İNFİTAR:
İnfitar suresi Mekke’de 82. sırada inmiş olup adını birinci ayetteki “ انفطرت infatarat [çatladı]” fiilinden almıştır. Ancak surenin ismi bu fiilin mastarı olan “ الإنفطار İnfitar” şeklinde olup “çatlamak” anlamındadır.
Surede öncelikle insanın sorgulanacağına vurgu yapılmakta, sonra da Allah’ın insanlara verdiği en önemli nimetlere [beden mükemmelliğine] dikkat çekilmektedir. Ayrıca insanların ahirette “iyiler” ve “kötüler” diye ikiye ayrılacağı bildirilip nankörler kınanmakta ve verilen nimetlerin hesabının kendilerinden sorulacağı ihtar edilmektedir.
Bunların dışında, kıyamet gününün büyüklüğüne, dehşetine, insanların o gün hiçbir güç ve kuvvetlerinin olmayacağına, o gün egemenliğin sadece Allah’a ait olacağına değinilerek ahirete imanın gerekliliği iyice pekiştirilmektedir.
Suredeki konu bütünlüğü, surenin bir defada bütün olarak indiğini göstermektedir.
MEAL
1-5Gök çatladığı zaman, yıldızlar dökülüp dağıldığı zaman, denizler yarılıp akıtıldığı zaman, kabirler altüst edildiği zaman; kişi, önünden gönderdiği ve geri bıraktığı şeyleri öğrenmiştir.
6-8Ey insan! Üstün kerem sahibi olan, seni oluşturan, sonra da sana bir düzen içinde biçim veren, sonra da seni dengeleyen, dilediği bir sûrette seni tertip eden Rabbine karşı seni aldatan şey nedir?
9-12Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! Aslında siz, şüphesiz üzerinizde, yaptığınız şeyleri ezberleyen, saygın yazıcılar olmasına rağmen, Din’i yalanlıyorsunuz.
13Şüphesiz ki “ebrar/iyi adamlar”, elbette bol nimet, mutluluk cennetinin içindedirler.
14-16Din-iman tanımayıp kötülüğe batmış olanlar da kesinlikle cehennemdedirler. Din Günü cehennemden kaybolmamak üzere cehenneme yaslanacaklardır.
17Din Günü’nün ne olduğunu sana ne bildirdi? 18Sonra bir kere daha, Din Günü’nün ne olduğunu sana ne bildirdi? 19Din Günü, kimse kimseye efendilik yapamaz. Ve o gün; buyruk, Allah’a aittir.
TAHLİL:
1-5Gök çatladığı zaman, yıldızlar dökülüp dağıldığı zaman, denizler yarılıp akıtıldığı zaman, kabirler altüst edildiği zaman; kişi, önünden gönderdiği ve geri bıraktığı şeyleri öğrenmiştir.
Bu ayet gurubunda, insanın kıyamet sonrasında, dünyada yaptıklarının, yapması gerekirken yapmadıklarının ve sonradan kendi adına yapılanların hepsini öğrendiği bildirilmektedir.
Pasajda evrenin kıyameti ile ilgili dört oluşum ortaya konmuştur: Bunlardan ikisi gökyüzüne, ikisi de yeryüzüne aittir.
Bütün evrenin değiştirileceği ve insanın mükellefiyetinin sona ereceği bu aşamalardan sonra artık iman etmek hiç bir işe yaramayacaktır:
158Meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin gelmesinden, ya da Rabbinin bazı alâmetlerinin/ göstergelerinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Rabbinin alâmetlerinden/ göstergelerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir yarar sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz; şüphesiz biz de bekleyicileriz.”
(En’am/158)
Bu konuya ait detay daha evvel “İman-ı Yeis” başlığı altında sunulmuştu.
Kıyamet sahneleri açıklanırken daha evvel Tekvir suresinde “denizler kaynatıldığı zaman” ifadesi geçmişti. Burada ise denizlerin kıyamet günündeki durumu “denizler yarılıp akıtıldığı zaman” diye açıklanmaktadır. İki açıklamayı beraber değerlendirirsek, kıyamet anında oluşan depremler nedeniyle yerkabuğu altındaki magmanın denizleri kaynatacağı, denizlerin yarılıp yataklarından taşarak karaları kaplayacağı ve hayat diye bir şey bırakmayacağı anlaşılmaktadır.
Bu ayetlerde ifade edilen olaylar şu ayetlerde de bulunmaktadır:
25Ve o gün gökyüzü bulutlar ile yarılır ve melekler [ışın, radyasyon ve meteorlar] ardı arkasına indirilir.
26İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah’a] özgüdür. Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler için ise o, pek çetin bir gün olmuştur.
27-29Ve o gün, şirk koşmak sûretiyle yanlış; kendi zararına iş yapan o kimse ellerini ısırarak; “Eyvah, keşke elçi ile beraber bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı iz bırakan bir önder edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Öğüt’ten/Kitap’tan o saptırdı. Ve şeytan, insan için bir rezil edenmiş!” der.
(Furkan/25- 29)
13-17Sûr’a bir tek üfleme üflendiği, yeryüzü ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir çarpışla birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, işte o gün, “o olay” olmuştur. Ve gök yarılmıştır, artık o, o gün dayanaksızdır. Tüm güçler, semanın çevresindedirler. O gün Rabbinin büyük tahtını; varlığını birliğini, yüceliğini, en yüksek makamın sahibi olduğunu, yok edilen eski varlıkların yerine yaratılan, daha iyi, daha mükemmel yeni varlıklar yansıtırlar.
(Hakka/16)
Ve Rahman/37, Nebe/19, Müzzemmil/18, Tekvir/6.
Ayetlerdeki kıyamet sahnelerini anlatan fiiller “mutavaat” kalıbıyla verilmiştir. Buradan anlaşılan o ki, bu olaylar kendi kendine olmamakta, Allah’ın plan ve programı çerçevesinde gerçekleşmektedir. Evren tamamen Yüce Allah’ın yaptığı bu programa uymaktadır.
İnsanoğlu kıyamet günü diriltildiğinde dünyada iken yaptıklarını ve yapması gerekirken yapmadıklarını öğrendiği gibi, ölürken de bunlar ile haberdar edilmekteydi. Biz bunu En’am suresin sonunda “Vefat” adıyla özel olarak detaylandırmıştık.
13O gün, o insan, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı şeyler ile haberdar edilir.
14,15Aslında insan, tüm mazeretlerini koysa da bile/tüm perdelerini koysa da bile kendi aleyhine iyi bir gözetmendir: “16Onu çabuklaştırman için dilini ona hareket ettirme! 17Kuşkusuz yaptıklarının-yapmadıklarının birleştirilmesi ve toplanması yalnızca Bizim üzerimizedir. 18O hâlde Biz yaptıklarını-yapmadıklarını topladığımız zaman sen onun toplanmasını izle! 19Sonra, yaptıklarının-yapmadıklarının beyanı; kanıtlarıyla ortaya konması da sadece Bizim üzerimizedir.”
(Kıyamet/13- 19)
Konumuz olan ayetlerdeki “kabirler altüst edildiği zaman” ifadesi, “kabirler altüst edilip içindekiler canlı olarak çıkarılacağı zaman” demektir. İçlerindeki ölüler diri olarak çıkartılmak suretiyle kabirlerin altı-üstüne getirilir.
9-11Peki, o vurguncu insanlar, kabirlerde olanların diriltilip dışa atıldığı, göğüslerde olanların derlenip toparlandığı zaman, hiç şüphesiz o gün, Rablerinin kendilerine gerçekten haber verici olduğunu bilmezler mi?
(Adiyat/9 – 11)
Gökyüzünün yapısı ve düzeni bozulduğunda, yıldızlar da ister istemez yeryüzüne (doğru) düşecektir.
48-51O gün, Allah’ın, her nefsi kazandığı ile karşılıklandırması için, yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek, gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır. O gün, suçluları zincire vurulmuş olarak görürsün. Onların gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplayacaktır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir.
(İbrahim/48- 51)
105-107Sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları savurdukça savuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur ve bir tümsek görmeyeceksin.”
(Ta Ha/105, 106)
Zilzal 1-3yeryüzü, kendi sarsıntısıyla sarsıldığı, yeryüzü, ağırlıklarını çıkardığı ve insanın, “Bu yeryüzüne ne oluyor!” dediği zaman …
(Zilzal/1-3)
6-8Ey insan! Üstün kerem sahibi olan, seni oluşturan, sonra da sana bir düzen içinde biçim veren, sonra da seni dengeleyen, dilediği bir sûrette seni tertip eden Rabbine karşı seni aldatan şey nedir?
Kıyamette / ölürken insanın mutlaka aklını başına toplayacağı; yaptıklarını ve yapması gerekirken yapmadıklarını iyice bildiği açıklandıktan sonra, bu ayetlerde de insanoğluna nankörlüğünün, vurdumduymazlığının, bile bile kabullenmeyip reddedişinin nedeni sorulmaktadır: “Ey insan! Üstün kerem sahibi olan, seni yaratan sonra da sana bir düzen içinde biçim veren sonra da seni dengeleyen, dilediği bir surette seni tertip eden Rabbine karşı seni aldatan şey nedir?”
İnsana yöneltilen bu soru ondan açıklayıcı bir cevap almayı değil, zaten açıklanan bir sürü nimete rağmen ne denli nankörlük yaptığını göstermeye yöneliktir.
Ayetlerdeki ifadelerden anlaşılacağı üzere, ayette “Ey insan!” diye seslenilenler, “ölümden sonra diriliş” hakikatini inkâr edenlerdir.
“İbn Abbas dedi ki: Burada “insan” Velid b. Muğire’dir. İkrime ise Ubey b. Halef’tir, demiştir. Buyruğun Ebu’1-Esed b. Kelede el-Cumahî hakkında indiği de söylenmiştir.”[1]
Ata’nın rivayetine göre İbn Abbas, “Bu ayet Velid b. Muğîre hakkında nazil olmuştur” derken, Kelbi ve Mukatil, bu ayetin İbnu’l-Esed b. Kelde b. Useyd hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Zira bu kimse Hz. Peygamber (s.a.s)’e vurmuş, Cenâb-ı Hak da bu kimsenin cezasını hemen vermemiş ve bu ayetini indirmiştir.[2]
Ayetteki “Rabbine karşı seni aldatan şey nedir?” sorusunun tek cevabı vardır. O da, bu tür insanların ahmaklığı, cahilliği ve aptallığıdır. Zira ahiretin ebedi hayatı karşısında bu dünyadaki geçici zevkleri tercih ederek yanlış bir hayat yaşamanın kabul edilebilir hiçbir mazereti yoktur.
