وار – Böğürmesi olan ifadesindeki “böğürme” sözcüğünün orijinali خوار – huvâr sözcüğüdür. Leys tarafından “boğa sesi” olarak, İbn-i Side tarafından “sığır, koyun, geyik ve havada uçan nesnelerin sesi” olarak açıklanan huvâr sözcüğü, Lîsânü’l-Arab’ta şöyle açıklanmıştır:
Huvar’ın aslı: Avcı geyik yavrusunu yakalar, onu bir yere bağlar ve onun kulaklarını ovalar. İşte o zaman geyik yavrusu böğürür (bağırır). Bunu duyan yavrusunu kaybetmiş olan ana geyik, yavrusunun yanına koşar ve avcıya yakalanır.[1]
Lîsânü’l-Arab’ın verdiği bu bilgiye göre huvâr, bir hayvanın normal böğürmesi değil, bir hayvanı tuzağa düşürmek için başka bir hayvana çıkartılan sestir. Yani “çeken, aldatan bir ses“tir. Nitekim bu, bir yöntem olarak ördek ve keklik avında da yaygın şekilde kullanılmakta, hatta “huvar” bir nevi boru ile taklit bile edilmektedir.
Konumuza bu bilgiler ışığı altında bakıldığında, Âyetlerde böğürtüsü [çekici, aldatıcı sesi] olan ceset olarak nitelenmiş buzağının [altının] insanları tuzağa düşüren bir özelliğe, aldatıcı bir cazibeye sahip olduğu anlatılmaktadır.
Sonuç olarak bize göre burada konu edilen buzağı, [böğürmesi, çekici, aldatıcı sesi olan ceset] altın’dır. Nitekim 148. Âyetteki kendi kadınlarının süs takılarından bir buzağı ifadesi de buzağı’nın “ziynet” olduğunu bildirmek sûretiyle bu görüşü doğrulamaktadır. “Altın“ın [ziynetin] insanları nasıl tuzağa düşürdüğü, nasıl onları kendisine köle yaptığı, [insanların “altın”ı ilâh edindiği] günlük hayatın içinde hiç çaba sarf etmeden görülebilecek bir olgu durumundadır. Ayrıca aynı kıssanın Bakara Sûresi’nin 67–71. Âyetlerindeki anlatımında, ilâh edinilen sığır için kullanılan sarı, lekesiz ve bakanlara haz veren ifadeleri de aynen “altın“ın özelliklerini yansıtmaktadır.
Bu konu, orada Rabbimizin Bakara [sığır] ifadesinin te’vilini yapışı ile daha iyi anlaşılmış olacaktır.
Bakara Sûresi’nde geçen bakara [sığır] sözcüğü de mecaz anlamda kullanılmıştır. Çünkü hakikat anlamıyla çifte koşulmayan, tarla sürmeyen, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırın varlığından söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla gerek Bakara Sûresindeki sığır, gerekse A’râf Sûresinde ve bu sûrede konu edilen buzağı, bilinen sığır ve yavrusu değil, te’vilinden anlaşıldığına göre “altın“dır. O hâlde, hem Bakara Sûresindeki bakara, hem de A’râf ve Tâ-Hâ Sûrelerindeki buzağı sözcüklerinden “altın” anlaşılmalıdır. Ancak 88. Âyette geçen buzağı sözcüğünün meallerde parantez içi ekleme şeklinde de olsa “altın buzağı” olarak ifade edilmesi yanlıştır. Sözcük sadece buzağı olarak ifade edilmeli fakat “altın” olarak anlaşılmalıdır.
Buzağı’nın mecazen “altın” anlamında kullanılmış olması, hadiseye İsrâîloğulları’nın sapmasına yol açması bakımından yaklaşıldığında da konu ile tam bir uyum göstermektedir. Çünkü, “altın“ın insanları nasıl tuzağa düşürdüğü, onları nasıl kendisine köle yaptığı, yani insanların “altın“ı nasıl ilâh edindiği, günlük hayatın içinde hiç çaba sarf etmeden görülebilecek bir olgu durumundadır.
Klâsik kaynakların çoğunda söz konusu buzağının canlı bir buzağı olduğu ve Sâmirî’nin kerametiyle gerçekleştirildiği yönünde nakiller yer almaktadır. Güya Samirî, denizden geçerken İsrâîloğulları’na öncülük eden Cebrâîl’in atının bastığı yerden bir avuç toprak almış, o toprağı potada eriyen altınların içine atmış, eriyen altını da kalıba dökerek ondan canlı, böğüren bir buzağı çıkarmıştır.
Kimileri de buzağının canlı olmadığı görüşündedir. Bunlara göre, Sâmirî buzağı şeklinde bir heykel yapmış ve bu heykele rüzgârın gireceği, böylece buzağı sesine benzer bir ses çıkarmasını sağlayacak bazı delikler, kanalcıklar koymuştur. Heykel bu sebeple böğürmektedir.
[1] (Lîsân ül Arab; c: 3 s: 245)