrâmlı iken evlerine kapılarından girerlerdi. Ensâr ve diğer Araplar ise ihrâmhyken kapıdan girmezlerdi. Rasûlullah (s.a) bir bahçede iken, bahçenin kapısından dışarı çıktı. Kutbe ibn Âmir el-Ensârî de o'nunla birlikte çıktı. Orada bulunanlar dediler ki: “Ey Allah'ın Rasûlü! Kutbe ibn Âmir tüccar bir adamdır ve seninle beraber kapıdan çıktı. Rasûlullah Kutbe ibn Âmir'e, “Neden benim gibi yaptın?” dediğinde, o “Senin yaptığını gördüm ben de öyle yaptım” dedi. Rasûlullah, “Ben humus yapıyorum” dediğinde o, “Benim dinim senin dinindir” karşılığını verdi. Bunun üzerine işbu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bu hadîsi İbn Ebî Hatim ve Avfî, İbn Abbâs'tan bu şekilde rivâyet ederler. Keza Mücâhid, Zührî, Katâde, İbrâhîm en-Nehâî, Süddî ve Rebî ibn Enes'ten de böylece rivâyet edilir.

Hasan el-Basrî der ki: Câhiliyet ehli olan kavimlerden birisi yolculuk etmek istediği ve sefer maksadıyla evinden çıktığı zaman evinden çıkıp da tekrar seferden vazgeçerek evinde kalmak isterse, evin kapısından girmezdi. Aksine arka tarafından tırmanarak girerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Evlere arka taraflarından girmeniz birr değildir... buyurdu.

Muhammed ibn Ka‘b der ki: “Adam i‘tikâfa girdiğinde eve kapısından gelmezdi. Bunun üzerine bu âyeti kerîme nâzil oldu.”

Nakillerden anlaşıldığına göre, Arapların câhiliyeden kalma saçma-sapan inançları bulunuyor ve bunları uygulamakla iyi insan olduklarını düşünüyor ve bununla övünüyorlardı. Bu âyette Allah onları hem bu şekilcilikleri nedeniyle eleştiriyor, hem de atalarından kalma bâtıl inançları sürdürmemeleri hususunda uyarıyor.

Ebû Ubeyde'ye göre ise, “evlere arkalarından girmeyin, kapısından girin” ifadesi, bir deyim olup bununla, işinizde-gücünüzde yanlış yol izlemeyin, yanlış metod kullanmayın, her şeyi kuralına göre yapın, yanlış yoldan giderseniz menzil-i maksudunuza eremezsiniz; amacınıza ulaşamazsınız” denilmek istenmiştir. Bu durumda verilen mesaj şöyle olur: “İyi, dindar insan olmak için atalarınızın bâtıl inançlarına değil, dinin sahibinin koyduğu ilkelere uyun. Allah'ın koymadığı kurallar insanı Allah'a yaklaştırmaz.”

KURTULUŞ/BAŞARI YOLU; TAKVÂ

Bu âyette şekilcilik reddedilip meselenin özüne işaret edilmekte, işin takvâya bağlı olduğu bildirilmektedir. Birr'in şekilcilik olmayıp, takvâ olduğu 177. âyette açıklanmıştı. Evlere kapılarından girmek, kişiyi takvâya götüren amelleri Allah'ın çizdiği çerçevede yapmaktır.

190.Ve sizinle savaşan kimselerle Allah yolunda savaşın; ölün, öldürün. Ve sınırı aşmayın. Şüphesiz Allah, sınırı aşanları sevmez.

191.Ve onları nerede yakalarsanız öldürün, çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Ve insanları dinden çıkarmak; ortak koşmaya, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeyesürüklemek, öldürmeden daha şiddetlidir. Mescid-i Harâm; dokunulmaz ilâhiyat eğitim merkezi yanında onlar, orada sizinle savaşmadıkça da onlarla savaşmayın. Buna rağmen onlar, sizinle savaşırlarsa, hemen onları öldürün. kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenlerin cezası işte böyledir.

192.Bununla beraber, eğer vazgeçerlerse, biliniz ki şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

193.Ve de insanları dinden çıkarmak; ortak koşmaya, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeyesürüklemek faaliyeti kalmayıp din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Artık eğer vazgeçerlerse, düşmanlık, kendi benliklerine haksızlık edenlerden başkasına yoktur.

194.Dokunulmazlık ayı, harâm aya karşılıktır. Ve bütün dokunulmazlıklar/ bağlayıcı hükümler, birbirine karşılıktır. O hâlde kim size saldırdıysa, siz de ona yaptığı saldırının aynıyla saldırın. Ve Allah'ın koruması altına girin. Ve bilin ki Allah, Kendi koruması altına girmiş kişiler ile beraberdir.

Bu âyetlerde, savaş hukukuna yönelik ilkeler bildirilmektedir. Şöyle ki:

* Müslümanlar, sadece Allah yolunda savaşmalıdır, (çıkar ve çapul amaçlı savaşmamalıdır).

