FİHRİST (Sayılar Necm numarasını gösterir)

A

Âd toplumu, Hûd peygamber 189.

Adalet 308.

Adil karşılık: Kısas 432.

Af, düşmanlığı önler 195, 496, 484, 102, 253, 246, 525, 657.

Ahde vefa 308.

Âhiret halleri 367.

Âhiret ile uyarı 383.

Âhiret inancı caydırıcıdır 171.

Âhirete inanmayanlara uyarılar 392.

Âhirete yolculuk 367.

Âhirette durum 368.

Ahlak-görgü kuralları 614, 621, 643.

Âhiret haliyle uyarı 298.

Âhiret ile çekindirme-özendirme 244, 288.

Âhiret sahneleri ile uyarılar 56, 208, 235, 319.

Âhirete ait bilgiler 122.

Âhireti inkâr nedeni 588.

Âhirette fidye kabul edilmez 176, 228, 489, 576, 590, 679.

Âhirette özür dilemenin yararı olmaz 651.

Âhiretteki üç sınıf 128.

Âhiretten pişmanlık sahneleri 231.

Aile hukuku ile ilgili bilgiler 602.

Aile hukuku; evlilik-miras 534.

Aile hukukundan îla 449.

Aile içi olabileceklere geçmişten örnekler 653.

Akıl kullanmaya çağrı 351, 355, 357, 400.

Akıllı davranmaya çağrı 175.

Akıllı kimselerin davranışı 350.

Akıllı olmaya çağrı 480, 53, 590.

Akıl sahiplerine övgü 502.

Akıl sahiplerine verilen karşılık 502.

Akıllarını kullanmayanlara uyarılar 180.

Aklını kullanmaya göstergeler 587.

Akraba hakları 529.

Akraba haklarına riâyet 529.

Akrabalığın önceliği 506.

Aldanmamağa çağrı 386.

Allah her canlıyı sudan yaratmıştır 618.

Allah her zaman kullarını gözetler 22.

Allah için harcama 574, 575.

Allah ile aldatma 104, 219, 408, 485.

Allah ile ilgili gözlem yapmaya çağrı 153.

Allah kendinize lazım olan malı istemez 586.

Allah kimseyi zorlamaz 590.

Allah kontrolsüz bırakmaz 507.

Allah-Kur’ân-bilginler ilişkisi 477.

Allah mazlumların yardımcısıdır 634.

Allah ve elçileri mutlaka galip geleceklerdir 645.

Allah ve Elçi’nin aldığı karara itiraz edilmez 511.

Allah ve Elçisi’ne karşı haddi aşmak 642.

Allah ve Kur’ân ilişkisi 263, 268, 275.

Allah yolunda harcama ile ilgili bilgiler 442.

Allah yolunda harcamaya çağrı 321, 575.

Allah yolunda ölen ve öldürülenlerin durumu 634.

Allah yolunda ölenler ölmüş değildirler 424, 496.

Allah’a fakirlik isnat eden sapıklar 498.

Allah’a itaatin karşılığı 544.

Allah’a ödünç vermek 455, 575, 577, 657, 675.

Allah’a ve âhiret gününe inananlar, Allah düşmanları ile aralarında sevgi bağı kuramazlar 646.

Allah’a yardımcı olmak 661, 582.

Allah’a, Kur’ân’a çağrı 156.

Allah’ı tanıtarak uyarı, gözlem yapmaya çağrı 233.

Allah’ın anmak ve arındırmak 512.

Allah’ın evrendeki inkâr edilemeyen göstergeleri 597.

Allah’ın evrene müdahalesinin amacı 40.

Allah’ın evreni kontrolü 197.

Allah’ın gazap ettikleri yönetici yapanların hâli 644.

Allah’ın haklarına riâyet 529.

Allah’ın insanları gözden çıkarmaması 604.

Allah’ın mescitlerinin imarı 695.

Allah’ın müminlere verdiği güvence 620.

Allah’ın nitelikleri 103, 171, 185, 36, 609.

Allah’ın saptırdığına kılavuz bulunmaz 592.

Allah’ın tanıkları 587.

Allah’ın tanıtımı 634.

Allah’ın tanıtımı 662.

Allah’ın tevbeleri kabul edeceğinin ilanı 712.

Allah’ın toplumlara müdahalesi 119.

Allah’ın vereceği nimetlerin eğlence ve ticaretten daha hayırlı olduğu 665.

Allah’ın yakınları 179.

Allah’ın yardım edip etmeyeceği denenebilir 624.

Allah’ın yardımı ve fetih 722.

Allah’ın yardımı; ibretlik olaylar 479.

Allah’ın yardımının somut örneği 469, 697.

Allah’tan başka veli olmamalı 68.

Allah’tan kaçılamaz 47.

Allah’tan kurtulmak imkânsızdır 196.

Allah’ı sevmenin işareti elçiyi izlemektir 483.

Allahın göstergeleri 629.

Allah’ın inkâr edilemez göstergeleri 247.

Allahın kullarına ilgisi 604.

Allahın kuşatıcılığının somut örneği 473.

Allahın müdahalesi 255.

Allahın müminlere savaşta yardımı 495, 508.

Allahın müminlere yardımı 479.

Allahın nitelikleri 177, 220.

Allah’ın rızası ve yardımı 669.

Allah’ın tanıtımı 203, 216, 239, 253, 257, 457, 573, 609, 654, 477.

Allahın vaadi ve çağrısı 303.

Allah’ın yardımı 666.

Allah ne güzel mevladır 638.

Altın ve gümüşü saklayanlar 699.

Amellerin karşılığı 175.

Amelsiz imanın olmayacağı 590.

Anaya-babaya saygı 160, 385, 217, 276.

Anlaşmazlıklar Kur’ân ile çözümlenmeli 542.

Antlaşmayı bozan müşriklere kesin uyarı 695.

Arkeolojik araştırmalar 223, 388.

Ashâb-ı kehf 294.

Ashâb-ı rakim 294.

Asilere mühlet 322.

Askerlikten muaf olanlar 668.

Atalar dini 218, 210, 181, 428.

Aybaşılı dönemde cinsel ilişki 447.

Aybaşından kesilenlerin, aybaşı olmayanların ve gebe kadınların iddeti 601.

Azgın inkârcılara uyarı ve tehdit 3.

B

Bağımsız yurt sahibi olmadan gerçek kulluk yapılamaz 393.

Bağışlama 566, 498.

Bağnazlıktan kurtulmaya çağrı, 210.

Bağnazlara uyarı 211.

Başkaldıranları tehdit 603.

Başkasının evine izinsiz ve selamsız girilmez 613.

Bedevilerin şiddetli küfrü 711.

Bedir savaşı 466.

Bekârları ve dulları kamu evlendirmeli 615.

Bilgi inanmayı sağlar 481.

Bilgi ve birikimin gereği 296.

Bilginlere danışmak gerek 548.

Bilginleri-bilgelerin tavrı 230.

Bilginlerin tanıklığı 59.

Bir tartışma örneği 459.

Bitkiler de güneş de Allah’a boyun eğer 597.

Bitmeyen ışık-kaybolmayan kılavuz 616.

Borçlaşma ilkeleri 463.

Boş sorulara uyarılar 258.

Boşanan kadınların korunması 454.

Boşanan kadınların nafakası 602.

Boşanan kadınların iskanı 602.

Boşanma 600.

Boşanma-iddet 450, 452.

Boşanma kolay olmalı 535.

Bozguncu münâfıklara tehdit 708.

Bu ümmetin görevi 494.

Bunalımı aşmanın yolları 296.

Buzağı (altın) 403, 411, 567, 78 190, 120, 283.

Büyükbaş hayvanların Allah’ın alâmetlerinden oluşu 629.

C-Ç

Cehennemde işkence araçları 360, 129, 131, 209, 266.

Cehennemden kaçındırma 261.

Cennet için yarış 577.

Cennet ile özendirme 267.

Cennet ucuz değil 441.

Cennet ve cehennemden sahne örnekleri 71.

Cennet ve cehennemin durumu 583.

Cennete çağrı 583.

Cennete özendirme 261.

Cennetin bedeli 661, 714.

Cennetin bir örnekleme oluşu 593.

Cennetin örneklendirilmesi 583, 593.

Cennetlikler ile cehennemlikler bir olmazlar 608.

Cezalandırmayı hak edenler 605.

Cinsel sapıklık 532.

Cuma günü salâtı 664.

Cünüplük 537.

Çekindirme-özendirme ile uyarı 282, 301.

Çevresel ilişkiler 525.

Çevreye dikkat 538.

Çoğaltma yarışı dünyayı cehenneme çevirir 30.

Çoğunluğa uyulmaz 203.

Çok eşlilik konusu 529.

D

Danışma 253, 496.

Dedikoduculara ceza 612.

Demirin indirilmesi 578.

Denizler ve suyun dönüşümü 597.

Devlet adamlığı 63.

Din kardeşliği ve kâfirler 476.

Din uyduranlar 691.

Dinde aşırılığa gitmeme 572.

Dinin tamamlanması 672.

Dirilişe kanıt 460.

Dirilmeye örnekler 577.

Doğadaki denge bozukluğu Allah’ın uyarısıdır 382.

Doğruların imrenilecek durumu 246.

Doğruya kılavuzluk elçiye değil Kur’ân’a aittir 89, 90, 150.

Duada aracı koymak 228, 232, 236, 604.

Dul kadınlarla evlenmek 452.

Dul ve bekarların evlendirilmesi 615.

Duyarsız kimselere sitem 44.

Duyulan haberleri iyice araştırmak 647.

Dünya geçici âhiret ebedidir 204, 234, 253, 258, 293, 393, 590.

Dünya hayatı bitkiye benzer 175.

Dünyanın oyun eğlence oluşu 577.

Dünyanın örneği 175.

Dürüstlüğe çağrı 658.

Düşman içerde olabilir uyarısı 657.

Düşmanlardan yönetici yapılmaz 525, 528.

Düşünce yetisinin insan hayatındaki yeri 199.

Düşüncesizlere tehdit 237.

Düşünme yetisi-uzay ilişkisi 206.

Düşünmeye çağrı 151,187, 209, 218,325, 360, 378, 379, 382, 389, 402,488, 548.

Düşünmeye çağrı basit hayat 293.

Düşünmeye çağrı: iki arkadaş örneği 293.

E

Ebû Leheb ve kadını 17.

Eğitimin önemi 701.

Ehl-i Kitaba uyarılar 681, 481, 540, 543.

Ehl-i Kitaba elçinin takdimi 674.

Ehl-i Kitaba sesleniş 572.

Ehl-i Kitaba yapılan çağrı 539.

Ehl-i Kitabın yalanlarının yüzlerine vurulması 491.

Ehl-i Kitap hakkında bilgiler 481.

Ehl-i Kitap ile ilgili bilgiler ve sitemler 685.

Ehl-i Kitaptan hainler 500.

Elçi aracılığı ile uyarı 105, 107, 322, 328.

Elçi göndermenin-kitap indirmenin nedeni 440.

Elçi Kur’ân ilişkisi 65, 67.

Elçi Muhammed’in farklı bir tanıtımı 297.

Elçi Muhammed’in nitelikleri 720.

Elçi sadece vahye uyar 203, 88, 173, 275.

Elçi toplum için bir nimettir 662.

Elçi tüm zamanlara gönderilmiştir 662.

Elçi uyarıcıdır 632.

Elçi ücret alamaz 67, 101, 181, 188, 136, 137, 251, 136-140, 195, 9, 101, 67, 355, 181, 225, 91, 186, 189.

Elçi ve kitap göndermenin nedeni 578.

Elçiler arasında ayırım yapılmaması 566.

Elçiler de hesap verecek 68.

Elçiler kendiliklerinden bir gösterge koyamazlar 591.

Elçilerin görevi 20, 333, 588, 290, 362, 513, 686, 504.

Elçilerle hep alay edilmiştir 591.

Elçi’nin aile içi sorunları 650.

Elçi’nin bilgilendirilmesi 63.

Elçi’nin eğitimi 126.

Elçi’nin gönderilme nedeni 667.

Elçi’nin görevi tebliğ etmektir 594.

Elçi’nin kazancı toplumun ıslahıdır 101, 225, 252.

Elçi’nin tanıklığı âhiretten bir sahne ile uyarı 694.

Elçi’nin Tevrât ve İncîl’de yer alması 79.

Elçi’nin ümmiliği 79.

Elçi’ye çok eşlilik ayrıcalığı 515.

Elçi’ye destek 238.

Elçi’ye destek vermek, güvenliğini sağlamak 516.

Elçi’ye emirler 556.

Elçi’ye evlilik konusunda tanınan ayrıcalık 515.

Elçi’ye Kur’ân ile ilgili öğütler 599.

Elçi’ye öğüt 414, 547, 558, 259, 315, 343, 384, 501, 584, 588, 636, 650, 652, 681, 703, 721.

Elçi’ye saygılı olmaya çağrı 622.

Elçi’ye son görev 722.

Elçi’ye teselli 118, 132,186, 632, 9, 29.

Elçi’ye teselli, Ehl-i Kitaba sitem 412.

Elçi’ye uyarı 57, 713, 166, 182, 591, 594, 88.

Elçi’ye verilen güvence 26.

Elçi’ye yapılan itirazlar ve verilen cevaplar 97,.

Emzirme 451.

En değerli insan kendini Allah’a en iyi teslim edendir 648.

En küçük iyilik-en küçük kötülük bile karşılıksız kalmaz 536, 572.

Esarettekiler özgürleştirilmeli 615.

Esas zînet 480.

Esirlere muamele 581.

Evlatlık konusu 505.

Evlatlık Zeyd’in evlendirilmesi 511.

Evlilik hukuku 534.

Evren ile ilgili tefekkür 502.

Evrende ölçü-denge 596.

Evreni yöneten Allah’tır 587.

Evrenin dengesi ile ilgili uyarılar 522.

Evrenin dengesini, güvenliğini korumak 522.

Evrensel açıklama 40, 623, 251, 253, 304, 597.

Evrensel çağrı 287, 291.

Evrensel ilkeler 217, 308.

Evrensel ilkeler 316.

Evrensel mesaj 201, 202, 249.

Evrensel uyarı 16, 125.

F

Fakirleri-garipleri sahiplenme 136, 188, 205.

Farklı dine mensup olanlar 407, 625, 687.

Fey taksimi 606, Fısıldaşmak 643.

Fidye için esir alınmaz 475.

Fikir ve inanç özgürlüğü 458.

Fil olayı 33.

G

Gaybi yalnızca Allah bilir 86.

Gayret göstermeye çağrı 310.

Geçimsizliklerde hakem atanması 535.

Geçmiş ile uyarı 655, 659, 201, 23, 41, 66, 60, 62, 68, 75, 194, 337.

Geçmişin özeti 204.

Geçmişteki felaket haberleri ile uyarı, 6, 33.

Geçmişten ders almaya çağrı 361.

Geçmişten ibret almak 98, 352.

Geçmişten ibret sahneleri ile uyarı 329, 188, 234, 243, 222, 265, 277.

Geçmişten ibretli örnekler 181, 272, 578, 283, 388.

Geçmişten Mûsâ örneği ile uyarı 372.

Geleceğe yönelik bilgiler 363.

Gelecekten haber: Bizans yenilecek 375.

Genel açıklama 104, 106, 110, 121, 129, 236, 345, 358, 377, 393, 486, 497, 499, 490, 492, 510, 544, 557, 566,559, 561, 570, 582, 625, 637, 645, 648, 671, 687, 79, 85, 90, 219, 550, 612, 620, 720.

Genel bilgiler 589, 634.

Genel direktifler 536.

Genel öğütler 167.

Genel uyarı 131, 262, 359, 363, 577.

Genel uyarı ve düşünmeye çağrı 228.

Gerçeğe çağrı 186, genel ilkeler 187.

Gerçeği kabule çağrı 250.

Gerçeğin tanıkları 281.

Gerçek iman sahipleri 649.

Gerçek inanma 649.

Gerçek kazanç 155.

Gerçek müminler 668.

Gerçek müminlerin durumu 706.

Gerçek müminlerin niteliği 465.

Gerçek tanrı Allah’tır 152.

Gereksiz davranışlardan kaçınma 436.

Görevi ehline verme 542.

Görgü kuralları 613, 647.

Görünüşe aldanmama 503.

Göstergelere karşı gelenin durumu 84.

Gösterişçilere dikkat 31.

Gözlem yapmaya araştırmaya çağrı 582, 100, 129, 132, 218, 270, 284, 289, 305, 306, 320, 327, 352, 376, 381, 387, 394, 59, 595, 618, 626, 635, 643, 95, 240, 242.

Gözlem yapmaya-düşünmeye çağrı 149, 340.

Gözlemle uyarı 72, 74.

H

Hacca çağrı 492.

Hacca engel olanları tehdit 628.

Haccın anlamı 628.

Hacda dikkat edilecek eylemler 672.

Hacda hedef 690.

Hacda yenilecek etler 672.

Hacda yiyecekler 672.

Haddi aşanları tehdit 642.

Haham ve rahiplerin sapıklığı 699.

Hak dinde sentez olmaz 32.

Haksız kazanca karşı uyarı 462.

Haksız kazanç yememe 496, 531.

Haktan başka yol yoktur 487.

Haram: dokunulmazlaştırılmış aylarda savaş 443.

Harcamanın değerli olanı 575.

Helal etler 673.

Hendek savaşı 508.

Hep Allah’ın dediği olur 195, 204, 213, 236, 277, 328, 582, 645.

Her insanı gözeten görevliler vardır 589.

Her şey ölçülü yaratılmıştır 61.

Her toplumun bir eceli vardır 176.

Her varlığın doğaya bir katkısı vardır 618.

Her varlık Allah’ı arındırır 618.

Herkes ölecek ve Allah’a döndürülecektir 663.

Herkes ölecek yaptıklarının karşılığını eksiksiz alacak 499.

Herkesin kazancı ya lehine ya da aleyhinedir 557.

Hristiyanların durumu 689.

Hristiyanların sofra isteği 694.

Hırsızlığa karşı tedbir 680.

Hicr toplumu 201.

Hicret 554.

Hicret edenleri durumu 696.

Hiçbir güç Allah’a karşı koyduramaz 478.

Himayedeki kadınlarla nikâhsız ilişki kurulmaz 534.

Hûd’un tevhid mücâdelesi 137.

Hudeybiye ve Mekke’nin fethi 666.

I-İ

İblise karşı uyarılar 295.

İblisin insana etkisi ve etki yolları 69.

İblisten korunma yolları 88.

İbrâhîm peygamber 191.

İbrâhîm ve Mûsâ’nın kitaplarının içeriği 40.

İbrâhîm’in dini, 485.

İbrâhîm’in misafirleri 201.

İbrâhîm’in örnekliği 524.

İbrâhîm’in tevhid mücâdelesi 134.

İbrâhîm’in toplumu şirkten kurtarma çabası 111.

İbret tablosu; Sebe toplumu, İçki-kumar 444, 690.

İddet 514, 601.

İfk olayı 611.

İftira atmak 557.

İkiyüzlüler sadece kendilerini aldatırlar 564.

İkiyüzlülere karşı uyarılar 619.

İkiyüzlülere kesin uyarı 381.

İkiyüzlüler ve müminler ile ilgili bilgiler 688,.

İlâhî davete kimse engel olamaz 17.

İliklere işleyen ateş ile uyarı 54.

İlk suç; İstifçilik 69.

İlkel anlayışlardan kadının küçümsenmesi 257, 304.

İlkel yasaların kaldırılması 641.

İlkelliğin Allah’a şikâyeti 641.

İman amel ilişkisi 385, İman erleri ve inkârcılar 617.

İman ve küfrün sonuçları 276.

İmkan sahipleri çevrelerindeki ihtiyaçlılara yardım etmelidirler, onları hoş görmelidirler 612.

İnanalar çile çeker 48.

İnanan cennete, inanmayan cehenneme 627.

İnanan ve sâlihatı işleyenlerin sonu 624.

İnananlar âhirette saltanat sürecekler 597.

İnananlar kesinlikle ödüllendirilir 331, 355.

İnananlara müjdeler 401.

İnananlara uyarılar 407.

İnananların nitelikleri 334.

İnancın getirisi 334.

İnanç düzeltmeye çağrı 95.

İnanç özgürlüğü 203, 458, 183, 654, 293, 227, 247, 598, 299, 308, 349, 681, 159, 251, 187, 590.

İnançsızlar vurguncu olur 28.

İnançsızların yönetici yapılmaması 523.

İnanılacak tek ilke 488.

İnanlara en çetin düşman 689.

İnsanlığa uyarı 12.

İnanmanın yararları 579.

İnanmanın ve inkârın karşılıkları 172.

İnfak malın en iyisinden yapılmalıdır 461, 490.

İnfak ve şükür konusunda örnek insan: İbrâhîm 321.

İnfaka teşvik 461.

İnkârcılar ile ilgili bilgilendirme 418.

İnkârcılar kesin cezalandırılacaktır 354.

İnkârcılara bildiri 656.

İnkârcılara tehdit 269, 279, 365, 439, 632.

İnkârcılara uyarı; kurtuluş yolu 58.

İnkârcılara uyarılar 478.

İnkârcılara kesin uyarı 366.

İnkârcılara verilen cevaplar 96, 99.

İnkârcıları tehdit 470.

İnkârcıları tehditle uyarı 207.

İnkârcıların âkıbeti 520.

İnkârcıların âkıbeti ile uyarı 254.

İnkârcıların durumu ve uyarılar 428,60, 302, 324, 341.

İnkârcıların itirazları ve onlara verilen cevaplar 163.

İnkârcıların kaçınılmaz âkıbetleri 226.

İnkârcıların Kur’ân ile ilgili talepleri 590.

İnkârcıların kurana karşı tavrı ve onlara yapılan uyarılar 309, 349, 353, 370.

İnkârcıların siyaseti ve onlara yapılan uyarı 245, 252, 264, 273.

İnkârcıların yanılgıları ve onlara verilen cevaplar 300.

İnkârcıların yanılgıları ve onlara yapılan uyarılar 221, 225.

İnkârcıların yanlış düşüncelerine cevaplar 116, 127.

İnkârdan dönmeye çağrı 489.

İnsan davranışını etkileyen faktörler 21.

İnsan karakteri 24, 173.

İnsan nankördür, vefasızdır 174.

İnsan öldürme 552.

İnsan öldürmekle ilgili iki Âdemoğlu kıssası 677.

İnsan sıkıntılar içinde yaratılmıştır 57.

İnsan tipleri 215, 364.

İnsan tipleri ve uyarılar 624.

İnsana verilen ilk yükümlülük 403.

İnsanı aldatan unsurlar 480, 53.

İnsanın enerjik boyutu 199.

İnsanın fizksel ve zihinsel yapısı ile ilgili bilgilendirme 66, 69.

İnsanın ve toplumların tahlili 159, İnsanın yaratılış süreci 623.

İnsanın yeryüzü egemenliğinin temsili anlatımı 403.

İnsanın yok olmayacağının isbatı 53.

İnsanın zaaf noktalarının temsili anlatımı 69, 165.

İnsanın zaaflarına karşı uyarı 124.

İnsanlar bir sineği bile yaratamazlar 637.

İnsanlar değişmezse Allah değiştirmez 589.

İnsanlara genel uyarılar 183.

İnsanlara sunulmuş nimetler 336.

İnsanlardan beklenenler 183.

İnsanların aldanma nedeni 144.

İnsanların Allah’tan bilgi alma yolları 255.

İnsanların zaafları; tutarsızlıkları 87.

İnsanlarla alay etmemek 647.

