Tebyinu’l Qur’an’ın yazarı HAKKI YILMAZ 1949 yılında Konya’nın Beyşehir ilçesinin Kayabaşı köyünde doğmuştur. BabasıÇİFTÇİLİKLE ile meşgul olan bay ÖMER’ dir. Annesi ev kadını vazifesini yüklenmiş olan bayan EMİNE HANIM’dır. Hakkı Yılmaz yedi yaşından itibaren, ilk okul çağlarıyla birlikte öncelikle Kur’an’ı ezberlemek suretiyle Arapça Lisanına ve Kur’an’a hâkim olmaya başlamıştır. 1963 yılında hafızlık ve Arapça eğitimi aldı ve 1965 yılında iyi Arapça bilenlerin seçildikleri Arapça tekâmül kursuna katıldı. 1969 yılında İstanbul’da kendisi bu sefer Arapça öğretmenliğine başladı.1987 yılında her türlü faaliyetini bırakıp kendini Kur’an’ı daha derin incelemeye adadı. Hakkı Yılmaz Rahime Yılmaz ile evli ve üç evlat sahibidir.

Hakkı Yılmaz Kur’an’ı yine Kur’an dan aldığı bilgilerle açıklamış ve yorum yapmadan evvel kendinden evvel ve sonra yapılan bütün tercümeleri de değerlendirmiştir. Genelde Kur’an’ı tercüme ettim diyen muhteremlerin neredeyse yüzde doksan dokuzu daha evvel yapılan tercümelerin biraz değiştirilmiş halini Müslümanlara sanki bir yenilik yapmış gibi sunmuşlardır. Bu fenomeni sizler internette çokça gözlemlemiş olmalısınız. Herhangi bir konu hakkında bir sayfayı okuduğunuzda, neredeyse aynı cümle kalıplarının kullanıldığı ancak birkaç terimin başka türlü ifade edildiği birçok birçok sayfa bulabilirsiniz.

Tebyinu’l Qur’an hadislerin yanıltıcı etkilerinden uzak ve hadislere ayet tercümelerinde yer vermeden hazırlamış, Kur’an’ı Kur’an ile açıklayan sekiz ciltlik bir eserdir.  Yazarın kendi ön sözünde de açıklayacağı gibi Kur’an’ın anlaşılmasının önündeki en önemli iki etken şunlardır:

Kur’an’ın nüzul sırası gözetilmeden kitaplaştırılmış olması

Ve

Kur’an ile bağdaşmayan binlerce hadisin, güya Muhammet as tarafından söylenmişçesine  ciddiye alınıp yorumlara bu yanlışların sokulması.

Geçmiş yıllarda ve hatta günümüzde de İslam’ı kritik etmek isteyen herkesin başvurduğu bu hadislerden kaynaklanan yorumlardır. Bu binlerce hadislerin Kur’an ile bağdaşmayanlarını çıkarttığınızda elinizde en çok 100-150 hadis kalır ve siz bu hadislere dayanarak İslam’ı eleştiremezsiniz.

Ancak Hakkı Yılmaz bu eleştirilerin çokluğu ve hayasızlığına bakarak konuyu tekrar ele aldığında karşılaştığı manzaranın 100/100 ü hadis kaynaklı olup üzerine şahsi görüşlerin de katıldığı yorumlardır. O halde Kur’an’ın anlaşılmasının yolu kadim Arapça Lügatlerin incelenmesinden geçtiğinin bilincinde olan yazarımızın ilk işi, “Lisanu’l arab” lügatini temin etmek ve Kur’an’daki tün kelime ve kavramların İslam öncesindeki anlamlarının dikkate alınarak incelenmesi olmuştur. Sizlere iki örnek vermek suretiyle elinizdeki bu eserin neleri ve nasıl yorumladığını açıklamak istiyorum. Bu sekiz ciltlik eseri okuyup içselleştiren herkes 30 yıldır camilerde vaaz veren bir hocadan daha ileri derecede İslam Bilgini olabilecek bir kapasiteyi bulur.

Secde:

Bu günkü anlamı: namazlarda yere kapanmak; İslam öncesi anlamı: Devenin boynunu eğmesi ve sahibine onun üzerine binmesini kolaylaştırması. Sosyolojideki daha gelişmiş hali ise, ağaçlarının dallarının çok ve olgun meyvelerinden dolayı yere doğru meyilleri.

Salāt:

Bu günkü anlamı: Namaz kılmak; İslam öncesi anlamı: Deveye veya bir yük hayvanına yük yüklerken insanın bacağını 90 derece kaldırarak yükün altına sokup “destek” olması. Sosyolojide ise yarım etmek, bir soruna el atmak, sosyal yardımlaşma.

Bu kelimenin namaz anlamında kullanılmasının hiçbir mantıksal yönü olmamasına rağmen bin üç yüz elli senedir Müslümanlara namaz kıldırılmıştır. Kur’an’da ayrıca namazın nasıl kılınacağı detaylı olarak tarif edildiği halde.