* Savaşta haddi aşmamalıdır [savaşçılar dışındaki kimselere dokunmamalıdır].

* Savaş esnasında düşmana acımayıp buldukları yerde onları öldürmelidirler.

* Harâm bölgede kendilerine saldıranlarla savaşıp onları öldürmelidirler. Vazgeçmeleri hâlinde savaşı bırakmalıdırlar.

* Anlaşmaları tek taraflı bozanlarla yapılmış olan antlaşma geçersizdir, onlarla savaşılmalıdır.

Bireysel hayat sürerlerken bu şartlar çerçevesinde davranmak zorunda olan mü’minler, organize oldukları dönemlerde ise, kendilerine inançları sebebiyle veya onları dinden döndürmek, mustaz‘aflara yardımdan engellemek ve yurtlarını ellerinden almak amacıyla bir saldırı olduğunda, saldırganlara karşı savaşmak zorundadırlar. Bedir ve onu izleyen bir dizi savaş, bu emirden sonra yapılmıştır:

75Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı kendi benliklerine haksızlık eden kimseler olan memleketten çıkar, nezdinden bize bir koruyucu, yol gösterici yakın, nezdinden iyi bir yardımcı kıl” diyen zayıf düşürülmüş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?

                                                                         (Nisâ/75)

33,34Allah'a ve Elçisi'ne karşı savaşan;  bozum yapmaya teşebbüs etmiş olan ve yeryüzünde kargaşa çıkarmaya çalışanların –siz onlar üzerine güçlü olmazdan/onları yakalayıp denetim altına almazdan önce hatalarından dönenler hariç– karşılığı, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama/ arka arkaya kesilmesi, ya da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu, onlar için dünyada bir aşağılıktır. Âhirette de onlar için büyük bir azap vardır. Artık iyi bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

                                                                              (Mâide/33-34)

Allah daha evvel mü’minlere şu emirleri vermişti:

33,34Ve Allah'a çağırıp/ yakarıp sâlihi işleyen ve “Ben, Müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/ iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir yakın'dır.

                                                                                                   (Fussilet/33-34)

13Sonra da sözlerini bozmaları sebebiyle onları dışladık ve kalplerine katılık koyduk. Onlar kelimeyi/ sözcüğü yerlerinden/ öz anlamlarından değiştirirler. Öğütlendiklerinin önemli bir bölümünü de terk ettiler. İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hainlik görürsün. Yine de sen, onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik-güzellik üretenleri sever.

                                                                                            (Mâide/13)

10Onların söylediklerine/ söyleyeceklerine de sabret. Ve güzel bir ayrılışla onlardan ayrıl,  

                                                                  (Müzzemmil/10)

21,22Haydi, öğüt ver/ hatırlat, şüphesiz sen, sadece bir öğütçüsün/hatırlatıcısın. Sen, onların üzerinde bir zorba değilsin.

                                                                                     (Ğâşiye/21-22)

109Kitap Ehlinden birçoğu, gerçek kendileri için ortaya konduğu hâlde, benliklerindeki kıskançlıktan dolayı sizi imanınızdan sonra kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler olmaya çevirmek isterler. Buna rağmen siz, Allah'ın emri gelinceye kadar af ile, hoşgörüyle davranın. Şüphesiz Allah, her şeye en iyi güç yetirendir.

                                                                                     (Bakara/109)

Aslında Allah nazarında bir kişiyi öldürmek, bütün insanları öldürmek gibidir:

32İşte bunun için Biz, İsrâîloğulları'na: “Şüphesiz her kim bir zat veya yeryüzünde bozgunculuk karşılığı olmadan bir zatı öldürürse artık bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir zatın yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur” şeklinde farz kıldık. Ve kesinlikle onlara elçilerimiz açık deliller ile geldiler. Sonra da şüphesiz onların birçoğu, kesinlikle yeryüzünde aşırı davranan kimselerdir.

                                                                                               (Mâide/32)

Durum bu olmasına rağmen Allah savaşı emretmektedir. Bununla birlikte, hangi şartlarda savaşılması gerektiğini de bildirmektedir:

39-41Kendilerine savaş açılan kimselere, kendileri haksızlığa uğramaları; onlar, başka değil sırf “Rabbimiz Allah'tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmaları nedeniyle savaşmalarına izin verildi.

Ve şüphesiz ki Allah, onları zafere ulaştırmaya en iyi gücü yetendir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, filiz, tomurcuk, ağaçtaki meyve, toplanmış tahıl, bakliyat, kıraç arazide diken, yapılı bina ne varsa hepsi, tüm alış-veriş yerleri; çarşı-pazar, tüm Salat; destek yerleri (iş; istihdam ve istihsal yerleri, eğitim öğretim kurumları ve güvenlik merkezleri) ve içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan mescitler yerle bir edilirdi.