İnsanlığa açık bildiri 61, 64.

İnsanlığa genel çağrı 70.

İnsanlığın felaketi ile uyarı 113.

İnsan rabbini kendinden tanıyabilir 83.

Îsâ da kuldur, Îsâ-Meryem ile ilgili gerçekler 484.

Îsâ üçün üçüncüsüdür diyenler 689.

Îsâ peygamberin kendisinden sonra gelecek elçiyi haber vermesi 659.

Îsâ’nın misyonu 484.

Îsâ’yı Allah sayanlar 674.

Îsâ’nın doğumu 109.

İslâm dinini yaşamak kolaydır 638.

Îsrâîloğulları’na çağrılar 404.

İsrâîloğulları ile ilgili geçmişin hatırlatılması 675.

İsrâîloğulları’na uyarılar 419.

İsrâîloğulları’na verilen yükümlülükler ve onlara yapılan uyarılar 409.

İsrâîloğulları’ndan akıllı davrananların övülmesi 688.

İsrâîloğulları’ndan özel bir grup; kazanmadıkları zaman bunalanlar 81.

İsrâîloğulları’ndan söz alınışı 405.

İsrâîloğulları’nın geçmişi ile uyarı 157.

İstişare 253, 496.

İyi adam olmak 490.

İyi adamlar’ın âhiretteki durumları 598.

İyi insan olmanın ölçüleri 431.

İyi kişiler iyilik üretirler 612.

İyiler daima kazanır 200.

İyiler her zaman az olur 63, 203.

İyilerin ödüllendirilmesi 7.

İyiliğe engel kılınmamalı 448.

İyiliğin karşılığı, iyilik 597.

İyiliklerin-kötülüklerin sonu 344.

İyiye kötüye örnek, aracı olmanın sonucu 550.

İzlenmesi gereken yol 380.

K

Kabul edilecek tevbe 533.

Kadın erkek kullukta eşittir 559.

Kadın-erkek ecirde eşittir 510.

Kadının yeri 447, 535.

Kadınlar kıskançtır 536.

Kadınlara saygı, değer vermek 535.

Kadir gecesi 45.

Kafadan atanlar 624.

Kâfirin ameli 318.

Kâfirler baba kardeş de olsalar veli edinilmez 697.

Kâfirler için istiğfar 715.

Kâfirlere bağışlanma yoktur 586.

Kâfirlere fırsat verilir 49.

Kâfirlere tehdit 595.

Kâfirlere uyarılar 660, 93.

Kamu hizmetlerinin yürümesi için vergi şarttır 643.

Kamu gelirlerinin harcanacağı yerler 703.

Kamudan hizmet alanlara hizmet bedeli 643.

Karşıt gruplar 627.

Kasıtsız yeminler sakıncasız 690.

Katmerli inkârcıların hâli 399.

Katmerli kâfirlere tehdit 563.

Kaybedenler-kazananlar a tarihi örnekler 144.

Kazançlı ticaret teklifi 661.

Kendi düşen ağlamaz 339.

Kevser 29.

Kıble 421.

Kıskanmama 531.

Kıyâmet bilgisi 371.

Kıyâmet gününde akraba ve çocukların yardımı olmayacağı 523.

Kıyâmet gününden pişmanlık sahneleri 231.

Kıyâmet her şeyi öğretir 373.

Kıyâmet ile uyarı 266, 274, 623.

Kıyâmet kesindir 354, 332.

Kıyâmet sahneleri ile uyarı 18, 52, 55.

Kıyâmet vaktinin gizli tutulmasının nedeni 519.

Kıyâmetin dehşeti 623.

Kıyâmetin isbatı için bilimsel deney 294.

Kıyâmetin kopuşu 122.

Kimse Allah’a karşı koyamaz 595.

Kin yüzünden haktan sapmama 674.

Kirli, gergin olarak topluma çıkılmaz 537.

Kişisel sorumluluk 692.

Kişisel ve toplumsal ilkeler 160.

Kitap Ehlinden cezayı hak edenler-kurtulanlar 568.

Kitap Ehline çağrı 676.

Kitap Ehline çağrılar 485.

Kitap Ehline dair bilgiler 567.

Kitap Ehlinin kâfirlerinin durumu 607.

Kitap Ehline uyarılar 485, 493.

Kitap Ehlinin düşmanlığı 538.

Kitap indirmenin amacı 574.

Kitap, yaşanması için indirilir 556.

Kontrolsüz, yersiz, kötüye harcama 160.

Korkutma-ümitlendirme 541.

Kötü bir örnekle uyarı 84.

Kötü kişilerden kötülük doğar 612.

Kötü sözden kaçınma 566.

Kötülerin kötülüğü Allah’tan değildir 50.

Kötülüğe iyilikle karşılık vermek 150, 246, 343, 566, 590.

Kul-köle edinilemez 486.

Kulluk biçimleri 630.

Kulluk yapmaya çağrı 73.

Kulluktan kaçanlar hesap vermekten kaçamazlar 572.

Kur’ân-Allah ilişkisi 184.

Kur’ân Allah’ın cömertliğinin eseridir 96.

Kur’ân-Elçi ilişkisi 195.

Kur’ân engel tanımaz 55.

Kur’ân geçmişten örnekler ve öğütler ile doludur 615.

Kur’ân gerçeğin ta kendisidir 571.

Kur’ân ile ilgili düşünmeye çağrı 548.

Kur’ân ile ilgili düşünmeye, araştırma yapmaya çağrı 362.

Kur’ân kolay anlaşılır 60.

Kur’ân konuşuyor: İntak 285, 114, 212.

Kur’ân koruma altındadır 49.

Kur’ân Muhammed’in elçiliğinin kanıtıdır 91.

Kur’ân reddedilemeyen bir kanıttır 571.

Kur’ân Ruh’tur 45.

Kur’ân ve Elçi’nin işlevi 147.

Kur’ân ve inançsızlar 161.

Kur’ân ve insanlar 178.

Kur’ân ve işlevi 94.

Kur’ân ve Mekkeli müşrikler 176.

Kur’ân yeterlidir 391.

Kur’ân’a çağrı 158.

Kur’ân’da iki çeşit âyet olduğu 477.

Kur’ân’dan başka kılavuz olmamalı 68.

Kur’ân’dan kaçılmaz 132, 196.

Kur’ân’dan yararlanabilme 130, 123.

Kur’ân’dan yüz dönmenin sonucu 125.

Kur’ân’ın Allah kelamı olduğunun kanıtlanması 19, 37.

Kur’ân’ın ayrıntılı oluşu 101.

Kur’ân’ın etkisi 141, 46, 89.

Kur’ân’ın indiriliş amacı 119.

Kur’ân’ın kaynağı 347.

Kur’ân’ın kime kılavuz olduğu 143.

Kur’ân’ın nitelikleri 184, 167.

Kur’ân’ın özelliği 114, 170.

Kur’ân’ın taıtımı 43, 45, 59, 62.

Kur’ân’ın yüceliği 608.

Kur’ân’a sarılmanın sonucu 571.

Kur’ân’ın etkisi 169.

Kur’ân’ın rolü 369.

Kur’ân ve akılsızların durumu 318.

Kur’ân’ı gizlice dinleyenler 278.

Kur’ân’ın gücü 205.

Kur’ân’ın işlevi 323.

Kur’ân’ın nitelikleri 214.

Kur’ân’ın tanıtımı 229, 241, 248, 256.

Kurtuluş Kur’ân’a topluca sarılmaktadır 494.

Kurtuluş Kur’ân’ın kılavuzluğu iledir 398.

Kurtuluşa çağrı 164.

Kurtuluşa örnekler 210.

Küfre şirke bağışlanma yok 570.

Küfrü sevenleri sevmek felaket getirir 700.

L

Lût peygamber ve toplumu 191.

Lût’un tevhid mücâdelesi 139.

M

Madde ve enerjiden yaratılan varlıklar Allah’ı tanıtırlar 597.

Mahşer sahneleri ile uyarı 55, 92.

Makbul tevbe 533.

Mal ve evlat Allah’a karşı insanı koruyamaz 644.

Mal ve evlat Allah’ı anmamaya engel olmamalı 640.

Ölmeden evvel yatırım yapmak gerekir 640.

Mal ve evlat imtihan aracıdır 657.

Masum kadınlara iftira atanların cezalandırılması 612.

Mazerete fırsat verilmez 83.

Medîne halkı ve civardakilere sitem 717.

Medîne Yahudilerinin kınanması 663.

Medîne’deki Yahudilerin tanıtımı 410.

Mehir 452.

Mekke kâfirlerine uyarı; kaçış yok 115.

Mekkeli inkârcılara uyarılar 142.

Mekkeli Muhammed elçi yapılıyor 1.

Mekkelilere uyarılar 91.

Merhamet kucağı hep açıktır 346.

Meryem olgusu 109.

Meryem’in doğumu 484.

Mescid-i aksa 156.

Miras hukuku 530.

Muhacir-Ensar ilişkisi 606.

Muhammed de Kur’ân’ı sonradan öğrendi 56.

Muhammed tüm insanlığa elçidir 622, 204, 79, 333, 96, 221.

Muhammed’in eğitilmesi 5, 10, 14, 39, 42.

Muhammed’in elçi seçiliş nedeni 4.

Muhammedin elçiliğinin kanıtı, Kur’ân’dır 91.

Muhkem-müteşâbih âyetler 477.

Mûsâ-bilgin kul kıssası 296.

Mûsâ-Firavun olguları 133, 77.

Mûsâ-İsmâîl-idris hatırlatması 112.

Mûsâ İsrâîloğulları olguları 78, 80.

Mûsâ olguları; detaylı 120.

Mûsâ örneği 181.

Mûsâ peygamber-Mısır halkı 193.

Mûsâ’nın peygamberliğe hazırlanışı 150.

Mûsâ’ya verilen dokuz âyet 168.

Mü’minlere özel mesaj, onurlandırma 25.

Mü’minlere uyarı 13.

Muhacir ve Ensar’ın önde gidenleri 712.

Mühlete aldanmamalıdır 632.

Mü’min-münâfık farkı 710, 719.

Mü’minler toplum içinde kılık kıyafetlerine dikkat etmelidirler 614.

Mü’minler tüm insanlığa tanık olmakla yükümlüdür 638.

Mü’minlerden bir kısmının kınanması 665.

Mü’minlere çağrı 579.

Mü’minlere emirler 532, 549, 551, 638, 718, 471, 516, 664, 696.

Mü’minlere görevler; anma-arındırma 512.

Mü’minlere mesaj 700.

Mü’minlere öğütler 424, 503, 562, 564, 586, 640, 647, 651, 657, 672, 684, 690.

Mü’minlere önemli görevler 475.

Mü’minlere öneriler 271.

Mü’minlere sitem 415, 551, 611, 702.

Mü’minlere uyarılar 494, 496, 416, 438, 456, 468, 472, 483, 517, 521, 608, 679, 682, 697, 699.

Mü’minleri bilgilendirme 413.

Mü’minleri cennete çağrı 661.

Mü’minleri özendirme-münâfıkları korkutma 667.

Mü’minlerin bahtiyarlığının, kâfirlerin perişanlığının nedeni 582.

Mü’minlerin çapul peşinde olamayacağı 605.

Mü’minlerin niteliği 464.

Mü’minler Allah’a teslim olurlar 619.

Münâfık mantığı 643.

Münâfıklar cehennemliktir 652.

Münâfıklar hep yalan söylerler 639.

Münâfıklar ile ilgili bilgiler 639, 668.

Münâfıklar ile ilgili Elçi’ye emirler 707.

Münâfıklara karşı cihat 707.

Münâfıklara karşı gayretli olma 652.

Münâfıklara karşı önlemler 705.

Münâfıklara ölümlerinde destek vermeme 713, 709.

Münâfıkların bağışlanmasını dilemek işe yaramaz 707.

Münâfıkların genel politikaları 639.

Münâfıkların hilesi 701.

Münâfıkların savaşa karşı tavırları 703.

Münâfıkların saygısızlığı 703.

Münâfıkların tedirginliği 704.

Münâfıklarsın dış görünüşüne aldanmamalı 639.

Müşrikler tüm dünyayı fidye vermeyi isterler 590.

Müşriklere azar 8, 28.

Müşriklere karşı elçinin takınması gereken tavır 213.

Müşriklere tehdit 307, 592, 330.

Müşriklere uyarı 241.

Müşriklerin tutumlarına karşı Elçi’ye moral 292.

Müşriklerle evlenilmez 445.

N

Namaz 73.

Nankörlere ceza 311.

Nankörlere karşı Elçi’ye öğüt 101.

Nankörlere uyarı, nankörlüğün sonu 223.

Neden elçi gönderilir 2.

Nefsi arıtma 20, 21, 24, 46, 370, 461, 605, 713.

Neyin infak edileceği 444.

Nimetlerin karşılığını ödemeye çağrı 321.

Nûh kavmi ile uyarı 317.

Nûh örneği 181.

Nûh peygamber-Muhammed peygamber benzerliği 188.

Nûh’un tevhit mücâdelesi, 136.

O

Organların tanıklığı 612.

Ortak koşanlara uyarılar 117, 118.

Ortak noktada; tevhide buluşma 485.

Ortak payda tevhid 485.

Ortalığı karıştıran ikiyüzlülere tehditler 518.

Oruç 434.

Ö

Ödevler ve amacı 574.

Ödül ve cezanın nedeni 580.

Ölçülü yaratma 61.

Öldürmeye izin yok, ölümü hak edenler 678.

Örnek kullar 102.

Örneklenen kadınlar 653.

Örtülemeyen gerçekler 257.

Övgünün gerekleri 292.

Övgüye layık kimseler 338.

Övgüye layık müminler 646.

P

Peygamber’in kadınlarına sitemler 509.

R

Rahat, rabbi unutturur 146, 185, 707, 174, 304, 219, 381, 394, 165, 228.

Rahmân sıfatının insandaki tecellisi 586, 598.

Rahmânın insanı rahmetiyle yaratması 598.

Rahmânın rahmetinin yansıması 596.

Rahmet kucağı ve âkıbetler ile uyarı 576.

Rıdvan biatı 669.

Riskli işler erkeklere aittir 535.

Ruhbanlık 578.

Ruhbanlık yoktur 578.

Rüşvet 435.

S

Sabredenlerin sonu 590.

Sağduyulu olmaya çağrı 146.

Sahtekârlara tehdit 430.

Salât ihmal edilmez 555.

Salâta katılım şartları 537.

Salâta katılmanın şartları 674.

Salâtın korunması 453.

Salâtın yok edilmesinin sonucu 113.

Sâlih peygamberin tevhid mücâdelesi 138.

Sapık inkârcılara uyarılar 117.

Sapıklara uyarılar 498.

Sapıtmanın ve bağışlanmanın nedeni 580.

Savaş 437.

Savaşta amaç 465.

Savaş açılacak kimseler 696.

Savaş hukuku 581.

Savaş ilkeleri 467, 474.

Savaş izni 631.

Savaş ortamında aile hukuku 526.

Savaşa çıkma 545.

Savaşa hazırlık 702.

Savaşın akıllıca yapılması 455.

Savaşta dikkat 553.

Savaşta gevşememe ve üstün iken barış yapmama 586.

Savaştan kaçanlara sitem 702.

Sayısız nimetler 299.

Sebe toplumu 223.

Sebt günü 314.

Sekar 15.

Semûd toplumu da kaybetti 145.

Semûd toplumu Sâlih peygamber 190.

Sığır [altın] 405.

Sıkıntıların nedeni 585.

Sınav geneldir 76.

Son gülen iyi güler 397.

Son pişmanlık fayda vermez 519.

Sorumlu tutulmayanlar 711.

Sorumluluğun kişiselliği 40, 464, 203, 44, 419, 321, 219, 159, 227, 40.

Sosyal görevler 390.

Sosyal-siyasal hedef 421.

Sözleşmelere uymak 672.

Ş

Şeytana karşı uyarılar 427.

Şeytana uymama 612.

Şeytanın etkilediği kimseler 623.

Şeytanın insana ortaklığı 165.

Şımarık alaycı kimselere uyarı 54.

Şımarık Karun’un sonu ile uyarı 154.

Şirk koşanlara bağışlanma yok 539.

Şirk koşanlara bir âhiret sahnesi ile uyarı 135.

Şirk su üstündeki köpüğe benzer 590, Şirke geçit yok 260, Şirke karşı uyarı 87, 227, 268, 275, 426, Şirkin mahiyeti 696, Şüayb peygamber-Medyen halkı 192, Şüayb peygamberin tevhid mücâdelesi 140.

T

Tacize, sarkıntılığa karşı önlem 517.

Taklitçilere karşı uyarılar 427.

Tanıklıktaki duyarlılık 562.

Tarihi bir hatırlatma 420, 168.

Tatlı dille davet 10, 120, 164, 315, 390, 409, 529, 566.

Tehdit-müjde 425.

Tek sığınılacak, Allah’tır 34, 35.

Temiz gıdaları yemek serbesttir 690.

Temiz gıdaların yenilmesi 429.

Terbiyeli, saygılı konuşma 647.

Tevbe kapısı açıktır 716.

Tevbeye çağrı 229, 313.

Tevhid-şirk konusunda iyi düşünmeye çağrı 38.

Tevhidden taviz verilmedi 326.

Ticaret ve alış-veriş Allah’ı anmaktan alı koymamalı 617.

Toplum içine çıkma kuralları 537.

Topluma uyarılar 224.

Toplum ile ilgili bilgiler 494.

Toplum yaşam kuralları 516.

Topluma kurtuluş-mutluluk reçetesi 27.

Toplumda kimseyi rahatsız etmemek 614.

Tuzağa düşmemeye çağrı 494.

Tüm insanlar eşittir 648.

Tüm insanlığa sesleniş 571.

U-Ü

Uhud’da Bedir’de Allah’ın yardımı 495.

Uyarıcı bir âhiret sahnesi 148.

Uyarının amacı insanları kurtarmaktır 14.

Uyarısız olmaz 82.

Uyulacak din İbrâhîm’in dini 491.

Ültimatom 374, 395, 396.

Üstün güç ile evrendeki diğer gezegen, yıldızlara gidebilme 597.

V

Vahiy Allah’a özgü bir iştir, vahiyde aracı yoktur 167, 232, 255, 263, 299.

Vahyin birliği 40.

Vahyin ilk geldiği yer 156.

Vahyin ilk gelişi ve geliş yeri 37.

Vahyin inkâr edilemeyişi 569.

Vahyin korunmuşluğu 633.

Varlıkların yaratılışı 198.

Vasiyet 433, 693.

Vefat; ölmezden evvel geçmişin eksiksiz hatırlanması 53.

Velâyet 483, 565, 644, 682.

Velâyet hukuku 523, 528.

Vizyonun gerçekleşmesi 670.

 

Y

Yabancıların Kur’ân’dan etkilenmeleri 89.

Yahudi ve Hristiyanlara uyarılar 698.

Yahudi ve Hristiyanları yönetici yapmama onlara velâyet vermeme 682.

Yahudi ve Hristiyanların taklit inançları 698.

Yahudilere eleştiriler 408.

Yahudilere sitem 423.

Yahudilere kesin uyarı 411.

Yahudilerin ilk sürgünü 605.

Yahudilerin Mûsâ’ya saygısızlıkları 676.

Yahyâ’nın doğumu 108.

Yakın çevrede bulunanların durumu 712.

Yakınlarla ilişki konusunda örnek: İbrâhîm 524.

Yalanlayıcılara uyarı, 11, 15.

Yanlış alış-veriş 497.

Yanlış anlayışlara reddiye 342.

Yaratan ve yaratış nedeni 356.

Yaratılış evreleri 335.

Yaratılışla ilgili gözlem yapmaya çağrı 348.

Yaratılıştan âciz varlıklara bel bağlanmaz 590.

Yaratılıştan hayır bekleyenin durumu 589.

Yasa koyma sadece Allah’a özgüdür 650.

Yasa koymadan cezalandırma olmaz 83, 142, 150, 159, 203, 228, 576.

Yeni kıblenin hayata geçirilmesi 422.

Yeni stratejinin uygulanması 422.

Yeniden diriliş için gözlem yapmaya çağrı 56.

Yeniden yaratma daha kolaydır 56, 95, 163, 219, 236, 370.

Yenilecek-yenilmeyecek nimetler 312, 429.

Yeryüzünün insan kontrolüne verilmesi 403.

Yeryüzünün küçülmesi 328, 595.

Yeşil ağaçtan oksijen çıkarılışı 95.

Yetim çocukların mirasta eşitliği 529.

Yetim hakkı 560.

Yetim hakları ile ilgili evrensel duyurular 529.

Yetim hukuku 529.

Yetim kadınlarının/ yetimli kadınların himayeye alınması 529.

Yetim malı yemenin sonucu 529.

Yetimleri korumanın önemi 529.

Yetki Allaha aittir 482.

Yönetici kendinizden olmalı 542.

Yöneticiye itaat 542.

Yurttaşlık bağı 527.

Yûsuf kıssası 195.

Z

Zalimleri tehdit 417.

Zandan, gıybetten kaçınmak 647.

Zaruret durumunda, yasak yiyeceklerden yemek 672.

Zayıf imanlılar 546.

Zayıf imanlılara sitemler 585.

Zekeriyyâ 484, 484.

Zerre karar bile amelin karşılığı alınacak 572.

Zıhar 505, 64.

Zihinsel değişim olmadan toplum değişmez 473, 589.

Zina iftirası ve cezası 610.

Zina-zina iftirasının hukuku 610.

Zina, zinanın cezası 610.

Zoraki iman 240, 181, 183, 533, 204, 428.

Zorbalık ahirate inanmamadan kaynaklanır 31.

Zülkarneyn 297.

[1]              Yeryüzünde özgürlükler ortadan kaldırılarak insan onuru ayaklar altına alınıp birtakım ilâhlar, rabler oluşturulduğu, şirk, haksızlık, yanlış işler ve kargaşa yaygınlaştığı, doğadaki denge bozulduğu dönemlerde Allah, rahmeti gereği müdahale edip o toplumlara elçi gönderip kitap indirir. Allah, rahmeti üzerine borç kabul etmiştir. İşte Mekke’de bu koşullar altında Muhammed elçi seçilip vahye muhatap olmuştur.

[1]              Rabb, “terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak birtakım hedeflere götüren, gelişmeyi programlayıp yöneten” demektir. Bu sözcük, mutlak anlamda sadece Allah için kullanılır. İnsanlar için, “evin rabbi”, “işyerinin rabbi” şeklinde kullanılır. Bu ifadeye en yakın anlamlı sözcük, Fransızca’dan Türkçe’ye geçmiş olan “patron” sözcüğüdür. Bu sözcük, her ne kadar yakın anlam ifade etse de, sadece ticarete özgü bir ifade olması nedeniyle rabb kelimesinin birebir anlamı sayılmaz. Bu nedenle, “rabb” kelimesini bir iki sözcükle ifade imkânı olmadığından Mealimizde sözcüğü Arapça haliyle bırakmak zorunda kaldık. O nedenle okurlarımız, yukarıdaki tanımı belleklerinde iyi tutmalıdırlar.

[1]              Bu emir, Peygamber’in şahsına yönelik olup başkasını ilgilendirmez. Bizim “öğren-öğret!” diye çevirdiğimiz ikra sözcüğü, Meal ve Tefsirlerde genellikle “oku” diye çevrilir. Burada istenen, bir kitap ve yazının okunması değildir. Bu okumayı insan kendi kendine de yapabilir. Sözcüğün esas anlamı, “biriktir, birikimini de dağıt” demektir. Böylece bununla kastedilen, “öğrenip öğretmek”tir. Bu, peygamberlik görevinin özüdür. Elçi’nin neyi öğrenip-öğreteceği daha sonra kendisine (8/87, A‘lâ/1-13; 20. necm) bildirilecektir. Biz bu nedenle sözcüğü “öğren-öğret” olarak karşıladık.

