89 -ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ-4

 

130.Ey iman etmiş kimseler! Kat kat artırılmış olarak ribayı [emeksiz, hizmetsiz, risksiz kazancı] yemeyin. Kurtuluşa ermeniz için Allah'ın koruması altına girin. 131.Kâfirler; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimseler için hazırlanmış olan ateşten de sakının. 132.Merhamet olunmanız için Allah'a ve Elçi'ye itaat edin.

133-135.Ve Rabbinizden bağışlanmaya, bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcama yapan, öfkelerini yutan, insanları affeden, çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da kendi kendilerine haksızlık ettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyen, –Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir?– yaptıkları kötü şeylerde bile bile ısrar etmeyen, Allah'ın koruması altına girmiş kişiler için hazırlanmış eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun. Ve Allah, iyilik, güzellik üretenleri sever.

136.İşte bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde sonsuza dek kalacakları altından ırmaklar akan cennetlerdir. Yapıp edenlerin karşılığı/ödülü ne güzeldir!

137.Kesinlikle sizden önce uygulamalar gelip geçti. Hadi, yeryüzünde gezin de yalanlayıcıların âkıbetinin nasıl olduğunu bir görün.

138.Bu emirler, insanlar için bir açıklama ve Allah'ın koruması altına girmiş kişiler için bir yol gösterme ve bir öğüttür.

139.Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz.

Bu âyetlerde, Uhud savaşı ortamında mü’minler, birtakım ilâhî ilkelerle yönlendirilmekte, sonra da kendilerine birtakım müjdeler verilmektedir:

• Kat kat artırılmış olarak ribayı yemeyin.

• Felâh bulmanız için Allah'a takvâlı davranın.

• Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının.

• Merhamet olunmanız için Allah'a ve Elçi'ye itaat edin.

• Rabbinizden bağışlanmaya, eni göklerle yer kadar olan, bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan, insanları affeden, çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyen, –Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir?– yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyen muttakiler için hazırlanmış olan cennete koşuşun.

• Gevşemeyin, üzülmeyin! Eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz.

Âyette ilk olarak faizin yer alması, insanları çıkarcılıktan uzak tutmak içindir. Zira Uhud'daki yenilginin en önemli nedeni, Müslümanların servet gailesine ve çapul peşine düşmeleri olmuştu. Kazandıkları zafer, çıkarcılık düşüncesi sonucu kaybedilmişti. Bir başka neden de faizin toplumda; açgözlülük, hırs, cimrilik, bencillik, nefret, kızgınlık, düşmanlık ve kıskançlık duyguları oluşturması nedeniyle birliğin sağlanmasına engel olmasıdır.

Faizin, kişileri köleleştirdiği, ülkeleri sömürgeleştirdiği Bakara/275-281'de detaylıca işlenmişti.

Âyette cennet, “eni göklerle yer kadar” olarak nitelenmiştir. Bu ifade, cennetin sınırını değil, insan aklının alamayacağı kadar geniş olduğunu ifade için kullanılmıştır. Nitekim birçok mübalağada, insanlar için de “deniz gibi, dağ gibi” tabirleri kullanılır.

Âyette muttakiler, bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan, insanları affeden, çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyen, yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyen kimseler olarak tanıtılmıştır. Muttakilerin burada zikredilen özellikleri, bundan evvelki âyetlerde de defalarca zikredilmişti.

139. âyetteki, Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz ifadesiyle mü’minlere cesaret verilmektedir. Bu ilâhî vaad birçok yerde (örneğin; Saffat/171-173, Mücâdele/21, Fetih/7, Mü’min/51, Enbiyâ/105) konu edilmiş, biz de ilgili yerlerde detaylı olarak açıklamıştık.

140,141.Eğer size bir yara değmişse, o topluma da benzeri bir yara dokunmuştu. Ve işte o günler; Biz onları, Allah'ın sizden iman eden kimseleri bildirmesi/ işaretleyip göstermesi ve sizden şâhitler edinmesi, Allah'ın iman eden kimseleri arındırması, kâfirleri; Kendisinin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenleri de mahvetmesi için insanlar arasında döndürür dururuz. Ve Allah, şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları sevmez.

142.Yoksa Allah, içinizden çaba harcayanları bildirmeden/ işaretleyip göstermeden, sabredenleri de bildirmeden/ işaretleyip göstermeden cennete gireceğinizi mi sandınız?

143.Andolsun ki siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyordunuz. İşte bakıp duruyorken onu gerçekten gördünüz.

144.Ve Muhammed, ancak bir elçidir. Kesinlikle o'ndan önce elçiler gelip geçmiştir. Şimdi eğer o ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim ki de geri dönerse, bilsin ki Allah'a hiçbir şekilde zarar veremez. Ve Allah, sahip olduğu nimetlerin karşılığını ödeyenleri karşılıklandıracaktır.

145.Ve herkes sadece Allah'ın bilgisiyle vakitlendirilmiş bir yazgı olarak ölür. Ve kim dünya karşılığını dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de âhiret karşılığını isterse ona da ondan veririz. Ve Biz, sahip olduğu nimetlerin karşılığını ödeyenleri karşılıklandıracağız.

146.Nice peygamberler de vardı ki kendileriyle beraber birçok Allah erleri savaştılar; Allah yolunda kendilerine isabet eden şeylerden gevşemediler, zaafa düşmediler ve boyun eğmediler. Ve Allah, sabredenleri sever.

147.Onların sözleri de sadece: “Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı bağışla ve ayaklarımızı sabitle, kâfirler; Senin ilâhlığını, rabliğini bilerek reddedenler toplumuna karşı bize yardım et!” idi.