5Ey insanlar! Hiç şüphesiz, Allah’ın yapmak için verdiği söz gerçektir. Onun için bu basit dünya yaşamı sizi aldatmasın. Ve sakın o aldatıcı, sizi, Allah ile aldatmasın. 6Şüphesiz o şeytan, sizin için düşmandır. Onun için siz de onu düşman edinin. Şüphesiz şeytan kendi taraftarlarını alevli ateşin ashâbından olmaları için çağırır.
(Fatır/5, 6)
3Ve O, göklerdeki ve yerdeki Allah’tır. O, gizlinizi ve açığınızı bilir. Kazandığınız şeyleri de bilir.
(En’am/3)
7,8Ve hani Allah, size, iki tâifeden birinin kesinlikle sizin olacağını vaat ediyordu. Siz ise şanı ve şerefi olmayan şeyin/çapulun kendinizin olmasını istiyordunuz. Allah da, kelimeleriyle hakkı yerine oturtmak ve suçluların hoşuna gitmese de gerçeği ortaya çıkarmak ve bâtılı yok etmek için kâfirlerin; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerin arkasını kesmek; hak dini geliştirmek istiyordu.
(Enfal/7, 8)
Ve Nahl/62, Nahl/29, Ankebut/38.
Kur’an’a baktığımızda, Allah’ın rahmeti gereği mühlet vermesini, değerlendirmeyip, aksine buna aldananların varlığını görmekteyiz. Hâlbuki Rabbimiz mühlet vermesine rağmen, aşağıda A’raf suresinden yapılan alıntıda görüleceği gibi tedricen azabı yaklaştırmaktadır.
59Ve Bizi, alâmetleri/göstergeleri göndermekten ancak öncekilerin onları yalanlamış olmaları alıkoydu. Ve Semûd’a, açık, gözle görülebilir biçimde sosyal destek kurumları kurmaları görevini vermiştik de onun sebep olmasıyla haksız davranmışlardı. Ve Biz, o alâmetleri/göstergeleri ancak korkutmak için göndeririz.
(İsra/59)
94Ve insanlara yol gösterimi/Kur’ân gelince, kendilerinin iman etmelerine, sadece “Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?” demeleri engel olur.
(İsra/94)
55Ve kendilerine doğru yol [kitap, elçi] geldiği zaman, insanların iman etmelerine ve Rablerinden günahlarının bağışlanmasını istemelerine sadece “evvelkiler ile ilgili uygulamaların kendilerine gelmesi ya da önlerine azabın gelmesi” konusu engel oldu.
(Kehf/55)
44O hâlde bu sözü/Kur’ân’ı yalanlayanları Bana bırak! Biz onları bilmedikleri yerden yakalayacağız. 45Ve Ben, onlara mühlet veririm; süre tanırım, çünkü Benim plânım zordur/sağlamdır.
(Kalem/44, 45)
Bazı insanlar Allah’ın rahmeti gereği mühlet vermesini değerlendirememiş, dünya hayatının nimet ve şaşaasına aldanıp şımarmışlar ve fırsatı heba etmişlerdir. A’raf suresindeki şu ayetler Rabbimizin insana mühlet vermesinin nedenini açıklamaktadır:
182Ve âyetlerimizi yalanlayanları, bilemeyecekleri yönden derece derece, yavaş yavaş değişime/ yıkıma yaklaştıracağız.
183Ben onlara süre de tanırım. Kesinlikle Benim plânım pek çetindir.
(A’raf/182, 183)
Bu ayetlerde de görüldüğü gibi, Allah’ın ayetlerini yalanlayanlar, kendileri farkına varamayacak şekilde yavaş yavaş helâke sürüklenmektedirler. Bu yalanlayıcılar günah işledikleri zaman hemen cezalandırılmazlar; çünkü Allah onlara mühlet vermiştir. Buna karşılık, hemen cezalandırılmamaları sebebiyle şımarırlar ve içinde bulundukları durumun aslında kendileri için bir tuzak olduğunu fark etmezler. Öyle bir tuzak ki, hemen cezalandırılmadıklarını gördükleri için tutkularının peşinde koşmaya başlarlar, Allah’ı hiç düşünmez olurlar, hesap vereceklerini unuturlar ve bulundukları ortamı terk edemez olurlar. Bu hallerinden dolayı da, hiç farkına varmadan yaptıkları işlerin tutsağı olarak kendi kötü sonlarını hazırlamış olurlar. İşte, Allah’ın plânı, tuzağı budur. Üstelik bu plân, içine düşen kişinin helâke sürüklendiğini anlayamaması sebebiyle çok da çetindir.
Yalanlayıcılara hazırlanmış olan bu plân, En’am suresinde de dile getirilmiştir:
44Derken kendilerine hatırlatılanı terk ettiklerinde, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki, kendilerine verilen şeylerle ‘sevince kapılıp şımarınca’, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar, umutları suya düşenler oldular.
45Böylece şirk koşarak, küfrederek yanlış; kendi zararlarına iş yapan topluluğun kökü kesildi. –Ve tüm övgüler, âlemlerin Rabbi Allah’adır; başkası övülemez.–
46De ki: “Hiç düşündünüz mü, eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alır ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah’tan başka getirebilecek ilâh kimdir?” Bak, Biz âyetleri nasıl açıklıyoruz. Sonra da onlar sırt çevirip engelliyorlar?
47De ki: “Kendinizi hiç düşündünüz mü, Allah’ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse, şirk koşarak yanlış davrananlar; kendi zararlarına iş yapanlar toplumundan başkası mı değişime/yıkıma uğratılmış olur?”
48Ve Biz gönderilen elçileri, ancak müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere göndeririz: Artık kim iman eder ve düzeltirse, artık onlara hiç korku yoktur. Onlar mahzun olmayacaklar da.
49Âyetlerimizi yalanlayanlara da, yapmakta oldukları hak yoldan çıkışlar yüzünden azap dokunacaktır.
(En’am/44–49)
Konumuz olan ayetlerdeki “seni yaratan sonra da sana bir düzen içinde biçim veren, sonra da seni dengeleyen, dilediği bir surette seni tertip eden” ifadesi, “senin her şeyini yerli yerinde yaratan” demektir.
1-10Kur’ân’ı ve onun yaydığı sosyal aydınlığı, Kur’ân’ı izleyen Elçi ve mü’minleri, Kur’ân ışığı ile aydınlanan toplumları, Kur’ân ışığından yoksun kalan toplumları, bilginleri ve bilginleri yücelten bilgileri, kara cahilleri ve kara cahilleri bu hâle getiren ilke ve anlayışları, benliğini bulmuş kimseleri ve benlik bulduran etmenleri –ki O, ona taşkınlık yapma ve kendini koruma içgüdülerini/günah işleme ve “Allah’ın koruması altında olma yeteneklerini ilham etti– kanıt gösteririm ki, benliğini arındıran gerçekten kurtulmuştur. Onu bilerek reddeden de kesinlikle zarara uğramıştır.
(Şems/1-10)
1-5Oluşturup düzene koyan, ölçümlendirip sonra yol gösteren, otlağı çıkarıp sonra da onu kapkara bir sel atığı hâline getiren Rabbinin yüce adını temize çıkar.
(A’la/1-5)
37-41Arkadaşı konuşarak ona, “Seni topraktan, sonra bir damla sudan oluşturan, daha sonra da seni olgun insan hâline getirene mi inanmıyorsun? Fakat ben; O, benim Rabbim Allah’tır. Ve ben Rabbime kimseyi ortak koşmam. Kendi bağına girdiğin zaman: “Maşallah, lâ kuvvete illa billâh” [Allah ne isterse o olur. Allah’tan başka hiçbir güç yoktur] deseydin ya! Sen her ne kadar beni, malca ve evlatça kendinden az görüyorsan da, belki Rabbim bana, senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin üstüne de gökten felaketler gönderir de senin bağ, kaygan bir toprak hâline geliverir. Yahut bağının suyu yerin dibine çekilir de bir daha onu aramaya güç yetiremezsin” dedi.
(Kehf/37-41)
Merhum Seyyid Kutub, insanın anatomik ve fizyolojik yapısındaki mucizevî dengeyi çok güzel açıklamıştır. Bu açıklamanın bir kısmını sunuyoruz:
İşte, insanın engin kerem sahibi olan Rabbi onu bu güzel sitemle uyarmaktadır. Bu güzellikle ona hatırlatmaktadır. Fakat buna rağmen insan yanlış şeylere dalmaktadır. Kendisini yaratan, belini doğrultan ve dengede tutan Rabbine karşı edepsizlik yapmaktadır.
İnsanın bu kadar güzel, düzgün, dengeli, şekil ve görev açısından mükemmel biçimde yaratılması gerçekten uzun uzun düşünmeyi, çok çok şükretmeyi, son derece edepli terbiyeli davranmayı ve kendisine bu güzel yaratılışı lütfunun, ihsanın ve korumasının gereği olarak bahşeden engin kerem sahibi rabbine derinden sevgi beslemeyi gerektirir. Çünkü yüce Allah insanı dileseydi başka bir şekilde de yaratabilirdi. Fakat O her şeye rağmen insan için bu güzel, düzgün ve dengeli şekli seçmiştir.
Şüphesiz insan, yapısı gerçekten güzel ve düzgün, özü itibariyle dengeli bir yaratıktır. İnsanın bünyesindeki yaratmanın Hayret verici güzellikleri onun anlama kapasitesinin çok üstündedir. İnsanın etrafında gördüğü her şeyden daha Hayret vericidir.