Allah, Kendisine yardım edenlere –kendilerini yurtlandırıp güçlendirirsek salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan, ayakta tutan], zekâtı/vergilerini veren, örfe uygun/herkesçe kabul gören iyi şeyleri emreden ve vahiy ve ortak akıl ile kötülüğü, çirkinliği kabul edilen şeylerden alıkoyan kimselere– kesinlikle yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, çok güçlüdür, mutlak galiptir. İşlerin sonucu da sadece Allah'a âittir.

                                                                                 (Hacc/39-41)

Âyetteki, Ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez ifadesi, sivil halka; kadınlara, çocuklara, yaşlılara ve tarlalara, bahçelere, hayvanlara, ormana vs. zarar vermeyi yasaklamaktadır.

Hacc/40'daki, “Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, filiz, tomurcuk, ağaçtaki meyve, toplanmış tahıl, bakliyat, kıraç arazide diken, yapılı bina ne varsa hepsi, tüm alış-veriş yerleri; çarşı-pazar, tüm Salat; destek yerleri (iş; istihdam ve istihsal yerleri, eğitim öğretim kurumları ve güvenlik merkezleri) ve içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan mescitler yerle bir edilirdi” ifadesi savaşın meşru kılınma nedenlerini açıklamaktadır.

Bu paragrafın iniş sebebine dair klasik kaynaklarda şu bilgiler verilmektedir:

Peygamber (s.a) umre yapmak üzere ashâb-ı kiram ile birlikte Mekke'ye gitti. Mekke yakınlarında Hudeybiye'de –ki Hudeybiye oradaki bir kuyunun adıdır, o bölgeye de o kuyunun adı verilmiştir– konaklayınca, müşrikler Beytullâh'a gitmesini engellediler. Hz. Peygamber de Hudeybiye'de bir ay süreyle kaldı. O yıl geldiği şekilde geri dönmek, ertesi yıl ise Mekke kendisine üç gün süreyle boşaltılmak ve aralarında on yıl savaş olmamak üzere de barış yaptılar. Hz. Peygamber de Medîne'ye geri döndü.

Ertesi sene Hz. Peygamber kazâ umresi yapmak üzere hazırlıklarını yaptı. Müslümanlar kâfirlerin sözlerinde durmayacaklarından korktular ve harâm ayda Harem dahilinde savaşmaktan da hoşlanmıyorlardı. İşte bu âyet-i kerîme bunun üzerine nâzil olmuştur.Yani, kâfirler sizinle savaştıkları takdirde savaşmak sizin için de helâldir.

Nüzûl sebebi ise İbn Abbâs, Katâde, Mücâhid, Miksem, es-Süddî, er-Rabi, ed-Dahhâk ve başkalarından rivâyete göre şöyledir: Bu âyet-i kerîme kazâ umresi ve Hudeybiye yılı ile ilgili olarak nâzil olmuştur. Rasûlullah (s.a) umre yapmak üzere çıkmış ve Hudeybiye'ye kadar varmıştı. Bu olay hicretin 6. yılı Zilkâde ayında cereyan etmişti. Kureyş kâfirleri olan müşrikler o'nu Beytullâh'a ulaşmaktan engellediler. O da geri döndü. Şanı yüce Allah da o'na, pek yakında o'nu Mescid-i Harâm'a girdireceği vaadinde bulundu. Hz. Peygamber de hicretin 7. yılında oraya girdi ve umre ibâdetini eda etti. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

el-Hasen'den şu da rivâyet edilmiştir: Müşrikler Peygamber'e (s.a), “Yâ Muhammed! Harâm ayda savaşmak sana yasak kılındı mı?” diye sorunca o, “Evet” dedi. Bunun üzerine onlar da o'nunla savaşmak istediler. İşte bu âyet-i kerîme bu münasebetle inmiştir.

Hz. Peygamber (s.a), hacc maksadıyla ashâbıyla beraber yola çıkıp, Hudeybiye'de konaklamıştı. Burası, ağacı ve suyu bol olan bir yer idi. Müşrikler, Ka‘be'yi ziyaret etmelerine mani olmuşlardı. Böylece Hz. Peygamber, ziyarette bulunamayarak bir ay orada bekledi. Daha sonra müşrikler Hz. Peygamber'le, bu yıl geri dönüp ertesi yıl dönmek, müşrikler, Hz. Peygamber Ka‘be'yi tavaf edip, kurbanını da kesip ve istediğini de yapıncaya kadar Mekke'yi üç günlüğüne terketmek üzere anlaşma yaptılar. Allah'ın Rasûlü de buna razı olup, onlarla bu şekilde bir anlaşma yaptı. Daha sonra, aynı yıl Medîne'ye geri döndü ve ertesi yıl hazırlanmaya başladı. Sonra Hz. Peygamber'in ashâbı, Kureyş'in sözlerinde durmayacaklarından, onların, ashâbı Mescid-i Harâm'dan menedip onlarla savaşa tutuşacaklarından; ashâbın ise, hem harâm ayda, hem de Harem-i Şerifte müşriklerle savaşmayı istemedikleri gibi endişeler izhar ettiler. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyetleri indirdi ve ashâba, ihtiyaç hissederlerse nasıl savaşacaklarını beyan ederek, “Allah yolunda cihad ediniz” buyurdu.