148.Bu yüzden Allah, onlara dünya karşılığını ve âhiret karşılığının güzelliğini verdi. Ve Allah, güzelleştirenleri-iyileştirenleri sever.

Bu âyet grubunda da Allah, Uhud günü öldürülen ve yaralananlar dolayısıyla Müslümanlara tâziyede bulunmakta, onları teselli etmekte; düşmanlarıyla savaşa teşvik etmekte, acze düşüp güç ve kuvvetlerini yitirmemelerini, morallerini bozmamalarını istemektedir. Adeta, “Bedir yenilgisi müşrikleri yıldırmadı, bakın hâlâ mücâdele ediyorlar, siz de yılmayın” diyerek mü’minleri, askerî, siyasî ve idarî konularda yönlendirmekte ve emirler vermektedir.

Yüzkırk ve yüz kırk ikinci ayetteki “ya’leme” ifadesinin tahlili ile ilgili ayrıntılı bilgi Sebe/21. ayetin tahlilinde verilmiştir.[1]

144. âyetteki, Ve Muhammed, ancak bir elçidir. Kesinlikle o'ndan önce elçiler gelip geçmiştir ifadesiyle, peygamberlerin kavimleri arasında ebediyyen kalmayacaklarını, bununla birlikte eğer Peygamber ölür veya öldürülecek olursa, peygamberlerin getirdiklerine sımsıkı yapışma gerektiğini anlatmaktadır.

142. âyetteki, Yoksa Allah, içinizden çaba harcayanları bildirmeden ve sabredenleri de bildirmeden cennete gireceğinizi mi sandınız ifadesiyle de, cennetin ucuz olmadığı vurgulanmıştır; ki bu husus daha evvel birçok âyette yer almıştı: Mesela:  Ankebût/2-3, Tevbe/16, Bakara/214, Âl-i İmrân/139, Âl-i İmrân/179,  Muhammed/31.

Rabbimizin insanları sınaması, öğretmek için değil, dünya ve ahırete tanık oluşturmak içindir. Kimmse hakkındaki karara itiraz edemesin. Tıpkı okullardaki öğretmenlerin öğrencilerini sıvav yapma amacının, öğrencilerden öğrenmek olmayıp sınava giren öğrencilerin durumunun belirlenmesi, şahitlendirilmesi olduğu gibi.

Kıyamet gününde insanlar için, kendi nefsi, yakınları, toplumu, elçiler ve vahyler tanıklık edecektir.

Bu konuyla ilgili şu ayetlere de bakılabilir.

Bakara/ 143, Hacc 78, Fecr/21-23, , Nisa/ 41, 159, Nahl /84, 89, Kaf/ 21, Mü’min /51,  Hud/18, 19, Kasas/ 75, Fussılet /20-22, Nur/ 24, Ya Sin/ 65, Furkan/30, Maide/116-118.

149.Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimselere uyarsanız, onlar sizi topuklarınız üstünde gerisin geriye çevirirler de siz kaybedenlerden oluverirsiniz.

150.Aslında Allah, sizin yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınınızdır. Ve O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.

Bu âyetlerde de mü’minler uyarılmaktadır: Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz şu küfretmiş kimselere uyarsanız, onlar, sizi topuklarınız üstünde gerisin geriye çevirirler de siz kaybedenlerden oluverirsiniz. Aslında, Allah, sizin mevlânızdır. Ve O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.

Klâsik kaynaklarda bu âyetin iniş sebebiyle ilgili şu bilgiler verilmektedir:

Bu ifadedeki kâfirler/inkâr edenler ibaresiyle, “Ebû Süfyân”ın kastedildiği söylenmiştir. Çünkü Ebû Süfyân (r.a), o gün kâfirlerin büyüğü ve reisi idi. Süddî de, bu ifadeden maksadın, Ebû Süfyân olduğunu, çünkü onun, o zamanda fitne ağacı olduğunu söylemiştir. Başka âlimler ise, buradaki “kâfirler/inkâr edenler” tabirinden maksadın, Abdullah ibn Ubey ve onun münâfık arkadaşları olduğunu, bunların zayıf inançlı kimselerin kalplerine şüphe sokan ve “Şâyet Muhammed, Allah'ın Peygamberi olsaydı, başına böyle bir şey gelmezdi. O, diğer insanlar gibi bir insandır. Bazı günler lehine, bazı günler aleyhine olur. Binâenaleyh daha önceki dininize dönün” diyenler olduğunu söylemişlerdir. Âlimlerin bir kısmı da bundan muradın, Yahûdiler olduğunu, çünkü Medîne'de bir grup Yahûdinin mevcut olduğunu ve bunların, özellikle Uhud hâdisesi'nden sonra Müslümanların kalplerine şüphe attıklarını söylemişlerdir. Doğruya en yakın olan, bu ifadenin bütün kâfirlere şamil olmasıdır. Çünkü âyetin lafzı umûmîdir, sebebin [sebeb-i nüzûlün] hususî olması, âyetin umûmî manaya gelmesine mâni değildir.[2]

150. âyetteki, Aslında, Allah, sizin mevlânızdır. Ve O, yardım edenlerin en hayırlısıdır ifadesiyle, mü’minlere kullardan hayrın olmadığı, her türlü yardımın Allah'tan olduğu vurgusu yapılmaktadır.

151.Biz, Allah'ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmalarından dolayı, kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimselerin kalplerine korku salacağız. Onların varacakları yer Ateş'tir. Şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yapanların barınağı da ne kötüdür!