Bu güzellik, düzgünlük ve denge insanın hem bedensel yapısında, hem akli yapısında hem de ruhsal yapısında gözlenebilmektedir. Ve bütün bunlar insanın bünyesinde şahane bir güzellik ve düzgünlük içinde dizilmiştir, uyum içine girmiştir.
İnsanın organik yapısının mükemmelliğini, inceliğini ve sağlamlığını ortaya koymak amacı ile yazılmış çaplı kitaplar vardır. Bu yaratığın bünyesindeki Hayret verici güzellikleri burada geniş biçimde verme imkânımız yoktur. Biz burada yalnız bazılarına değinmekle yetineceğiz.
İnsanın bedensel yapısını meydana getiren en genel sistemlerin her biri hayret verici güzelliktedir. İnsanların karşılarında durup dehşete kapıldığı insan yapısı ile sanat ve sanayi güzelliklerinin bütün hayret verici ürünleri asla karşılaştırılamaz. Bunlar: İskelet sistemi, kas sistemi, cilt sistemi, sindirim sistemi, kan dolaşımı sistemi, solunum sistemi, üreme sistemi, bezler sistemi, sinir sistemi, boşaltım sistemi, tat alma sistemi, koklama, işitme ve görme sistemleridir. İnsanlar insan yapısı sanatlara yönelmekte fakat incelikleri, derinlikleri ve büyüklükleri her türlü takdirin üstünde olan bu sistemleri unutmaktadırlar! “İngilizce yayınlanan Bilimler Dergisinde deniyor ki: İnsan eli eşsiz, Hayret verici doğal güzelliklerin başında yer almaktadır. Sadeliği, gücü ve hızlı uyum sağlaması yönünden insan elinin işlevini görecek bir makineyi yapmak gerçekten çok zordur, hatta imkânsızdır. Mesela bir kitap okumak istediğinde onu elinle rahatlıkla alıyorsun. Sonra onu okumaya en uygun biçimde indiriyorsun. İşte onu doğru biçimde ve otomatik olarak yerleştiren bu eldir. Kitabın bir sayfasını çevirmek istediğinde parmaklarını yaprağın altına koyuyor ve üzerine basıyor. Hem de kâğıdı çevirerek derecenin ne altında ne de üstünde bir biçimde. Sonra yaprağın çevrilmesiyle baskıya son veriyor. Kalemi tutan ve onunla yazı yazanda eldir. İnsanın günlük hayatında kaşıktan bıçağa ve daktiloya varıncaya kadar tüm adet ve edevatı kullanan. Pencereleri açıp kapatan ve insanın her istediğini kaldırıp taşıyan da eldir. Her iki el yirmi yedi kemikten ve on yedi kas sisteminden oluşmaktadır.”
“İnsan kulağının [orta kulak] küçük bir kesimi yaklaşık dört bin kadar ince ve karmaşık kıvrımdan meydana gelen, şekil ve hacim bakımından hayret verici bir düzene sahip bir kompleksten oluşmaktadır. Bu kıvrımların bir musiki aletini andırdığını söylemek mümkündür. Öyle anlaşılıyor ki, bunlar gök gürültüsünden ağaç hışırtısına kadar meydana gelen her sesi ve gürültüyü herhangi bir şekilde alıp beyne aktaracak biçimde hazırlanmıştır. Ayrıca orkestradan veya kendi düzenli bütünlüğü içinde her müzik aletinin çıkardığı tüm sesleri birbirinden şahane biçimde ayarlayacak yapıdadır.”
“Gözdeki görme duyusunun merkezi, ışığı karşılayan yüz otuz milyon sinir uçlarından meydana gelmiştir. Kirpiklerle beraber göz kapakları onu, gece gündüz korumaktadır. Göz kapağının hareketi refleks halindedir ve gözü topraktan, mikroplardan ve yabancı maddelerden korumaktadır. Kirpikler meydana getirdikleri gölge ile güneş ışınlarının keskinliğini kırmaktadırlar. Göz kapaklarının hareketi, bu korumanın yanında gözün kurumasını da engellemektedir. Gözü kuşatan ve gözyaşı adı verilen salgıya gelince bu göz için en güçlü en etkili temizleyicidir.”
“İnsandaki tat alma cihazı dildir. Dilin bu eylemi içinde epitelyum hücreleri bulunan tat alma hücrelerinin dilin üzerinde oluşturduğu kaygan dokularla gerçekleşir. Bu dokuların değişik şekilleri vardır. Bunların bir kısmı ipliksi, bir kısmı mantarsı, bir kısmı ise mercimeksidir. Bu dokular, tat alma sinirlerini ve dilin damarlarını beslemektedir. Yeme esnasında tat alma sinirleri etkilenmektedir ve bu etkiyi beyne iletmektedir. Bu cihaz ağzın girişindedir. Böylece insanın zararlı olduğunu hissettiği bir şeyi hemen dışarı atması mümkün olmaktadır. İnsan bu cihazla acı ve tatlıyı, soğuk ve sıcağı, tuzlu ve tuzsuzu, zehirli ve benzeri şeyleri hissetmektedir. Dil, küçük, ince tat alma hücrelerinden dokuz binini ihtiva etmektedir ve bu hücrelerin her biri birkaç sinirle beyine bağlıdır. Buna göre sinirlerin sayısı kaçtır, hacimleri nedir, tek olarak nasıl çalışırlar, beyinde duyuyu nasıl toplayıp oluştururlar, bilmiyoruz.”
Vücudun her tarafını bütünüyle kuşatan sinir sistemi, vücudun her tarafından geçen ince ve kendisinden daha çok başkalarına bağlı olan ince, küçük duyarlılık hücrelerinden oluşmaktadır. Bunlarda, merkezi sinir sistemine bağlıdırlar. Vücudun herhangi bir tarafı etkilendiğinde isterse bu etkilenme insanı kuşatan havanın sıcaklığında ufak bir değişme olsun bu durumda sinir hücreleri bu duyguyu vücuda yayılmış olan merkezlere iletirler. Bunlar da duyuyu beyne iletirler. Böylece beynin gerekli tepkiyi göstermesi sağlanır. Sinirlerdeki işaretlerin ve uyarıların hızı saniyede yüz metreye ulaşır.”
“Sinir sistemine baktığımızda onun bir kimya laboratuarındaki bir işlemi andırdığını görürüz. Yediğimiz yemeklere baktığımızda onların hayret verici maddelere dönüştüğünü fark eder ve orada meydana gelen işlemin gerçekten hayret verici olduğunu kesin anlarız. Çünkü burada midenin kendisi dışında hemen hemen her şey yenir.
Önce bu kimya lâboratuarına bir kaç çeşit basit yiyecek maddelerini koyalım ve bu konuda lâboratuarın kendisine ait düzenini hiç göz önünde bulundurmayalım. Sindirme kimyasının onları nasıl ayrıştırdığını düşünmeyelim. Biz birkaç et parçası, fasulye buğday ve kızartılmış balık yiyoruz. Sonra da bir miktar su içiyoruz.
Mide bu karışımın arasındaki yararlı maddeleri seçip almaktadır. Yemeğin her çeşidini ezmekte ve onları kimyasal bölümlerine ayırmaktadır. Geri kalanını yeni proteinlere dönüştürmektedir. Bunlar değişik hücrelerde gıdalar haline gelmektedir. Sindirim sistemi bu sırada kalsiyum, kükürt, iyot, demir ve diğer bütün zaruri maddeleri seçmektedir. Ve bu sırada öz maddelerin zayi olmamasına özen göstermekte, hormonların üretilmesine imkân sağlamakta ve hayat için gerekli olan tüm ihtiyaçların düzenli ölçüler içinde ve her zaruri ihtiyacın hazır hale gelmesine dikkat etmektedir. Açlık gibi herhangi bir geçici durumu karşılamak amacı ile yağ ve diğer ihtiyati maddeleri depo etmektedir. Bütün bunları insan düşüncesinden ve onun yorumundan habersiz yapar. Biz sayılamayacak derecede çok olan bu maddeleri bu kimyasal lâboratuara döküyoruz ve yaklaşık olarak bütünü ile yaptığımız işlerden sarfınazar ediyor, gerisine karışmıyoruz. Böylece hayatımızın devamı için gereken otomatik bir işlem saydığımız bu faaliyete sırtımızı dayamış oluyoruz. Bu yiyecekler sindirilip ve yeniden hazırlanıp sürekli olarak milyonlarca hücreye dağıtılır. Bu hücrelerin sayısı yeryüzündeki bütün insanların sayısından fazladır. Her hücreye ulaştırılması gereken bu kesin maddelerin sürekli ve tek tek her hücreye ulaştırılması gerekmektedir. Ve bu belli düzenin ihtiyaç duyduğu maddelerin dışında başka şeylerin ona götürülmemesi gerekir. Bu kesin maddelerinde kemik, tırnak, et, saç, göz ve diş yapacak olan her hücreye kendisine has besinlerin ulaştırılması gerekir.
Demek ki burada insan zekâsının icat ettiği en mükemmel laboratuarda daha çok maddelerin elde edildiği bir kimya lâboratuarı bulunmaktadır. Yine burada şu ana kadar dünyanın tanıdığı nakil ve dağıtım düzenlerinin çok ilerisinde bir dağıtım düzeni vardır. Burada her şey son derece düzenli bir şekilde gerçekleşmektedir.”
İnsanın diğer bütün cihazları hakkında da çok şey söylenebilir. Fakat bu cihazlar açık seçik olmalarına rağmen herhangi bir şekilde hayvanların da sahip olduğu cihazlardır. İnsanın kendisine has özellikleri ise eşsiz olan akli ve ruhi özellikleridir. İşte bu surede özellikle üzerinde durulan konu budur. Şöyle ki “Ey insan!” çağrısından sonra, “O, seni yaratan, belini doğrultan ve seni dengeli kılan” demektedir.
İşte bu mahiyetini bilmediğimiz, kavramadığımız özel akli kavrayış. Çünkü akıl anladığımız şeyleri anlamamızı sağlayan araçtır. Fakat akıl kendisini kavrayamaz. Nasıl kavradığını da idrak edemez.