[1]              Âyetteki kalemle öğreten ifadesiyle, Allah’ın Elçisi’ne, –işaretle– kendine gelen vahiyleri yazması, yazdırması; bu şekilde de koruma altına alması gerektiği mesajı veriliyor.

[1]              İnsan, zenginleştiğine inandığında Allah ile boy ölçüşerek, yaptıklarının hesabını vermeyeceğine inanarak tâğutlaşır; kendini Allah’ın yerine geçirir, sorumsuzlaşır.

[1]              Salât sözcüğü asırlardır, öz anlamı dışında “namaz” olarak anlaşılıp çevrilegelmiştir. Salât sözcüğünün gerçek anlamı; “destek olmak, yardım etmek, sorunları sırtlamak; sorunların çözümünü üzerine almak, arka çıkmak”tır. Kur’ân’da es-salât sözcüğü, “sorunlara mali ve zihni yönden destek olmak, problemlerin çözümünü sırtlamak” anlamında özel isim olmuştur. Buradaki sorunlar, sadece bireysel sorunları değil, aynı zamanda eğitim-öğretim, ekonomik ve siyasal sorunlar gibi toplumsal sorunları da kapsamaktadır. Kısacası salât, sosyal devletin temeli ve simgesidir. Mealimizde özel isim olan “es-Salât” kelimesi, hem aslı hem de Türkçesi’yle yer almaktadır. Türkçe isim “salât” ile ilgili ayrıntılı bilgi Tebyînu’l-Kur’ân‘da verilmiştir.

[1]              “İnsanın kendisini Allah’ın koruması altına koyarak iyiliklere sarılması, günahlardan uzak durması, dolayısıyla âhirette kendisine zarar ve acı verecek şeylerden sakınması” demek olan takvâ, Kur’ân’da ilk önce “şirkten kaçınmak” ve “âhirete inanmak” anlamında ortaya konmuş, daha sonra da imanın yansımasını taşıyan tüm amelleri içine alacak şekilde genişletilmiş bir kavramdır. O nedenle biz takvâ‘yı, “Allah’ın koruması altına girmek”, muttakî‘yi de “Allah’ın koruması altına giren kişi” olarak aktardık.

[1]              Kur’ân’da birçok sûrenin “kesik, bağlantısız harfler” ile başladığı görülür. Çeşitli kimselerce bu harflerin müteşâbih, bir şifre, bir sözcüğün kısaltılmış şekli, bazı sözcüklerin ilk harfi veya son harfi olduğu gibi görüşler ileri sürülür. Bize göre bu harfler, “elâ” [dikkat, gözünüzü açın] sözcüğü gibi bir uyarı işaretidir ve telefon konuşmalarındaki “alo!” ünlemi gibi dikkati, okunacak âyetlere çekmektedir. Ayrıca Kur’ân’ın matematiksel yapısındaki olmazsa olmaz unsurlardan birisidir. Ayrıca bu harfler, sayısal bir değer de ifade ediyor olabilirler. Zira Kur’ân indiği dönemde Araplar arasında rakamlar henüz icat edilmemişti, rakam yerine harfler kullanılmaktaydı. Rakam yerine harf kullanılması, “Ebced” hesabı olarak bilinir. Biz kesik harflerin yanında sayısal değerlerini de gösterdik. Sayısal değerler ile neyin kastedilmiş olabileceği noktasında da henüz bir kanaatimiz oluşmamıştır. “Ebced” hesabının, Kur’ân’ın indiği dönemlerde rakam yerine kullanılmış olmasından başka, herhangi bir nitelik ve özelliği yoktur.

Bu kesik harflerle ilgili henüz doyurucu bir çalışma yapılmamış olup mevcut eserlerde de eskilerin aktarımlarından başka bir bilgi bulunmamaktadır. Bu meselenin tam aydınlığa kavuşması da, –diğer birçok mesele gibi– dürüst, samimî ve gönüllü Kur’ân erlerini beklemektedir.

[1]              Arapça’da, iddia edilen tezi somut kanıtlar ile güçlendirmek için “Kasem cümlesi” diye bir cümle çeşidi kullanılır. Yani “kasem cümlesi”, ileri sürülen tezlerin kanıtlarla ve güçlü bir şekilde ortaya konulması için kurulan cümledir. Kasem cümlesi iki bölümden oluşur: Birincisi, yemin edilen [kanıt, tanık gösterilen] “kasem bölümü”; ikincisi ise söylenmek istenen asıl tezin ileri sürüldüğü “kaseme cevap bölümü”dür. Yemin bölümünde, ikinci bölümde ileri sürülecek tezi desteklemek üzere kişiler, olaylar veya nesneler kanıt gösterilir. Kaseme cevap bölümünde ise, asıl söylenmek istenen yargı belirtilir. Bu cümlelerin teknik yapıları da diğer cümle yapılarından farklıdır. Bunlar, Tebyînu’l-Kur’ân‘da ayrıntılı olarak sunulmuştur.

Bu cümle çeşidi Kur’ân’da yüzlerce kez kullanılır. Rabbimiz birçok olaya, sisteme veya “şey”e kasem etmekte ve bunları belirttiği yargıya kanıt göstermektedir.

[1]              Paragraftan açıkça anlaşılıyor ki, Muhammed, toplumda saygı duyulan, ahlâklı, akıl ve zeka yönünden sağlıklı, temiz bir servet sahibi olması nedeniyle peygamber seçilmiştir.

[1]              Âyetin lafzî karşılığı, Hortumunun üzerine damga basacağız şeklindedir. Bu, Arapların bir kişiyi toplum önünde rencide etmesini ifade eden bir deyimdir. Biz bu deyimi, Türkçe’deki bir deyimle ifade ettik.

[1]              Rabbimiz konunun doğru anlaşılması, ibret alınması ve geleceğe ışık tutması için bıkıp usanmadan örnekler verir, kıssalar nakleder. İleride yüzlerce örnekleme ve kıssa göreceğiz. Bu kıssa ve örneklemeler, Kur’ân’ın indiği dönemde yaşayanların yakından bildikleri, Nûh, Âd, Semûd, Lût, Mûsâ kavmi/İsrâîloğulları, Firavun’a ve onların kalıntıları hakkındadır. Eğitim ve öğretimde önemli role sahip olan kıssalar, uyarı konusunda da çok etkili olduğu için, Kur’ân’da birçok kıssaya ve örneklemeye yer verilmiş, bu kıssa ve örneklemeler birçok kez tekrarlanmıştır. Kur’ân’da yer alan kıssa ve örneklemelerin üslubundan açıkça anlaşılmaktadır ki, bunlar tarih bilgisi vermek amacıyla değil, öğüt amacıyla anlatılmıştır. Kur’ân’daki kıssa ve örneklemeler, bizim tesbitlerimize göre, öğüdün kendisine fayda vereceği insanlara şu yararları sağlamaktadır:

Bugünün insanları ise Ortadoğu dışındaki ve Kur’ân’ın indiği dönemden sonra yok olan medeniyetleri, toplumları; örneğin Anadolu, Karya, Lidya, Likya, Firikya, Hitit, Urartu, İyon, Helen, Sümer, Asur, Bâbil, Roma, Büyük İskender, Bizans hakkında da araştırımalar yapıp onların düştükleri hata ve yanlışlara düşmeden geleceklerini kurmalıdırlar.

[1]              Tesbih, “Allah’ı, Kendisine yakışmayan şeylerden tenzih etmek/uzak tutmak, yani Allah’ı yüceltmek, O’nun her türlü kemal sıfatlarla donanmış olduğunu kavramak ve bunu her vesile ile yüksek sesle söylemek” demektir.

[1]              Esas anlamı “habsetmek, içerde tutmak” olan sabır, “aklın ve dinin gösterdiği yolda sebat etmek, kararlı olmak, gevşememek”; yani “insanın elinde olmadan başına gelen ve ona büyük üzüntüler veren musibetlere karşı koymak, onların üstesinden gelmek için mücâdele etmek”tir. Sabrın ne olduğunu incelerken ne olmadığını da belirlemek gerekir. İyi bilinmelidir ki, haksız yere mahkûmiyete boyun eğmek, miskinliğe, uyuşukluğa ve aşağılanmaya razı olmak, zillete, haksız tecavüzlere, insan onuruna gölge düşürecek saldırılara katlanmak, bunlara karşı sessiz ve pasif kalmak, dayanmak, dişini sıkmak, sabretmek değildir. Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sessiz kalmak, o davranışa ortak olmak demektir. Aksine sabır, “bu tarz kötülüklerle mücâdele etmek, bunlara karşı çıkmak, bir hakkı savunmak ve korumak için çaba göstermek, bu süreçte kararlı olmak”tır. Rabbimiz, Sabrı Âl-i Imran/ 146’da “Nice peygamberler de vardı ki kendileriyle beraber birçok Allah erleri savaştılar; Allah yolunda kendilerine isabet eden şeylerden gevşemediler, zaafa düşmediler ve boyun eğmediler. Ve Allah, sabredenleri sever.” şeklinde beyan buyurmuştur. İnsanın kendi gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları temin etme konusunda gevşeklik göstermesi sabır değil, âcizlik, tembellik ve korkaklıktır. Tüm peygamberlerin de ortak özelliği olan sabrın, İslâm’da çok önemli bir yeri vardır. Bunu tek kelimeyle veya birkaç sözcükle ifadeye çalışmak sözcüğün anlamını yansıtmamaktadır. O nedenle sözcüğü Arapça’dan Türkçe’ye geliş şekliyle bırakıyoruz. Okurlarımız “sabır” sözcüğünün anlamını iyi bilmelidirler. Sabır konusu, Tebyînu’l-Kur’ân‘da ayrıntılı olarak sunulmuştur.

Bizim “bunalım” diye çevirdiğimiz hut sözcüğünün esas anlamı, “doyumsuzluğun, tatminsizliğin getirdiği bunalım” demektir. Balıkların doyma duygusu olmadığından “balık”, hut diye de ifade edilir. Burada Hut sahibi ifadesi ile kastedilen, “Yûnus ve Mûsâ peygamber”lerdir. Her iki peygamber de görevlerinin zorluğu nedeniyle bunalıma düşmüşler ve görevden kaçmaya çalışmışlardır. Kur’ân’da (Resmi Mushaf: Sâffât/139-149 ve Kehf/61) hut sözcüğü, her ikisine de izafe edilmiştir. Ve Kur’ân’a (Resmi Mushaf: Sâffât/139-148 ve Neml/10, Kasas/31) göre her ikisi de görevden kaçınmıştır.

[1]              Âyetin orijinalindeki müzzemmil sözcüğünün anlamı, “elbiseye veya herhangi bir şeye bürünen” demektir. Deyim olarak sözcük; “uykuya hazırlık, iç giysileri, pijamaları giyip yatağa yatmak, yorganı üstüne örtmek, kendi hâlinde yaşamak, kimsenin etlisine-sütlüsüne karışmamak” demektir. Biz Mealde ikinci deyim anlamını tercih ettik.

[1]              Bu görev, coğrafî ve kültürel koşullar gereği, sosyal ve kültürel hizmetlerin gece yürütüldüğü bir topluma göredir. Arap coğrafyası dışındaki mü’minler, dini hizmet vazifelerini gece-gündüz demeden, bulundukları coğrafyaya göre toplumlarındaki en uygun zamanlarda yapmalıdır.

[1]              Vekil, “canlı-cansız tüm varlıkları belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyarak, destekleyerek uygulayan” demektir.

[1]              Bkz. 121 nolu not.

[1]              Bkz. 114 nolu not.

[1]              Bu âyet Medîne dönemi âyetlerindendir. İniş zamanı tam olarak bilinmiyor. Mushaf’ı tertip edenler bu âyeti, ilk inen âyetler arasında tertip etmişlerdir. Bizim kanaatimize göre bir necm halindeki bu ayetin (necmin) yer Tevbe suresinin 106. Ayetinin arkasıdır; yani 712,713. Necmlerin arasıdır. Bu âyette mü’minlerin görevlerinin Allah Elçisi ile aynı olmadığı, mü’minlerin görevinin daha hafif olduğu, ilâhî ilkelerin kullara yük olmayacağı bildirilmektedir.

[1]              10. necmde müzzemmil sözcüğü ile hitap edilmişken, burada yâ eyyühe’l-müddessir [ey dış giysisine bürünen] ifadesi kullanılmıştır. Birçok eserde müzzemmil ve müddessir sözcüklerine aynı anlam verilmiştir. Oysa iki kelime arasında ince bir anlam farkı vardır. Bu ayrıntı dikkate alınmazsa âyetin mesajı gereği gibi anlaşılamaz. Müzzemmil sözcüğü, “elbise, battaniye, çul-çuval gibi gereçlerle genel bir örtünme”yi ifade eder. Müddessir ise “sadece çarşı-pazarda yani toplum içinde giyilebilen bir dış elbiseyle örtünme”yi ifade eder. Müddessir sözcüğünün aslı mütedessir‘dir. Desar, “cüppe, palto, pardesü, kaftan gibi gömleğin üstüne giyilen veya örtülen giyecek” demektir.

Bu âyette, Kur’ân’daki edebî sanatlardan biri olan kinaye sanatı kullanılmış. Dış elbisesinin giyilmesi, kinaye olarak çarşıya-pazara, işe-güce gitmek için dışarı çıkma hazırlığının yapılmış olması anlamına gelir. Bu kinaye ile artık Muhammed’e peygamberlik üniformasının giydirildiği ve toplumu uyarmak için göreve hazır olduğu mesajı verilmektedir.

Âyetin açık mesajı, “Ey peygamberlik elbisesini giyinen! Ey peygamberlik üniformasını giyinmiş, teçhizatını kuşanmış olan Muhammed!” şeklinde olmaktadır.

[1]              Âlemler, “Allah’ın yarattığı, Allah’ın imzasını taşıyan ve Allah’ı tanıma göstergesi olan her şey”dir.

[1]              Bkz. 2 nolu not.

[1]              İbâdet sözcüğü, dilimize fonetik olarak Arapça orijinaliyle girmesine rağmen kök anlamı olan “kulluk, kölelik etme” konusundaki insanın tarz ve tavrıyla ilgili asıl anlamını büyük oranda kaybetmiş ve sadece birtakım ritüel, ayin ve davranışlar için kullanılan bir kavram hâline dönüşmüştür. A-be-de kök fiilinin mastarı olan ibâdet sözcüğü, “kulluk yapmak, kölelik etmek” anlamına gelir. Bu anlamlar bir insanın kayıtsız şartsız teslim olmasını, itaat etmesini, boyun eğmesini ifade eder. Dinî terim olarak ibâdet ise; “kulun sahibine/yaratanına karşı, sahibi/yaratanı tarafından verilen görevleri kayıtsız şartsız kabullenip yerine getirmesi”dir. Her şeyin yaratıcısı olan Allah, kulları için belirlediği davranış ve yaşam tarzını kullarına çeşitli şekillerde bildirmiş ve en son olarak bütün bu bildirileri Kur’ân’da toplamıştır. Bu gerçekler ışığında ibâdet, Allah tarafından bir talimatname [Kur’ân] ile kullara bildirilen görevlerin kullar tarafından kayıtsız şartsız itaat edilerek ve teslimiyet gösterilerek [boyun eğilerek] yerine getirilmesidir. Öyleyse ibâdet, halk arasında yaygınlaştığı gibi sadece üç-beş ameli yapmaktan ibaret değildir. İbâdet, “Allah’ın kulluk talimatnamesinde vermiş olduğu görevlerin tümünü yapmak, hepsini uygulamak”tır.

[1]              İnzar, “korkutarak, bilgilendirerek ve bilinçlendirerek çekindirme” demektir. Biz, bu sözcüğün emir kalıbını “uyar” diye aktarıyoruz. Değerli okurlarımız “uyar!” ifadesinin, “korkutarak, bilgilendirerek ve bilinçlendirerek çekindir!” manasında olduğunu unutmamalıdırlar.

[1]              Buraya kadar gördüğümüz âyetlerde Rabbimizin Muhammed b. Abdullah’ı muhatap aldığı, o’nu peygamber yaptığı ve o’na Rabbi adına öğrenip öğretmesini emrettiği; o’nu eğittiği ve hizmete hazırladığı; o’na üniformasını giydirip teçhizatını kuşandırdığı, burada da Kalk, hemen “Tüm övgüler, âlemlerin Rabbi, yarattığı bütün canlılara nimet veren, yarattıklarına çok merhametli olan, iyi kötü tüm amellerin karşılığının verileceği günün hükümdarı olan Allah’adır. Yalnız sana ibâdet ederiz ve yalnız senden yardım isteriz. Bizi, üzerlerine gazap dökülmüşlerin ve şaşkınlığa saplanmışların yolunun dışındaki, kendilerine nimet verdiklerinin yolu olan dosdoğru yola ilet!” diye uyar ve Rabbinin en büyük olduğunu ilân et! diyerek göreve çağırdığı görülmektedir. Rabbimizin geçen necmlerde sadece Peygamberimizi muhatap aldığı ve Peygamberimizin de kendisine verilen talimatları henüz tebliğ amacıyla kimseye söylemediği özellikle hatırlanmalıdır. Tarih kayıtlarına göre Kalk, hemen “Tüm övgüler, âlemlerin Rabbi, yarattığı bütün canlılara nimet veren, yarattıklarına çok merhametli, iyi kötü tüm amellerin karşılığının verileceği günün hükümdarı olann Allah’adır. Yalnız sana ibâdet ederiz ve yalnız senden yardım isteriz. Bizi, üzerlerine gazap dökülmüşlerin ve şaşkınlığa saplanmışların yolunun dışındaki, kendilerine nimet verdiklerinin yolu olan dosdoğru yola ilet!” diye uyar! Ve Rabbinin en büyük olduğunu ilân et!” emrini alan Peygamberimiz Safa tepesine çıkmış, insanları çevresine toplamış ve topluma: “Yarattığı bütün canlılara nimet veren, yarattıklarına çok merhametli Allah adına (öğretiyorum, uyarıyorum)…” diye açılış yapmıştır.

Görüldüğü üzere Fatiha sûresi olarak bilinen 7 âyet, aslında Müddessir sûresi’nin 2. âyetinin tümleci olup bağımsız bir sûre değildir. Bu ayetlerin bağımsız bir sûre yapılması ve Mushaf’ın başına yerleştirilmesi, adının da “Fâtiha” [açış, giriş, önsöz] yapılması, Kur’ân’ın Peygamber tarafından derlendiği veya bu âyetlerin vahiy olmayıp Peygamber tarafından yapılan bir bildirge olduğu ve bu bildirgenin de Kur’ân’a önsöz olarak konduğu kanaatini doğurmaktadır.

[1]              “Borunun üflenmesi” ifadesi, eski devirlerde kullanılan, toplanmak veya tehlikeyi haber vermek için kullanılan bir yöntemdir. Bu boru, genellikle büyükbaş hayvan boynuzundan yapılırdı. Borunun öttürülmesi, bir içtima borusunun veya sireninin çalınacağını düşündürmekte ya da bir hakemin oyunu başlatan ve bitiren düdüğünün öttürülmesini veya bir okulda dersin başladığını ve bittiğini bildiren zilin çalınmasını çağrıştırmaktadır. Biz bunu “alarm verilmesi” olarak anlayabiliriz. Bu ifade, bu âyetin dışındaki yerlerde “Sur’un üflenmesi” olarak yer alacaktır.

[1]              Bu âyetler müteşâbih kabul edilmiş ve doğal olarak Tefsir ve Meallerde farklı yorumları yapılmıştır. Aynı nedenle gelecekte de farklı yorumların yapılacağı muhtemeldir. Âyette geçen beşer, sekar, levvahatün sözcükleri, sesteş sözcüklerdir. Beşer, sekar ve levvâha sözcükleriyle sûrede birkaç kez cinas sanatı yapılmıştır. Sekar‘ın kök anlamı, “sıcaklığın beyne acı vermesi”dir. Sekar, taşıdığı bu anlamlardan dolayı cehennemin özel isimlerinden biri olmuştur. Ama paragrafta Rabbimiz, “Bilir misin nedir Sekar?” buyurarak toplumun bildiği anlamı kastetmediğini, bununla başka bir şey anlattığını göstermiştir. Ki buna benzer örnekler çoktur. Demek oluyor ki sekar sözcüğüne Rabbimiz burada (15. necmde) yeni bir anlam yüklemiştir: “Sekar, üzerine “on dokuz” konulmuş, beşer için fevkalâde levhalar yapan, sürekli tutmayan, yok da etmeyen bir şeydir.” Ve Kur’ân’ın beşer sözü olduğunu ileri süren küstahlar “sekar”la yüzleşecekler ve sekar sayesinde Kur’ân’ın beşer sözü olmadığını kabulleneceklerdir. Beşer sözcüğü, “halk, insan” demek olduğu gibi, insanın üzerinde kıl biten yüz, kafa ve vücudunun üst derisi” anlamına da gelir. Sesteş bir sözcük olan levvahatün‘ün kök sözcüğü olan levh, “tahta” anlamının yanısıra, “şimşek çakması, parlamak, uzaktan görünme, yakıp kavurma, deriyi siyahlaştırma, susamışlık” anlamlarına da gelmektedir. Okurlarımız sözcüklerin bu anlamlarından hareketle değişik anlamlar çıkarıp anlayış seviyelerine göre birini kabullenebilirler.

Pasajdaki, Resmi Mushaf’a göre 31. âyetin –içerik ve yapısal yönden– bu pasaja ait olmadığı açıktır. Mushaf’ı düzenleyen heyetin duyarsızlığından burada tertip edildiği kanaatindeyiz. Resmi Mushaf’taki Âl-i İmrân/7 ve Bakara/26-27. âyetler ile aynı konuyu içeren bu âyetin gerçek yerini kesin olarak henüz tesbit edemedik. O nedenle burada bu âyeti bağımsız bir necm; 15. necm olarak sunmuşduk. Âyetin ön ve arkayla alakası yoktur.

[1]              Bu paragrafta, Kur’ân’ın beşer sözcüğü olmadığına bir başka kanıt daha verilip sekar’ın değerine değinilmektedir. Âyetlerdeki sözcüklerin “hakikat” manası, “Hayır, hayır! Andolsun Ay’a, sırtını döndüğünde geceye; ağarıp ışıdığında sabaha, kasem olsun ki o [sekar], beşer için; sizden, öne geçmek/ilerlemek veya arkaya kalmak/geride kalmak isteyen kişiler için bir uyarıcı olarak gerçekten en büyük şeylerden biridir” şeklindedir. İleriki sûrelerde görüleceği üzere, kamer [ay] sözcüğü, mecâzen “Elçi’yi”, gece sözcüğü “cehaleti”; sabah sözcüğü de “toplumsal aydınlanma”yı ifâde etmektedir. O nedenle, burada doğrudan doğruya mecâz anlamını Mealde gösterdik. Paragrafta açıkça, Elçi Muhammed’in kapasitesi, Kur’ân’ın topluma yaptığı etki; cehaleti ortadan kaldırması, toplumsal aydınlığı getirmesi dikkate alındığında, Kur’ân’ın beşer sözü olmadığı kesinlikle anlaşılır. Sekar da bunu bir başka açıdan isbatlamaktadır.