152.Ve siz, Allah'ın bilgisi ile düşmanlarınızı doğrarken Allah, size olan vaadini doğru olarak gerçekleştirdi. Allah, size sevdiğiniz şeyleri gösterdikten sonra zaafa düştünüz, o iş hakkında çekiştiniz ve isyan ettiniz. Sizden kimi dünyayı istiyordu, kiminiz de âhireti istiyordu. Sonra Allah sizi, denemek için onlardan geri çevirdi ve kesinlikle sizi bağışladı. Ve Allah, mü’minlere karşı çok armağan sahibidir.

153.Ve hani siz yukarı kaçıyordunuz hiç kimseye bakmıyordunuz. Elçi de ötenizden sizi çağırıyordu. Bundan dolayı Allah, elinizden gidene ve kendinize isabet edene üzülmeyesiniz diye size keder üstüne keder ile karşılık verdi. Allah, yaptıklarınıza haberdardır.

154.Sonra Allah, o kederin ardından üzerinize bir güven, sizden bir grubu örtüp bürüyen bir uyku indirdi. Bir grup da nefislerinin sevdasına düştü; Allah'a karşı gerçek dışı cahiliyet zannı olarak, zan üretiyorlardı. Onlar, “Bu işten bize bir şey var mı?” diyorlardı. –De ki: “Bütün iş Allah'a aittir.– Onlar, sana açıklamayacakları şeyleri içlerinde saklıyorlardı. Onlar, “Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki: “Eğer siz, evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülme yazılmış olanlar kesinlikle yan gelip yatacakları [öldürülecekleri] yerlere çıkıp gidecekti.” Ve o, Allah'ın göğüslerinizdekini sınaması ve kalplerinizdekini temizlemesi içindir. Ve Allah, göğüslerinizdekini çok iyi bilendir.

155.Şüphesiz iki toplumun karşılaştığı gün, sizden yüz çevirip giden kimseler, şeytan onların kazandıkları şeylerin acısıyla ayaklarını kaydırmak istedi. Yine de Allah, onları kesinlikle affetti. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok yumuşak davranandır.

Bu âyetlerde, önce müşrikleri bekleyen âkıbet bildirilmekte, sonra da Uhud'da olan olayların nakliyle mü’minlere uyarıya devam edilmektedir. Rabbimiz önce, Biz, Allah'ın, hakkında hiç bir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmalarından dolayı, şu inkâr etmiş kimselerin kalplerine korku salacağız buyurarak, mü’minlerin her zaman kâfirlere karşı muzaffer olacakları müjdesini vermiştir, ki Uhud savaşı ve uluslararası ilişkilerde bu vaad-i ilâhî gerçekleşmiş ve gerçekleşmektedir.

Uhud'da Ebû Süfyân, kendisi muzaffer bir konumda, Rasûlullah ve yakın arkadaşları da saklanmış iken, “İbn Ebî Kebşe [Peygamber] nerede! İbn Ebî Kuhâfe [Ebû Bekr] nerede? İbnu'l-Hattâb nerede?” diye bağırmıştı. Ömer de ona karşılık vermiş ve aralarında sözler geçmişti. Ebû Süfyân, Rasûlullah'ın yerini öğrenmesine rağmen dağdan inip onların yanına gitmeye cesaret edememişti.

Yine kâfirler, Mekke'ye dönerlerken, yolun yarısında, “Biz, hiç bir şey yapmadık. Onların pek çoğunu öldürdük ve sonra tam galipken onları bıraktık. Haydi dönüp şunların kökünü tamamen kazıyalım” dediler.

Onlar tam bunu kararlaştırırlarken, Allah kalplerine bir korku attı. Bu durumu başka sûrelerde de göreceğiz:

26,27.Hem de Allah, Kitap Ehlinden kâfirlerle yardımlaşanları kalelerinden indirdi. Ve kalplerine korku saldı: Siz onların bir kısmını katlediyordunuz, bir kısmını da esir alıyordunuz. Ve Allah, onların arazilerine, yurtlarına, mallarına ve henüz ayak basmadığınız bir yere sizi son sahip yaptı. Ve Allah, her şeye en iyi güç yetirendir.

(Ahzâb/26-27)

2.Allah, Kitap Ehli’nden Allah'ın ilâhlığına ve rabliğine inanmayan kimseleri, toplanmanın ilki için yurtlarından çıkarandır. Siz, onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da, şüphesiz kalelerinin, kendilerini Allah'tan koruyacağına kesinkes inanıyorlardı da Allah'ın azabı, onlara hesaba katmadıkları yerden geliverdi. Ve Allah, onların yüreklerine, evlerini kendi elleriyle ve mü’minlerin elleriyle harap edileceği korkusunu düşürdü. Ey sağduyu sahipleri! Artık ibret alın!

(Haşr/2)

152-155. âyetlerde ise Uhud'da yaşanan hezimet ve hezimetin gerekçesi anlatılıyor; görev yerini terk edenlere sitem ediliyor. Bu paragrafta hezimetin nedeni, zaafa düşmek, emre aykırı davranmak ve dünya malı peşinde koşmak olarak tesbit ediliyor.

Bu âyetlerin iniş nedeniyle ilgili şu bilgiler verilmiştir:

Muhammed b. el-Ka‘b el-Kurazî der ki: Müslümanlar Uhud'da musibete uğramışlar olarak Rasûlullah (s.a) ile beraber Medîne'ye döndüğünde, birbirlerine şöyle dediler: “Allah bize zaferi vaad etmişken bu bize nereden geldi?” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi. Çünkü onlar, müşriklerin yedi sancaktarını öldürmüşlerdi. Önceleri zafer Müslümanlardaydı. Ancak daha sonra ganimet toplamakla meşgul oldular ve bazı okçular da ganimet elde etmek isteği ile yerlerini terk ettiler. İşte bu husus, bozguna sebep teşkil etmişti.