Bütün bu algılanan imajların ince ve dakik bir şekilde dizilmiş olan sinir sistemi yolu ile beyne ulaştığını varsayıyoruz. Fakat bunlar nereye saklanmaktadır? Eğer bu beyin doğru bir bant şeridine benzetilse insan ortalama ömrü olan altmış senede onca tabloları, kelimeleri, olguları, duyguları yığınlarca malumatı kaydetmek için milyarlarca metre şeride ihtiyaç duyacaktı. Ancak bu durumda onları bir süre sonra hatırlayabilirdi. Nitekim insan bu olayları onlarca sene sonra, niye yıllar geçtikten sonra rahatlıkla hatırlayabilmektedir! Sonra akıl tek tek kelimelerden, tek tek olgulardan, tek tek olaylardan ve tek tek tablolardan bütün bir kültürü oluşturmak için nasıl onları bir bütünlük içine sokuyor? Sonra onları malumat yığınından sistemli bilgiye nasıl dönüştürüyor? Anlaşılabilecek şeylerden anlayışa, deneyimlerden kesin bilgiye nasıl ulaşıyor?
Bu, insanın en belirgin özelliklerinden biridir. Fakat bununla beraber bu özellik insanın en büyük özelliği değildir. En üstün ayırıcı vasfı olmadığı gibi. İnsanda Allah’ın ruhundan gelen, hayret verici bir ateş parçası da vardır. Bu insanın kendine has olan ruhudur. Bu ruh insanı varlığın güzelliğine ve varlığı yaratanın güzelliğine götürür. Ve ona hiçbir sınırı olmayan mutlak varlık ile temasa geçişinden kaynaklanan güzel ve mutlu anlar bağışlar. Tabi ki bu, evrendeki güzelliğin kaynakları ile temasa geçtikten sonra gerçekleşebilir.
Bu, insanın mahiyetini anlayamadığı ruhtur. İnsan kavrayabileceği somut gerçekleri daha yeterince kavrayamadığı halde bunu nasıl kavrayabilir, nasıl tanıyabilir? İnsan bu ruh sayesinde yeryüzünde yaşadığı halde sevincin ve üstün saadetin kaynağına erişebilir. Bu ruh onu yüceler âlemi ile temasa geçirir. Onu cennetlerdeki sonsuz hayata kendisi için belirlenen güzel hayata hazırlar. Bu mutlu dünyada ilahi güzelliğe bakmaya hazırlar.
İşte, bu ruh… Yüce Allah’ın insana en büyük hediyesidir, bağışıdır. İnsanı insan yapan da budur. Allah’ın adı ile kendisine hitap ettiği de budur. “Ey insan!” Utandırıcı şekilde kendisini kınaması da bu özelliğinden kaynaklanmaktadır. “Engin kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatan nedir?” İşte bu Yüce Allah’tan insana doğrudan yöneltilmiş bir sitemdir. Çünkü Yüce Allah ona seslenmekte, o ise kendisinin önünde günahkâr, kusurlu ve gururlu bir şekilde durmaktadır. Allah’ın yüceliğini takdir etmemekte ve O’nun huzurunda edebini takınmamaktadır. Sonra Allah ona büyük nimetini hatırlatmakta, sonra da bu konudaki eksiklerini, edepsizliğini ve gururunu dile getirmektedir.
Bu gerçekten karşısında ezilinmesi gereken bir sitemdir. İnsan kendi gerçeğini, gerçek bilgi kaynağını ve Rabbinin huzurundaki gerçek konumunu düşündüğünde bu sitemin dehşetini kavrayacaktır. Rabbi ona bu şekilde seslenmekte ardından ona bu şekilde serzenişte bulunmaktadır:
“Ey insan! Seni engin kerem sahibi Rabbine karşı aldatan nedir? O, seni yaratan, belini doğrultan ve seni dengeli kılan, dilediği biçimde sana şekil veren Rabbine…”
Ardından bu gururun ve kusurların sebebi ortaya konuyor. Bu ise hesap gününü yalanlamaktır. Yüce Allah hesabın gerçek mahiyetini bildirmekte ve her işin karşılığının farklı olacağını, pekiştirici ve kesin bir biçimde ortaya koymaktadır.[3]
9-12Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! Aslında siz, şüphesiz üzerinizde, yaptığınız şeyleri ezberleyen, saygın yazıcılar olmasına rağmen, Din’i yalanlıyorsunuz.
Bu ayetlerde önce müşriklerin kör kabullerden oluşan inançları reddedilmekte, sonra da “Aslında siz, şüphesiz üzerinizde, yaptığınız şeyleri ezberleyen, saygın yazıcılar olmasına rağmen, Din’i yalanlıyorsunuz” denilerek yaptıklarının bir bir kayıt altına alındığı, bunun idrakinde olmadıkları için de Din’i düşünmeden yalanladıkları uyarısı yapılmaktadır. İnsanın yapısında sayısız yazıcı [hafıza, bellek] hücresi bulunmasına ve işlediği her davranışın kaydedilmesine rağmen “din”i yalanlaması insanın yaratılış üzerinde yeterince düşünmemesinden kaynaklanmaktadır. Allah insanı yaratıp da başıboş deve gibi salıvermemiştir. Bunun tersini düşünmek yaratılış üzerinde akıl yormamak demektir. Konumuz olan ayetlerde bir bakıma inkârcılara “İster kabul edin, ister etmeyin, gerçek böyledir. Her insan üzerinde kayıt yapan hücreler vardır; onlar iyi ya da kötü ne yapıyorsanız her şeyi kaydetmektedirler. Onlardan asla kaçamaz ve gizlenemezsiniz. Gizli, aşikâr hepsi önünüze konacaktır” mesajı verilmektedir.
36Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37O, ayarlanmış meniden bir nutfe değil miydi? 38Sonra bir embriyon idi de sonra onu oluşturmuş, sonra da düzene koymuştur; 39ki ondan da iki eşi; erkek ve dişiyi var etmiştir.
40Peki, bütün bunları yapan, ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?
(Kıyamet/36- 40)
1-4Bilginler ve Târık; delip geçen Kur’ân âyetleri grubu tanıktır ki, kesinlikle her benliğini tamamlamış varlığın üzerinde birtakım koruyucular vardır.
5Onun için insan neden oluşturulmuş olduğuna bir baksın;
(Tarık/1-5)
16Ve andolsun insanı Biz oluşturduk. Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız. 17,18Onun sağından ve solundan (her yanından) yerleşik iki tesbitçi onun her işini tesbit edip dururken, insan hiçbir söz söylemez ki yanında hazır gözetleyen bulunmasın.
(Kaf/16- 18)
Ayette geçen “Din”, Maun suresinde konu edilen “Din” olup Fatiha suresinde de geçen “Yevmi’d-Din [Din günü, hesaplaşma günü]” kast edilmiştir.
“Din’i yalanlamak” konusu Maun suresinin tahlilinde açıklandığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
Daha önce de değindiğimiz gibi, ayetteki “… şüphesiz üzerinizde, yaptığınız şeyleri ezberleyen, saygın yazıcılar …” ifadesiyle insanın yaratılıştan kendi bünyesinde hafıza hücrelerinin var olduğu ve her şeyi kayıt altına aldığı bildirilmektedir.
25-29Ve kitabı solundan verilen kimseye gelince; işte o: “Keşke kitabım bana verilmeseydi, hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim. Ne olurdu o iş bitmiş olsaydı. Malım bana hiç yarar sağlamadı. Gücüm/otoritem de benden yok olup gitti” der.
(Hakka/25-29)
10-14Kitabı kendisine arkasından verilen kişiye gelince de o, ölümü çağıracak ve alevli ateşe girecektir. Şüphesiz o, yakınları içinde sevinçli idi. Şüphesiz o, asla dönmeyeceğine kani idi.
(İnşikak/10-14)
13,14Ve her insanın kendi yaptıklarının karşılıklarını, ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. Ve Biz, kıyâmet günü açılmış bulacağı kitabı onun için çıkarırız: “Oku kendi kitabını! Bugün kendi zatın, kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!”
(İsra/13, 14)
48Ve onlar, saf hâlinde Rabbine yayılmışlardır: “Şüphesiz sizi ilk önce oluşturduğumuz gibi Bize geldiniz. Aslında siz, sizin için buluşma zamanı gerçekleştirmeyeceğimize bâtılca inanıyordunuz.”
49Ve Kitap/ amel defteri konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük-küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez.
(Kehf/48, 49)
59Görünmezin, duyulmazın, geçmişin, geleceğin anahtarları da yalnızca O’nun katındadır. O’ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.
60Ve O, sizi geceleyin vefat ettiren; geçmişte yaptıklarınızı, yapmanız gerekirken yapmadıklarınızı bir bir hatırlattıran, gündüzün elde ettiğiniz şeyleri bilen, sonra adı konmuş süre sonunun gerçekleşmesi için sizi kaldırandır. Sonra dönüşünüz yalnızca O’nadır. Sonra O, yaptıklarınızı size haber verecektir.
61Ve Allah, kulları üzerinde hükümranlığı sürdürür ve O, sizin üzerinize koruyucular gönderir. Sonra da sizden birinize ölüm geldiği vakit elçilerimiz, hiç eksik-fazla yapmadan, onu vefat ettirirler; onlara geçmişte yaptıklarını, yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlatırlar. 62Sonra kendi gerçek Mevlâları Allah’a döndürülürler. Dikkatli olun, hüküm ancak O’nundur ve O, hesap görenlerin en süratlisidir.”
(En’âm/59- 62)
13Şüphesiz ki “ebrar/iyi adamlar”, elbette bol nimet, mutluluk cennetinin içindedirler.
14-16Din-iman tanımayıp kötülüğe batmış olanlar da kesinlikle cehennemdedirler. Din Günü cehennemden kaybolmamak üzere cehenneme yaslanacaklardır.
17Din Günü’nün ne olduğunu sana ne bildirdi? 18Sonra bir kere daha, Din Günü’nün ne olduğunu sana ne bildirdi? 19Din Günü, kimse kimseye efendilik yapamaz. Ve o gün, buyruk, Allah’a aittir.
Amellerin kayıt altına alınmasının sonuçları bu ayetlerde de yine karşıtlık metodu ile açıklanmaktadır. “Ebrar”dan olanlar “Naim” cennetlerine; “Füccar”dan olanlar ise cehenneme gidecektir.