[1]              Sûrede, Ebû Leheb olarak zikredilen şahsın Kureyş eşrafından Abduluzza b. Abdulmuttalib b. Hâşim; karısının da Ümmü Cemil [Avrâ] olduğu herkes tarafından tartışmasız kabul edilmiştir. Tarih kayıtları Ebû Leheb’in son derece zengin, iri cüsseli, kırmızı suratlı, çabuk hiddetlenen birisi olduğunu belirtmektedir. Hayatının sonuna kadar hep İslâm’a karşı savaşmış, her zaman müşriklerin başında veya yanında yer almıştır. Bedir savaşı’na bizzat iştirak etmemiş olsa da, kendi yerine ücretli bir asker göndermiştir. Peygamberimiz Allah’tan gelen mesajları insanlara ulaştırmaya başlayınca ilk karşı koyan Ebû Leheb olmuştur. Fâtiha’nın topluma karşı okunması esnasında, “Helâk olası, bizi buraya bunun için mi topladın?” diyerek o’nu taşlamış ve ayağından yaralamıştır. Daha sonraları da Peygamberimiz, görevi gereği, pazar ve panayırlarda dolaşıp hakkı tebliğ ederken Ebû Leheb de o’nu bir gölge gibi takip ediyor; o’nu etkisiz hâle getirebilmek için her yolu deniyordu. Toplantılarını sabote ediyor, “Bu benim yeğenim mecnundur, o’na kulak asmayın” diyerek herkesi etkilemeye çalışıyordu. Bu sözlü tacizlerini bazen fiilî saldırıya kadar götürüyordu. Yaptıkları bunlarla da sınırlı değildi. Bazı yerlerde de “Eğer kardeşimin oğlunun dedikleri doğru ise, çoluk-çocuğumu ve malımı fidye olarak verip kendimi azaptan kurtarırım” diye Peygamberimizle alay ediyordu.

Ebû Leheb, Peygamberimize olan düşmanlığını sözlü ve fiilî tacizlerle her platformda sürdürürken karısı da boş durmuyor, Peygamberimizin oturduğu sokağa ve evinin etrafına dikenler sererek ve aleyhinde dedikodular yayarak kocasına destek veriyordu. Bu desteği o kadar içten veriyordu ki, çok sevdiği ve devamlı boynunda taşıdığı gerdanlığını bile bu uğurda, Peygamberimize yapılacak kötülüklerin ödülü olarak harcadı. Birçok müfessir, 5. âyette geçen “boynunda liften bir ip” ifadesinin bu meşhur gerdanlığı temsil ettiğini düşünmektedir.

Böyle bir engellemenin en yakın akrabaları tarafından yapılması Peygamberimizi çok üzüyordu. Çünkü onların engellemeleri ve menfi propagandaları nedeniyle istediği başarıyı gösteremiyordu. Amcasının verdiği zarar, başkalarının verdiğinden kat kat fazlaydı. Bazı kimseler, “Kendi amcasının bile inanmadığına biz niçin inanalım?” diyordu.

“Leheb sûresi” olarak bilinen bu âyetler, böyle bir ortamda Peygamberimizi teselli etmek, desteklemek, o’na moral ve güç vermek için inmiştir.

Daha önce inmiş olan âyetlerde, herhangi bir isim verilmeden, mal, mülk, çevre ve güç sahibi olduklarından dolayı şımarıp azan kimselerden bahsedilmiş, âhiret gününü de yalanlayan bu kişilerin Allah’a havale edilmesi gerektiği, onların cezalarının Allah tarafından verileceği bildirilmişti. O sûrelerde sıfatları ve karakterleri ile zikr edilenler, bu sûrede Ebû Leheb’in kişiliğinde somutlaştırılmıştır.

Kur’ân, zaman ve mekânlar üstü evrensel bir mesaj olduğu için, bu mesajın sadece belli bir tarih aralığına ve belli bir coğrafyaya ait olduğunu düşünmek yanlıştır. Allah, Kur’ân’da bir konu hakkında örnek verirken tarih, yer ve isim belirtmez. Ele aldığı kişileri, o kişilerin davranışları, sıfatları ve karakterleri üzerinden tanıtır. Böyle yaparak verdiği örneğin her zaman ve her yerde geçerli olmasını sağlar.

Sûrenin diğer bir mesajı da, Peygamberimizin öz amcası için bile herhangi bir kayırmasının söz konusu olmadığına göre, krallık, kölelik, zenginlik ve fakirlik gibi sosyal mevkilerin ya da seyyitlik ve şeriflik gibi soy özelliklerinin insana âhirette hiçbir ayrıcalık kazandırmayacak olduğudur.

Bu âyetler geleceğe yönelik verdiği bir haberle de ayrı bir mucize sergilemektedir. Sûrede Ebû Leheb ve karısının iman etmeyecekleri ve cehennemlik oldukları bildirilmiştir. Sûrenin inişinden sonra 15 sene daha yaşayan Ebû Leheb, gerçekten de ölünceye kadar iman etmemiştir. Kur’ân’ın inmeye devam ettiği yıllarda herkes tarafından görülen bu mucize, Muhammed’in peygamberliğinin de apaçık delillerinden biridir.

[1]              Tebbet kelimesinin sözcük anlamı, “kurudu, yok oldu, helâk oldu” demektir. Âyette geçen iki el ifadesinin, “cüz’iyyet mecâz-ı mürsel”i olarak anlaşılması, yani iki elin zikri ile bizzat ellerin sahibinin kastedilmesi ikinci plândadır.

İki el ifadesi, Ebû Leheb’in iki gücünü temsil etmektedir. Nitekim necm’in 3. cümlesi bu güçleri “onun malı ve kazandığı şeyler” olarak açıklamaktadır. Ebû Leheb’in varlıklı bir kişi olduğu göz önünde tutulduğunda, “kazandığı şeyler” ile kastedilenin de çevresi, kurduğu teşkilât, oğulları, uşakları ve yetiştirdiği militanlar olduğu akıl yoluyla çıkarılabilir. Biz Mealde mecâz anlamı tercih ettik.

[1]              Âyetin orijinalindeki sözcüklerin lafzî anlamı, “on aylık gebe develer umursanmadığında” şeklindedir. “On aylık gebe deve”, çiftlik, fabrika, maden ocağı, han, hamam vs. gibi o günün insanlarının çıkarlarını ve sahip oldukları en iyi gelir kaynaklarını ifade eder.

[1]              Âyetteki orijinal ifadelerin lafzî manası, “vahşî hayvanlar bir araya toplandığında” şeklindedir. Burada bu ifade ile kıyâmetin dehşetiyle vahşi hayvanların bile, koyun ve kuzu gibi bir arada toplanacakları, dolayısıyle bunların, kendi öz benliklerini yitirecekleri bildiriliyor.

[1]              Âyetin orijinalindeki ifadenin lafzî anlamı, “nefisler eşleştirildiğinde” şeklindedir. Vâkıa/7’ye (127. necm) göre buradaki eşleştirme, “sağcılar, solcular ve öncüler” şeklinde insanların kendi aralarındaki eşleştirmedir, birleştirmedir, yani grup grup toplamadır.

[1]              Âyetteki ve iza’l-mev’udeti süilet ifadesi, genellikle “diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda” diye çevrilir, ki bu, âyetin mesajını daraltmaktır. İfadenin gerçek anlamı, “baskı, eziyet sonucu imkânları kısıtlanan; eğitim-öğretimden, iş imkânlarından ve fırsatlarından mahrum edilen, bu nedenle de sıkıntılı, seviyesiz bir hayat sürmek zorunda kalan, ömrü ah-vah ile inim inim inleyerek geçen, kız, oğlan ve erişkin herkes” demektir.

[1]              Geçmişten günümüze ifade, “Elçi sözü” olarak kabul edidi. Bizim kanaatimize göre ise “SÖZ ELÇİ” demektir.  Ki bununla indirilen Elçi; Kur’an ayetleri kastedilmektedir. Ayrıntı Tebyinu’l Kur’ân’dadır..

[1]              15-25. Ayetler, aslında teknik ve semantik açıdan Necm suresinin 18. âyetinin devamıdır.

Bu özellik dikkate alınarak okunmalıdır.

Âyetin orijinalindeki ifade, “bu, kovulmuş şeytanın sözü değildir” şeklindedir. Şeytan, sözlük anlamı olarak “haktan uzak olan” demektir. Kavram olarak ise, “hakka ve akla aykırı hareket eden her türlü kişi, güç ve kurumun ortak ve karakteristik adı”dır.

Şeytanın kimler veya neler olabileceği, özellikleri ve ayırt edici nitelikleri Kur’ân’da ayrıntılı olarak mevcuttur. Kur’ân’a göre Şeytân; A) Haram yemeyi, haksız kazanç elde etmeyi öneren/emreden, B) Kötülük, hayâsızlık yapmamızı ve Allah’a karşı bilmediğimiz şeyleri söylememizi telkin eden, C) Bizi fakirlikle korkutan, D) Bizi kuruntulara düşüren, E) Allah’ın yarattıklarını değiştirmeyi emreden, F) Kandırmak için bize yaldızlı sözler fısıldayan, G) Vesvese verip kışkırtan, zihin bulandıran, H) Yaptığımız amellerimizle bizi şımartan, I) Bizi azdıran, J) İçki/uyuşturucu ve kumarla insanlar arasına düşmanlık ve kin sokmak isteyen, K) Bizi Allah’ı anmaktan ve O’na kulluk etmekten geri bırakmak isteyen kişi ve güçlerdir.

“Kovulmuş şeytan”, “inatçı şeytan” ifadeleri de Kur’an’da “İblis” için kullanılır. “İblis” ise, “insanın düşünme yetisi”dir. Kur’an’da İblis, göze gözükmeyen, insanın zihninde vesvese veren; ham düşünceler üreten, insanlara etraflarından yanaşan; etkiyle faaliyete geçen, etkisiz alanlarda faaliyet gösteremeyen, canlılardan sadece insanda bulunan, insana boyun eğmeyen, enerjiden yaratılmış bir güç, yeti olarak tanımlanır. Kur’an’da bu yeti kişileştirilerek kullanılır. Ayrıntılı bilgi  “Tebyînü’l Kur’an”da görülebilir.

 

[1]              İsmin tesbihi/ismin temize çıkarılması: Bir ismi “tesbih” etmek [noksanlıklardan uzak tutup yüceltmek] demek, aslında o ismin sahibini “tesbih” etmek demektir. Çünkü ismin sahibinin yüceliği ve kutsallığı, ismin yüceliği ve arınmışlığı ile ifade edilir. Dolayısıyla ismin tesbih edilmesinden maksat, kendisine yakışmayan isim ve sıfatların Rabbimizden uzak tutulması ve adına sürülmüş karaların temizlenmesidir. Kur’ân’ın indiği dönemde Araplar arasında; A) Meleklerin Allah’ın kızları olduğu, B) Üzeyr’in ve Îsâ’nın Allah’ın oğlu olduğu, C) Bazı melek ve putların Allah’a yaklaştırıcı olduğu, D) Cinler ile Allah arasında bir nesep [soy bağı] ilişkisi bulunduğu gibi yanlış ve saçma inanışlar yaygındı. Bu nedenle; “ismin tesbihi” emri ile yapılması gereken, bu tarz inançları yansıtan isim ve sıfatların Rabbimizin isim ve sıfatları arasından derhal çıkartılıp atılmasıdır.

[1]              Âyetteki sözcüklerin “hakikat” manası, “bürüyüp örttüğü zaman geceye, parıldadığı zaman gündüze ve erkeği, dişiyi yaratan şeye andolsun ki, sizin emek ve gayretiniz kesinlikle dağınık ve parça parçadır” şeklinde olup biz mecâz anlamlarını verdik.

[1]              Âyetlerin sözcük anlamı, “Şu şafağı, on geceyi, çifti ve teki, geçip gideceği sırada şu geceyi kanıt gösteririm ki şüphesiz Rabbin gözetlemektedir” şeklinde olup biz mecâz anlamlarını tercih ettik. Resmi Mushaf’ta 14. sırada olan “Şüphesiz ki Rabbin gözetlemektedir” anlamındaki âyet, kasem cümlesinin cevap bölümüdür. Teknik olarak ve anlam bilgisi açısından kasem cümlesinde bulunması gerekirken, Mushaf tertip heyeti tarafından alakasız bir yerde tertip edilmiştir.

[1]              Âyetin orijinal yapısının anlamı, “İşte bunlarda, akıl sahibi için bir güçlü-ikna edici bir anlatım var mı?” şeklindedir. Bu sorulara belağat ilminde “istifhâm-ı inkârî” denir. Bu soru, cümleye, “Elbette vardır, aksi söylenemez” anlamı katar. O nedenle Mealde edebî anlamı gösterdik.

[1]              “Kazıklar sahibi” ifadesi, klâsik Arapça’da eski bir bedevî terimidir. Deyimsel olarak, “güçlü bir otorite” yahut “sarsılmaz, yıkılmaz bir güç”ten mecâz olarak kullanılmaktaydı. Bir bedevî çadırını ayakta tutan kazıkların sayısı, o çadırın büyüklüğüne bağlıydı. Çadırın büyüklüğü, her zaman çadır sahibinin statü ve gücüne göre değişmekteydi. Bundan dolayı güçlü bir kabile reisi için çoğu zaman “sayısız direkler üstünde duran çadırın sahibi” tanımlaması yapılırdı.

[1]              Âyetin orijinalindeki sözcükler, “şu kuşluk vakti ve karanlığı büsbütün bastırdığı zaman gece” anlamındadır. Burada da mecâz anlamlar tercih edilmiştir.

[1]              Bkz. 24 nolu not.

[1]              Fil Ashâbı, Kur’ân’a göre, kötü plânları sebebiyle Allah tarafından helâk edilmiş bir topluluktur. Arap ve İslâm kaynaklarına göre “Ashâb-ı Fil”, Habeşistan’ın Yemen valisi Ebrehe’nin komuta ettiği, heybetini arttırmak için önünde Habeşistan’dan getirilmiş bir filin yürütüldüğü orduya verilen isimdir.

Tarih kaynaklarına göre VI. yüzyılın ortalarında Habeşistan’ın Yemen valisi olan Ebrehe, Arapların Ka‘be’ye olan saygılarını görmüş, dinî, siyasî ve ekonomik amaçlarla San’a şehrinde “el-Kulleys” adında gösterişli bir kilise yaptırmış ve yayınladığı bir bildiri ile Arapları bu kiliseyi ziyarete çağırmıştır. Bu davet Araplar tarafından kabul görmediği gibi, Ebrehe’nin kilisesi de bir Arap tarafından hakaret maksadıyla kirletilmiştir. Buna çok öfkelenen Ebrehe, Ka‘be’yi yıkmak amacıyla ordusuyla birlikte Mekke üzerine yürümüştür. Ordunun başında yürüyen fil dolayısıyla bu olaya “Fil Olayı”, olayın vuku bulduğu seneye de “Fil Senesi” denmiştir. Sözcüğün lügat anlamına göre de “Ashab-ı fil”, “Ahmaklar, geri zekâlılar güruhu” demektir. Burada Tevriye yapılmıştır.

[1]              Bkz. 2 nolu not.

[1]              Cin ve ins sözcükleri Kur’ân’da ilk kez burada geçtiğinden bu sözcüklerle ilgili kısaca bilgi vermek istiyoruz: Cin, halk kültüründe “insan gibi yiyip içen, üreyen, inanan, bazen ehil insanlarca işçi gibi çalıştırılan, olağanüstü güç ve bilgilere sahip, insanları çarpan, istediklerine zarar veren, erdirici, yüksek değerler ilham eden gizli destekçi güç, görünmeyen yaratık” olarak bilinmekte; bu nedenle de Kur’ân yanlış anlaşılmaktadır. Cin sözcüğü, aslında “örtülü varlık; insanın beş duyusuyla kavrayamadığı, algılamaya kapalı, mevcudiyeti kesin olan varlık veya güç” demektir. Bu sözcüğün karşıt anlamlısı ins [insan] de; “beş duyu ile hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran” demektir. Aşina olduğumuz şu sözcükler de cin sözcüğünün türevlerindendir: Cennet [toprağı ağaç yapraklarıyla saklanmış yer], cinnet [aklı, fikri saklanmak, delirmek], cenin (–ana karnında saklandığı için bu adı almıştır–), cünnet [savaşta kullanılan kalkan (–kişiyi oktan mızraktan sakladığı için bu ad verilmiştir–)].

Kur’ân’da cin sözcüğünün; “mikroorganizmalar, elektrik, mıknatıs, ışın, radyasyon, ajan/casus, yabancı, kimliği belirsiz kimse” anlamlarında kullandığını göreceğiz. Bir de Kur’ân’da ins ve cin sözcüklerinin beraber kullanıldığını görürüz. Bu iki zıt anlamlı sözcük birlikte kullanıldığında, sözcüklerin anlamı farklılaşmakta, başkalaşmakta ve zenginleşmektedir.

Zıt anlamlı iki sözcükten, daha kapsamlı bir anlam çıkarmak her dilde var olan bir uygulamadır. Örneğin: Gece-gündüz, yaş-kuru, canlı-cansız, kedi-köpek, sabah-akşam, yer-gök, iyi-kötü, acı-tatlı, sağ-sol, ileri-geri, aşağı-yukarı, en-boy, ak-kara, irili-ufaklı, dünya-âhiret gibi zıt anlamlı sözcüklerin beraber deyimsel kullanımında, kalıbın anlamı, sözcüklerin özel anlamlarından farklılaşmakta ve zenginleşmektedir.

Anlamlarının birbirlerine zıt olduğunu gördüğümüz ins ve cin sözcükleri, birlikte bir kalıp hâlinde kullanıldıklarında, “gördüğünüz-görmediğiniz, bildiğiniz-bilmediğiniz, tanıdığınız-tanımadığınız, yani herkes ve her şey” anlamına gelmektedir. Bunun Kur’ân pek çok örneği bulunmaktadır.

[1]              Sözlük anlamı; “örtünmek, gizlenmek, alışmak ve kulluk” demek olan ilâh sözcüğü, genelde “ibâdet edilen, tapınılan, ululanan” nesnelerin ortak adı olmuştur. İlâh sözcüğünün “ibâdet edilen varlık” anlamında kullanılmasının sebebi olarak; bu sözcüğe “ihtiyaçları gideren, işlenen amelin karşılığını veren, huzur, rahatlık veren, yücelik, hükmü altına alıp koruyan, musibet anında koruyan” anlamlarının yüklenmiş olması gösterilebilir.

İlâh sözcüğü Kur’ân’da hem “hak olsun bâtıl olsun, ayırım yapılmaksızın, insanların tapındığı varlık” anlamında, hem de “gerçekten ibâdete lâyık olan hak mabut” anlamında kullanılmıştır.

[1]              Birçok anlamı olan samed sözcüğünün, tek bir kelime ile çevrilebilmesi mümkün değildir. Bu anlamlar şöyle sıralanabilir: Bütün ihtiyaçlar konusunda, kendisine yönelinen, başvurulan efendi, büyük; içinde boşluğu olmayan, içine hiçbir şey konamayan, hiçbir şeye muhtaç olmayan; bütün her şeyi bilen; halîm; şan ve şerefi zirvede olan; her şeyi yaratan; arzu edilen işler hususunda kendisine yönelinen, yalvarılan, sıkıntılı anlarda kendisinden yardım istenilen; dilediğini yapan, istediği hükmü veren, verdiği hüküm hususunda kendisine hesap soracak ve hükmünü reddedecek hiç kimse bulunmayan; yegâne şerefli zat; ğani/zengin; kulları üzerinde kahir, kendisinden yukarıda hiç kimse bulunmayan, aşağısındakilere saygı gösterme durumunda olmayan, bütün ihtiyaçlar kendisine arz edilen; yemeyen, içmeyen, doyuran ama doyurulmayan, yarattıkları yok olduktan sonra baki kalan; ebedî ve ezelî olan; ölmeyen, kendisine vâris olunmayan; uyumayan ve uyarılmayan; hiç kimsenin niteliği ile nitelenmeyen; ayıbı, eksiği, kusuru bulunmayan; başına belâ gelemeyen; niteliklerinde ve işlerinde en mükemmel olan; daima galip gelen, asla mağlûp olmayan; yaratıkların, keyfiyetine muttali olamayacağı, nasıl bir şey olduğunu bilemeyeceği; gözlerin idrak edemeyeceği; eksiklikleri ve fazlalıkları bulunmayan.

Bu ifadeleri matematikçilerin ifadesiyle özetlersek, varlığı ile ilgili olarak hiçbir sayı sistemiyle –doğal sayılardan sanal sayılara kadar– işlem yapılamayan mükemmel, kâmil varlık.

Bu kadar zengin anlamı olan bu sözcüğün, Kur’ân’da Allah için kullanılmadan önce tarihte başka bir ilâh için kullanılmamış olması dikkate değer bir husustur.

[1]              Ayetin orijinalinde geçen istiva ifadesi, mecâzen, “egemenlik kurdu, kontrolü altına aldı” demektir. Âyetlerde görüleceği üzere “Arşa istva etti” ifadeleri, “en büyük, en yüce makamda egemenlik kurdu, kontrolü eline aldı” anlamındadır. Müteşâbih olan bu kavram, âyette mecâzî olarak kullanılmıştır. İstiva sözcüğü, Resmi Mushaf’ın Yûnus/3, Ra‘d/2, Furkân/59, Secde/4, Tâ-Hâ/5, A‘râf/54, Bakara/29. âyetlerinde de yer alır. Âyetteki istiva eden ifadesi ile kastedilen de, “Allah”tır. Çünkü “istiva”, Allah’ın sıfatlarından olup melek veya kulların sıfatı değildir.

[1]             Âyette geçen yay boyu, o zamanlarda kullanılan ve o günkü insanların bildiği bir uzunluk ölçüsüdür. O dönemlerde “metre” gibi kabul görmüş uluslararası ölçüler henüz icat edilmediği için yöresel ölçüler kullanılmaktaydı. “Yay boyu” da, o zamanlarda kullanılan rumh [mızrak], sevt [değnek], arşın, kulaç, boy, isbi [parmak], hatve [adım], şibr [karış], zira [kol], ok atımı gibi bir ölçü birimiydi. Bu ölçü anlayışı o günkü Batı ülkelerinde de geçerliydi. Mesela, insan ayağının uzunluğunu temel alan “feet”, insan elinin başparmağının tırnak dibindeki genişliğini temel alan “inch” gibi ölçüler Batı’nın eski dönemlerdeki ölçü birimleriydi. Dolayısıyla Yüce Allah mesajında muhatap aldığı toplumun anlayabileceği bir ölçü kullanmıştır.

[1]             Âyetteki, müthiş kuvvetleri olan, üstün akıl sahibi olan ve arşta egemenlik kuran ifadeleriyle, “Allah” kastedilmektedir. Tabii sözcükler, hakikat anlamından mecâzî anlama çekilmeli ve burada kastolunanın, bizzat Allah değil O’nun tecellisi, kudretinin yansıması olduğu bilinmelidir. Nitekim Allâh’ın, Mûsâ peygamberin ilk vahiy alışı esnasında da “dağda, ağaçta bir ateş” olarak tecelli ettiği Kur’ân’da yer almaktadır.

Âyette geçen vahiy sözcüğünün vaz‘ ediliş [ilk konuş, türetiliş] anlamı, “gizlice bilgilendirmek”tir. Zamanla bu anlam çerçevesine uygun olarak, “gizli konuşma, işaret etme, emretme, ilham etme, ima etme, fısıldama, mektup yazma, elçi gönderme” anlamlarında da kullanılır olmuştur.