Sahabeden birisi, kâfirlerden birisini harâm ayda öldürdü. Bunun üzerine mü’minler, bu mü’mini bundan dolayı kınadılar. İşte bu sebeple de Cenâb-ı Hakk bu âyeti indirdi. Buna göre âyetin manası şöyle olur: Sizin, harâm aylarda öldürmeye yönelmiş olmayı büyük bir suç saymanız gerekmez. Çünkü harâm aylarda, kâfirlerin küfre yönelmeleri, bu yaptığınızdan daha büyük bir suçtur.

Âyetteki, Ve fitne, öldürmeden daha şiddetlidir ifadesinde geçen fitne ile, “müslümanların küfre zorlanması ve yurtlarından çıkarılması” kasdedilmiştir. Ayrıca, âyetin bu ifadesinden, fitne çıkaranlara savaş açmanın mübah olduğu sonucu çıkıyor:

33,34Allah'a ve Elçisi'ne karşı savaşan;  bozum yapmaya teşebbüs etmiş olan ve yeryüzünde kargaşa çıkarmaya çalışanların –siz onlar üzerine güçlü olmazdan/onları yakalayıp denetim altına almazdan önce hatalarından dönenler hariç– karşılığı, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama/ arka arkaya kesilmesi, ya da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu, onlar için dünyada bir aşağılıktır. Âhirette de onlar için büyük bir azap vardır. Artık iyi bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

                                                                                (Mâide/33-34)

Nitekim, Neml sûresi'nden de anlaşıldığı üzere Süleymân peygamber, Sebe ülkesinde halkı güneşe taptırmaya uğraşanlara karşı ordusuyla harekete geçmişti.

HARÂM AY KAVRAMI

Mescid-i Harâm'ın dokunulmazlığı ve güvenli bölge oluşu, Mekkî ve Medenî birçok âyette zikredilmiştir. Bu olguya ilişkin geniş açıklamalarda bulunduk; bunları bir kez daha yineleme gereği duymuyoruz.

Ancak “harâm ay” kavramı ile ilk kez bu âyette karşılaşıyoruz. Öncelikle şunu söyleyelim ki: Harâmkelimesi,“Ka‘be” ile ilintili olarak ne anlam ifade ediyorsa, “ay” açısından da aynı anlamı, yani dokunulmazlığı, kutsallığı, güvenliliği ve savaşma yasağını ifade ediyor. Bu ifadenin geçtiği âyetlerde de aynı anlamın esas alındığını unutmamalıyız. “Harâm ay” kavramı, dört Kamerî ay için kullanılır. Bu ayların sayısı, Tevbe sûresi'nde zikredilmiştir: Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah'ın kitabında on ikidir. Bunlardan dördü harâm aylardır. İşte dosdoğru olan din budur. Öyleyse bunlarda kendinize zulmetmeyin(Tevbe/36).Söz konusu ayların isimleri, tevatür ve geleneğe göre, Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Receb'dir. Bunların ilk üçü İslâm öncesi dönemde Araplar nezdinde hacc aylarıydı. Dokunulmazlıkları, kutsallıkları ve savaş yasağı bununla ilgilidir. Bu aylarda bir tür dinî barış ilan edilirdi. Böylece Araplar uzak-yakın bölgelerden, yarımadanın muhtelif yerlerinden, Arapların yerleştiği Şam, Mezopotamya ve Irak gibi komşu memleketlerden güvenlik içinde Mekke'ye gelebiliyor, hacc görevlerini eda ediyor, bu ibâdet mevsimine tanık olabiliyorlardı. Sonra da korkusuzca, en ufak bir zorlukla karşılaşmadan, huzur içinde memleketlerine dönebiliyorlardı. Receb ayına gelince, güvenilir rivâyetlerden anladığımız kadarıyla, bu ay Hicaz halkı için dinsel bir özellik taşıyordu. Bu rivâyetlerden söz konusu ayın “Mudar Recebi” adıyla da anıldığını öğreniyoruz. Harâm ayların, Araplar açısından dinî, ictimaî ve iktisadî önem arzettiğinden kuşku yoktur. Bu nedenle âyetlerden ve rivâyetlerden anladığımız kadarıyla, Araplar bu ayların dokunulmazlıklarına büyük önem veriyorlardı, bu ayların kutsal huzurunu bozmamaya özen gösteriyorlardı. Bu aylarda, kan dökülüyor diye avlanmayı bile yasaklamışlardı... Harâm aylar girince, insanlar, kendilerini kapsamlı bir güven ortamının içinde buluyorlardı; kavgasız, savaşsız ve korkusuz... Hiç kuşkusuz işin içinde dinsel motivasyon olmasaydı, böylesi bir sosyal olguyu gerçekleştirmek mümkün olamazdı. Kur’ân-ı Kerîm de bu ayların dokunulmazlığını, kutsallığını onaylamış; insanlara sağladığı büyük yararlara işaret etmiştir. Yukarıda sunduğumuz Tevbe/36. âyeti buna örnek gösterebiliriz. Aşağıdaki âyetler de aynı anlamı pekiştirir niteliktedir: Allah, Beyt-i Harâm Ka‘be'yi insanlar için bir kıyam evi kıldı; Harâm ayı, kurbanı ve boyunlardaki gerdanlıkları da... (Mâide/97); Ey iman edenler, Allah'ın şiarlarına, harâm olan ay'a, kurbanlık hayvanlara, onlardaki gerdanlıklara ve Rabb'lerinden bir fazl ve hoşnutluk isteyerek Beyt-i Harâm'a gelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktınız mı artık avlanabilirsiniz... (Mâide/2). Burada, yapıcı ve yararlı geleneklerin İslâm'dan sonra da korunmasına ilişkin genel temayülün bir örneğini görüyoruz. Bu aylarda ancak herhangi bir saldırıyı püskürtmek, bir haksızlığı/zulmü bertaraf etmek ve İslâm'a davet özgürlüğünü garanti altına almak amacına yönelik olması koşuluyla savaşa izin verilmiştir.