Ebrar ve Füccar terimleri ile ilgili Abese suresinde yaptığımız açıklamaları burada da naklediyoruz:
BİRR VE EBRAR KAVRAMLARI
“Takva” sözcüğünün anlamdaşı durumunda olan Birr” sözcüğü, “her türlü hayır ve iyilik işlerinde genişlik, ihsan, itaat, doğruluk, bol bol iyilik” demektir. Sözcük, bu geniş anlam alanıyla her türlü iyiliği, ihsanı ve hayırlı davranışı kapsamaktadır.
“Birr”, Kur’an’da şöyle tanımlanmıştır:
177Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz “iyi adamlık” değildir. Ama “iyi adamlar”, Allah’a, Âhiret Günü’ne/Son Gün’e, meleklere, Kitab’a, peygamberlere inanan; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve özgürlüğü olmayanlara, Allah’a/mala/vermeye sevgisi olmasına rağmen veren ve salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan-ayakta tutan], zekâtı/vergiyi veren kimselerdir. Ve de sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getiren, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreden kimselerdir. İşte onlar, özü-sözü doğru olanlardır. Ve işte onlar, Allah’ın koruması altına girmiş kişilerin ta kendileridir.
(Bakara/177)
“Birr” sözcüğü isim olarak kullanıldığı gibi, ism-i fail olarak da kullanılır ve bu takdirde “çok çok iyilik yapan” anlamına gelir. Meselâ müminler çok çok iyilik yaparak “birr”in bizzat kendisi hâline gelirler. Kur’an böyle kimseleri “berr” sözcüğünün çoğulu olan “ebrar” sözcüğü ile tanımlamış ve bu sözcüğü “müttekîn [iyiler, Allah’a saygılı insanlar]” anlamında kullanarak “muttekin”e sunulan nimetlerin “ebrar”a da sunulacağını bildirmiştir:
198Ama, Rablerinin koruması altına girmiş kişilere gelince, onlar için, Allah katından bir yolcu ikramı olarak, altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetler vardır. Ve Allah katındaki, “iyi adamlar” için daha iyidir.
(Âl-i Imran/198)
18-21Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! “Ebrar”ın/iyi adamların kaydı, kesinlikle Illıyyin’dedir. –Illıyyin’in ne olduğunu sana ne bildirdi? Yaklaştırılmışların tanık olduğu rakamlanmış/ yazılmış bir kayıttır!–
22-28Şüphesiz ki “Ebrar/iyi adamlar”, elbette, Naim’in içindedirler, tahtlar üzerinde beklenti içindedirler. Yüzlerinde nimetin aydınlığını görürsün. Onlar, mühürlü saf bir içkiden sulanırlar. Ki onun mühürü/ neticesi misktir. Karışımı Tesnim’dendir. Yaklaştırılmışların içecekleri bir pınardandır. –Artık yarışanlar, işte bunda yarışmalıdırlar.–
(Mutaffifin/18- 28)
Sosyal hayatın kurulması ve sağlıklı işlemesi açısından çok önemli olan ve âdeta insanlar arasındaki kaynaşmanın harcı olan “birr”, takva sahibi müminlerin olmazsa olmaz bir özelliğidir. Bu özelliğe bizzat “takva” denmese de, “takvalı olma hâli” denebilir. Zaten Rabbimiz de bize bu özelliğe sahip kişiler ile, yani “ebrar [iyiler, yardımseverler]” ile beraber ölmeyi istememizi tavsiye etmektedir:
“Rabbimiz! Evet, ‘Rabbinize inanın!’ diye imana çağıran bir sesleniciyi duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi sil ve canımızı ebrar [iyiler, yardımseverler] ile birlikte al.”
(Âl-i Imran/193)
FÜCUR VE FÜCCAR KAVRAMLARI
“Fücur” sözcüğü sözlükte “yarmak, bir şeyi genişçe yarıp açmak” olarak tarif edilmiştir. Kur’an, bu eylemin olumlusu için “fecr”, olumsuzu için “fücur” sözcüklerini kullanmıştır.
Kur’an’ın olumsuz anlamda kullandığı “fücur” sözcüğü, gerek dil bilimciler ve gerekse din bilginleri tarafından “Şakku setri’d-diyanet [diyanet örtüsünün yırtılması, çatlaması]” olarak ifade edilmiştir. Bu şekilde din-iman örtüsünü yırtıp atanlara “facir” denir. Bu sözcüğün çoğulu da “füccar” veya “fecere” şeklinde ifade edilir:
5Aslında o insan, önünü; kalan ömrünü din-iman tanımayıp kötülüğe batmakla geçirmek istiyor: 6Soruyor: “Kıyâmet günü ne zamanmış?”
(Kıyamet/5, 6)
26-28Ve Nûh dedi ki: “Bu yerde dolaşan kâfirlerden; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerden bir tek kişi bırakma. Şüphesiz ki Sen onları bırakırsan, kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece din-iman tanımayıp kötülüğe batan ve kâfir; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden çocuklar doğururlar. Rabbim! Benim için, anam-babam için, mü’min olarak evime giren kişiler için ve mü’min erkekler ve mü’min kadınlar için mağfiret et/bağışla hepimizi! Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlara da sadece yok oluşu arttır.”
(Nuh/26-28)
İmanın dışa yansıması nasıl ki “takva” ya da “amel-i salih” ise, küfrün dışa yansıması da “fücur”dur. Yani fücur işlemek, gerçek imana sahip olmayanların bir karakteridir. Çünkü Allah inancı, insanın haram-helal, hayır-şer, cennet-cehennem gibi kategorilerin bilincinde olmasını sağlar. Dolayısıyla bu bilinç insanın fücur işlemesine engel olur. Zaman zaman hataya düşen insan için daima “tövbe etme” imkânı vardır. Ancak insan aynı hatayı tekrarlamamak şartı ile Allah’ın affediciliğine sığınmalıdır. Tövbeden sonra sözünde durmamak, yalan söylemek tam anlamıyla fücur işlemektir.
Sınırları dinle belirlenmiş davranışlara karşı çıkmak, din adına kural tanımamak, dinle getirilen kısıtlamaları kabul etmemek, dolayısıyla her türlü irili ufaklı günahı işlemek facirlerin en belirgin özelliklerindendir. Bu insanlar dünyada yaptıklarının hesabını vereceklerine inanmadıklarından ya da Allah’a döneceklerini düşünmediklerinden, her türlü fücuru işlemekten çekinmezler.
Kur’an, fücuru işleyenlerin kâfir ve cehennemlik olduklarını bildirmiştir:
14-16Din-iman tanımayıp kötülüğe batmış olanlar da kesinlikle cehennemdedirler. Din Günü ondan kaybolmamak üzere oraya yaslanacaklardır.
(İnfitar/14-16)
7-13Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Şüphesiz, “din-iman tanımayıp kötülüğe batanlar”ın kaydı, kesinlikle, Siccin’dedir. –Ve “Siccin”in ne olduğunu sana ne bildirdi? -O, rakamlanmış/ yazılmış bir kayıttır! O gün, yalanlayanların; karşılık gününü yalanlayanların vay haline! Ve karşılık gününü, kendisine âyetlerimiz okunduğu zaman, “Eskilerin masalları” demiş olan tüm sınırları aşan günahkârlardan başkası yalanlamaz.–
(Muttaffifin/7-13)
28Yoksa, iman eden ve de sâlihâtı işleyenleri Biz, yeryüzündeki o bozguncular gibi mi yaparız? Yoksa Allah’ın koruması altına girmiş o kimseleri din-iman tanımayıp kötülüğe batanlar gibi mi yaparız?
(Sad/28)
İslâm dışı yaşayan, Allah’a teslim olmayan, din-iman tanımaz kimseler olan fücur ehli, takva karşıtı olan davranışları sonucunda, kendilerini oradan hiç kimsenin kurtaramayacağı cehenneme girecek, kesinlikle müminler [muttakiler] ile bir tutulmayacak, onlarla aynı kefeye konulmayacaktır:
7İşte böylece Biz, kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur’ân vahyettik.
Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir.
(Şûra/7)
14Ve Saat’in dikildiği günde de, işte o gün onlar ayrılırlar.
15Şimdi iman etmiş ve düzeltmeye yönelik işler yapmış kimselere gelince; artık onlar, bir bahçe içinde neşelendirilirler.
(Rum/14- 15)
16O buluşma günü, onlar, meydana çıkarlar. Kendilerinden hiçbir şey Allah’a karşı gizli kalmaz. –‘Bugün mülk kimindir?’, ‘Sadece tek ve kahredici olan Allah’ındır!’–
17Bugün her kişi kazandığının karşılığını alacaktır. Bugün haksızlık diye bir şey yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir.
(Mu’min/16-17)
Son ayetteki “… O gün [Din günü], kimse kimseye malik olmaz [efendilik yapamaz]. Ve o gün buyruk Allah’a aittir” ifadesinde asiler için büyük bir tehdit bulunmaktadır:
214Ve en yakın oymağını uyar.
(Şuarâ/214)
26İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahmân’a [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah’a] özgüdür. Kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler için ise o, pek çetin bir gün olmuştur.
(Furkan/26)
Fatiha 1-7“Yarattığı bütün canlılara nimet veren, yarattıklarına çok merhametli Allah adına: “Tüm övgüler, âlemlerin Rabbi, yarattığı bütün canlılara nimet veren, yarattıklarına çok merhametli olan, herkesin iyi ya da kötü yaptığı tüm edim ve eylemlerin karşılığını göreceği âhiret gününün sahibi, yöneticisi Allah’adır; başkası övülmemelidir. Yalnız Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım isteriz. Bizi, üzerlerine gazap dökülmüşlerin ve şaşkınlığa saplanmışların yolunun dışındaki, kendilerine nimet verdiklerinin yolu olan dosdoğru yola ilet!”
(Fatiha/1- 4)
Ve En’am/94, Kasas/74,75, Bakara/48, Bakara/254.
15-17Ve onlar: “Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir. Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz? Önceki atalarımız da mı?” diyorlar.