Vahy‘in terim anlamı ise, “Allah’ın araçsız ve aracısız olarak emirlerini, hükümlerini gizlice ve süratlice peygamberlerine bildirmesi”dir. Vahiy sözcüğü ilka sözcüğü ile anlamdaş olarak kullanılır.

Vahyin nasıl gerçekleştiğini bilemiyoruz, bilemeyeceğiz de. Zira Allah, yoktan var etme işi gibi bu işi de, “Kendi işinden biri; kimsenin yapmadığı, yapamayacağı bir iş” olarak niteler.

[1]              Lât, Uzzâ ve Menât isimlerinin yapıları ve anlamlarıyla ilgili geniş açıklamalar yapmak mümkün ise de biz, üçü de dişil birer sözcük olan bu isimler hakkında ansiklopedik düzeyde bilgi verip ayrıntıya girmeyeceğiz. Bu isimlerin dişil olmalarının nedeni, Arapların bunları birer melek, melekleri de Allah’ın kızları olarak kabul etmelerinden ileri gelmektedir. Lât, Taif’te, kapısında nöbetçi ve bakıcıları bulunan bir bina içindeki beyaz, işlenmiş, üstü örtülü bir kaya idi. Taif halkı [Sakif kabilesi], Ka‘be’den sonra en üstün tapınağın Lât olduğuna inanır ve onunla Kureyş dışındaki kabilelere karşı övünürdü. Uzzâ, Mekke ile Taif arasındaki Nahle denilen yerde, bir bina içinde bulunan bir ağaç idi. Taş olduğu da söylenmektedir. Kureyş kabilesinin saygı gösterdiği bu nesnenin üzeri örtülü idi. Günümüzde Ka‘be’nin üzerine örtü örtülmesi, bize bu cahilî geleneğin devam ettiğini düşündürmektedir. Menât, Mekke ile Medîne arasında Müşellel denen bir yerde bulunuyordu. Bu bir kaya [heykel] idi. Huzaa, Evs ve Hazreç kabileleri bu kaya-heykele saygı gösterir, hacca buradan başlarlar ve önünde yağmur dilerlerdi.

Müşrikler kutsal saydıkları bu putlar adına yemin ederler, çocuklarına Abdullât [Lât’ın kulu], Abduluzza [Uzzâ’nın kulu] ve Abdümenat [Menât’ın kulu] gibi isimler takarlardı.

Bunlardan başka çeşitli kabilelerin kendilerine özgü, kapıcıları ve bakıcıları olan birçok putları ve tapınakları vardı. Ka‘be’ye yaptıkları gibi bunlara da kurban keserlerdi. Âyette özellikle bu üç putun adının anılması, Hicaz yöresinde çok kimse tarafından ortak tapınılan birer tanrı olmalarındandır.

[1]              Melâike ve bunun tekili olan melek, sesteş sözcüklerdir. Hem “elçi göndermek” anlamına gelen ulûk kökünden, hem de “kuvvet, yönetim gücü” anlamındaki melk kökünden türemiş olabilir. “Elçi göndermek” anlamına gelen ulûk kökünden türemiş melek, melaike sözcükleri, “peygamberleri, vahiy âyetlerini” ifade ederler. Melk kökünden gelen melek, melaike sözcükleri de “doğadaki maddî ve enerjik tüm güçleri” ifade eder. Tesbitlerimize göre Kur’ân’da geçen bu sözcükler, her iki kökten de türemiş ve türediği kökün anlamına göre farklı manalarda kullanılmıştır. Yani melâike sözcüğü, Kur’ân’da bazen birinci anlamda, bazen de ikinci anlamda kullanılmıştır. Sözcüğün Kur’ân’da hangi anlamda kullanıldığı ise, yer aldığı pasajın söz akışından ayırt edilmektedir.

Melek sözcüğü ile ilgili ayrıntılı açıklama Tebyînu’l-Kur’ân‘da verilmiştir.

[1]              Şefaat, sözlükte “bir şeyi benzeri olan başka bir şeye eklemek, onu desteklemek, bir şeyi çiftlemek ve esirgemek”tir. Sözcük zaman içerisinde “yüksek mevkide bulunan birinin düşkün birine yardım etmesi, onu koruması, onun korunmasına aracılık etmesi, onu yalnız bırakmayıp ona destek olması” anlamında kullanılır olmuştur.

Sözcüğün terim anlamı ise, “bir kimsenin bağışlanmasını istemek, bir kimseden başka biri için iyilik yapmasını, onun zararına olan davranışlardan vazgeçmesini rica etmek, başkası hesabına yalvarmak, rica etmek, birinin önüne düşüp işinin görülmesi için dua ve niyazda bulunmak” demektir.

Kısaca şefaat, “aracı olmak, yardım etmek ve öncülük etmek” anlamlarına gelir. Şefaat, hem dünya hem âhirette söz konusudur. Dünyada, hem Allah’ın, hem meleklerin, hem peygamberlerin, hem de insanların birbirine şefaati olabilir. Âhirette şefaat ise, sadece Allah’a aittir.

Halk arasında yaygın olarak, “ümmetinden günahkâr olanların günahlarının affedilmesi için Peygamberimizin Allah katında aracılık edeceği; günahkârlara destek olup hatırını kullanarak günahkârların kurtuluşunu sağlayacağı”, tabir yerinde ise “Allah nezdinde torpil yapacağı” şeklinde anlaşılan şefaat, Kur’ân’a terstir.

[1]              Bkz. 24 nolu not.

[1]              Bkz. 54 nolu not.

[1]              Âyette geçen ruh sözcüğünün esas anlamı, “can”dır. Sözcük “vücuh” ifade eden, yani hakikat ve mecâz olarak birçok anlamda kullanılabilen bir sözcüktür. Ansiklopedik anlamda ruh, genel olarak “varlığın maddî olmayan boyutu ya da özü” olarak tarif edilmiştir. Ruh sözcüğü, yukarıda verdiğimiz hem sözlük hem de ansiklopedik anlamlara uygun olarak, “manevî benlik” ve “can” kavramları ile eş anlamlı kabul edilmiştir. Geniş anlamda “canlılık, duygu” demek olan ve ayrıca “karakter” anlamına da gelen ruh sözcüğü, mecâzen “bir şeyin özünü, en önemli ve en can alıcı noktası”nı ifade eden bir anlam taşımaktadır. Meselâ pasif kimseler hakkında kullanılan “ruhsuz” sıfatı, sözcüğün geniş anlamına, “meselenin bütün ruhu buradadır” şeklindeki deyimleşmiş cümle de, mecâz anlamına birer örnek teşkil eder. Sonuç olarak, yukarıdaki anlamlar etrafında “ruh” ile ilgili yüzlerce deyim üretilmiştir.

Ruh sözcüğünün geleneksel dinî terim anlamı, çok genel bir ifadeyle “bedensel varlığı yaratıldıktan sonra Allah tarafından üflenmek sûretiyle insana kazandırılan canlılık” şeklinde tanımlanmaktadır.

Ruh sözcüğü Kur’ân’da “ilâhî esinti, vahy/bilgi” anlamında kullanılmıştır, geleneksel anlamdaki ruh ile alakası yoktur. Kur’ân’da bahsedilen ruh [ilâhî esinti, vahiy], sadece “bilerek ve isteyerek bu ruha sahip olan ve onu hayatına geçiren ferd ve toplumlara anlamlı bir canlılık veren, onları kokuşmaktan koruyan bir şey”dir.

[1]              Buradaki selâm ifadesi, cümle yapısı gereği, “yaşasın, mutluluk, kurtuluş, esenlik” demektir.

[1]              Âyetteki sözcüklerin “hakikat” manası şöyledir: “Güneş’e ve onun parıltısına, onu izlediği zaman Ay’a, ona parlaklık verdiği zaman gündüze, onu sarıp örterken geceye, göğe ve onu yapana, yeryüzüne ve onu yuvarlakça döşeyene, nefse ve onu düzenleyene; –ki O, ona fücurunu ve takvâsını ilham etti–…” şeklindedir. Biz Mealde mecâz anlamlarını takdim ettik.

[1]              Burada “sosyal yardım ve destek kurumları”, Allah’ın devesi; bu kurumları yaşatmak için çalışma da devenin sulanması olarak nitelenmiştir. Devenin inciklerinin kesilmesi de, bu kurumların yaşaması için gerekli olan zekat; vergi, aidat vs. gibi gelir kaynaklarının yok edilmesidir. Kur’ân geçmiş ümmetlere ait hükümleri sembolik ifade ile verirken, kendi muhataplarına bu konu, “salât, salâtın ikamesi ve zekât vermek” ifadeleriyle ilkeleştirilmiştir.

[1]              Âyetteki sözcüklerin “hakikat” anlamlarına göre âyet grubunun anlamı, “Burçlar sahibi gökyüzüne, söz verilmiş o güne, şâhitlik edene ve şâhitlik edilene kasem olsun ki, Rabbinin kıskıvrak yakalaması gerçekten çok şiddetlidir” şeklindedir. Biz Meali, mecâzî anlama göre takdim ettik.

[1]              Bkz. 50 nolu not.

[1]              Bu sûrenin Resmi Mushaf’taki âyet dizimi, teknik ve anlam bilgisi açısından hatalıdır. Biz gramer ve anlam bilgisi kuralları çerçevesinde farklı tertip ile verdik.

[1] Ayetteki sözcüklerin Hakikat anlamları “incire zeytine, bereketli dağa kasem olsun ki Şeklinde olup biz becaz anlamlarını takdim ettik.

[1]              Bu Ev ifadesi ile kastedilen, “Beytullah” [Allah’ın evi], yani “Ka‘be”dir. Kur’ân’da Allah orası için, “evim” ifadesini kullanmıştır. Allah’ın evi ifadesi, “Allah’tan başkasına ait olmayan ev” demek olup oranın kamu mülkü olduğu anlamına gelir. Bu da, orada sosyal meseleler görüşülecek, kamusal ihtiyaçlara çözümler üretilecek, topluma ait, eğitim, öğretim yasama, yürütme gibi konularda kararlar alınacak demektir.

Bu Ev’in Rabbi: 2 numaralı notta açıkladığımız gibi rabb sözcüğü, “terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak birtakım hedeflere götüren, programlayıp yöneten” demektir.” Bu Ev’in Rabbi denilerek Rabbin “ev”e izafe edilmesi, Ka‘be’nin yapılışının ve işlevlerinin tümünün Allah tarafından programlanıp uygulandığını göstermektedir. Gerçekten de o ev, Allah adına yeryüzünde yapılmış ilk evdir, orası bereketlidir, orada bolluk vardır.

Kureyşliler, Ka‘be’ye hac ve umre için gelen binlerce insana verilen hizmetleri kendi aralarında paylaşmışlardı. Her sülâlenin belirli bir görevi vardı. Ka‘be’nin bekçiliği, bakıcılığı, hacılara su dağıtımı, hacılara yardım, hacılara para toplama, yemek yedirme, hacıların mahkemeleşmesi gibi birçok iş Kureyş tarafından yapılmaktaydı. Bu kutsal turizm, Kureyşlilere tarifi zor bir üstünlük ve saygınlığın yanında, bol kazanç da sağlıyordu. Ne var ki, Kureyşlilerin Mekke’de sürdükleri bu sefa, onların kendi gayretlerinin değil, Allah’ın Ka‘be ile ilgili plânlarının bir sonucuydu. Nitekim Allah’ın Ka‘be ile ilgili bu plânı günümüzde de yürümekte ve kutsal turizm bugün Suudî Arabistan devletini ihya etmektedir.

[1]              Bkz. 24 nolu not.

[1]              Kâriah sözcüğü, “çok şiddetle vuran, çok şiddetle yüklenen şeyler, insanlara şok yaşatan ciddî felâketler” anlamındadır. İnsanlar, göklerin çatlaması, güneş ve ayın söndürülmesi, yıldızların bulandırılması, dağların yürütülmesi, denizlerin kaynatılması, kısaca her şeyin hercü-merç olması sonucunda şoka girerek ne yaptıklarını bilmez hâlde serserice dolaşacaklardır. Evrendeki tüm varlıklar kontrolsüz bir şekilde birbirlerine çarpacaklar ve birbirlerinin felâketlerini oluşturacaklardır. O gün kimse için dönüş veya kaçış imkânı bulunmayacaktır.

İşte bu yüzden kıyâmet, “en büyük felâketin kapıları çalması” anlamında el-Kâriah olarak isimlendirilmiştir.

[1]              Burada “vefat” anı anlatılmaktadır. Vefat, “tastamam verme, eksiltmeden yerine getirme” demektir. Vefat, Allah’ın insanlara, ölecekleri andan hemen önce yaşatacağı, herkese yaptıklarını ve yapması gerekirken ötelediklerini eksiksiz-fazlasız göstereceği, haber vereceği bir süreçtir. Başka bir ifade ile vefat, Rabbimizin, insanın hayatındaki tüm kayıtları en ince ayrıntısı ile tıpkı bir yazar-kasanın “Z raporu” gibi, ölüm anından kısa bir süre önce eksiksiz-fazlasız ortaya koymasıdır. Bu “ortaya konuş” ise, insanın yapısına yaratılıştan yerleştirilmiş olan “koruyucular, bellekler, elçiler, hafıza hücreleri” ile sağlanmaktadır. Rabbimiz meselenin önemine binaen “ölme, öldürme” demeyip ölümü, ölüm öncesinin o esrarengiz olaylarının adıyla vermektedir. “Vefat” ile ilgili ayrıntılı bilgi Tebyinül’ Kur’an’da verilmiştir.

[1]              Âyetlerdeki sözcüklerin hakikat manaları, “Urf hâlinde [yığın yığın, öbek öbek, küme küme] gönderilmişlere, –dolayısıyla da büküp devirenlere– canlandırdıkça canlandıranlara da –dolayısıyla ayırdıkça ayıranlara– ve gerek özür, gerek uyarı olmak üzere bir öğüt bırakanlara kasem olsun ki, kesinlikle tehdit olunduğunuz şey elbette meydana gelecektir” şeklindedir. Biz Mealde mecâz anlamlarıyla sunduk.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Resmi Mushaf’taki 22. âyet kasem cümlesi olmasına rağmen, Kur’ân’ın tertil ve Arabiyyen özelliklerine aykırı olarak bulunması gereken yerde tertip edilmemiştir. Biz âyeti olması gereken yere koyarak mealendirdik.

[1]              Bkz. 85 nolu not.

[1]              Bkz. 27 nolu not.

[1]              Burada konu edilen Söz, Sâd/84- 85 ve Secde/5’te konu edilen “cehennemin ins ve cin [herkes] tarafından doldurulması”na yönelik, Rabbimiz tarafından alınmış bir ilke kararıdır. Rabbimizin bu kararı Kur’ân’da bazen el-kavl, bazen de kelimetü Rabbik şeklinde geçer.

[1]              Âyetteki sözcüklerin hakikat anlamları ile kasem cümlesinin anlamı şöyledir: Hayır! Bu beldeye yemin ederim ki –ki sen de bu beldeye girmektesin– ve babaya ve doğana (yemin ederim) ki Biz insanı gerçekten bir sıkıntı içinde yarattık (Beled/1-4). Biz Mealde, sözcüklerin mecâz anlamını verdik.

[1]              Âyetteki sözcüklerin hakikat anlamı, Semâ’ya ve Târık’a kasem olsun ki, –ve Târık’ın ne olduğunu sana ne bildirdi? (O) delip geçen necmdir.– Hiçbir nefis yoktur ki, üzerinde birtakım koruyucular bulunmasın [kesinlikle her insanın üzerinde birtakım koruyucular vardır] şeklinde olup biz Mealde mecâz anlamlarını verdik.

Âyette konu edilen koruyucular, “insan bünyesindeki bağışıklık sistemi, endokrin sistemi ve beyindeki dikkat fonksiyonu gibi zihinsel fonksiyonlar”dır.

[1]              Âyetteki sözcüklerin hakikat manaları, “Dönüş sahibi semâya, yarılıp çatlayan arza kasem olsun ki, kuşkusuz o, ayırıcı bir karardır. Ve o bir şaka değildir” şeklindedir. Mealde ise mecâz anlamları verilmiştir.

[1]              Allah kimseye tuzak kurmaz. Burada “belağat” ilminde müşâkele sanatı denilen bu ifade tarzı, diğer dillerde de mevcuttur. Müşakele sanatı, “iki zıt şeyden birinin, diğerinin adıyla adlandırılması” veya “birinin söylediği sözü, diğerinin, ilk söyleyenin kullandığı manaya zıt olarak kullanması” olarak tanımlanır. Meselâ, Arapça’da kullanılan, “Bize sakın bir câhillik etmeyin, biz de size câhillik ederiz!” şeklindeki tehdit ifadesinde, ikinci olarak zikredilen câhillik sözcüğü aslında “size ceza veririz, size kötülük ederiz” anlamına gelir. Türkçe’de de benzer ifadeler vardır. Meselâ, “Sen beni üzersen ben de seni üzerim” ifadesindeki ikinci “üzme” sözcüğü, aslında “cezalandırmak” anlamındadır. Örneklerde de görüldüğü gibi, yapılan fiil [suç] ile bu fiile verilecek karşılık [ceza] bu tarz ifadelerde aynı sözcükle ifade edilmiştir. Kur’ân’da bu üslûbun kullanımına örnek olacak birçok âyet vardır: Şûrâ/40; Haşr/19; Âl-i İmrân/54; Secde/14; Nisâ/142; Neml/50; Tâ-Hâ/126; Câsiye/34; Bakara/14-15, 194; Tevbe/79; Ra‘d/42; Neml/50; İbrâhîm/46; Enfâl/30.

Buna göre, Allah’ın tuzak kurduğu bildirilen âyette, aslında tuzak kuranların Allah tarafından cezalandırılacağı, bu âyetteki uyarıyla onların tuzaklarına karşı mü’minlere tedbir aldırılacağı ve Allah’ın aldırtacağı tedbir sayesinde de müşriklerin tüm hilelerinin boşa çıkacağı ifade edilmiş olmaktadır. Nitekim aynen böyle olmuş ve müşriklerin önlemeye çalıştığı aydınlık giderek yayılmıştır.

[1]              Âyetteki sözcüklerin “hakikat” anlamları, Ay yarıldı/ay yarılacak şeklindedir. Biz mecâz anlamını gösterdik.

[1]              Âyetin orijinalindaki nâkâ sözcüğünün hakikat anlamı, “en verimli çağındaki dişi deve”dir. Burada bununla “sosyal destek kurumları” kastedilmiştir. Kur’ân’daki salât kavramının özdeşidir. Onun taksim edilen suyu ile de “sosyal destek kurumlarını ayakta tutan zekât ve infak kurumları” kastedilmektedir. Âyetteki inciklerini keserek öldürüverdi ifadesi ile de, “vermeleri gereken zekâtı; aidatı, vergiyi vermeyerek ve infakı yapmayarak kurumları yaşatmadıkları” bildirilmektedir. Biz de Mealde mecâzî anlamını sunduk.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Teknik özellik gereği, âyetlerin sıralanışı, Mealde 1, 3, 2 şeklinde tertip edilerek sunulmuştur.

[1]              Bkz. 44 nolu not.

[1]              Ashâb-ı Eyke, “Kızıldeniz sahillerindeki Medyen kentinde yaşayan toplum”dur. Eyke, “ağaçlık, ağaçları birbirine sarmaş-dolaş olmuş bir orman” demektir. Bu toplum, iklimi son derece güzel, verimli bir arazî üzerinde yaşıyorlardı.

[1]              Resmi Mushaf’taki 27-29. âyetlerden oluşan paragraf, anlam bütünlüğü gereği 48. âyet ile 49. âyetler arasında tertip edildi.

[1]              Âyetteki mele sözcüğünün esas anlamı, “dolu olan” [depo] demektir. Zaman içerisinde “reisler/başkanlar, bir toplumun ileri gelenleri, toplumun erdemlileri” için de mecâzen kullanılmıştır. Bu kişilere mele denilmesi, onların bilgi, deneyim ve anlayışla dolu olmaları sebebiyledir. Eski müfessirler, mele sözcüğünün “reisler, ileri gelenler” [konsey] şeklindeki mecâz anlamından yola çıkarak âyetteki el-melei’l-a‘lâ tamlamasındaki a‘lâ [yüce] sıfatından dolayı “yüce konsey” olarak değerlendirmişlerdir. Ancak, bu yüce konseyin ne olduğu hakkında ortada sağlam bir kanıt bulunmadığından, bunların “göklerdeki melekler”, “kerrûbiyûn/mukarrebûn” [Allah’a en yakın olan melekler] olduklarına dair mesnetsiz birtakım görüşler ileri sürmüşlerdir. Ama iş bununla kalmamış, Allah’ın başucundaki meleklerin [yüce konseyin] muhabbetlerini dinlemek üzere şeytânlar da göklere çıkarılmış ve orada yıldızlarla bombardımana tutulmuşlardır.

Bize göre ise, sözlük anlamı “yüce dolu, yüce depo” demek olan mele-i a‘lâ ile kastedilen, “vahiydir, Kur’ân âyetleri”dir. Çünkü Kur’ân, herkesin ihtiyacını karşılayacağı herşey ile dopdoludur; herkesin ihtiyaç duyduğu/duyacağı bilgiler, eksiksiz olarak Kur’ân’da depo edilmiştir. Kur’ân’ın içindekiler ıvır-zıvır şeyler olmayıp, en değerli, en yüce şeylerdir. Zaten 69. âyetin önü ve arkası iyi anlaşıldığında, mele-i a‘lâ ifadesi ile “Kur’ân”ın kasdedildiği anlaşılır. Zira, 70. âyette “vahyedildiği” bildirilen ve 68. âyette de kâfirlerin “yüz çevirdikleri” şey Kur’ân’dır. Şimdiye kadar tahlilini yaptığımız sûrelerde hep gördüğümüz ve aşağıdaki âyetlerde de göreceğimiz gibi, müşrikler daima Kur’ân’ı tartışma konusu yapmışlardır. Ayrıntılı bilgi Tebyînu’l-Kur’ân‘da verilmiştir.

Mele-i a‘la ifadesi, Sâffât/8’de de yer almış ve orada da “yüce depo” anlamında ve Kur’ân’ın bir niteliği olarak zikredilmiştir.

[1]              Bkz. 54 nolu not.

[1]              Rûhun üfürülmesi/üflenmesi ifadesi, “Allah’ın insanı bilgilendirmesi, ona vahiy göndermesi, az bir bilgi vermesi; bilgi koklatması” anlamına gelmektedir. Burada, Hicr/29 ve Secde/9’da yaratılmış insanın bilgilenme; ilk vahyi alma; ilk elçi gönderme aşaması konu edilmektedir. Ayrıntılı bilgi Tebyînu’l-Kur’ân‘da verilmiştir.

[1]              Bkz. 36 nolu not.

[1]              Toprak maddeyi, ateş enerjiyi temsil eder. Ayrıntılı bilgi Tebyînu’l-Kur’ân‘da verilmiştir.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Bkz. 54 nolu not.

[1]              Âyetin orjinalinde geçen Âdem kelimesinin, Resmi Mushaf: Sâd/72, Hıcr/29, Secde/9, Bakara/31. âyetlerden açıkça anlaşıldığına göre, “bilgilendirilmiş, ilk vahiy alan insanı, ilk elçi”yi temsil ettiği anlaşılır. Âdem’e gelen vahiyler, bu necmde ve Bakara/37-39’da (403 nolu necm) açıkça belirtilmiştir.

[1]              Bkz. 37 nolu not.