DOKUNULMAZ AYLARDA ve DOKUNULMAZ BÖLGEDE SAVAŞ

Araplar, güvenli bir ulaşım ve hacc için dokunulmaz aylar ve dokunulmaz bölge belirlemişlerdi. Bu aylarda ve bu bölgede asla savaşılmazdı. Bu âyetlerde mü’minlere, harâm aylarda ve haremde saldırıya uğramaları hâlinde bu geleneğe bağlı kalmamaları emredilmektedir. Bu hükmün alt yapısı şu âyetlerle hazırlanmıştı:

40Ve bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve düzeltirse, artık onun ücreti Allah'a aittir. Şüphesiz ki O, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları sevmez.

                                                                      (Şûra/40)

126Ve eğer ceza verecek olursanız da, sizin cezalandırıldığınızın misli ile ceza verin. Ve eğer sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.

                                                                            (Nahl/126)

195.Ve Allah yolunda malınızı harcayın/ başta yakınlarınız olmak üzere başkalarının nafakalarını sağlayın, kendinizi ellerinizle tehlikeye bırakmayın ve iyileştirin-güzelleştirin. Şüphesiz Allah, iyileştirenleri-güzelleştirenleri sever.

Yukarıdaki âyetlerde savaş ve savaşa katılma şartları konu edilmişti. Bu âyette ise savaşı sürdürmenin, barış ve güvenlik içinde yaşayabilmenin ön şartı konumundaki mâlî durum konu edilmektedir.

Klasik kaynaklarda bu âyetin iniş sebebi olarak şu bilgiler yer alır:

Yezid b. Ebî Habib'in rivâyetine göre Eslem Ebû İmrân şöyle demiştir: Konstantin şehrine [İstanbul'a] gaza yapmıştık. Askerlerin başında Abdurrahmân b. el-Velid vardı. Bizanslılar sırtlarını şehrin suruna vermişlerdi. Birisi düşmana hamle yaptı. Onu görenler, “Aman yapma, lâ ilâhe illallâh bu adam kendi elleriyle kendisini tehlikeye atıyor” dediler. Ebû Eyyûb şöyle dedi: “Sübhânallâh, bu âyet-i kerîme biz Ensâr hakkında nâzil olmuştur. Allah, Peygamberi'ne yardım ve zafer verip o'nun dinini üstün kılınca kendi aramızda, ‘Haydi gelin, artık mallarımızın başında duralım, onları düzene koyalım’ dedik. Bunun üzerine Yüce Allah, Allah yolunda infak edin âyet-i kerîmesini indirdi.

Ellerimizle tehlikeye atılmak ise, (buna göre) mallarımızın başında durup onları çekip çevirmek isterken cihâdı terketmek olur. Ebû Eyyûb Allah yolunda cihâd yolunu aralıksız bir şekilde sürdürdü ve nihâyet Konstantin şehrinde defnedildi. Onun kabri oradadır. Böylelikle Ebû Eyyûb bizlere ellerimizle tehlikeye atılmanın Allah yolunda cihâdı terketmek olduğunu ve âyet-i kerîmenin buna dair nâzil olduğunu haber vermiş oldu. Bunun bir benzeri Huzeyfe'den, el-Hasen, Katâde, Mücâhid ve ed-Dahhâk'tan da rivâyet edilmiştir.