Buhârî, el-Berâ b. Âzib'den şöyle dediğini rivâyet eder: Uhud günü'nde müşriklerle karşılaştığımız sırada, Rasûlullah (s.a) okçulardan bazılarını (tepeye) oturttu ve onlara Abdullah b. Cübeyr'i kumandan tayin ederek şöyle dedi: “Asla yerinizden ayrılmayın; bizim onlara karşı muzaffer olduğumuzu görseniz bile ayrılmayın, onların bize karşı muzaffer olduklarını görseniz bile, bize yardım etmek için yerinizi terketmeyin”. İki taraf birbirleriyle karşılaşıp Müslümanlar onları bozguna uğrattılar. O kadar ki, kadınların dağa doğru süratle koştuklarını gördük. Koşmaları esnasında elbiselerini yukarı doğru toplamış ve ayak bileklerindeki halhalları dahi görülüyordu.

Bu sefer (Abdullah b. Cübeyr'in beraberindeki okçular), “Ganimete koşalım, ganimete koşalım!” demeye koyuldular. Ancak Abdullah onlara, “Durun. Rasûlullah (s.a) size yerinizden ayrılmamanızı emretmedi mi?” dedi. Ancak onlar yerlerinden ayrıldılar. Okçular, (yerlerini terk edip) onların yanlarına gidince, Allah da onları şaşırttı (ne yapacaklarını bilemez hâle geldiler) ve Müslümanlardan 70 kişi öldürüldü. Daha sonra Ebû Süfyân b. Harb, yüksekçe bir yerden bize doğru görünerek şöyle dedi: “Hayatta kalanlar arasında Muhammed var mı?” Rasûlullah (s.a), “Ona cevap vermeyin” buyurdu. Nihâyet Ebû Süfyân aynı şeyi üç defa tekrarladı, sonra, “Hayatta kalanlar arasında Ebû Kuhâfe'nin oğlu [Ebû Bekr] var mı?” diye üç defa sordu. Yine Peygamber (s.a), “Ona cevap vermeyin” buyurdu. Bu sefer, “Peki hayatta kalanlar arasında Ömer b. el-Hattâb var mı?” diye üç defa sordu, yine Peygamber (s.a), “Ona cevap vermeyin” buyurdu. Daha sonra arkadaşlarına dönerek, “Bunlar öldürüldü demektir” deyince, Ömer (r.a), “Ey Allah'ın düşmanı! Yalan söyledin, Allah seni rezil edecek kimseleri senin için saklamış bulunuyor” demekten kendisini alamadı.

Bu sefer (Ebû Süfyân), “Yücel ey Hubel!” diye iki defa seslendi. Peygamber (s.a), “Ona cevap verin” buyurunca, ashâb, “Ne diyelim Ey Allah'ın Rasûlü?” diye sordular. Hz. Peygamber, “Allah daha üstün, daha yücedir deyin” buyurdu. Ebû Süfyân dedi ki: “Bizim Uzzamız var, sizin ise Uzza'nız yok.” Rasûlullah (s.a), “Ona cevap verin” buyurunca, “Ne diyelim Ey Allah'ın Rasûlü?” diye sordular. Hz. Peygamber, “Allah bizim mevlâmızdır, sizin ise mevlânız yok deyin” buyurdu. Bu sefer Ebû Süfyân şöyle dedi: “Bugün Bedir'e karşılık olsun. Savaş(ta zafer) nöbetleşedir. Diğer taraftan siz, öldürülenler arasında müsle [öldürülenlerin bazı organlarının kesilmiş olduğunu] göreceksiniz. Ben böyle yapılmasını emretmedim.”[3]

Hz. Peygamber ve ashâbı, Uhud'da başlarına gelen musibetle Medîne'ye dönünce, ashâbdan bazıları, “Bu, bizim başımıza nereden geldi? Hâlbuki Allah bize yardım edeceğini vaad etmişti...” dediler. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti inzâl etti.[4]

153. âyette mü’minlere, “keder üstüne keder” tattırıldığı ifade edilmiştir. Âyetlerin genel ifadesi ile târih kayıtları dikkate alındığında, bununla şunların kastedildiği anlaşılabilir:

• Önce malların elden gitmesi, ganimetten olmaları, sonra da birçok ölü vermeleri, canlarından olmaları sûretiyle yaşadıkları keder.

• Kendi sıkıntılarının üzerine, Rasûlullah'ın öldürüldüğü dedikodusunun eklendiği keder.

• Önce gevşemelerinden, sonra da hezimetten doğan keder ve üzüntü.

• Kendi yenilgilerinin üzerine, bir de kentteki ailelerine gelecek zararın kederi.

156.Ey iman etmiş kişiler! Allah'ın ilâhlığını, rabliğini tanımayan ve yeryüzünde dolaşan yahut gazaya çıkan kardeşleri için “Yanımızda olsalardı ölmezlerdi, öldürülmezlerdi” diyen şu kişiler gibi olmayın. –Kesinlikle Allah, bunu, onların kalplerinde bir yara yapacaktır.– Ve Allah, hayat verir ve öldürür. Ve Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir.

157.Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz de, Allah'tan bir bağışlanma ve rahmet, kesinlikle onların topladıklarından daha hayırlıdır. 158.Andolsun, ölseniz veya öldürülseniz de kesinlikle Allah'a toplanacaksınız.