[1]              Pasajda geçen şecer [girift, çekişmenin kaynağı] ve varakı’l-cennet [cennet yaprakları] ifadeleri; “mal, ve para” demektir. Ayrıntılar için bkz. Tebyînu’l-Kur’ân.

Kıssayı anlatan âyetlerdeki ifadeler ve sözcüklerin gerçek manaları göstermektedir ki, Allah insanın mal tutkusundan uzak olmasını istediği için Âdem ve eşini mal düşkünü olmaktan menetmekte, İblis de Âdem ve eşini mal ile aldatmaktadır.

Görüldüğü gibi, âyetteki ifadeler tam anlamıyla hayatın gerçeklerini yansıtmaktadır. Âdem ve eşinin, nimetlerin tadına varınca onların esiri olmaları ve tutkuyla bağlandıkları bu nimetlerden ayrılmamak için onlara sımsıkı sarılmaları, bugün de karşılaşılabilecek manzaralardır. İğreti dünya hayatının süslerinden bir tanesini bile dışarıda bırakmadan hepsine sahip olan veya olmak isteyen, faydalandığı süsleri âdeta üzerine yapıştırıp tam anlamıyla bir süs istifçisi hâline gelen insanlar hiç de az değildir. O hâlde, Rabbimizin sözleri kesinlikle bir masal gibi algılanmamalı ve bilinmelidir ki, “kendisine ilham edilmiş fücuru, İblis’in etkisiyle dışa vurması” şeklinde ortaya çıkan çirkin insan davranışları, Âdem ve eşine kadar dayanmaktadır.

[1]              Pasajın anlatımı, temsili anlatım olup, Rabbimiz insanın maddî ve manevî yapısını ve zaaflarını tiyatro sahnesi gibi canlandırarak anlatmıştır. Kesinlikle bu olay geçmişte yaşanmamıştır. Bu olay her insanın şahsında cereyan edip gitmektedir.

[1]              Mescid; secede, yescüdü fiilinin mimli mastarı [mekân ismi] olup, “secde edilen/ettirtilen yer” demektir ki bunun, bugün kılınan namazlardaki secde yeri ile alâkası yoktur. Bu; “aykırı düşünen, aykırı hareket eden kimselerin ikna edildikleri, gerçeğe boyun eğdirildikleri, onların da teslim olup gerçeğe boyun eğdikleri yer”; kısaca “eğitim-öğretim, ikna alanı” demektir.

[1]              Ashâb-ı a‘râf, “bu dünyada az seviyede de olsa, Kur’ân hakkında bilgi sahibi olan, Kur’ân necmlerini bilen kimseler”dir.

Bu kimseler, sahip oldukları Kur’ân bilgisiyle kimin cennetlik, kimin cehennemlik olduğunu bilebilirler. Bize göre, Kur’ân’dan en az 10 necm öğrenmiş olan insanlar, başkaca bir sosyal bilgiye, tahsile gerek kalmadan, kişilerin yaşam tarzlarına bakarak cennetlikler ile cehennemlikleri ayırt edebilirler.

[1]              Teknik kurallar ve anlam bilgisi gereği 46-49. âyetler, Resmi Mushaf’taki 50-51. âyetlerin devamında tertip edilmiştir.

[1]              Bkz. 37 ve 50 nolu notlar.

[1]              Bkz. 22 nolu not.

[1]              Namaz sözcüğü, Hindçe’den Farsça’ya, Farsça’dan da Selçuklular döneminde Türkçe’ye geçmiştir. Farsça’daki ilk anlamı, “ateş önünde saygıyla eğilmek”tir. Sanskritçe, “saygı sunmak” anlamına gelen namaste kelimesinin Farsça’ya geçmiş şekli olması muhtemeldir. Bu kelime de, “selam vermek” anlamına gelen nam kelimesinden türemiş olmalıdır. Hem nam [selam] ve hem de namaste [saygı sunmak] günümüz Hind kültüründe de görülebileceği üzere “eğilerek” yapılan bir fiildir. Namaz sözcüğünün Farsça’daki bu “eğilerek saygı ile dua etmek” anlamı, Arapça ve Kur’ân’da ed-du‘au bi’t-tezarru [alçala alçala/sürekli alçalarak yakarma] şeklinde ifade edilir.

Âyetin orijinalindeki ًtezarru‘an ifadesi, d-r-a kökünden türemiş “tefe‘ul” babından bir sözcüktür. Kök sözcüğün anlamı, “zillet ve tevazu göstermek”tir Tazarru‘an sözcüğü, kalıp ve cümledeki “hal” öğeliği itibariyle “zillet üstüne zillet, zillet üstüne zillet” [alçala, alçala, alçala alçala] demektir. Âyetten de açıkça anlaşılacağı üzere bu ibâdetin kurallaştırılacak bir şekli yoktur. Mü’min, Rabbine karşı zilletini gönlüne göre yapar. Namazda; rekat, kıbleye dönme, abdest alma, örtünme, belirli âyet ve duaları okuma vs. gibi herhangi bir koşul yoktur. Bunlar sonradan ihdas edilmiş şeylerdir. Kısacası namaz, “kalp ve kalıbın birlikte Allah’a niyazı”dır.

Âyetin orjinalinde yine vav bağlacıyla cümlede ikinci “hal” konumunda bulunan hufyeten sözcüğü, h-f-v kökünden türemiş olup ezdâd’dandır. Yani, iki zıt anlamı da içeren bir sözcük olup “açıkça göstererek, parıl parıl parlatarak” ve “gizleyerek” demektir. Bu durumda âyetten her iki mana da anlaşılmalı ve her iki hal ile de bu görev yapılmalıdır.

[1]              Bkz. 60 ve 83 nolu notlar.

[1]              Klasik kaynaklara göre asa sözcüğünün tam karşılığı, “birikim, sıkı tutulan”dır. Bu anlamıyla da tam tamına “Kur’ân” sözcüğünün de karşılığıdır. Bunun “baston”a isim olması da, sadece el ve parmakların üzerinde toplanması sebebiyle değil, “üzerine dayanmak, yaprak silkelemek, silâh, kazma olarak kullanmak vs. gibi birçok yararın da toplanması” sebebiyledir.

Bu sözcük Mûsâ’ya izafe edildiğinde, “Mûsâ’nın birikimi, Mûsâ’nın sıkı/kuvvetle tuttuğu” anlamına gelir, ki bu da, –âyetlerden anlaşılacağı üzere– “Mûsâ’ya yapılan vahiyleri ve Mûsâ’nın deneysel bilgi birikimi”ni ifade eder. Mûsâ’nın asasının ne olduğu açıkça beyan edilmektedir. Bakara/63, 93; A‘râf/145, 171; Meryem/12’den de “kuvvetle tutulacak şeyin “kitap/ilâhî vahiyler” olduğu açıkça anlaşılır. Ayrıca 181. necm’de görüleceği üzere Yûnus sûresi’nde Rabbimiz, Nihâyet etkili söz söyleyen bilginler gelince, Mûsâ onlara, “Ne atacaksanız atın!” dedi. Onlar ortaya atınca da Mûsâ, “Sizin getirdiğiniz şey bir göz boyama, aldatmacadır. Şüphesiz, Allah onun boş ve asılsızlığını ortaya çıkaracaktır. Şüphe yok ki, Allah kargaşacıların işini düzeltmez. Ve Allah, günahkârların hoşuna gitmese de, hakkı, Kendi kelimeleriyle ortaya koyup gerçekleştirir” dedi şeklinde açıklamada bulunarak, sihirbazların sopayla değil, “Allah’ın kelimeleri” ile mağlup edildiğini açıkça bildirir.

Asa sözcüğü, Kur’ân’da 6 kez geçer. Bunlardan Tâ-Hâ/18’deki asa, “çoban asası”, yani bildiğimiz “baston”dur. Rabbimiz Mûsâ’ya bu asayı ilk vahiy anında bıraktırmıştır. Diğerleri ise, “Mûsâ’nın vahiy ve deneysel olarak öğrenmiş olduğu bilgi birikimi”dir. Mûsâ’nın Firavun’a karşı, sudan geçmek, taş kalpli İsrâîloğulları’nı adam etmek için kullandığı asa, “Mûsâ’nın bilgi birikimi”dir [kendisine vahyedilenler ve o zamana kadar öğrendikleri ve edindiği deneyimlerdir].

[1]              Sü’ban sözcüğü, “su ve kan akması” anlamındaki seab sözcüğünden gelir. Vadide sel yataklarının kıvrım kıvrım olması, sevgilinin uzun saçlarının kıvrım kıvrım olması, şairlerin gözünde bu sözcükle ifade edilir. Bu sözcüğün çoğulu da sü’ban şeklindedir. Sü’ban sözcüğü, tekil olarak da “uzun, güçlü, fare avlayan yılan” anlamında kullanılır.

Demek oluyor ki süb’an sözcüğünün esas anlamı, “selin, önüne gelen her şeyi içine alıp sürüklemesi” demektir. Fareleri avlayıp yutan yılana da bu ismin verilmesi, yılanın şekil, uzunluk ve kıvrımlığı itibariyle dereye benzemesi ve önüne çıkan fareyi yutmasındandır. Mûsâ’nın birikiminin buna benzetilmesi de ilâhî vahyin, her türlü beşerî plân ve desiseleri/bâtılı yok edip yutmasındandır.

[1]              Yed-i Beyza: Genellikle “el” diye çevrilen yed sözcüğü, mecâzen “kuvvet, zenginlik, iktidar, saltanat, nimet, yay, elle yapılan işlerin tümü” anlamında kullanılır.

Burada konu edilen güç, diğer âyetlerde; Resmi Mushaf: Neml/12, Kasas/32’de “cebindeki/koynundaki güç” olarak nitelenmektedir, ki bu güç de, Hârûn’dur.

Beyza sözcüğü, Türkçe’de kullandığımız “beyaz” sözcüğü ile aynı kökün türevlerindendir. Bu sözcükle ilgili de temel lügat kitaplarında şu bilgiler verilmektedir: “Bu sözcüğün aslı yumurta demektir. Beyaz sözcüğü de “yumurta rengi” demektir. Bu sözcüğün beyzae kalıbı, “aşırı beyazlığı, parlaklığı” ifade eder. Güneşe, beyaz yüzlü lekesiz bayana, üzerinde hiç bitki olmayan toprağa, kamerî ayların 14-15. geceki görünümlerine beyza denir. Yed-i Beyza tamlaması, “isbatlanmış, kanıt” demektir.” Bu açıklamalara göre bu sözcük “bembeyaz” anlamına gelir, ki bu, mükemmellik ve kusursuzluğun mecâzi ifadesidir.

Âyetlerde konu edilen “güç”ün, görenlere karşı bembeyaz [kusursuz, mükemmel] oluşu da Hârûn’un ifade ve hitabet yeteneğinin mükemmelliğidir. Âyetlerden anlaşıldığına göre Mûsâ peygamberin ifade yeteneği, İbranice’yi iyi bilemeyişi yahut dilindeki bir problem nedeniyle zayıf idi. Mûsâ’nın bu kusuru, kendisine kardeşi Hârûn’un vezir, sekreter, sözcü olarak verilmesiyle giderilmiştir. Bu husus Tâ-Hâ sûresi’ndeki pasajda açıkça görülmektedir.

[1]              Sihir, “bir şeyi, göz boyayarak, el çabukluğu yaparak veya başka taktiklerle gerçeğinden başka bir şekilde göstermek” demek olup mutlaka “göz boyama” anlamında değildir. İyi bir anlatım, konferans da “Bizi büyüledi, hayran bıraktı” şeklinde ifade edilir. O nedenle biz, sihirbaz sözcüğünü “büyüleyici, etkin bir bilgin” olarak karşıladık.

[1]              Âyetin orijinalinde yer alan yemm, “bahr/çok su” demektir. Leys bu sözcüğü, “derinliği ve kıyıları bilinemeyen deniz” olarak tarif etmiştir. Ama Kur’ân’da Tâ-Hâ/39. âyette, “Mûsâ’nın annesine bebeği yemm‘e bırakması vahyedilip ve Mûsâ’nın içinde bulunduğu sandığın yemm‘de sahile vurması açıkça bildirildiğine göre bu iddia doğru olamaz. Zira Mûsâ Nil nehrine bırakıldı ve sandık nehrin kenarına yanaştı.

Bu sözcüğün Süryanice’den Arapçalaştırıldığına da inanılır.

Ayrıca Kitab-ı Mukaddes’teki bu sözcüğün İbranice’den İngilizce’ye bazı çevirilerde “red sea” [kızıl deniz], bazı çevirilerde “reed sea” [saz/kamış denizi] olarak çevrilmesi çok düşündürücdür.

Bu sözcük, A‘râf/136, Tâ-Hâ/39 (iki kez); 78, 97; Kasas/7, 40 ve Zâriyât/40’ta geçer.

Mûsâ’nın ailesinin ve Firavun’un yaşadığı yerler dikkate alındığında, Mûsâ pasajlarında geçen bahr ve yemm kelimelerini, “bol su/nehir olarak çevirmek gerekir. Bu âyetlere bakıldığı zaman Firavun’un, kesinlikle bebek Mûsâ’nın bırakıldığı suda boğulduğu, denizde/Kızıldeniz’de boğulmadığı anlaşılmaktadır.

[1]              Âyette konu edilen güzel söz, Resmi Mushaf: Kasas/5-6, Mâide/21 ve Duhân/25-28’de görülebilir.

[1]              Bahr, “ister tatlı ister tuzlu olsun çok su” demektir. Bu sözcük, “kara parçası” sözcüğünün karşıtıdır. Bu sözcüğün aslı “yarmak”tır. Su, kara parçasını yardığı için bu isimle isimlenmiştir. Eski Arap şiirlerinde de Fırat nehri bahr sözcüğüyle yer almaktadır. Büyük, tuzlu sulara [denizlere] bahr denmesi yaygındır. (Lisân, “bhr” mad.; Tâc, “bhr” mad.)

Yine Mûsâ’nın ailesinin ve Firavun’un yaşadığı kent dikkate alındığında buradaki bahr sözcüğüyle de “Nil nehri”nin kastedildiği anlaşılır.

Bahr sözcüğü, Mûsâ ile ilgili âyetlerde: Resmi Mushaf: Bakara/50, A‘râf/138, Yûnus/90, Tâ-Hâ/77, Şu‘arâ/63 ve Duhân/24’te geçer.

[1]              Bu pasajda, Mûsâ’nın asa’sının ne olduğu açıkça beyan edilmektedir. Hatırlanacağı üzere 107. notta “baston”a asa denilmesinin, “onun üzerinde parmakların toplanması, sıkıca tutulması” sebebiyle olduğu açıklanmıştı. Burada sıkı tutulan şeylerin neler olduğu uzun uzun anlatılmıştır. Ayrıca, Resmi Mushaf: Bakara/63, 93; A‘râf/145, 171; Meryem/12’den de “kuvvetle tutulacak şeyin kitap/ilâhî vahiyler” olduğu açıkça anlaşılır.

[1]              Âyetin orijinalindeki sözcüklerin “hakikat” manası, “Bir buzağı; böğürtüsü [çekici, aldatıcı sesi] olan bir ceset edinmişlerdi” şeklindedir. Biz Mealde, mecâz anlamlarını verdik. Burada konu edilen husus, İsrâîloğulları’nın altının cazibesine kapılarak altını ilâh edinmeleridir. Bunu Tâ-Hâ ve Bakara sûrelerinde de göreceğiz. Ayrıntılı bilgi için bkz. Tebyînu’l-Kur’ân.

[1]              Müzzemmil/20’de (13. necm) geçmiş olsa da iniş sırasına göre Kur’ân’da, zekât sözcüğü ilk defa burada geçmektedir. O nedenle zekât ile ilgili kısaca bilgi vermek istiyoruz: Zekât sözcüğü, “temizlik, üreme, çoğalma, bolluk ve övgü” anlamına gelir. Kur’ân’da bu sözcüğün fiili bu anlamların hepsinde kullanılmıştır. ez Zekât olarak kullanılan kalıbı, malın temizlenişine; mal içindeki sail, mahrum ve tüm kamu haklarının çıkarılıp verilmesine isim olmuştur. Yani “Müminlerin devletinde, devletin, var olması, ayakta durabilmesi, salâtın ikame edilebilmesi ( maddi ve manevi desteğin ve güvenliğin sağlanabilmesi)  müminlerin iman borcu, kulluk görevi olarak verdiği vergi”dir. Biz buna kısaca, “vergi” diyoruz. Yalnız bu vergi,  Sadaka gibi sıradan bir vergi olmayıp, İslâmî çerçevede belirlenen, verilen ve harcanan bir vergidir. Kur’ân’a göre verginin verilme zamanı kazanç anıdır.

[1]              Yukarıdaki âyetlerde, asa‘nın, “Mûsâ’nın birikimi” olduğunu öğrenmiştik. Burada Mûsâ’nın birikimini kullanacağı, vuracağı “taş” ifadesini ele alalım. Bilindiği gibi “taş”, sertliğin/katılığın sembolüdür. Rabbimiz İsrâîloğulları’nın kalplerinin taşlar gibi, hatta daha da katı olduğunu bildirmiştir. O nedenle burada taş ifadesiyle, de “taş kalpli İsrâîloğulları” kastedilmiştir. Bu husus, Resmi Mushaf: Bakara/74’te görülebilir.

[1]              Darb sözcüğünün “hakikat” manası, “bir şeyin üzerinde bir şey oluşturmak” demektir. Bu asıl anlamdan hareketle, bu sözcük, “vurmak, çarpmak, yarmak, sıkıştırmak, yola gitmek, kalp atışı, nabız vuruşu, örnek vermek” vs. gibi yüzlerce anlamda kullanılır. Biz bunu Tebyîn‘de Sâd sûresi kapsamında Eyyûb peygamber ile ilgili bölümün tahlilinde ayrıntılı olarak verdik. Bu sözcüğün buradaki anlamı, gerçek anlamı olan “bir şey üzerinde bir şey oluşturma”dır.

[1]              Bu âyetteki ayn sözcüğü hakkında kadim lüğatlarda, “görme, göz, güneş, pınar, yağmur, mal, altın, insan, hayat, toplum, belde halkı…” gibi yüzden çok anlam verilmiştir. Bu âyetlerdeki ayn sözcüğü nedense hep “pınar” anlamıyla çevrilegelmiştir. Halbuki Mûsâ pasajındaki ayn sözcüklerinin “toplum, “belde halkı” anlamı tercih edilmeliydi. Zira Rabbimiz böyle anlaşılması gerektiğine, âyetin başındaki, Ve Biz onları on iki torun liderleri olan oymak topluluğa ayırdık ifadesiyle işaret buyurmuştur.

Bunu Mâide; 12’de de görmekteyiz.

İsrâîloğulları’nın on iki guruba/topluma ayrılışı ve her birinin başına bir kaymakam dikilişi Kitab-ı Mukaddes; Sayılar: 1. Bab: 1-16. cümlede de yer alır. Bu demektir ki, Kur’ân, Kitab-ı Mukaddes’in bu bölümünü tasdik etmektedir.

Bu âyetlerde konu edilen, Birikimini taş kalpli toplumuna vur ifadesi üzerinde de durulması gerekir. Âyetlerdeki, Ve kavmi kendisinden su istediği zaman, Halkın her biri su alacağı yeri iyice öğrendi, hani bir zamanlar Mûsâ, kavmi için su istemişti de ifadelerinden açıkça anlaşıldığına göre Mûsâ’nın kavmi su sıkıntısı çekmiş, su yüzünden aralarında problemler oluşmuştur. Bu dönemde de Rabbimiz Mûsâ’ya birikimini/deneyimini kullanmasını vahyetmiştir.

Su sıkıntısının nelere mâlocağını Mûsâ daha evvel Mısır’dan kaçıp Medyen’e giderken Medyen suyunun başında yaşamıştı. Bu konuda tecrübesi vardı. Bu konu Resmi Mushaf: Kasas/23-25’de (150. necm) ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Demek oluyor ki Mûsâ, bu kadar halkın bir arada yaşamasının sorunlara yol açacağı gerekçesiyle İsrâîloğulları’nı on iki yere, on iki toplum hâlinde dağıtmıştır. Ve susuzluk problemini böyle çözmüştür. Bilindiği gibi yerleşim alanlar hep su başlarına, ırmak kenarlarına kurulur.

[1]              Âyetin orijinalindeki hut, hitan sözcüğü, klasik anlayışta “balık” olarak algılanır. Balığa, “doyma duygusu olmadığından aşırı doyup çatlamasından dolayı hut denilmiştir. Burada hut ile kastedilen, “doyumsuzluğun getirdiği bunalım”dır. Ayrıntılı bilgi için bkz. Tebyînu'l-Kur’ân.

[1]              Kur’ân'daki, salât'ın ikâmesi ile ilgili emir ve haber cümlesi niteliğindeki ifadeler, genellikle “namazı doğru kılın, namazlarını dosdoğru kılarlar” şeklinde çevirilegelmiştir. Bizim, sözcüklerin anlamları üzerinden yaptığımız tahlil ise bu çevirilerin, ifadenin anlamını yansıtması bakımından yetersiz kaldığını, hatta yanlış olduğunu göstermektedir.

Q-v-m harflerinden oluşan iqâm sözcüğü, “oturmak” fiilinin karşıtı olan qıyâm sözcüğünün if‘âl babından mastarıdır ve lügatlerde bu kalıbın anlamı; “ayağa kaldırmak, dikmek, ayakta tutmak” olarak belirtilmiştir.

Buna göre iqâmi’s-salât tamlamasının anlamı da; “zihnî ve mâlî yönlerden yapılan yardım ve destekle sorunların üstlenilerek giderilmesi işlerinin gerçekleştirilmesi ve bunun sürdürülmesi, yani ayakta tutulması, işin kurumlaştırılması” demektir. Bunu somutlaştırarak ifade etmek gerekirse salâtın iqâmesi; A) Zihnî yönü ile, eğitim ve öğretimin yapılması için okullar, halk evleri, halk eğitim merkezleri açılması ve bunların ayakta tutulması, B) Mâlî yönü ile, iş alanları açılması, Emekli Sandığı, Bağkur, SSK gibi sosyal güvenlik sistemlerinin teşkil edilmesi, yoksul ve yetimlerin desteklenerek –bekâr ve dulların evlendirilmesi de dâhil– sorunlarının sırtlanması, dertlerine deva olunması için kurumlar oluşturulması ve bunların yaşatılarak ayakta tutulması demektir. Bu konu Tebyînu’l-Kur’ân‘da ayrıntılı olarak sunulmuştur.

[1]              Allah Alçisi Mekke’de kendisine verilen mesajları tebliğ ederken bu durumu öğrenen Yesribliler [Medîneliler], bir heyet göndererek Mekke’de gizlice Allah Elçisi ile buluşurlar ve kendisinden Kur’ân dinlerler. Sûrenin girişinde bu buluşma ve bunun sonuçları bildirilir. Bu olay, Müslümanların tarihinde önemli bir nokta olan Akabe görüşmesidir. Âyette konu edilen cin’den bir grubun halk kültüründeki folklorik cin anlayışıyla alakası yoktur. Cin sözcüğü ile ilgili geniş açıklama daha evvel 49. notta yapılmıştır.