Derim ki: Tirmizî de Yezid b. Ebî Habib'den o Eslem b. İmrân'dan bu haberi bu manada rivâyet etmiş bulunmaktadır. Orada Ebû İmrân der ki: Rûm şehrinde idik. Karşımıza Rûmlardan oldukça kalabalık bir saf çıkardılar. Müslümanlardan da onlar gibi veya daha da fazla bir kalabalık karşılarına çıktı. O sırada Mısır'dan gelen askerlerin başında Ukbe b. Âmir, genel komutan da Fudâle b. Ubeyd idi. Müslümanlardan bir kişi Rûmların [Bizanslıların] safına bir hamle yaptı ve onların arasına kadar girdi. Herkes yüksek sesle bağırıp, “Sübhânallâh” dedi, “bu adam kendi elleriyle kendisini tehlikeye atıyor.” Ebû Eyyûb el-Ensârî kalkıp şöyle dedi: “Ey insanlar! Sizler bu âyet-i kerîmeyi bu şekilde anlıyorsunuz. Hâlbuki bu âyet-i kerîme biz Ensâr hakkında nâzil olmuştur. Allah İslâm'ı kuvvetlendirip İslâm'ın yardımcıları çoğalınca birbirimize gizlice Rasûlullah'ın (s.a) aramızda olmadığı bir sırada, ‘Mallarımız sahipsiz kaldı, Allah da İslâm'ı güçlendirmiş bulunuyor. İslâm'ın yardımcıları çoğalmış bulunuyor. Mallarımızın başında dursak ve onlardan kaybolanı ıslah edip yoluna koysak nasıl olur?’ dedik. Bunun üzerine Yüce Allah Peygamberi'ne bizim aramızda söylediğimizi reddetmek üzere, Allah yolunda infak edin, kendi ellerinizle tehlikeye atılmayınız buyruğunu indirdi.” Buna göre tehlike, mallarıın başında durmak, onları yoluna koymaya çalışmak ve gazayı terketmek diye açıklanmış oldu. Ebû Eyyûb Rûm topraklarında defnedilinceye kadar Allah yolunda ileri atılmaya devam edip durdu. Ebû Îsâ der ki: “Bu hasen, garib, sahih bir hadistir.”

Âyetin anlamı ile ilgili olarak üçüncü bir görüş daha vardır ki, bu da İbn Abbâs'a aittir. Şöyle ki: Rasûlullah'a (s.a) insanlara karşı cihâd için çıkma emri verilince, Medîne'de hazır bulunan bedevî Araplardan bir kısmı kalkıp, “Biz ne ile hazırlık yapalım?” dediler, “Allah'a yemin ederiz ki ne bir azığımız vardır, ne de kimse bize yemek verir.” Bunun üzerine Yüce Allah'ın, Allah yolunda infak edin buyruğu nâzil oldu.

Rivâyet olunduğuna göre, Allah Teâlâ'nın, Harâm ay, harâm aya bedeldir, harâmlar karşılıklıdır âyeti nâzil olunca, hazır olanlardan biri, “Yâ Rasûlallah! Allah'a yemin ederim ki bizim azığımız yok. Hiçbir zengin de bize yardım etmiyor” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), Müslümanlara, Allah yolunda infâk etmelerini, tasaddukta bulunmalarını ve Allah yolunda taşınan yarım bir hurma ile de olsa sadakadan et çekmemelerini emretti. Müteakiben Müslümanlar her şeylerini verdiler. İşte bu âyet de, Hz. Peygamber'e (s.a) muvafakat ederek nâzil oldu.

Leys ibn Ka‘b, Yezîd ibn Ebî Hâlid kanalıyla Eslem'den naklederek der ki: Muhâcirlerden bir kişi İstanbul'da düşmanların safına saldırdı. Ve düşman safını deldi. Beraberimizde Ebû Eyyûb el-Ensârî de vardı. Bazı kimseler, “Kendini kendi eliyle tehlikeye attı” dediler. Ebû Eyyûb el-Ensârî dedi ki: “Biz bu âyeti daha iyi biliriz. Çünkü o, bizim hakkımızda nâzil olmuştur. Biz Rasûlullah'la birlikte sohbet ettik. Onunla nice şeylere şâhid olduk ve o'na destek olduk. İslâm yayılıp da ortaya çıkınca biz Ensâr topluluğu gizlice toplandık ve, ‘Allah bize Nebiy-yi Ekrem'iyle sohbet etme şerefini lütfetti. Ve o'na yardımcı olma imkânını bahşetti. Böylece İslâm yayıldı, Müslümanlar çoğaldı. Biz Rasûlullah'ı ailelerimize, mallarımıza ve çocuklarımıza tercih etmiştik. Şimdi ise savaş, ağırlığını kaybetti. Artık ailelerimize, çocuklarımıza dönüp onların yanında kalsak’ dedik. İşte bunun üzerine, Allah yolunda infâk edin ve ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın âyeti bizim hakkımızda nâzil oldu.” Bu âyette söz konusu olan tehlike, “cihâdı terkederek, mal ve çoluk-çocuk yanında oturmak”tır. Bu hadîsi Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî Sünen'lerinde,Abd ibn Humeyd,İbn Ebî Hatim, İbn Cerîr, İbn Merdûyeh, Hafız ibn Ya‘lâTefsir'lerinde,İbn Hibbân Sahîh'inde, Hâkim Müstedrek'inde, Yezîd ibn Ebî Habîb kanalıyla Ebû Eyyûb el-Ensârî'den rivâyet ederler. Tirmizî bu hadîsin hasen, sahih ve garîb olduğunu söyler. Hâkim ise, Buhârî ve Müslim'in şartlarına uygun olmakla beraber, onların tahriç etmediğini bildirir.