Bu âyetlerde de uyarı devam ediyor: Ey iman etmiş kişiler! İnkâr etmiş ve yeryüzünde dolaşan yahut gazaya çıkan kardeşleri için, “Yanımızda olsaydılar ölmezlerdi, öldürülmezlerdi” diyen kişiler gibi olmayın.. Kesinlikle Allah, bunu, onların kalplerinde bir yara kılacaktır. Ve Allah hayat verir ve öldürür. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir. Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz de, Allah'tan bir bağışlanma ve rahmet, kesinlikle onların topladıklarından daha hayırlıdır. Andolsun, ölseniz veya öldürülseniz de kesinlikle Allah'a toplanacaksınız.

Klâsik eserlerde bunların, Rasûlullah'ın “Bi’r-i Maûne”ye gönderdiği grubun neseb itibariyle kardeşleri veya münâfıklıkta kardeşleri olanlar olduğu nakledilmiştir. Bunlar kim olursa olsun, hangi zamanda olursa olsun her zaman var olabilirler. Bunlara, “ecelin mukadder olduğu, öldüren ve diriltenin Allah olduğu vurgulanarak savaştan kaçmanın anlamsızlığı ve mantıksızlığı ihtar edilmektedir. Yani, madem ki öldüren de dirilten de Allah'tır; o zaman hayatta kalmasını takdir ettiği kimseler, savaşta da ölmez; ölümünü takdir ettiği kimseler ise savaşa gitmeseler de ölür. Nitekim yukarıda 154. âyette, Eğer siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülme yazılmış olanlar kesinlikle yatacakları [öldürülecekleri] yerlere çıkıp gidecekti buyurulmuştur.

43.Hiç kuşkusuz, güldüren de O'dur, ağlatan da… 44Hiç kuşkusuz, öldüren de O'dur, dirilten de…

(Necm/43-44)

159.İşte sen, sırf Allah'ın rahmeti sebebiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için bağışlanma dile. İşlerde onlarla müşavere et; işin en güzelini ortaklaşa bulup ortaya çıkar, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a işin sonucunu havale et. Şüphesiz Allah, işin sonucunu Kendisine havale edenleri sever.

160.Allah size yardım ederse, sizi yenecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, artık ondan sonra size kim yardım edebilir? Öyleyse mü’minler sadece Allah'a, işin sonucunu havale etsinler.

161.Ve hiçbir peygamber için, kamu malına hıyanet olur şey değildir. Ve kim kamu malına ihanette bulunursa kıyâmet günü hainlik ettiği kamu malı ile gelir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir. Ve onlar, haksızlığa uğramazlar.

162.Peki, Allah'ın rızasına uyan kimse, Allah'ın hışmına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir? O, ne kötü dönüş yeridir!

163.Onlar, Allah nezdinde derece derecedirler. Allah, onların yaptıklarını en iyi görendir.

Bu âyetlerde önce Rasûlullah'ın, savaşta itaatsizlik edenlere karşı davranışına değinilmiş ve Rasûlullah'a mü’minlerle istişarede bulunması, kesin karar aldığında da onu uygulamaya koyması emredilmiş, sonra da mü’minler arasında oluşmuş bazı tereddütler giderilmiş, ileriye dönük motivasyon yapılmış ve inkârcılar tehdit edilmiştir.

Âyette, Sen, sırf Allah'ın rahmeti sebebiyle onlara karşı yumuşak davrandın buyurularak, Rasûlullah'ın suçlulara karşı davranışı ilâhî rahmet ve terbiyeye bağlanmıştır. Rasûlullah'ın davranışlarını şekillendiren âyetlerden birkaçı:

214.Ve en yakın oymağını uyar. 215Ve mü’minlerden sana uyan kimselere kanadını indir.

(Şu‘arâ/214-215)

199.Sen afvı/ malın fazlasını al, “urf” [örf, Kur’ân âyetleri öbeği] ile emret ve câhillerden de mesafeli dur.

(A‘râf/199)

128.Andolsun, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, sadece inananlara çok şefkatli, kolaylık sağlayan, çok merhametli bir elçi gelmiştir.

(Tevbe/128)

Ve Bakara/109, Yûsuf/89-93, Fussilet/33-34.

Âyetteki, Rasûlullah'a yönelik olan, İşlerde onlara da danış ifadesi, tabiî ki hakkında ilâhî emir ve açıklama olmayan konulara aittir. İstişare mü’minlerin vazgeçilmez bir davranışıdır:

36-39.İşte, verilen herhangi bir şey basit dünya hayatının kazanımıdır. Sadece dünya hayatının geçici bir menfaatidir. Allah katında bulunanlar [nimetler, ödüller] ise;

iman etmiş ve sadece Rablerine işin sonucunu havale eden kimseler için,

günahın büyüklerinden ve hayâsızlıktan kaçınan ve öfkelendikleri zaman bağışlayan kimseler için,

Rablerinin çağrısına cevap veren, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan-ayakta tutan], işleri de kendi aralarında görüşme, danışma olan, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden harcamada bulunan kimseler için

ve kendilerine bir haksızlık ve saldırı isabet ettiği zaman birbirleriyle yardımlaşan/ intikam alan kimseler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır.

(Şûrâ/36-39)

Bu âyetlerde, başta yöneticiler olmak üzere herkese, bilmedikleri hususlarda ve içinden çıkamadıkları konularda; ister dinî, ister siyasî, ister iktisadî, ister askerî olsun uzmanlarla istişare edilmesi emri verilmektedir. Ayrıca bu ifadeyle, müşaverenin önemi ortaya konulmuş, mü’minlerin bu ilkeden vazgeçmemeleri istenmiştir.

Daha sonra, Bir kere de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et buyurularak, aldığı kararı tereddütsüz uygulaması, sonucu Allah'a bırakması istenmiştir.