18De ki: “Evet, siz de çok aşağılanmış olarak diriltileceksiniz…”
19,20Artık o zorlu bir haykırıştan ibarettir. Bir de bakmışsın ki, onlar karşıda duruverirler. Ve “Eyvah bizlere! İşte bu, Din Günü’dür!” derler.
–“21İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz Ayırma Günü’dür!”–
(SAFFAT/ 15- 21)
Allah, doğrusunu en iyi bilendir.
[1] (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)
[2] (Razi; el Mefatihu’l Gayb)
[3] (Seyyid Kutup; Fizılali’l Kur’ân)
İNŞİKKAK
Adını 1. ayetteki “ انشقّتinşakkat” fiilinin mastarı olan “ الإنشقاقinşikak” sözcüğünden alan sure Mekke’de 82. sırada inmiştir.
Sure, bir önceki sure olan İnfitar’ın devamı mahiyetinde olup ilk beş ayeti “zaman zarfı” olarak İnfitar’ın son ayetinin öğesi durumundadır. “Zaman zarf”ı olan bu bölümde kıyametin nasıl ve ne zaman gerçekleşeceği anlatılmış ve kıyametin gerçekleşeceğine ilişkin deliller gösterilmiştir. İnfitar suresinde yer alan kıyamet ve ahiret günü gibi konular burada hem teyit edilmiş hem de detaylandırılmıştır.
İyilerle kötülerin kıyamet günündeki halleri açıklanmış ve kâfirler kesin bir ifadeyle uyarılıp kınanmışlardır.
MEAL:
İnşikak 1-5gök yarıldığı, Rabbine kulak verdiği ve gerçekleştirildiği zaman; yeryüzü de dümdüz olduğu, içinde ne varsa attığı, boşaldığı ve Rabbine kulak verdiği ve gerçekleştirildiği zaman …
6Ey insan! Şüphesiz sen Rabbine doğru koştukça koşan birisin. Sonunda da O’na kavuşacaksın.
7-9Artık, kitabı sağ eline verilen kişiye gelince; o, kolay bir hesapla hesaba çekilecek ve o, sevinçli olarak yakınlarına dönecektir.
10-14Kitabı kendisine arkasından verilen kişiye gelince de o, ölümü çağıracak ve alevli ateşe girecektir. Şüphesiz o, yakınları içinde sevinçli idi. Şüphesiz o, asla dönmeyeceğine kani idi.
15Hayır, şüphesiz Rabbi onu çok iyi görendi.
16-19O hâlde, o şafak, gece ve içinde barındırdığı şeyler derlendiği zaman o ay kanıttır ki, siz kesinlikle hâlden hâle biniyorsunuz [sürekli değişeceksiniz, asla yok olup gitmeyeceksiniz].
20,21O hâlde onlara ne oluyor? İman etmiyorlar ve kendilerine Kur’ân okunduğu vakit boyun eğip teslimiyet göstermiyorlar/ikna olmuyorlar?
22Aksine kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan o kimseler yalanlıyorlar.
23Hâlbuki Allah, içlerinde sakladıklarını en iyi bilendir.
24Artık sen onlara elem verici bir azabı müjdele.
25Ancak iman etmiş ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimseler bunun dışındadır, onlar için tükenmez bir ücret/ödül vardır.
TAHLİL:
İnşikak 1-5gök yarıldığı, Rabbine kulak verdiği ve gerçekleştirildiği zaman; yeryüzü de dümdüz olduğu, içinde ne varsa attığı, boşaldığı ve Rabbine kulak verdiği ve gerçekleştirildiği zaman …
Surenin ilk beş ayetinden oluşan bu pasajda kıyamet günü tasvir edilmektedir. Tasvir edilen bu durumlar, İnfitar suresinin son ayetindeki “O gün” ifadesinin açılımıdır. Bu durum, tıpkı Vakıa suresinin 1-6. ayetlerinin durumu gibidir.
Şöyle ki: Vakıa suresinin ilk altı ayeti nasıl bir önceki sure olan Ta Ha suresinin 135. ayetinin “hal, zaman zarfı” öğesi durumunda olup anlamca onun açılımı ise, bu ayetler de İnfitar/19’un anlamca açılımı olup onun “hal, zaman zarfı” öğesi durumundadır. Aynı durum ileride “zilzal” suresinde de gelecektir.
Bu durum dikkate alınarak pasajın takdiri şöyle yapılabilir:
“Din Günü’nün ne olduğunu sana ne bildirdi? Sonra bir kere daha, Din Günü’nün ne olduğunu sana ne bildirdi? O gün [din günü], kimse kimseye malik olmaz [efendilik yapamaz]. Ve o gün; Gök yarıldığı, Rabbine kulak verdiği ve gerçekleştirildiği zaman; yeryüzü de dümdüz olduğu, içinde ne varsa attığı, boşaldığı ve Rabbine kulak verdiği ve gerçekleştirildiği zaman, buyruk Allah’a aittir.”
Klasik kaynaklarda ise surenin başındaki ayetlerin doğru anlaşılabilmesi için şu yollar aranmıştır:
“Şartların Cevabı
Bil ki, Cenâb-ı Hakk’ın, bu sûrenin başından buraya kadar olan ifadeleri, bir şart cümlesi [cümleleri]dir. Binâenaleyh, bunların mutlaka bir cezası, cevabı olması gerekir. Âlimler bu cevabın ne olduğu hususunda ihtilaf etmiş ve şu izahları yapmışlardır.
1- Keşşaf sahibi şöyle der: “Burada, “İzâ” edatının cevabı, anlayan herkesin [hayal gücünü çalıştırarak] her şeyi anlayabilmesi için hazfedilmiştir. Böylece de bu, daha fazla korkutucu ve ürkütücü olmuştur.”
2- Ferrâ ise şöyle der: “Burada bu şartın cevabı getirilmemiştir. Çünkü şartın cevabının ne olacağı malumdur. Zira, bunun manası, Kur’ân’ın diğer ayetlerinde de defaatle geçmiştir. Dolayısıyla da maruf ve malum olmuştur. Ki, bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk’ın, “İnnâ enzelnâhu fi leyleti’l-Kadri (Kadr/1” ifadesidir. Burada “Huve” zamirinin mercii olan Kur’ân kelimesi zikredilmemiştir. Çünkü bu zamirin merciinin Kur’ân olduğu diğer yerlerde açık bir biçimde geçmektedir.”
3- Bazı muhakkikler de şöyle demişlerdir. Bu şartın cevabı, “Fe mulâkîhi” ifadesi olup aradaki “Yâ eyyuhe’l-insânu inneke kâdihun” ifadesi ise itiraziyye cümlesidir. Ve bu, tıpkı bir kimsenin “Şöyle şöyle olduğunda, ey insan, bu esnada yaptığın iyi ve kötü şeyleri görürsün” demesi gibidir. İşte burada da böyledir. Buna göre kelamın takdiri, “Kıyamet günü olduğu zaman, insan ameliyle baş başa kalır” şeklindedir.
4- Ayette, bir takdim-tehir vardır. Buna göre adeta sanki “Ey insan, sen, Rabbine doğru didineceksin. Derken, gök parça parça olduğunda, yarıldığında ve kıyamet koptuğunda ise, O’nunla karşılaşacaksın” denilmek istenmiştir.
5- Kisâî, bu cevabın “Fe emmâ men ûtiye kitabehu (İnşikâk/7)” ifadesi olduğunu; “Yâ eyyuhe’l-insânu inneke kâdihun” ifadesinin ise araya giren bir cümle-i mu’teriza olduğunu, buna göre kelamın takdiri manasının “Gök yarıldığında ve şöyle şöyle … olduğunda, kime de kitabı sağdan verilirse, şöyle şöyle; kime de kitabı arkasından verilirse şöyle olur…” şeklinde olduğunu söylemiştir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk’ın “Şayet benden size bir hidayet rehberi gelir de, kim de benim hidayetime tabi olursa, onlara korku yoktur (Bakara/38)” ayetidir.
6- Kâdî şöyle demiştir: “Şartın cevabı, “İnneke kâdihun” ifâdesinin delalet ettiği şeydir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki “Ey insan, yaptığını görüyorsun. Binâenaleyh, ahirette nimetler elde etmen için, bu gün için çalış çabala, didin” demek istemiştir.”[1]
Kıyametin dehşetinin anlatıldığı bu ayetlere göre, o gün göğün ve yeryüzünün düzeni bozulacaktır. Durum gerçekten dehşet vericidir. Gökte milyarlarca yıldızın düzeni bozulmuş, gök paramparça olmuştur. Yeryüzü de küreselliğini kaybetmiş, dümdüz olmuş, içi dışına çıkmıştır. Artık gök ve yeryüzü Rabbinin emrine boyun eğmiştir. Evren O’nun planladığı programa aynen uymuş ve plan gerçekleşmiştir. İşte, bu ortamda buyruk sadece Allah’ındır. Allah’tan başka kimsenin herhangi bir şeye müdahalesi söz konusu değildir.
Paragrafta yer alan fiiller “mutavaat” veya “edilgen” kalıplarla gelmiştir. Fiillerin bu kalıplarla yer almasından, gelişen olayların kendi kendine olmadıkları, Allah tarafından bir plan ve program gereği oluşturuldukları anlamı çıkmaktadır.
11Sonra duman hâlinde bulunan göğe yerleşti/ egemenlik kurdu da ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. İkisi de, “Biz isteyerek geldik” dediler.
(Fussılet/11)
Evrendeki oluşumlar ile ilgili olarak konumuz olan pasajda yer alan ayrıntı bundan evvelki surelerde de birçok kez (Ta Ha/105- 107, Zilzal/1, 2, İnfitar/1-5, Adiyat/9- 11) dile getirilmişti:
6Ey insan! Şüphesiz sen Rabbine doğru koştukça koşan birisin. Sonunda da O’na kavuşacaksın.
Bu ayette Rabbimiz doğrudan insana hitap ederek aklını başına toplamasını istemektedir. Bu ifadesi ile insana gidecek başka yerinin olmadığını hatırlatmaktadır.
5Aslında o insan, önünü; kalan ömrünü din-iman tanımayıp kötülüğe batmakla geçirmek istiyor: 6Soruyor: “Kıyâmet günü ne zamanmış?”