Ebû Dâvûd'un Eslem'den naklettiği lafız ise şöyledir: Biz İstanbul'da idik. Mısır'da Ukbe ibn Âmir, Şam'da da başka bir adam vardı. Bununla Fudâle ibn Ubeyd'i kasdediyor. Bizanslılara karşı Medîne'den büyük bir saf savaşa çıktı. Biz onlara karşı saf tuttuk. Müslümanlardan bir kişi Bizanslılara hücum etti ve içlerine girdi. Sonra yanımıza döndü. Halk ona, “Sübhânallâh; kendi eliyle kendini tehlikeye atıyor” diye seslendi. Bunun üzerine Ebû Eyyûb el-Ensârî dedi ki: “Ey insanlar! Siz bu âyeti te’vîl edilmeyecek şekilde te’vîl ediyorsunuz. Bu âyet bizim hakkımızda, Ensâr topluluğu hakkında nâzil olmuştur. Allah dinini yüceltip, İslâm'ın destekçilerini çoğaltınca, biz kendi aramızda; ‘Artık malımıza dönüp de onları ıslâh etsek?’ dedik. Bunun üzerine bu âyeti kerîme nâzil oldu.”

Bu âyetin iki yönü vardır: Birincisi, genel ifadesidir ki bu tüm zaman ve şartlara yöneliktir. Bu açıdan, infaktan kaçınanlar, kendi elleriyle kendi sonlarını hazırlarlar. Zira zengin-fakir arasındaki uçurum, toplumda sosyal patlama ve kargaşaya sebep olur:

7,8Allah'ın, o kent halkından, Elçisi'ne verdiği fey'ler [savaşmadan zahmetsizce elde edilen gelirler], içinizden yalnız zenginler arasında devlet; gücün getirdiği refah olmasın diye Allah'a, Elçi'ye, yakınlık sahiplerine; göç eden fakirlere –ki onlar, Allah'ın armağan ve rızasını ararken yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır, Allah'a ve Elçisi'ne yardım ederler. İşte onlar, doğruların ta kendileridir–, yetimlere, miskinlere, yolcuya aittir. Elçi, size ne verdiyse onu hemen alın. Sizi neden alıkoyduysa ondan geri durun. Allah'ın koruması altına da girin. Şüphesiz Allah, kovuşturması/azabı çok çetin olandır.

                                                                      (Haşr/7-8)

Demek ki servet, sadece zenginler arasında dolaştığında, toplumdaki dengeler bozulur, fakirlerin haset ve kinini azdırır, böylece toplum tehlikeye düşer.

Âyetin ikinci yönü de, savaş ortamlarına yöneliktir. Nitekim Enfâl sûresi'nde şöyle buyurulmuştur:

60Ve siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin ve savaş atları hazırlayın ki onlarla, Allah'a düşman olanları, kendi düşmanlarınızı ve Allah'ın bilip de sizin bilmediğiniz, bunlardan aşağı daha başkalarını korkutasınız. Ve Allah yolunda her ne harcarsanız o size eksiksiz ödenir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.

                                                                       (Enfâl/60)

38İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. Öyleyken sizden kimileri cimrilik ediyor. Ve kim cimrilik ederse, artık kendi benliğinden cimrilik ediyordur. Ve Allah zengindir, siz ise fakirlersiniz. Eğer siz, yüz çevirirseniz, Allah yerinize sizden başka bir toplum getirir. Sonra onlar, sizin benzerleriniz olmazlar.

                                                                 (Muhammed/38)

Bu âyetlerin öngördüğü şekilde bir askerî hazırlık, yüklü bir maliyet gerektirir. Ama itibarlı ve onurlu bir hayat sürdürebilmek, dini, imanı, namusu ve vatanı koruyabilmek de buna bağlıdır. Eğer herkes infakta bulunursa, gerekli hazırlık yapılarak tedbir alınabilir. Aksi hâlde izmihlal kaçınılmazdır.

Âyetteki,  ولا تلقوا بأيديكم الى التّهلكة[ve lâ tulqû bi-eydiyekum ilettehlüketi/ellerinizi/kendinizi ellerinizle tehlikeye bırakmayın] ifadesindeki بأيديكم [bi-eydiyekum] ibaresi, cüziyyet mecâzı mürseli ile “kendinizi” anlamında olabileceği gibi, “eliyle ayağıyla tehlikeye gitmek” anlamında bir deyim de olabilir. Buna göre ifade, “kendinizi ellerinizle tehlikeye bırakmayın” anlamında olur.