Azmetmek, –düşünmeksizin önüne gelen görüşü uygulamaya koymak, sonuçlara aldırmaksızın canının istediğini yapmak, sonucu ne olursa olsun bir işi yapmak değil– “bir şey üzerinde uzun uzun araştırma yapmak ve kesin, vazgeçilmez bir sonuca varmak”tır:

73.Ey Peygamber! İnkârcılar ve münâfıklar ile çaba göster. Ve onlara karşı sert ol. Onların barınma yerleri de cehennemdir. Ve o, ne kötü bir oluş yeridir!

(Tevbe/73)

2.Zina eden kadın ve zina eden erkek, hemen her birini yüz kamçı ile kamçılayın, Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah dininde sizi, onlara acıma duygusu tutmasın! Ve mü’minlerden bir grup onların cezalandırılmasına tanık olsun.

(Nûr/2)

54.Ey iman etmiş kimseler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında mü’minlere karşı yumuşak, kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimselere karşı da onurlu ve şiddetli bir toplum getirir ki Allah, onları sever, onlar da O'nu severler; onlar, Allah yolunda çaba harcarlar ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah'ın dilediğine verdiği bir armağandır. Allah, bilgisi ve rahmeti geniş ve sınırsız olandır, çok iyi bilendir.

(Mâide/54)

161.âyetteki, Ve hiç bir peygamber için hıyânet olur şey değildir. Ve kim ihânette bulunursa kıyâmet günü hâinlik ettiği şey ile gelir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir. Onlar, zulme de uğramazlar ifadesi, mü’minleri terbiyeye yöneliktir.

Bu âyetin inişi ile ilgili kaynaklarda şu bilgiler nakledilir:

Hz. Peygamber (s.a) savaşların birinde birtakım ganimetler elde etmiş, sonra da elde ettiği bu ganimetleri bir araya toplamış, ama bazı sebeplerden dolayı ganimetlerin taksimi gecikmişti. Bunun üzerine bir topluluk o'na gelerek, “Ganimetlerimizi taksim etmiyor musun?” deyince, Hz. Peygamber (s.a), “Şâyet sizin Uhud dağı kadar altınınız olsa, ondan tek bir dirhemini bile alıkoymam. Siz, ganimetlerinize hıyânet ettiğimi mi sanıyorsunuz?” buyurmuş ve bunun üzerine Hakk Teâlâ bu âyeti indirmiştir.

İkrime ve Sa‘îd ibn Cübeyr şunu rivâyet etmişlerdir: “Âyet, Bedir günü (ganimet içinden) kaybolan kırmızı bir kadife hakkında nâzil olmuştur. Bu kadifeden dolayı bazı câhiller, “Belki de onu Peygamber aldı” demişlerdir. Bu âyet, işte bundan dolayı nâzil olmuştur.”

İbn Abbâs'tan (r.a), bir başka yolla şu rivâyet edilmiştir: “Ashâbın ileri gelenleri, Hz. Peygamber'e (s.a) ganimet mallarından ilâve bir şey vermeyi arzu etmişlerdi de, bundan dolayı bu âyet nâzil olmuştur.”

Rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a), öncü birlikler göndermiş ve onlar bazı ganimetler elde etmişlerdi. Hz. Peygamber (s.a) bu ganimetleri dağıtmış, fakat öncülere pay ayırmamıştı. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.

Kelbî ve Mukâtil şöyle demişlerdir: “Bu âyet-i kerîme, Uhud günü o okçular, ganimet elde etme arzusu ile mevzîlerini terkedip de, “Biz Allah Rasûlü'nün, “Kim bir şey alırsa o, onundur” demesinden ve Bedir günü'nde yaptığı gibi, burada da ganimetleri taksim etmemesinden korkuyoruz” dedikleri, bunun üzerine de Hz. Peygamber'in (s.a), “Siz, bizim hâinlik edip size ganimetten pay vermeyeceğimizi mi zannettiniz” demesi üzerine nâzil olmuştur.[5]

Burada, Elçi ile ilgili ihâneti, Kendisine verilen vahyi saklaması, tebliğ etmemesi olarak da anlamak mümkündür. Zira Mekke'de ve Medîne'de Allah'ın mesajlarını iletmemesi için Rasûlullah'a birçok baskı kurulmaktaydı.

Buna göre hiç bir elçi, kendisine tevdi edilen mesajı saklayamaz, Allah'a ihânet edemez:

67.Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Ve eğer bunu yapmazsan, o zaman O'nun verdiği elçilik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah da seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfirler; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler toplumuna kılavuzluk etmez.

(Mâide/67)

24.O kimsenin görmediği, duymadığı, sezmediği, kendisine verilen vahiyler hakkında cimri de değildir.

(Tekvîr/24)

44-47.Eğer Elçi/Muhammed, bazı sözleri Bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi, kesinlikle O'ndan tüm gücünü alırdık. Sonra O'ndan can damarını kesinlikle keserdik. Artık sizden hiç biriniz O'na siper de olamazdınız.

(Hakka/44-47)

Bu âyetlerde tüm insanlığa açık bir beyânat vardır: “Eğer Muhammed Kur’ân'a ekleme ve çıkarma yapmaya veya onu değiştirmeye veya gizlemeye kalkarsa, Allah adına söz uydurursa, feci şekilde cezalandırılır.

Bu tehdit, Rasûlullah'a olduğu kadar, her zamandaki insanlara da yöneliktir. Hiç kimse Allah adına söz üretmemeli, din adına verilecek hükümler mutlaka Kur’ân'dan alınmalıdır:

15.Ve âyetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar: “Bundan başka bir Kur’ân getir yahut bunu değiştir!” dediler. De ki: “Onu kendimin öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.”