Dinlerin ortaya çıkışları ve ne anlama geldikleri hemen hemen hiç kimse tarafından gereği gibi anlaşılamamıştır. İnsanların içsel yapısında bir şeylere inanmak vardır. Örneğin Allah’ın varlığına veya yokluğuna inanmak gibi. Her şeyin başlangıcının Big Bang olduğuna inanmak ve bunu ispat etmek için bir ömür harcamak gibi.  İçinde yaşadığımız evrenin kendiliğinden oluştuğuna inanmak ne kadar kolaysa; bir yaratıcı tarafından oluşturulduğuna da inanmak o kadar zor. Yukarıda belirttiğim üzere her hâlükârda bir inanç temelli bir yaklaşım olmak zorunda. Allah Kur’an’da bir örnekleme yaparak, bir insanı eşeği ile öldürsem ve onu tekrar canlandırsam ve de ona: “Bu gördüğün senin eşeğinin kemikleri ve sen yüz sene ölüydün, seni ben tekrar dirilttim” desem, bu insanın artık iman etmekle bir problemi kalmaz. Çünkü o artık “biliyor” olmuştur. Allah her yarattığı insana bu şekilde varlığını ispat etmek durumunda olsaydı, bizler inanmak zorunda olmayan canlılar olarak primatlığın ötesine geçebilir miydik, ayrıca bir araştırma konusu.

Allah, onun varlığına inanmıyorsanız; evren -yani kozmik bilinç- velhasıl adına ne derseniz deyiniz, o bizlerden “O’na” inanmamızı istiyor. İnancımızı ise “bilgi” ile desteklemek zorunda olduğumuzu da Kur’an’ında vurguluyor. Hitap şu şekilde: “Ey iman etmişler! İmanınızı bütünleyin!” Yani soru işareti kalmayacak şekilde araştırıp öğrenin ve bilgi ile iman edin, anlamında.   İmanın bilgi ile desteklenmesinin zorluğu Allah’ın zatı hakkında hiçbir yaratılmışın herhangi bir fikrinin veya öngörüsünün olamayacağıdır. Yaratılmışlardan yola çıkarak yaratanın nasıl bir varlık olabileceği konusunda fikir sahibi olabilmek kolay yapılabilecek bir şey değildir. Çok kullanılan bir benzetme vardır, tablolara bakarak ressamın zatı hakkında fikir sahibi olabilmek gibi. Bu kolaydır. Tablolar insan yapımıdır ve bu eserlerden yola çıkarak bir sonuca varmaya çalışan da bir insandır. Genel anlamda bilinen bir varlığın diğer bir bilinen varlık hakkında fikir geliştirmesi nispeten isabetli olacaktır. Allah için ise durum daha zordur. Ne ile karşılaştıracağımızı dahi bilmiyoruz. Ben parçalara/cüzlere bölünemeyen bir “Tekim/Ahad”ım/ Şahsım üzerine herhangi bir matematiksel işlem yapılamaz; benim var olabilmem için hiçbir şeye ihtiyacım yok “Samad/antropi yasaların geçerli olmadığı” bir Varlık’ım; Beni başka bir varlık oluşturmadı ve benden başka bir varlık meydana da gelmedi ve benim hiçbir benzerim yoktur ve “Ben” öyle bir “Tekim” ki… (22/112; Sure al-ihlāṣ)

Bu tanımdan yola çıkarak birçok insan kendine ilahi bir parçanın olduğundan yola çıkarak “Ana’l Haqq” ben Allah’ın bir parçasıyım anlamında yorumlar getirebildiler. Madem Allah parçalara bölünemeyen bir bütün, o halde ben de bu bütünün bir parçasıyım mantığı yürütüldü. Bu tür yorumların sonucunda insanlar kendilerinde yaratandan bir şeylerin olduğunu var sayıp kendilerini onunla bütünlemeye çalıştılar. Ancak Allah “Evrenin yaratılması dünyanın ve dolayısıyla insanın yaratılmasından daha çetindi” ve “Ben tüm bu yaratmaların sonunda Tahtımı evrenin en üst boyutuna kurdum ve oradayım” demek suretiyle yarattığı evren ve insanlarla aynı içerikte olmadığını vurgulamış oldu. “Ben bir Tekim” derken, kastettiği benim özelliklerimde olabilecek bir başka yaratan yok, şeklindedir. Yaratmaya bir “Tek” olarak başlamıştır ve bizim evrenimizi yine bir “Tek atomlu” hidrojenle başlatmıştır. Çokluk alemi teklerden oluşan tek bir alemdir.