208.Ey iman etmiş kişiler! Hepiniz, topluca İslâm'a-barışa-güvenliğe-sağlamlığa girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır.

Evrensel bir beyanname niteliğinde olan bu âyette mü’minlere, Ey iman etmiş kişiler! Hepiniz, topluca silm'e [İslâm'a-barışa-güvenliğe] girin ve şeytânın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır denilmek sûretiyle kurtuluş yolu gösterilmektedir.

Kaynaklarda, bu âyetin iniş sebebi ile ilgili şu bilgiler verilmektedir:

Bu âyet, Ehl-i Kitap'tan Abdullah b. Selâm ve arkadaşları gibi müslüman olanlar hakkında nâzil olmuştur. Çünkü onlar, Hz. Peygamber'e (s.a) iman ederken, bir taraftan da Hz. Mûsâ'nın (a.s) şeriatına tazim etmeye devam ediyorlardı. Bundan dolayı da “cumartesi” gününün kutsiyetine saygı gösteriyor, deve etini ve sütünü mekruh kabul ediyorlardı ve şöyle söylüyorlardı: “Bu şeyleri terketmek İslâm'da mübah, Tevrât'ta ise vâcibdir. Binâenaleyh biz bunu ihtiyaten terkediyoruz.” İşte böylece Cenâb-ı Hakk, onların bu tutumumu kerih görerek, onların İslâm'a bütünüyle girmelerini, yani İslâm şeriatının hepsine girmelerini ve gerek itikad, gerek amel bakımından Tevrât'ın hükümlerinden herhangi birine sarılmamalarını emretmiştir. Çünkü Tevrât, artık mensûhtur. Buna göre, Şeytânın adımlarına uymayın âyetini, “Tevrât'ın mensuh olduğunu bildikten sonra, onun hükümlerine tutunarak, şeytâna uymayın” şeklinde açıklamışlardır.Bu görüşte olanlar, âyetteki, kâffetenkelimesini, İslâm'ın sıfatı kabul etmişlerdir. Buna göre sanki, “Gerek itikadî gerek amelî olsun, İslâm'ın kanunlarının hepsine giriniz” denilmiştir.

SİLM

Selâm, teslim, islâm vs. sözcüklerinin kökü durumunda olan silm sözcüğünün tüm türevleri, “barış, savaşı ve münakaşayı terketme, sağlam olma, sağlamlaştırma, güvende olma, güvende oldurma, sıkıntılara karşı koyma” anlamlarını taşır. Bu manalar, şu âyetlerde net olarak görülmektedir:

46Yine Allah'a ve O'nun Elçisi'ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız ve gücünüz-canınız gider. Ve sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.

                                                                                (Enfâl/46)

200Ey iman etmiş kimseler! Kurtulmanız, başarı kazanmanız için sabredin ve birbirinizin sabırlı olmasını sağlayın, birbirinize bağlanın ve Allah'ın koruması altına girin.

                                                                           (Âl-i İmrân/200)

103Ve hep birlikte Allah'ın ipine sıkıca sarılın/Allah'ın ipi ile korunun, ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz, birbirinize düşmanlar idiniz de, Allah, kalpleriniz arasında ülfet oluşturdu. Sonra da siz, O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız diye alâmetlerini/ göstergelerini sizin için böyle ortaya koyar.

                                                                             (Âl-i İmrân/103)

9Ve eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle savaştırılırlarsa, hemen onların arasını düzeltin. Şâyet biri ötekinin üzerine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Sonra da eğer dönerse aralarında adaletle barış yapın ve hakkaniyetle davranın. Şüphesiz ki Allah, hakkaniyetle davrananları sever.

10Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse rahmete ermeniz için kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'ın koruması altına girin.

                                                                             (Hucurât/9-10)

85Ve kim İslâm'dan başka bir din ararsa, o takdirde hiçbir zaman ondan kabul edilmeyecektir. Ve İslâm'dan başka din arayan kimse, âhirette zarar edenlerden olacaktır.

                                                                              (Âl-i İmrân/85)

25Ve Allah, selâmet [esenlik, güvenlik, mutluluk] yurduna çağırıyor ve O, dilediği/dileyen kimseye kılavuz olur.

                                                                                   (Yûnus/25)

Şeytânın izini takip etmek, ona kul-köle olmaktır. Bununla ilgili 168. âyette detay verilmişti. Ayrıca şu âyetler de dikkate alınmalıdır:

21Ey iman etmiş kimseler! Şeytanın adımlarını izlemeyin. Ve kim şeytanın adımlarını izlerse, şunu bilsin ki o, aşırılıkları, iffetsizlikleri ve tüm çirkinlikleri emreder. Ve eğer üstünüzde Allah'ın armağan ve merhameti olmasaydı, sizden hiçbir kimse sonsuza dek temize çıkmazdı. Fakat Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.

                                                                                  (Nûr/21)

142Ve O, hayvanlardan yük taşıyanları, döşek yapılanları inşa edendir. All