(Yûnus/15)

73.Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan başkasını Bize dayandırarak söyleyesin diye sana yanlış yaptırıp seni ateşte yakacaklardı. İşte o takdirde seni halil/ iz bırakan bir önder edinirlerdi.

74.Ve eğer Biz, seni sağlamlaştırmamış olsaydık, gerçekten onlara birazcık meylediverecektin.

75.O durumda sana hayatın iki katını ve ölümün iki katını tattırırdık. Sonra Bize karşı kendine hiçbir yardımcı da bulamazdın.

(İsrâ/73-75)

15,10.İşte bunun için sen, davet et ve sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Onların boş iğreti arzularına uyma ve de ki: “Ben, Allah'ın kitaptan indirdiğine inandım ve ben, aranızda adaleti gerçekleştirme görevi ile emrolundum. Allah, bizim Rabbimizdir sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız yalnızca bize, sizin yaptıklarınız da yalnızca size aittir. Sizinle bizim aramızda hiçbir delile yer yoktur. Allah, bizi bir araya toplayacaktır. Dönüş de yalnız O'nadır. Ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey; artık onun hükmü Allah'a aittir. İşte bu, benim Rabbim Allah'tır. Ben, yalnız O'na işin sonucunu havale ettim ve ben, yalnız O'na yöneliyorum.”

(Şûrâ/15-10)

18.Sonra da seni Allah'ın Kendine özgü işlerinden apaçık bir yol haritası/ toplu yaşam ilkeleri sahibi yaptık. Artık sen, ona uy, bilmeyen kimselerin boş-iğreti arzularına uyma.

(Câsiye/18)

5-8.Artık, yakında hak dinden çıkarak kendini ateşe atmış olan hanginizmiş göreceksin, onlar da görecekler. Şüphesiz Rabbindir, yolundan sapanı en iyi bilen. Yine O'dur kılavuzlanarak doğru yola ermiş olanları en iyi bilen. O hâlde âhiret gününü yalanlayan o kişilere itaat etme!

9-16.Onlar arzu ettiler ki, sen onlara yağ çekesin, onlar da hemen sana yağ çeksinler. Çok yemin eden, aşağılık, alaycı, gammaz; arkadan çekiştiren, arabozucu, kovuculuk için gezip duran, mal ve oğulları var diye hayrı engelleyen, saldırgan, günaha batmış, kaba/obur, sonra da kötülükle damgalı şu asalakların hiçbirine itaat etme. Âhireti yalanlayan o kişi, âyetlerimiz kendisine okunduğu zaman: “Daha öncekilerin masalları” dedi. Yakında Biz onun burnunu sürteceğiz.

(Kalem/8-9)

164.Andolsun ki Allah, mü’minlere kendilerinden, onlara Kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

Mü’minleri onöre etmek için bu âyette, Andolsun ki Allah, mü’minlere kendilerinden, onlara Kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler buyuruluyor, ki bunda iki husus söz konusudur: A) Elçi'nin içlerinden biri olması, B) Onların dünya ve âhirette mutluluklarını sağlayacak ilkelerin gönderilmiş olması.

Allah, Rasûlullah'ı sadece mü’minler için değil, tüm insanlığın iyiliği için göndermiştir:

28.Ve Biz, seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik, velâkin insanların çoğu bilmiyorlar.

(Sebe/28)

158.De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah'ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde kılavuzlandığınız doğru yolu bulmanız için Allah'a ve O'nun sözlerine iman eden, Ümmî; Anakentli; Mekkeli Peygamber olan Elçisi'ne iman edin ve o'na uyun.”

(A‘râf/158)

19.De ki: “Tanıklık bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Benimle sizin aranızda Allah tanıktır. Ve sizi ve ulaşan herkesi kendisiyle uyarayım diye bana bu Kur’ân vahyolundu. Allah'la beraber gerçekten başka ilâhlar olduğuna siz gerçekten tanıklık eder misiniz?” De ki: “Ben etmem.” De ki: “O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve kesinlikle ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım.”

(En‘âm/19)

1.Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna/kullarına Furkân'ı indiren ne cömerttir/ ne bol bol nimet verendir! 2Furkân'ı indiren, göklerin ve yerin hükümranlığı Kendisinin olan, hiç çocuk edinmeyen, hükümranlıkta ortağı olmayan ve her şeyi oluşturup sonra da onları bir ölçüye göre ayarlama yapandır.

(Furkân/1)

7.İşte böylece Biz, kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur’ân vahyettik.

Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir.

(Şûrâ/7)

2,3.O, Anakentliler/Mekkeliler içinde, kendilerinden olan ve Anakentlilere ve henüz onlara katılmamış olan onlardan başkalarına Allah'ın âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri öğreten bir elçi gönderendir. –Onlar, önceden apaçık bir sapıklık içinde olsalar da.– Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır.

(Cuma/2-3)

Burada, mü’minlere… denilmesi, ondan istifade edenin mü’minler olması sebebiyledir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:

45.Sen, ancak kıyâmetin kopuş zamanına, saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan kişilerin uyarıcısısın.

(Nâzi‘ât/45)

Aynı ifade, Kur’ân için de kullanılmıştır; yani, Kur’ân da tüm insanların rehberi olmasına rağmen, Kur’ân'dan muttakilerin istifade etmeleri nedeniyle, Muttakiler için rehberdir (Bakara/185) denilmiştir.

165.İki katını isabet ettirdiğiniz bir musibet, kendinize isabet edince mi, “Bu hezimet nereden!?” dediniz. De ki: “Başınıza gelen bu hezimet, kendi nezdinizdendir.” Şüphesiz Allah, her şeye en iyi güç yetirendir.