“Tauhid” kavramı İslam’ın en derin düsturudur ve tüm şartların en başında gelir. “La ilaha, illallah” Tauhid’in Arapçasıdır ve anlamı: “İlah -Tapılacak bir varlık- yoktur, sadece Allah(var)” dır.  Bizler binler yıldır kendimize tapabileceğimiz ilahlar edindik. Bu bazen güneşimiz oldu, bazen Ay, bazen yüksek dağlar. Bazı tanrılar erkek, bazıları ise dişi tanrılar oldular. Göremediğimiz ancak bizi hasta eden ve öldüren bakteri, virüs ve mikrop türlerine de tanrısallık değeri vererek, onlarla iyi ilişkiler kurmak yoluna gittik. İnsanlar doğayı incelemek suretiyle gelişmelerini sürdürürler. Ankebut Suresinin yirminci ayetinde Allah insanlara hitaben “Çıkın doğayı inceleyin ve bakın ben yaratmaya nasıl başlamışım” anlamında tavsiyede bulunur. Doğayı inceleyen insan ağaç kütüklerinin suda yüzdüğünü gözlemlemek suretiyle kayık yapar ve suyun kaldırma gücüyle rüzgârın itme gücünü bir araya getirerek yelkenli gemileri de yapabilir hale gelir. Bu gelişme devam edecek olup daha birçok icatlar insanları beklemektedir.

Bu konunun uzunca tutulmasının nedeni Almanca’ da olmayan, ancak bizim Kur’an ayetlerinin tercümesinde kullanmak istemediğimiz bir kavramdan dolayı. O kavram bu: Allahheit. Bu kavramı böyle kullanmak zorunda oluşumuz yine Almaca lisanında kullanılmakta olan “Gottheit” kavramını kullanmak istemediğimizden kaynaklanıyor. Yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi Gott kavramı ilah, tanrı kavramına eşit geldiğinden bilinç altında Gott/Göttin/Götzen gibi kavramların da varlığını çağrıştığından Gottheit kavramını kullanmak yerine, Gott+heit bileşenlerini baz alarak Allah+heit kavramını geliştirdik. Bu problem “Propheten+tum” kavramında da kendini gösterdi, ancak Almanca lisanında var olan “Prophetie” kavramı işimizi gördü ve kullandık.

“Ben ve Biz” öznelerini bir pasajda kullanmamın nedeni, Ayetlerin tercümesinin bay Murat Serin tarafından yapılmış olması ve yorumların da bendeniz tarafından.

Tebyinu’l Qur’an nüzul sırasına göre tasarlanmış ve birbirleriyle ilişkili olan ayetler Mushaf’taki yerlerinden alınarak olmaları gereken yerlere konulmuştur. Bu işlem yapılmadan evvel neden ve nasıl yapıldığı açıklanmıştır. Kur’an’ı iyi tanıyan ve Arapça lisanına vakıf insanların bu değişiklikleri orijinal metinlerden takip etmeleri mümkündür. Arapça gramer kurallarının da açıklandığı bu tür değişiklikler bugüne kadar hiç kimseden eleştiri almamıştır. Bu eleştirmeye kapalı olunduğu anlamına gelmez. Kur’an’ın anlaşılabilirliğine katkı sağlayan herkese Hakkı Yılmaz’ın kapsı açıktır ve katkısı olacak olan herkese şimdiden müteşekkirdir.

Hakkı Yılmaz bu sekiz cildi Türkçe lisanında yazmış olup bazı Türkçe ’de de kullanımlarını örneklemiştir. Ben de bu örnekleri olduğu gibi aldım ve Almanca’ da anlaşılır bir şekilde tercüme ettim. Lisanların birbirlerini nasıl etkilediklerine örnek olsunlar diye.

Sure isimlerinin önündeki verilen sayılar surelerin nüzul sırasını; parantez içinde verilen sayılar Mushaf’taki sırasını belirtmek içindir: 1 (96). SURE AL-‘ALAQ  1 Nüzul sırasına göre ilk inen Sure olduğunu ve (96) Mushaf’taki sırasını göstermektedir.

Allah’ın 99 isminden oluşan “Asmau’l Husna” ların lisanlara direk tercümeleri mümkün olmamakta ve genellikle içerdikleri anlamlar yan yana verilmiştir.

Kur’an’daki kelime ve kavramlar yazar tarından teferruatlı bir şekilde açıklanmış olduğundan bir Glossar a da ihtiyaç duyulmamıştır.

Yazarın ve Tebyinu’l Qur’an’ın amacı Allah’ın bizlere tavsiyeleriyle dolu olan kitabının herkesçe tam olarak anlaşılması ve DİN’ler arasındaki husumetin giderilmesidir.  Allah Bir tek olduğuna göre sekiz milyar insanın hepsinin de tek bir yaratıcısı olması doğaldır. Ancak insanlar DİN ile neyin kastedildiğini; İman ile de neyin kastedildiğini anlamadıkları sürece DIN adına öldürmeler, ölmeler ve savaşlar bitmeyecektir. Anlaşılmış bir DİN kavramı- ki bu Kur’an’da en detaylı şekliyle açıklanmıştır-, insanların arasındaki dinsel anlaşmazlığı bitirecek kapasitededir. Allah insanlardan her şeyden önce O’na iman etmelerini ister. Bu iman anlaşılıp da sosyal olarak uygulanması kısmında DİN adı verilen kurallar bütünü devreye girer. Bu kuralların açıklandığı ve uygulandıkları zaman da uygulayanlara Allah tarafından verilen isim “Müslüman” dır.

Müslümanlığın ne olduğunu açıklayan bu kitaba hoş geldiniz.

Arif Dilşen

2022