[1]              Bu âyetlerdeki ifadeden anlaşıldığına göre, geldikleri yerde insanları eğitme, rüşde erdirme faaliyeti gösterdiğini iddia eden gizli bir örgüt vardır. Kur’ân dinleyerek gerçekleri görmüş ve imana gelmiş olan yabancılar, öz eleştiri yaparak Kur’ân ile tanışmadan önceki durumlarını ve bu gizli örgütün saçma-sapan telkinlerini ve kendilerini oyalayıp aldattıklarını dile getirmektedirler. Çünkü konuşmacı olan cin, daha önce müneccimlik yaptıklarını, umutlarını yıldızlardan alacakları bilgilere bağladıklarını, bu amaçla sürekli rasathanelere oturup beklediklerini, ama göklerin yıldızlarla ve meteorlarla dolu olduğunu, bunlara bakarak istedikleri bilgileri elde edemediklerini, sonuç olarak da hiç kimse için yarının ne getireceğini öğrenemediklerini ifade etmektedir. Bu paragrafta deşifre edilen bilgiler, Dâvûd ve Süleymân peygambere kadar dayandırılan gizli örgüt, açıklanan bilgiler de onların “tekris/inisiye/erginleştirme/iykaf” törenleridir.

[1]              Bkz. 100 nolu not.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Bkz. 75 nolu not.

[1]              Bkz. 27 nolu not.

[1]              Bkz. 75 nolu not.

[1]              Bu âyette Kur’ân’ın furkân özelliği ön plâna çıkarılmıştır. Mürselât sûresi’nde de açıkladığımız gibi, Kur’ân’ın isimlerinden biri olan furkân, “iki şeyi birbirinden ayırmak” anlamındaki fark kökünden türemiş olup fârika sözcüğü ile aynı anlama gelir. Yaygın kullanımına bakıldığında, fark sözcüğünün türevleri olan tefrik, firak, firkat, fırka, tefrika, ferik sözcüklerinin somut şeyler [mahsusat] için; fârikât, fârûk ve furkân sözcüklerinin ise soyut şeyler [makulât] için kullanıldığı görülür.

Resmi Mushaf: Bakara/53 ve Enbiyâ/48 âyetlerinde Mûsâ peygambere verildiği söylenen furkân, soyut şeyler olan hak ile bâtılı, iman ile küfrü, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü birbirinden ayırdığı için Kur’ân’a da isim olarak verilmiştir.

[1]              Bkz. 37, 52 nolu notlar.

[1]              MELEKLER: Yukarıda belirttiğimiz gibi, melek sözcüğünün anlamı türediği köke göre değişmektedir. Melâike ve bunun tekili olan melek sözcükleri, ulûk veya melk kökünden türemişlerdir. Buna göre, melâike sözcüğü, bazen “elçi”, bazen de “yönetim gücü” anlamına gelir. Sözcüğün nerede hangi anlamda kullanıldığı ise, yer aldığı pasajın söz akışından anlaşılmaktadır.
İKİŞER, ÜÇER, DÖRDER KANATLI: Cahiliye Arapları arasında yaygın olan inanışa göre Allah'ın kızları ve yardımcıları olan melekler kanatlı yaratıklardır ve rüzgâr, yağmur, deprem gibi doğa olayları da onların eseridir. Bu cahilî inanışlar, kısmen rivâyetlere de girmiş ve Peygamberimizin Cebrâîl'in kanatlarının 600 olduğunu bildirdiği iddia edilmiştir. Ayrıca bu tür abartılar, İsrâfîl'in her biri doğudan batıya uzanan tam 12.000 tane kanadı olduğu, Allah'ın Arşını da bu kanatlarla taşıdığı gibi fantezilerle de süslenmiştir. Özellikle Ka‘bu'l-Ahbar rivâyetlerinde meleklerin kanatları milyonları aşmaktadır.

Biz, kanat sözcüğünün burada “güç”ten kinaye olarak kullanıldığını düşünüyoruz. Şöyle ki: Bu kanatlar bir bakıma fizik biliminde bir güç birimi olarak kullanılan HP [beygir gücü] ifadesi gibidir. Meleklerdeki kanat çokluğu, onların güçlerinin fazlalığını ifade etmektedir. Buna göre, meleklerin kanatları; A) Melek sözcüğü “yönetim gücü” anlamında kabul edildiği takdirde, meleklerin kanatları da “yağmur, rüzgâr, sel gibi doğa olaylarının güçü”; B) Melek sözcüğü “haber verici” anlamında kabul edildiği takdirde ise, “Kur’ân âyetlerinin müteşâbih anlamlarının insanlar üzerinde yarattığı etkiler” olarak anlaşılmalıdır. Bu açıklamalardan sonra konumuz olan âyetlerin takdiri, sözcüklerin değişik anlamlarına göre iki türlü yapılabilir: A) Hamd, gökleri ve yeri yoktan yaratan, gönderdiği âyetleri ikişer, üçer, dörder anlamlı elçiler kılan Allah’a özgüdür. O, yaratmada dilediği şeyleri artırır. Şüphesiz ki Allah her şeye gücü yetendir. B) Hamd, gökleri ve yeri yarıp parçalayacak olan, doğal güçleri değişik şiddette elçiler kılan Allah’a özgüdür. O, yaratmada dilediği şeyleri artırır. Şüphesiz ki Allah her şeye gücü yetendir.

Meleklerin bu âyette ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçi oluşları hakkındaki te’vîlimiz, indirilmiş elçiler olan Kur’ân âyetlerinin müteşâbih olanlarının birden çok anlamı ifade ettiklerinin bildirildiği yönündedir. Bu anlamı tercih etmemizin sebebi, 2. âyette geçen rahmet ve hakîm kelimlerinden elde ettiğimiz ipucudur.

Âyetin son kısmındaki, Allah … artırır ifadesiyle, “Allah’ın gücünün sınırsızlığı, her istediği şeyi yaratacağı ve yaratmasının sürekliliği” ifade edilmektedir.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Bkz. 58 nolu not.

[1]              Resmi Mushaf’ta Îsâ ile ilgili pasajlardaki âyetler, gaflet veya ihanetten –teknik ve anlam bilgisi açısından– hatalı olarak tertip edilmiştir. Bu tertip sonucu Îsâ, insan/beşer olmaktan çıkarılmış; beşikte konuşturulmuş, göklere yükseltilmiş ve sonrada gökten yere ineceği inancı oluşturulmuştur.

Bütün bunlar, pasajdaki cümlelerin yerini değiştirmek ve oluşturulan kıraat farklılıklarını esas alma sûretiyle yapılmıştır.

Âyetin orijinalinde Meryem’in işaret ettiği kimse zamir olarak; “ona” şeklinde yer aldığından, genellikle “o” zamiri ile kastedilenin  “Meryemin kucağındaki bebek” olduğu kabul edilir. Bize göre ise “o” zamiri, o toplantıda bulunan ve Meryem’in durumunu a’dan z’ye bilen, Meryem doğururken onu yönlendiren, 24-26. ayetlerde konu edilen “aşağıdaki kişi olan Zekeriyye peygambere re gönderilmiş olmalıdır. Ayrıca Âl-i Imrân/37’deki “Ve Zekeriyyayı ona (Meryem’e) kefil etti” beyanı ile ifade edilen de budur.

Ayrıca sunduğumuz meal, mehd sözcüğünün mühd; nükellimü sözcünün yükellimü şeklindeki kıraaatinden ve 30. âyetin başında “fa-i takıbiyye” olmayışından hareketle, “Îsâ’nın sözlerini içeren âyetler, 34. âyetteki “Meryem oğlu Îsâ” ifadesinin sıfatı olarak değerlendirilmesi ile elde edilmiştir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Tebyînu’l-Kur’ân.

[1]              Bkz. 201 nolu. not.

[1]           Anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’taki 98. âyet 95. âyetin arkasında tertip edilmiştir.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]           Âyetteki sözcüklerin “hakikat” anlamları, “Rahmân, Arş üzerine istiva etmiştir [egemenlik kurmuştur]” şeklindedir. Biz Mealde, mecâz anlamı gösterdik. Sözcüklerin ayrıntılı açıklaması için 34 ve 47 numaralı notlara da bakılabilir.

[1]              Diğer sûrelerde ayrıntılı olarak açıklanmış olan Mûsâ olgusu, Tâ-Hâ/9-99’da (120. necm), kısa değinilerle özet hâlinde verilmiştir. Bu sûredeki anlatımın hemen bir çırpıda oluverdiği zannedilmemelidir. Burada nakledilen olaylar, bir kronoloji de takip etmez.

[1]           Âyetin orijinalindeki sözcükler lafzen, “iki nalını çıkar” şeklindedir. Ancak bundan kasıt, “yakınlarını ve mallarını burada bırak” demektir. Bu nedenle biz Mealde, deyimin ifade ettiği anlamı verdik.

[1]           Bu paragrafta, peygamberliği döneminde Mûsâ’ya verilen görevler özetlenmiştir. Paragraftaki, “Ve Ben seni seçtim; O hâlde vahyedilecek olan şeye kulak ver. Hiç şüphesiz ki Ben, Allah’ın ta kendisiyim. İlâh diye bir şey yoktur Benden başka. O hâlde Bana kulluk et ve Beni anmak için salâtı ikame et. Şüphesiz ki o saat [kıyâmet] gelecektir. Onu Ben herkes emeğinin karşılığını alsın diye neredeyse gizleyeceğim” ifadeleri, âyetteki “vahyedilecek şey” ifadesinin açılımıdır.

[1]           Resmi Mushaf’taki Mûsâ pasajının girişinde âyetlerin tertibi hatalıdır. O nedenle 24. âyet, 19. âyetin devamı olarak tertip edilmiştir. Aşağıdaki paragraf da, “20, 25-36, 21-23” sırasıyla düzenlenmiştir.

[1]              Hayye sözcüğü de, Mûsâ pasajını doğru anlamadaki kilit sözcüklerden biridir. Bu nedenle bu sözcükle ilgili ayrıntıları vermek istiyoruz: Hayat sözcüğünden gelen hayye, “bir kere yaşam” demektir. Araplar bu sözcüğü birçok örneğiyle kullanırlar: Uzun ömürlü olmasından dolayı yılana hayye denir. Gözü keskin olana “O, hayye’den daha iyi görür” derler. Hain-sinsi olana, “O hayye’den daha zalim” derler. Çevresine, toplumuna yararlı olanlara, onları koruyanlara, “O, bölgenin yeryüzünün hayye’si” denir. Kadın-erkek uzun yaşayana “O hayye’nin teki” derler. Kişi akıl, zeka ve dehada zirvede olduğu zaman “O, vadinin hayye’sidir” denir. Hayye, teşbih olarak Büyük Ayı yıldız kümesinin İkizleri ile Alkaid [ölü sönük yıldız] arasındaki yıldızlara denir. (Lisân, “hayye” mad.; Tâc, “hayye” mad.)

Tahiyye/selamlama [Allah sana ömür versin] sözcüğü de aynı köktendir.

Kısacası bu sözün anlamı, “hayat ve canlılık”tır. Aslında hayye, –yılan değil– yılanın uzun ömürlü oluşunu nitelemektedir. Burada hayyetün tes‘a [koşup duran tes‘a] denilmiştir. Bunun Türkçe’deki tam karşılığı, “yedi canlı” deyimi olup bu da, “defalarca ölüm tehlikesiyle karşılaşmasına rağmen her seferinde sağ kurtulmak” demektir. Bu sözcük; birçok hastalıktan, bela ve felaketten kurtulan kişiler için kullanıldığı gibi, kedi ve yılan için de kullanılır.

Bu âyetteki hayye sözcüğünü anlamak için, Mûsâ’nın sağ elindekinin Allah tarafından bir başka nitelemesini daha dikkate almak gerekir. Mûsâ’nın sağ elindeki, Neml/10 ve Kasas/31’de, “sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir” diye nitelenmiştir. Yani, Mûsâ’nın sağ elindeki şey, “hareket ettiren görünmez bir varlığa” benzemektedir. Peki bu hareket sağlayan görünmez varlık nedir? Bu insanların ve hayvanların canıdır/ruhudur.

Bu ifade de, vahyin ruh niteliğidir. Kur’ân’ın bir adı ruh olduğu gibi, Mûsâ’nın sağ elindekinin [Kitabının] adı da ruh’tur. Nitekim Şu‘arâ/193’te, Onunla [apaçık kitapla], uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça lisan ile senin kalbine Güvenilir Can/ilâhî mesajlar-güvenilir bilgi indi. Ve şüphesiz o [güvenilir can/güvenilir bilgi], kesinlikle öncekilerin kitaplarında da vardı buyurularak, geçmiş kitapların da ruh/can özellikli olduğunu bildirmiştir.

[1]              27. âyetteki hayye sözcüğü, “yılan” olarak anlaşılınca, 21. âyetteki

korkma sözcüğü de doğal olarak “yılandan korkma” olarak anlaşılacaktır.

Halbuki burada konu edilen korku, bu sûrenin 45-46. âyetleri ile Şu‘arâ-10-15,

Neml/10 ve Kasas/30’da konu edilen Mûsâ’nın görevden korkmasıdır,

kaçmasıdır. 22. âyetetteki tahrücü [çıkacak] filinin öznesi “el” değil, “sen”dir.

Burada kastedilen de, Mûsâ’nın, kendisine yedek güç olarak verilen Hârûn’u

devreye sokup o’nun sayesinde ifadeleri kusursuzca, lekesizce, eksiksiz

olarak tebliğ edecek olmasıdır.

20-23. âyetlerde Mûsâ’ya verilen iki âyetten bahsedilmektedir. Bu

âyetlerden ilki, çoban asasının yerine verilen vahiy [kitap/Tevrât]; ikincisi de

gerektiği zaman gücüne güç katacak olan yedek güçtür/Hârûn’dur. Aşağıdaki

âyetlerde Mûsâ’nın ifade yeteneğinin yeterli olmadığını, meramını iyi

anlatması için kardeşi Hârûn’u kendisine yardımcı istediğini ve bu isteğinin

Mûsâ’ya verildiğini göreceğiz.

Asa [kitap] ve yed-i beyza [kusursuz güç] ile ilgili A‘râf sûresi’ndeki

Mûsâ ile ilgili pasajlarda tafsilat verilmiştir.

20-23. âyetlerde Mûsâ’ya verildiği zikredilen iki alâmet/gösterge,

Furkân sûresi’nde de özet olarak şöyle verilmiştir: Ve andolsun ki Mûsâ’ya

Kitab’ı verdik, kardeşi Hârûn’u da o’nunla birlikte vezir kıldık. Sonra da,

“Haydi âyetlerimizi yalanlayan o kavme gidin!” dedik. Sonunda da parçalayıp

yok ettik. (Furkân/35-36)

[1]              Bkz. 111 nolu not.

[1]              Bkz. 110 nolu not.

[1]           Âyetin orijinalindeki sözcüklerin “hakikat” anlamları, Onların ipleri ve değnekleri şeklindedir. Yukarıda, ısıyyıhim sözcüğünün tekili olan asa sözcüğünün “birikim” demek olduğunu ifade etmiştik. Âyetin orijinalindeki hıbal sözcüğü de, habl sözcüğünün çoğuludur. Habl sözcüğünün esas anlamı ise, “mutlak ip” olmayıp “bağlanılan ip”tir. Ayrıca bu sözcük, “verilen söz-sözleşme” anlamına da gelir. Nitekim Kur’ân’da (Resmi Mushaf: Âl-i İmrân/103) hablullah [Allah’ın ipi] ifadesiyle, insanları Allah’a bağlayan Kur’ân kastedilir. Burada konu edilen, onların birkimlerinin, eski inançlarının, bilgilerinin, tezlerinin ve tutundukları şeylerin değersizliğdir. Bu sözcükleri, Türkçe’deki “çer-çöp, ipsiz-sapsız, eften-püften” deyimleri gibi de anlamak mümkündür.

[1]              Bu âyetlerde, Mûsâ’nın kavmini geceleri çalıştırarak, yakalanma korkusu olmadan Nil nehrinde kuru yollar açılmasının vahyedilmesi, sonra da onları izleyen Firavun’un ordusıyla birlikte o nehirde boğulmasının safhaları nakledilmektedir.

Âyette dikkat edilmesi gereken nokta, bol suda açılacak yolun, gece yürüyüşü sayesinde yapılacağıdır. Bu ifade, “insanları geceleri çalıştırmak sûretiyle, kimseye sezdirmeden, göze batmadan bu işin yavaş yavaş halledilmesi” anlamına gelmektedir.

Kur’ân’daki ifadelere göre bu olaylar, birkaç dakika veya saatte değil, uzun bir süreçte gerçekleşmiştir.. Mûsâ Peygamber Mısır’a dönüşünde Firavun mülkündeki toplumu içerisinde yıllarca güven içinde faaliyet göstermiştir.

Âyetteki, haşyet de, bu yaptıklarının Firavun’a hainlik olduğunu düşünmemesi yönünde bir ihtardır. Nitekim Şu‘arâ/18-19’daki, O [Firavun]: “Biz seni çocukken içimizde terbiye etmedik mi? Hayatından birçok yıllar içimizde kalmadın mı? Sonunda o yaptığın işi de yaptın. Sen inkârcılardan/nankörlerden birisin de…” dedi şeklindeki ifadelerden, Firavun’un Mûsâ’yı nankörlük ve hainlikle suçladığını görmekteyiz.

[1]              Bkz. 115 nolu not.

[1]              Bu pasaj da, teknik gerekçeler ve anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’tan farklı tertip edilmiştir. Tertip şekli pasajın altında gösterilmiştir. Ayrıntılı açıklamalar, Tebyîn‘de ilgili pasajın tahlilinde görülebilir.

[1]              Bkz. 54 nolu not.

[1]              Bkz. 37 nolu not.

[1]              Bkz. 96 nolu not.

[1]              Bkz.195 nolu not.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Buradaki “yeminciler”, 6 numaralı necmdeki (2/68, Kalem/17-33) yemincilerdir. Resmi Mushaf: Hıcr/90-93. âyetleri, teknik ve anlam olarak, bulundukları yer ile alakalı değildirler. Bu âyetlerin bulunması gereken yerin, Şu‘arâ sûresi’nin giriş paragrafı olduğu, uzun araştırmalarımız sonucunda âcizâne tarafımızdan tesbit edilmiştir. Dolayısıyla bu âyetleri Şu‘arâ sûresi’nin ilk paragrafı içinde değerlendirdik.

[1]              Bkz. 105 nolu not.

[1]              Bkz. 106 nolu not.

[1]              Bkz. 109 nolu not.

[1]              Bkz. 147 nolu not.

[1]              Burada; Mûsâ’ya nehir üzerinde, ileride yıkılarak Firavun ve askerlerini boğacak barajlar kurmasının vahyedildiği açıklanmaktadır. Bu âyetlerde Mûsâ’ya, bilgi birikimini kullanarak Nil nehri üzerinde barajlar kurmasının vahyedildiği, sonra da suyun dağlar gibi parçalara ayrıldığı; yani yüksek barajların yapıldığı açıklanmaktadır. Bilinen en eski baraj, İ.Ö. 2900-2750 yılları arasında Nil nehri üzerinde kurulmuş 15 m. yüksekliğindeki “Sadd el-Kafara” denilen barajdır. Kur’ân’ın açık ifadesine göre baraj, birden çoktur.

Barajın yıkılması ve Firavun’un boğulma sahneleri de Resmi Mushaf: Duhân/23-24, Kasas/40, Zâriyât/40’da yer almaktadır.

[1]           Resmi Mushaf’taki 52-67. âyetlerin bulunduğu pasajda sorun vardır. Biz pasajın âyetlerini, “63, 52-56, 60-66, 57-59, 67” şeklinde tertip ettik.

[1]              Bkz. 24 nolu not.

[1]           Paragraftaki 155-157. âyetlerin lâfzî manası, O [Sâlih]: “İşte bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir, ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi büyük bir günün azabı yakalayıverir” dedi. Buna rağmen onlar deveyi inciklerini kesip öldürdüler de pişman olanlar olarak sabahladılar şeklindedir. Burada, salât ve zekât, sembolik ifadeler ile yer almıştır. 63 numaralı nota da bakılmalıdır.

[1]              Bkz. 85 nolu not.

[1]           Resmi Mushaf’taki Neml/6. âyeti, aidiyeti gereği bu pasajda 223. âyet ile 224. âyetin arasında tertip edilmiştir.

[1]           6. âyet, Şu‘arâ/224 âyeti olarak verildi.

[1] 12. âyette zikredilen dokuz âyet ifadesindeki “dokuz” sayısını iki şekilde anlamak mümkündür:

  1. A) Çokluktan kinaye.

Zira İsrâîloğulları’na dokuzdan daha çok âyet/alâmet gösterilmiştir.

  1. B) Burada kastedilen Tevrât’taki on emirin dokuz âyette yazılı olmasıdır.

Yahudi Tevrât’ında iki ayrı emir cümlesi hâlinde zikredilen, “Karşımda başka ilâhların olmayacak” ifadesi ile “Kendin için oyma put yapmayacaksın” ifadesini Samiri Tevrât’ı tek emir cümlesi hâlinde toplamıştır. Böylece, “Komşunun evine tamah etmeyeceksin” de dahil, emirlerin sayısı, Yahudi nüshasında on, Samiri nüshasında ise dokuzdur.

[1]              Âyetten anlaşıldığına göre Süleymân’ın (a.s) ordusu “ins, cin ve kuşlar”dan oluşmuştur: A) İns grubu, Süleymân’ın milletinden olan ve ordunun savaşçı grubunu meydana getiren askerlerdir. B) “Angaryacılar” da denilen Cin grubu, yabancılardan oluşmuş olup, ordunun levazım ve donatım işlerini gören, lojistik destek sağlayan askerlerdir. Bu grubu mensup kişiler, Sebe/13’te anlatıldığı üzere, kaleler ve yüksek sağlam binalar yapmakta, ağacı, demiri, bakırı işlemektedirler. Bunlar, Dâvûd (a.s) döneminden beri ülkede bulunan, komşu ülkelerden getirilmiş zanaatkârlardır. Süleymân’ın fethettiği yerlere sağlam bir alt yapı, sanat ve kültür götürmesinde büyük payları olan bu kişiler, iş bilir ve sanatçı özellikte olmalarına karşılık, Süleymân hakkında kötü plânlar yaptıkları için Kur’ân’da bazı âyetlerde “şeytanlar” olarak nitelenmişlerdir. Bu konuyla ilgili ayrıntılar için bkz. Tebyînu’l-Kur’ân. C) Kuşlar grubu ise, iletişim ve yol güzergâhında askerin su ihtiyacını temin için kullanılan kuşlardan ve onların bakıcılarından müteşekkildir. Süleymân’ın kuşlardan oluşan ordusu işte budur. Yoksa Süleymân dağdaki kuşları toplayıp onları asker olarak kullanmamıştır.

Kur’ân’da Süleymân’ın (a.s) da bir peygamber olduğu ve vahiy aldığı bildirilmiş, fakat o’na vahyedilenlerin neler olduğuna dair bir bilgi verilmemiştir. Kitab-ı Mukaddes’teki, “Süleymân’ın Meselleri” adlı bölümün Süleymân’a vahyedildiğini kabul etmek bir Müslüman için söz konusu değildir.

Süleymân ile ilgili bilgiler, bu sûreden başka Resmi Mushaf’taki Sâd, Enbiyâ, Sebe ve Bakara sûrelerinde de yer almaktadır.

Âyetteki “Karınca Vâdisi”, karıncaların bol olduğu bir vâdi olmayıp özel bir isimdir. İmâm Zebidî’ye göre, “Karınca Vâdisi”, Jirben ile Askalân arasında bir bölgenin adıdır. Söz konusu vâdide yaşayan halkın yaşam biçimlerindeki benzerlikten dolayı karıncaya benzetildiği, bundan dolayı da bu isimle adlandırıldığı anlaşılmaktadır. Bugün dünyanın değişik bölgelerinde hem Neml/Karınca Vâdisi halkı gibi yaşamlarındaki bir özelliği isim olarak taşıyan birçok kavim yaşamakta, hem de kuş, haşere, ağaç, kaya isimleriyle adlandırılmış değişik kavimler, kabile ve oymaklar bulunmaktadır.