7-10İşte, göz şimşek gibi çaktığı, ay tutulduğu ve güneş ve ay bir araya getirildiği zaman, işte o gün insan, “Kaçış nereye/kaçacak yer neresi?” der.
11Kesinlikle onun düşündüğü gibi değil! Sığınak diye bir şey yoktur. 12O gün varıp durmak sadece Rabbinedir/ o gün varılıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.
(Kıyamet/5-12)
Ayette “Ey insan!” diye seslenilen varlık, İnfitar suresinde de konu edilmiş olan insan cinsidir; “Ey Âdemoğlu!” demektir. Ona “Sen doğduğun andan itibaren koşarak Rabbine gidiyorsun. Sonunda da ona kavuşacaksın” denilmektedir.
Burada konu edilen “insan”ın belirli bir şahıs olduğu da ileri sürülmüştür:
“Mukatil dedi ki: Bu (insan ile) el-Esved b. Abdi’l-Esed kastedilmektedir. Ayrıca Ubey b. Halef’in veya bütün kâfirlerin kastedildiği de söylenmiştir. “Ey kâfir, sen … çalışıp çabalamaktasın.[2]
“İbn Abbas (r.a)’a göre bu ifadeyle Ubeyy İbn Halef kastedilmiş olup, onun didinmesi ise dünyayı elde etmede, Hz. Peygamber (s.a.s)’e eziyet etmede ve küfründe ısrar etmesindeki çaba ve gayret göstermesi kastedilmiştir. Ama doğru olanı ise ayetteki bu ifadenin genel [cins] manasına alınmasıdır. Çünkü böyle alınması daha çok mana temin eder. Bir de, Cenâb-ı Hakk’ın “Kime kitabı sağından verilirse …” ifadesi ile “Kime kitabı arkasından verilirse …” ifadesi, o cinsin iki türü gibidirler. Bu ise, o ifadenin cins olması durumunda tam ve mükemmel olur.”[3]
Ayetteki “Ey İnsan! Şüphesiz sen, Rabbine doğru koştukça koşan birisin” ifadesinden bizim anladığımız ise şöyledir:
“Ey İnsan! Sen, dünyada bir dizi zorluk ve sıkıntı çekmekte, yorulmaktasın. Aslında hiç huzurun ve rahatın yok. Aklın varsa bu çabayı, mesaiyi sana yarayacak konularda harca! Yorulduğuna, sıkıntı çektiğine değsin. Heba olup gidecek şeyler için yorulma, sıkıntı çekme!”
7-9Artık, kitabı sağ eline verilen kişiye gelince; o, kolay bir hesapla hesaba çekilecek ve o, sevinçli olarak yakınlarına dönecektir.
Bu ayetlerde, dünyayı iyi değerlendiren kimselerin ahiretteki durumları nakledilmektedir.
Temiz inanca ve iyi amele sahip olanların amel defterleri, yaptıklarının kayıtlarının yer aldığı kitap [hayat tutanağı] sağ ellerine verilmekte, hesapları kolaylaştırılmakta ve bu kimseler mutlu olarak cennetteki yakınlarının yanına gönderilmektedirler.
Ayetteki “ اهلehl [yakınlar]” ifadesi Kur’an bütünlüğü çerçevesinde ele alındığında, bununla “Allahın cennette sunacağı yakınlar”ın ve “dünyadaki yakınlarından imanlı olup da cennete girebilmiş olanlar”ın kastedildiği anlaşılmaktadır
10Öne geçenler de, öne geçenlerdir.
11İşte öne geçenler, yaklaştırılanlardır.
12İşte öne geçenler, Naim cennetlerindedirler.
13,14Birçoğu evvelkilerdendir, çok azı da sonrakilerdendir. 24Onlar, yaptıklarına karşılık olarak, 15mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. 16Karşılıklı onların üzerinde yaslanırlar. 17,23Çevrelerinde, kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler, kadehler –ki ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir– beğendiklerinden meyveler, canlarının çektiğinden kuş eti ile; hiç büyütülmeyen çocuklar, saklı inciler gibi iri gözlüler dolaşırlar. 25Orada boş söz, saçmalama ve günaha sokan şeyleri işitmezler. 26Sadece söz olarak: “Selâm [sağlık, esenlik, mutluluk], selâm [sağlık, esenlik, mutluluk]!”
27-34Ve sağın yaranı, nedir o sağın yaranı! Onlar, dikensiz kirazlar, meyve dizili muzlar/akasyalar, uzamış gölgeler, fışkıran su, kesilmeyen; tükenmeyen ve yasaklanmayan birçok meyveler ve yükseltilmiş döşekler içindedirler.
35Şüphesiz Biz, kirazı, muzu, gölgeleri, fışkıran suyu öyle bir yaratışla yarattık. 36-38Ki onları, sağın ashâbı için albenili ve hepsi bir ayarda hiç dokunulmamışlar yaptık.
39,40Bir cemaat, çoğu öncekilerdendir. Bir cemaat da sonrakilerdendir.
(Vakıa/10- 40)
16İşte bilgeleşmiş, bilinçlenmiş bu kimseler, vaat olunup durdukları doğru bir vaat olarak ve kendileri haksızlığa uğratılmadan, Allah’ın onlara amellerini tam olarak ödemesi için kendilerinden, yaptıklarının en güzelini kabul edeceğimiz ve cennet ashâbı içinde kötülüklerden koruyacağımız kimselerdir.
(Ahkaf/16)
17-20Şüphesiz Allah’ın koruması altına girmiş kişiler, Rablerinin kendilerine verdiği ile sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak, zevk ü sefâ sürerek cennetlerdedirler, nimetler içindedirler. Ve Rableri onları cehennem azabından korumuştur. Biz onları iri gözlülerle eşleştirdik de. –“Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin, için!”–
21Ve iman eden, soyları da iman ile kendilerine uyan kimseler; işte Biz, onların soylarını da kendilerine kattık. Kendilerinin amellerinden bir şey eksiltmedik. Herkes kendi kazandığıyla rehindir.
22Onlara canlarının istediği meyveler ve etlerden bol bol sergiledik.
23Orada, kendisinde boş söz, saçmalama ve günaha sokma olmayan bir kadehi kapışırlar.
24Ve kendilerine ait birtakım delikanlılar onların etrafında dönerler; sanki onlar sedefleri içine gizlenmiş inci gibidirler.
25-28Birbirlerinin yüzüne dönüp soruyorlar: “Gerçekte biz daha önce ailemiz içinde korkanlardan idik. Allah bizi kayırdı ve bizi içe işleyen azaptan korudu. Şüphesiz biz daha önce, O’na yalvarıyor idik. Şüphesiz O, iyilik yapanın, acıyanın ta kendisidir.”
(Tur/17- 28)
51-57Şüphesiz ki Allah’ın koruması altına girmiş kişiler, Rabbinden bir armağan olarak güvenli bir makamdadırlar; bahçelerde ve pınarlardadırlar. Onlar, karşılıklı oturarak ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyerler. İşte böyle! Biz, onları iri siyah gözlülerle/ en ideal tiplerle eşleştirdik. Onlar, orada güven içinde her çeşit meyveyi isteyebilirler. Onlar orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve Allah onları cehennem azabından korumuştur. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.
(Duhan/51- 57)
10-14Kitabı kendisine arkasından verilen kişiye gelince de o, ölümü çağıracak ve alevli ateşe girecektir. Şüphesiz o, yakınları içinde sevinçli idi. Şüphesiz o, asla dönmeyeceğine kani idi.
15Hayır, şüphesiz Rabbi onu çok iyi görendi.
Bu ayet grubunda, amellerinin kayıtlı olduğu kitap kendilerine arkalarından verilenlerin durumu aşağılayıcı bir üslup ile verilmektedir. Kitabı arkasından verilen o bedbaht kişi, bir zamanlar forslu ve havalı birisiydi. Ölüp Allah’a döneceğine de inanmazdı. Şimdi ise hesap vermesi çok çetin geçmekte, utancından kitabını arkadan almakta, durumunu saklamaya çalışmaktadır.
29Şüphesiz suç işleyen o kimseler, inanan kimselerden bir kısmına/ elçilere gülüyorlardı. 30Onlara uğradıkları zaman da birbirlerine kaş-göz işareti yapıyorlardı. 31Kendi yakınlarına döndükleri zaman da zevklenenler olarak dönüyorlardı. 32Ve mü’minlerin bir kısmını/elçileri gördükleri zaman; “Şüphesiz işte bunlar, kesinlikle sapıklardır” diyorlardı.
(Mutaffifin/29- 32)
18Rablerine uyanlar için “en güzel” vardır. O’na uymayanlar ise, yeryüzünde bulunan ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir misli daha kendilerinin olsa, onu kurtuluş fidyesi olarak verirlerdi. İşte onlar, hesabın kötüsü kendileri için olanlardır. Varacakları yer de cehennemdir. Orası da ne fena yataktır!
(Ra’d/18)
25-29Ve kitabı solundan verilen kimseye gelince; işte o: “Keşke kitabım bana verilmeseydi, hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim. Ne olurdu o iş bitmiş olsaydı. Malım bana hiç yarar sağlamadı. Gücüm/otoritem de benden yok olup gitti” der.
(Hakka/25- 29)
41Ve solun ashâbı, nedir o solun ashâbı?
42-48Onlar içlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içindedirler, serin olmayan, sevimli olmayan kapkara dumandan bir gölge içindedirler. Şüphesiz solun ashâbı bundan önce varlık içinde zevk ve eğlenceye dalanlar idiler. Ve büyük günah; Allah’a ortak kabul etme üzerine ısrar ediyorlardı. Ve “Biz ölüp, toprak ve kemik yığını olduktan sonra mı, biz gerçekten kaldırılacağız? Önceki atalarımız da mı?” diyorlardı.
(Vakıa/41- 48)
11Aslında onlar kıyâmeti yalanladılar. Biz ise kıyâmeti yalanlayanlara çılgın alevi hazırladık.
12O çılgın alev onları uzak bir yerden görünce, onun öfkelenmesini ve uğultusunu işittiler.