166-168.İki topluluğun karşılaştığı günde size dokunan şeyler de Allah'ın izniyledir/ bilgisiyledir. Ve mü’minleri bildirsin/ işaretleyip göstersin ve münâfıklık yapan kimseleri –kendileri oturup dururken kardeşleri için: “Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi” diyen kimseleri– bildirsin/ işaretleyip göstersin diyedir. Ve onlara: “Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya savunma yapınız” denilmişti. Onlar: “Biz, savaşı bilseydik kesinlikle size uyardık” dediler. Onlar o gün, imandan çok Allah'ın ilâhlığını, rabliğini örmeye yakındılar. Onlar, kalplerinde olmayan şeyleri ağızlarıyla söylüyorlar. Allah, gizledikleri şeyleri daha iyi bilendir. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, haydi kendinizden ölümü uzaklaştırınız.”

165.âyette işaret edildiği üzere Müslümanlar kâfirleri Bedir günü'nde hezimete uğratmışlardı; Uhud savaşı'nın başında da hezimete uğratmışlardı. Ama sonra, isyan edip emre riâyet etmeyince, hezimete uğramışlar; Uhud savaşı'nda 70 ölü vermişlerdi. Oysa Bedir savaşı'nda müşriklerden 70'i öldürülmüş, 70'i de esir alınmıştı. Böylece Müslümanlar müşrikleri iki kere, müşrikler de Müslümanları bir kere hezimete uğratmış oldu. Âyetteki, Bu [başınıza gelen hezimet], kendi nezdinizdendir ifadesinden de anlaşılacağı üzere Uhud hezimeti, savaşçıların kendilerinden; yani, itaatsizliklerinden ve mal düşkünlüklerinden kaynaklanmıştır.

166-168. âyetlerde, Abdullah b. Ubey ile onunla birlikte geri dönerek Rasûlullah'ı yardımsız bırakan arkadaşlarına işaret edilmektedir. Bu olay şöyle nakledilir:

300 kişi idiler. Câbir b. Abdullah'ın babası, Abdullah b. Amr b. Haram el-Ensârî, arkalarından giderek; “Allah'tan korkun, Peygamberinizi bırakmayın, Allah yolunda çarpışın yahut savunma yapın” dedi ve buna benzer sözler söyledi. İbn Ubey kendisine, “Savaş olacağı görüşünde değilim. Eğer biz, savaş olacağını bilsek, elbette sizinle birlikte oluruz” dedi. Abdullah onlardan ümit kesince, “Haydi gidin Allah'ın düşmanları! Allah, Rasûlü'nü size muhtaç bırakmayacaktır” dedi. Bu sözleri söyledikten sonra Peygamber (s.a) ile birlikte yola devam etti ve şehid düştü. Yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun.[6]

Paragrafın devamında da münâfıkların ölüme bakışları ortaya konmuştur. Onlara göre, savaşta öldürülen kişi, savaşa gitmemiş olsaydı ölmez ya da öldürülmezdi. Bunlara, Eğer doğru kimseler iseniz, haydiyin kendinizden ölümü uzaklaştırınız denilerek, onların kanaat ve iddialarının yanlışlığı dile getirilmektedir.

169-171.Allah yolunda öldürülenleri de sakın ölüler sanma. Tam tersi onlar diridirler, Allah'ın armağanlarından verdiği şeylerle sevinçli olarak Rableri katında rızıklanmaktadırlar. Arkalarından kendilerine henüz ulaşmayan kimselere, kendileri için hiçbir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allah'tan bir nimeti, armağanı ve Allah'ın şüphesiz, mü’minlerin ecrini kaybetmeyeceğini müjdelemek isterler.

Bu âyetlerde, konunun, savaş [ölme, öldürme ve ölüm korkusu ile savaştan kaçma] olması nedeniyle, Rasûlullah'ın şahsında insanlara çok önemli bilgiler veriliyor:Allah yolunda öldürülenleri de sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Allah'ın lütfundan verdiği şeylerle sevinçli olarak Rabb'leri katında rızıklanmaktadırlar. Arkalarından kendilerine henüz ulaşmayan kimselere, kendileri için hiç bir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allah'tan bir nimeti, lütfu ve Allah'ın şüphesiz, mü’minlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelemek isterler.

Bu âyetin, önce Bedir ve Uhud'da Allah yolunda ölenlerle ilişkilendirilmesi, sonra da genellenmesi gerekir. Zira, eski ümmetlerdeki Allah yolunda ölmüşleri saymazsak, bu âyetler indiğinde Bedir ve Uhud dışında Allah yolunda ölen henüz yoktu.

Bu âyetin iyi anlaşılması için, Bakara ve Nisâ sûrelerinde yer alan şu âyetlerin göz önünde bulundurulması gerekir:

154.Ve Allah yolunda öldürülenlere, “Ölüler” demeyin. Aslında onlar diridirler. Fakat siz bilincine ermiyorsunuz.

(Bakara/154)

85.Kim hayır ve iyiliklere aracı olmakla yardımcı olursa, bundan kendisine bir pay vardır. Kim de kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla yardımda bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye güç yetirendir.

(Nisâ/85)

Bu âyetlerden yola çıkarsak, Allah yolunda ölenlerin ölmeyip rızıklandığı, örneklikleriyle başkalarını da Allah yolunda ölmeye teşvik etmeleri nedeniyle unutulmayıp şan ve şerefle anılmaları ve amel defterlerinin kapanmaması, onları örnek alan kimselerin ecri kadar onlara da ecir yazılıp durması olarak anlaşılabilir.