13Ve elleri boyunlarına bağlanmış olarak cehennemden dar bir yere atıldıkları zaman, oracıkta ölümü isterler.
–14Bugün bir ölüm değil birçok ölüm isteyin!–
(Furkan/11-14)
16-19O hâlde, o şafak, gece ve içinde barındırdığı şeyler derlendiği zaman o ay kanıttır ki, siz kesinlikle hâlden hâle biniyorsunuz [sürekli değişeceksiniz, asla yok olup gitmeyeceksiniz].
Bu ayetlerde; şafak, gece, içinde barındırdığı şeyler ve dolunay kanıt gösterilmek suretiyle insanların da halden hale girmeleri kanıtlanmaktadır. İnsanların dikkatleri evrendeki değişime çekilerek Sünnetüllah’ta [Allah’ın koyduğu düzende] her şeyin bir plan çerçevesinde gerçekleştiğine, değişimin bu plandaki temel süreçlerden biri olduğuna, bu sürecin kıyamete kadar sürüp gideceğine işaret edilmektedir.
Açıkçası hepimiz bir tür ‘mutasyon’ geçirmekteyiz. Bu süreç gittikçe artan bir ivme ile hız kazanmaktadır ve kesintisiz biçimde devam edecektir.
İnsan da evrenin bir parçası olarak sürekli bir değişim içindedir; “nutfe”den sonra “alak”a, sonra bir çiğnem ete, sonra da canlı ve akıllı bir varlık haline gelmektedir. Bunu bebeklik, çocukluk, delikanlılık, yaşlılık aşamaları takip etmektedir. Sosyal bakımdan ise zenginlik ve fakirlik, sağlıklılık, hastalıklılık gibi değişimlere uğramaktadır. En sonunda ise yaratılmış bir varlık olarak yeni bir değişime tabi olmakta ve ölmektedir.
Konumuz olan ayetteki “hâlden hâle biniyorsunuz” ifadesiyle, insanın tabi olduğu bu değişim yasasının ölümle de sona ermeyeceğini; dirilme, toplanma, hesap, ödül ya da ceza görme aşamalarıyla ahirette de devam edeceğini; insanın bunu asla aklından çıkarmaması gerektiğini öğütlemektedir.
20,21O hâlde onlara ne oluyor? İman etmiyorlar ve kendilerine Kur’ân okunduğu vakit boyun eğip teslimiyet göstermiyorlar/ikna olmuyorlar?
Bu ayetlerde, 15- 19. ayetlerde gösterilen kanıtlar tam anlamıyla ortada iken insanların akılsızlık ederek iman etmeyişlerinin, kendilerine haber verilen akıbete ikna olmayışlarının nedeni sorgulanmaktadır:
O halde onlara ne oluyor? İman etmiyorlar ve kendilerine Kur’an okunduğu vakit boyun eğmiyorlar [ikna olmuyorlar]?
Buradaki soru bir hayret mesajıdır. Yani “Bu inkârcı tavır, şaşılacak, akıllı insanın göstermeyeceği bir tavırdır” denilmektedir.
22Aksine kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan o kimseler yalanlıyorlar.
23Hâlbuki Allah, içlerinde sakladıklarını en iyi bilendir.
24Artık sen onlara elem verici bir azabı müjdele.
Bu ayetler, bunca kanıta rağmen gözlerini, gönüllerini kapatanların halini ortaya koyarak Rabbimizin onlara hazırladığı akıbeti haber vermektedir. Küfrettikleri gibi bir de yalanlama cihetine giden bu katmerli inkârcıların akıbeti nükteli bir üslupla ele alınmaktadır.
Birçok ayette açıklandığına göre; bu kâfirler, iman etmeyi gerektiren deliller çok net ve açık olmasına rağmen ya atalarını taklit ettikleri için, ya kıskançlıklarından dolayı, ya da iman ettiklerini ortaya koyduklarında dünyevi bir takım makam ve menfaatlerin ellerinden çıkacağı endişesiyle yalanlama cihetine gitmişlerdir.
Klasik kaynakların birçoğunda[4] bu ayetlerde konu edilen kişilerin Amr b. Umeyroğulları olduğu nakledilmiştir. Ancak ayetin mesajı, bu karakterdeki tüm kâfirleri kapsamaktadır.
- ayette, inkârcılarla ilgili anlatım bırakılarak Resulullah’a hitap edilmiş ve “Artık sen onlara elem verici bir azabı müjdele!” denilmiştir. İnkârcılar hemen müjdenin ne olduğuna kulak kabartsalar da, buradaki müjde sevindirici bir müjde değildir.
100,101Ve Biz, cehennemi o gün, Beni hatırlatan alâmetlerimden/ göstergelerimden gözleri bir örtü içinde olan ve vahye kulak vermeye güçleri olmayan kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler için genişlettikçe genişlettik.
102Peki, o kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler, Benim astlarımdan birtakım yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar edineceklerini mi sandılar? Şüphesiz Biz cehennemi, kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimselere bir konuk ziyafeti (!) olarak hazırladık.
103De ki: “Ameller bakımından en çok zarara uğrayanları haber verelim mi? 104Onlar, yapay olarak, güzellik ürettiklerini sanırken, dünyadaki çalışmaları da boşa gitmiş olan kimselerdir.”
105İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na ulaşmayı bilerek reddetmiş/ inanmamış kimselerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyâmet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız/ hiç bir değer vermeyiz.
106İşte, küfürleri; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeleri, Benim âyetlerimi ve elçilerimi alaya almaları sebebiyle, onların cezaları cehennemdir.
(Kehf/100-106)
106,107İşte şu bedbaht olanlar cehennem ateşi içindedirler. Onlara orada iç çekme ve hıçkırma vardır. Gökler ve yer durdukça onlar da o ateşte sürekli kalacaklardır. –Ancak Rabbinin dilediği müstesna.– Şüphesiz Rabbin dilediğini en üst seviyede yapandır.
108Ve şu mutlu olanlara gelince, onlar da gökler ve yer durdukça ardı arkası kesilmeyen bir ikram olarak cennetin içinde sürekli olmak üzere kalacaklardır. –Ancak Rabbinin dilediği müstesnadır.–
(Hud/106- 108)
137Şüphesiz iman edip sonra küfreden; bilerek reddeden /inanmayan, sonra iman edip tekrar küfreden; bilerek reddeden /inanmayan, sonra da Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedişlerini artırmış şu kimseler; Allah onları bağışlayacak ve onları bir yola kılavuzlayacak değildir.
138,139Mü’minlerin astlarından, küfre; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmeye sapanları yol gösterici, koruyucu yakın edinen şu münâfıklara, şüphesiz, çok acıklı bir azabın kendileri için olduğunu müjdele! Onların yanında şan ve şeref mi arıyorlar? Oysa şan ve şerefin tümü Allah’ındır.
(Nisa/137, 139)
3,4Ve “en büyük hac” günü, ortak koşanlardan antlaşma yaptığınız, size hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiçbir kimseyle yardımlaşmamış kimseler hariç, şüphesiz Allah’ın ve O’nun Elçisi’nin ortak koşan kimselerden ilişiksiz olduğuna dair Allah’tan ve Elçisi’nden insanlara bir bildiri: “Artık eğer hatadan dönerseniz, bu sizin için hayırlıdır. Ve eğer sırt çevirirseniz o zaman şüphesiz kendinizin, Allah’ı âcizleştiren olmadığını biliniz.” Kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden şu kişilere de acıklı bir azabı müjdele! Artık siz de müddetlerine kadar kendilerine verdiğiniz sözlerinizi tamamlayın. Şüphesiz Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişileri sever.
(Tevbe/3,4)
25Ancak iman etmiş ve düzeltmeye yönelik işler yapan kimseler bunun dışındadır, onlar için tükenmez bir ücret/ödül vardır.
Kendilerini acı bir akıbet bekleyen kâfirlerin aksine, inanmış ve salihatı işlemiş müminler tükenmez; başa kakılmaz, boğaza takılmaz, mükemmel ödüllere kavuşmakla müjdelenmiştir.
SALİHATI İŞLEMEK
Kur’an’da kullanıldığı bağlam dikkate alınarak “salihat” ve “salihatı işlemek” konusunda şunları söylemek mümkündür: oruç, zekât “salihat” olmadığı gibi, oruç tutmak, zekât vermek de “salihatı işlemek” değildir. Ancak öğüt verme yolu ile, zekât vermeyeni zekât verir hale getirmek, oruç tutmayanı da oruç tutar hale getirme; toplumdaki tüm yanlışları düzeltmek; düzeltmeye gayret etmek “salihatı işlemek”tir. Bu kavramı toplumsal boyuta taşıdığımızda, bulunduğumuz zaman ve zeminde adlî, idarî, siyasî, iktisadî ve benzeri alanlarda her türlü bozukluğun düzeltilmesi için gösterilecek çaba, yapılacak uygulama, salihatı işlemek kapsamına girer.
“Dışa yansımayan güzel işler” demek olan “hasenat” ile “salihat” arasındaki fark iyi anlaşılmalıdır. Bu iki konu arasındaki farka Kur’an şu şekilde işaret etmiştir: Rabbimiz her bir haseneye on karşılık verirken [En’âm 160] salihat karşılığında ise cenneti vaat etmektedir.
“Salihatı işlemek” konusu Asr suresinin tahlilinde genişçe ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
108Ve şu mutlu olanlara gelince, onlar da gökler ve yer durdukça ardı arkası kesilmeyen bir ikram olarak cennetin içinde sürekli olmak üzere kalacaklardır. –Ancak Rabbinin dilediği müstesnadır.–
(Hud/108)
10Onların oradaki duaları, “Allah’ım! Sen her türlü eksiklikten arınıksın!”dır. Ve onların oradaki selâmlaşmaları, “Selâm”dır [sağlık, esenlik, mutluluktur]! Dualarının sonu da, “Tüm övgülerin, Âlemlerin Rabbi Allah’a olduğu!”dur.
(Yunus/10)
Allah doğrusunu en iyi bilendir.
[1] (Razi; el Mefatihu’l Gayb)
[2] (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)
[3] (Razi; el Mefatihu’l Gayb)
[4] (Mukatil)