Burada “hüdhüd” ile malum kuş değil, o kuşun bakıcısı kastedilmiştir. Nitekim doğan, şahin, kartal gibi kuş cinslerinin isimleri de bugünkü toplumlarda insan ismi olarak kullanılmakta, bazı kuş cinslerinin isimleri ise sembolleşmektedir. Meselâ “sarı kanaryalar” denilince ülkemizde “sarı renkli kanarya kuşları” değil, bir futbol takımı anlaşılmaktadır. Her toplumda rastlanan bu tür isimlendirmeler; mecâzî, müteşâbih anlatımlardır. Dolayısıyla, burada zikredilen hüdhüd’ün, ordunun su ihtiyacını gidermekle, ordunun güzergâhındaki su kaynaklarını araştırmakla görevli kişinin müstear adı olması ve bu ismi de, “hüdhüd”den [çavuşkuşu] yararlanması sebebiyle almış olması mümkündür. Nitekim bir kimseye yaptığı işe uygun ad koyma, lâkap takma geleneği günümüz toplumlarında da hâlâ sürmektedir. Örnek olarak, ordularda ordunun su ihtiyacını gidermekle görevli memurlara “saka” (aslı sakkâ olup “su getirip götüren, su işleriyle uğraşan kimse” demektir) adı verilir. Bu isim, aslında bir kuş cinsinin ismidir ve o kuşa bu ismin verilme sebebi de gagası ile çevreye su sıçratmasıdır.

Diğer taraftan, 22-26. âyetlerdeki konuşmalarından hüdhüd’ün; iradeli, akıllı, hatta din bilgisi kuvvetli biri olduğu anlaşılmaktadır. Bir de, Süleymân’ın Hüdhüd’ü cezalandırmak istemesi dikkate alınınca, hüdhüd’ün bir kuş olmayıp bir insan olduğu kanaati kesinleşmektedir.

[1]              Sebe, Güney Arabistan’da halkı ticaretle tanınmış bir ülke idi. Başşehri de, şimdiki Kuzey Yemen’in merkezi San’a’nın kuzey-doğusunda, takriben 55 mil mesafede olan Ma’rib kenti idi. Main krallığının yıkılışından sonra, M.Ö. yaklaşık 1100 yıllarında güç kazandı ve 1000 yıl Arabistan’da hüküm sürdü. Daha sonra, M.Ö. 115 yılında onların yerini Himyerîler aldı. Bunlar da Arabistan’da Yemen ve Hadramut’u, Afrika’da Habeşiştan’ı idare etmiş olan Güney Arabistan’ın meşhur başka bir milleti idi. Sebeliler bir taraftan Afrika kıyıları, Hindistan, Uzak Doğu ve Arabistan’ın iç kısımlarının dâhil olduğu yerlerde cereyan eden tüm ticarî faaliyetleri, diğer taraftan da Mısır, Sûriye, Yunanistan ve Roma’ya yönelik ticareti ellerinde tutuyorlardı. Eski çağlarda servet ve refahları ile meşhur olmaları bundandı. Hatta öyle ki, Yunan tarihçilerine göre, o devirde dünyanın en zengin kimseleri bunlardı. Ticaret ve alış-verişin yanında, ulaştıkları bu refahın başka bir nedeni de ülkelerinin birçok yerinde barajlar inşa etmiş ve sulama maksadıyla yağmur sularını toplamış olmalarıydı. Bu tesislerle ülkeyi gerçek bir bahçeye çevirmişlerdi. Yunan tarihçileri, Sebeliler ülkesinin olağanüstü yeşilliklerine dair ayrıntılı bilgileri bize kadar ulaştırmışlardır. (Ansiklopediler)

[1]              Burada cinlerden bir ifritin, Sen makamından kalkmadan şeklindeki ifadesi, “sen iktidar koltuğundan kalkmadan”, yani “sen iktidarda iken, sen iktidardan düşmeden, senin iktidarın döneminde” demektir. İfrit sözcüğü, “akranlarını ezip geçen, onları zelil kılan kötü adam” demektir (Lisânu’l-Arab, c. 6, s. 326-331, “afr” mad.). İsrâîl ülkesindeki yabancılardan olan bu kişinin (Tebyînu’l-Kur’ân; c. 3, s. 338-345) âyetteki, Ve hiç şüphesiz ben onun üzerine güçlü ve güvenilirim ifadesi, “onu taşıyabilirim, hiçbir şeyi kırıp dökmeden olduğu gibi getirebilirim; alıp kaçmam, ihanet etmem” anlamındadır.

[1]              “Kitaptan bilgisi olan kişi”nin âyette nakledilen, kable enyertedde ileyke tarfuke şeklindeki ifadesi, Meal ve Tefsirlerde olduğu gibi “gözünü açıp kapamadan” demek olmayıp “senin bakışın kendine dönmeden önce” demektir. Yani, “Sen bu işi kafandan silmeden önce; sen şimdi aklına Sebe melikesi ve ülkesini taktın, başka bir şey düşünmüyorsun ve gözün hiçbir şey görmüyor; başka bir konuyla ilgilenmiyorsun, kendine dönüp bakmıyorsun ya, işte ben bunu sen kendine bakmadan, yani bunu kafandan silmeden, gündemden düşürmeden sana getiririm” demektir.

[1]              Bkz. 77 nolu not.

[1]              DÂBBETÜN MİNE’L-ARZ: Debb kökünden türemiş olan dabbeh, “hafif hafif yürüyen, kıpırdayan, debelenen, gözle takip edilemeyecek kadar yavaş hareket eden veya hareketi gözle izlenemeyen şey”dir. Dabbeh sözcüğü Kur’ân’da, “irili-ufaklı tüm canlılar” için kullanılmaktadır. Bu âyetteki dabbeh sözcüğü, diğer kullanımlarından farklı olarak tamlama şeklinde dabbetü’l-arz olarak geçmekte, ki bu, “yer canlısı” demektir. Dolayısıyla bu âyetin de, –dabbeh sözcüğünün farklı bir tamlama içinde kullanıldığı Neml/82. âyeti gibi– bağımsız olarak ele alınması gerekir. Dabbeh, mahşerde ortaya çıkarılacak yeryüzü maddelerinden mamul bir çeşit yayın aracı olup kendisine yüklenmiş olan “insanların Allah’ın âyetlerine gerektiği gibi inanmadıkları” duyurusunu anons edecektir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Tebyîn.

[1]              Bkz. 77 nolu not.

[1]              Bkz. 27 nolu not.

[1]              Bkz. 24 nolu not.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Bkz. 68 nolu not.

[1]              Bkz. 50 nolu not.

[1]              Burada ilk vahyin inişi; Rasülüllah’ın peygamber yapılışı ve ilk vahyin indiği yer konu edilmektedir. Şekil ve yer itibariyle daha evvel de Necm suresinin giriş bölümünde bilgi verilmişti. İlk İslâm tarihçilerinden Vâkıdî’nin Kitâbü’l-Meğazî ve el-Ezrâkî’nin Ahbâru’l-Mekke adlı kitaplarındaki bilgilere göre, Mekke’de Mescid-i Haram’dan başka değişik yerlerde mescitler vardır. Hatta bazı evler Mekkeliler tarafından mescit olarak kullanılmaktadır. Bu mescitlerden biri de Mekke’ye 9 mil mesafedeki Cirane Vâdisi’nin yukarısında olmasından dolayı “Mescid-i Aksa” [en uzak mescit] denilen mescittir. Bu mescidi Kureyş’ten biri yaptırmıştır. Bu bilgiler ışığında, âyetteki, bir kenarını mübarek kıldığımız ifadesinden, Mescid-i Aksa’nın, haram/mübarek bölgenin dışında, kenarında bir yerde olduğu anlaşılmaktadır. Öyleyse, Mescid-i Aksa, Kudüs’te değil, Mekke’deki haram/mübarek yerin kenarındadır ve Kur’ân’dan yapılan bu tesbit, ilk dönem tarih ve coğrafya bilimcisi Vâkıdî’in kitabındaki ile aynıdır. Bu konuyla ilgili bilgi için bkz. Tebyînu’l-Kur’ân.

[1]              Bkz. 77 nolu not.

[1]              Bkz. 50 nolu not.

[1]           Anlam bütünlüğü için 45-48. âyetler, 41. âyetin devamı; 40. âyet de 42. âyetin devamı olarak tertip edilmiştir.

[1]              Bkz. 37 nolu not.

[1]              Bkz. 121 nolu not.

[1]              Peygamberimize gösterilen bu görüntü, 1) Resmi Mushaf’a göre İsrâ/1. âyetinde konu edilen gecede, Peygamberimizin ilk vahiy anında son sidre ağacında gördüğü ve ayrıntıları Necm sûresi’nde anlatılan görüntüdür. 2) Peygamberimizin, Mekke’ye girişini gördüğü görüntüdür, ki bu Fetih/27’de yer alır. Şurası unutulmamalıdır ki, burada sözü edilen görüntüler, “rüyada görülen” görüntüler değil, “uyanık iken görülen” görüntülerdir.

Lânetli ağaç, “uzak durulması, dışlanması gereken ağaç” anlamında olup bu ifade ile “altın, mal” kastedilmiştir. Çünkü Sâd sûresi’nde söylediğimiz gibi (bkz. Tebyînu’l-Kuran; c. 2, s. 444) lânet sözcüğü, “kovmak, iyilik ve faydadan mahrum bırakmak, aile veya sülâlenin bir ferdinin dışlanması” demektir. Âdem’e, yaklaşılmaması emredilen (A‘râf/19, 69. necm) şecer [ağaç] de, “altın, mal, mülk” anlamına gelmektedir. (Bkz. Tebyînu’l-Kuran; c. 2, s. 534)

Nitekim Kur’ân’da (Resmi Mushaf: Enfâl/28, Teğâbün/15, Zümer/49), bunun insanlar için bir fitne olduğu ifade edilmiş ve ondan uzak durulması emredilmiş, müptelâsı olunmaması istenmiştir.

[1]              Bkz. 56 nolu not.

[1]              Bkz. 39 nolu not.

[1]              İblis’in mallarda ve çocuklarda insanlara ortak olması için hiçbir çaba göstermesine gerek yoktur. Kişiler, İblis’e hizmet ederek, mallarını İblis’in amacı doğrultusunda harcayarak, çocuklarını rüşde erdirmeyip cahil bırakarak onu kendilerine, mallarına ve çocuklarına ortak ederler. Doğru yolda eğitilmemiş bir çocuğun babası artık yarı yarıya İblis’tir ve bu çocuğun İblis’in amacı doğrultusunda bir fâsık, bir zâlim veya bir müşrik olması kaçınılmazdır.

Bu hususlar, Resmi Mushaf: Nisâ/118-119, Mâide/103, Sâd/82-83, En‘âm/136, Bakara/268, İsrâ/31’de görülebilir.

[1]           Bunlar, salât [zihnî ve mâlî destek] vakitlerini belirleyen ilk âyetlerdir. Her ne kadar Mekkî bir sûre içinde bulunuyor iseler de, bu âyetler Medîne dönemine aittir. Yukarıda da vurguladığımız gibi, salâtın [zihnî ve mâlî desteğin] amacı, kişiyi –zihnî ve mâlî yönlerden destekleyerek– kendisine ve topluma yararlı bir insan hâline getirmektir. Özellikle salâtın zihnî yönü, insanın rüşde ermesini sağladığından, Rabbimiz, bu çok önemli amacı gerçekleştirmenin yolu olan eğitim ve öğretime ne kadar önem verdiğini, düşman saldırısı altında iken bile salâtın zihnî yönünün terk edilmemesi gerektiği talimatı ile göstermiştir. Yukarıdaki âyetlerde konu edilen, salâtın zihnî yönüdür. İşte bu sebeple, belirli vakitlerde salâtın ikâme edilmesi istenerek, insanın manevî beslenmesinin sürekliliği sağlanmıştır. “Salât”ın, mü’minler için günün belli vakitlerinde yerine getirilecek bir görev olması, öncelikle, insan şuurunda Allah inancının devamlılığını gerçekleştirme gayesine yöneliktir. Dolayısıyla, salâtı ikâme etmek [zihnî ve mâlî destek oluşturup ayakta tutmak] insan için çok önemli bir ödev mahiyetindedir. Bu öneminden dolayı da günün belli vakitlerinde [sabah, akşam ve gece] bu ödevin yerine getirilmesi istenmektedir. Salâtı ikâme etmeyi emreden Allah, bunların hangi vakitlerde ikâme edileceğini İsrâ/78-79 ve Hûd/114’te açıkça bildirmiştir. Dikkat edilirse, Hûd/114 ile İsrâ/78-79’daki ifadeler aynı olup bu âyetler salâtın vakitlerini belirtmektedir. Ancak bu vakitler, Kur’ân’ın genel üslûbuna uygun olarak değişik üslûp ve özdeş sözcüklerle ifade edilmiştir. Dikkat edilmesi gereken nokta, bu farklı sözcüklerin hepsinin de aynı anlamı taşıyor olmasıdır. Binaenaleyh, bu vakitleme o günün Arabistan’ının coğrafî ve sosyal koşulları çerçevesinde öngörülmüş olup bize göre, farklı coğrafya ve sosyal ortamlarda salât için en uygun zamanlar belirlenebilir.

[1]              Bkz. 54 nolu not.

[1]              Bkz. 168 nolu not.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]           Kadem [ayak] ve sıdk [doğruluk] sözcüklerinden meydana gelen kademe sıdk tamlaması, “doğruluk ayağı” demektir ve “insanların yaptıkları amellerin karşılığının hayırlı, uğurlu olması” anlamına gelir. Bu tamlama ile âyette, “inananların yaptıkları amellerin karşılıklarını eksiksiz, hatta fazlasıyla alacakları” ifade edilmiştir.

[1]              Bkz. 37 ve 52 nolu notlar.

[1]              RABBİMİZDEN GEÇEN SÖZ: Âyette konu edilen söz, Rabbimizin cezaları, “adı konmuş süreye erteleme” ilkesidir. Yüce Allah, bu ilkesinden ve bu ilkeyi bozmayacağından Resmi Mushaf: Şûrâ/14, Hûd/110, Fâtır/45, Fussılet/45 ve Tâ-Hâ/129'da da bahsetmiştir.

[1]              Bkz. 77 nolu not.

[1]              Bkz. 77 nolu not.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Burada dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan biri, 2-4. âyetlerdeki, Şüphesiz ben sizin için O’nun tarafından bir uyarıcı ve bir müjdeciyim. Ve Rabbinize bağışlanma isteyin, sonra ona tevbe edin ki, sizi adı konmuş bir süreye kadar güzelce yararlandırsın. Ve her fazilet sahibine lütfunu versin. Ve eğer yüz çevirirseniz, ben sizin aleyhinize olan büyük bir günün azabından korkarım. Dönüşünüz yalnızca Allah’adır. Ve O her şeye gücü yetendir ifadesinin Kur’ân tarafından söyleniyor olmasıdır. Söz konusu ifade, edebiyatta bir anlatım tekniği olarak kullanılan “intak” [konuşma yetisi olmayan bir şeyi konuşturmak, dile getirmek] sanatı ile Kur’ân’a söylettirilmiştir. İfade, bu husus dikkate alınmadan anlaşılmaya çalışıldığı takdirde, o sözlerin Peygamberimize ait olduğu gibi bir yanlış anlamaya sebep olmaktadır. Edebiyatta sık kullanılan bir sanat çeşidi olan intak, Kur’ân’da başka âyetlerde (Resmi Mushaf: Meryem/64, Zâriyât/50-51, Sâffât/164-166) de yapılmıştır.

[1]              Âyetteki el-müstekarr “yerleşik yer”, el-müstevda da “geçici yer” demektir. Allah’ın, her canlının “yerleşik” ve “geçici” yerlerini bilmesi demek, canlıların emanet edildikleri ve sonradan mekân tuttukları yerlerin Allah tarafından biliniyor olmasıdır. Bu yerler ne kadar değişirse değişsin, Allah’ın bilmesi bakımından herhangi bir durum değişikliği oluşturmaz. Meselâ: Bir kimse belli bir adreste ikamet ederken, bazı sebeplerle başka şehirlere, başka ülkelere gidebilir; nereye giderse gitsin, Allah o insanın nerede olduğunu bilir; bir kimsenin her gün yattığı yer ile öleceği yer aynı olmayabilir; ancak Allah her ikisini de bilir. Bir sperm hücresi babanın vücudunda yaratılır, sonradan yeri değişerek annenin yumurta hücresine girer. Allah bu hücrenin de ne zaman, nerede olduğunu tam olarak bilir. Bir bakteri belli bir yerde oluşur, sonra da değişik yollarla başka canlıların vücutlarına girer ve orada faaliyet gösterir. Allah o bakterinin de nerede ve hangi faaliyette bulunduğunu bilir.

Konumuz olan âyet, yukarıda saydıklarımızın dışında bir başka anlam daha içermektedir. O da, “insanın kendisine ait bilgilerle beraber diriliş gününe kadar emanet olarak, yok olmadan durduğu yerin Allah tarafından biliniyor olması”dır. Bu konu Tebyîn‘de ayrıntılı olarak sunulmuştur.

[1]              Bkz. 199

[1]              Âyetteki ifadelerin lafzî karşılığı, “Arşı da su üstündeydi” şeklindedir. Arş ve istiva sözcükleriyle ilgili 34 ve 43. notta bilgi verilmişti.

[1]              Resmi Mushaf’taki 35. âyet, teknik ve anlam bilgisi gereği burada tertip edilmiştr.

[1]              Bu âyette geçen “fırın/tandır kaynadığı zaman” tabiri, azabın yaklaştığını belirten temsilî bir ifade olup, Arapların savaşın kızışma anı için kullandıkları, “Fırın/tandır ısındı/kızdı” tabiri ile büyük benzerlik arz etmektedir.

[1]              İbarenin lafzî manası, “saf hâle getirilmiş buzağıyı getirmeye” şeklindedir. İbrâhîm’in (a.s) misafirlerine sunduğu buzağı, bu âyette hanîz sözcüğüyle, Zâriyât/26’da ise semîn sözcüğüyle nitelenmiştir. Gelenekçiler bu iki nitelemeyi –sırasıyla– “kızartılmış” ve “semiz” olarak aktarmışlar; böylece de, koskoca buzağının kızartılamayacağını ve aynı buzağıyı niteleyen “kızartılmış” ile ancak canlı bir hayvan için kullanılan semiz kelimesi arasındaki çelişkiyi dikkate almayarak bariz bir hataya düşmüşlerdir.

Buzağının sıfatı olarak zikredilen bu sözcüklerin, yukarıda belirttiğimiz anlamları birleştirildiğinde, buradaki buzağının “saf hâlde bulunan” ve “güç veren” bir buzağı olduğu anlamına ulaşılmaktadır. Bundan dolayı, biz bu buzağının A‘râf sûresi’ndeki “aldatıcı sesi olan ceset buzağı” gibi, “altın” olduğu kanaatindeyiz. Buna göre, İbrâhîm, müjdeci elçilere müjdelik olarak “altın” vermiştir. Burada olayın tamamı açıklanmamıştır. Olayın biraz daha ayrıntısı Hicr/51-58’de anlatılır. İbrâhîm müjdeliği, müjdeyi aldıktan sonra vermiş olmalıdır.

[1]              78. âyette geçen kızlarım ve 79. âyette geçen senin kızların ifadeleri, Lût’un (a.s) kendi kızları anlamında değil, “toplumun kadınları” anlamında alınmalıdır. Çünkü Lût’un kendi sulbünden olan kızlarının sayıca kavmin bütün erkekleri ile denkleşmesi mümkün değildir. Böyle bir denkleşmeden ise, kızlarım ifadesi ile, kavmin bütün kadınlarının kastedilmesi hâlinde söz edilebilir. Lût, kavminin bütün kadınlarını kendi kızları olarak görüyor olmalı ki, âyette bu şekilde bir ifade kullanılmıştır.

“İbn, bint” ve “Ebb” ihtisas ve sohbette devamlılık (sıkı ilişki) ifade eder. Sürekli çölde yürüyen birine “ibnü’l fülat; geceleyin çok yürüyen birine “ibnüssüra” denilir. Birinin sorumluluğunu alan kişi “tebenneytü ibnen (oğul edindim)” der. Böyle olunca “ennasü benü âdem” denilir. Çünkü onlar ademe mensuptur. “Benü İsrail” de böyledir. “İbn” her şeyde küçüktür. Yaşlı birisi genç birine “ya büneyye” der. Hükümdar ta teb’asını “ebna” ve “benat” olarak nitelendirir. İsrail oğullarının peygamberleri de ümmetlerini “ebnaları ve benatları olarak isimlendirirlerdi. Öğretmenler öğrencilerini “ebnâi (oğullarım)” ve “benâti (kızlarım)” olarak ifade ederler.

Gece çok dolaşan kişiye; hırsıza  “İbnü’l leyl (gecenin oğlu)” denir. Hud/78’deki Lut peygamberin “hâ ülâi benati (İşte benim kızlarım” ifadesi de bu kabildendir. Lut peygamber toplumunun/ ümmetinin kızlarını kendi kızı gibi ifade etmiştir, künyelemiştir.

Aynı şekilde, kavmin erkeklerinin Lût’a verdikleri, sen, senin kızlarında bizim için herhangi bir hak olmadığını bildin cevabının da, “senin kızlarına, yani kadınlara ihtiyacımız yok, onlara cinsel arzu duymuyor, meyletmiyoruz, onları istemiyor ve sevmiyoruz, onlarda gözümüz yok” şeklinde anlaşılması gerekir.

[1]              Âyetlerde geçen gökler ve yer durdukça ifadesi, cennetteki ikramların ve cehennemdeki azapların sürekliliğini belirtmektedir. Zira klâsik Arapça’da, gökler ve yer durdukça ve gece-gündüz peşpeşe geldikçe tabirleri, “sonu gelmeyen süre [ebed] anlamında kullanılır. Yoksa âhirette, aşağıdaki âyetlerden de anlaşılacağı üzere, ne gökler vardır ne de yer; dağlar yıkılıp yer dümdüz edilecek, gök de başka bir şekle dönüştürülecektir: Resmi Mushaf: Kehf/47, Nebe/18-20, Tâ-Hâ/105-107, Neml/88, Tûr/9-10, Me‘âric/8-9, Kâriah/5, Vâkıa/1-6, İbrâhîm/48.

Yine âyetlerdeki, Ancak Rabbinin dilediği müstesna ifadesi, birilerinin bu kural dışında tutulacağını değil, her şeyin Allah’ın iradesi ile olacağına, tüm yetkilerin Allah’ta olduğuna dair bir vurgudur.

[1]              Bkz. 197 nolu not.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Diğer kıssaların, kısa ve uzun anlatımlarla birden çok sûrede yer almasına karşılık, Yûsuf kıssası sadece bu sûrede anlatılmaktadır. Kıssa, üslup ve içerik olarak eşsiz bir özellik ve güzelliğe sahiptir. Nitekim bu husus 3. âyette, Biz sana kıssaların en güzelini aktarıyoruz ifadesi ile de belirtilmiştir. Tevhit, sabır, adalet, hoşgörü, bağışlama, yakın çevre ilişkileri, iktisat, siyaset; kalenin içerden fethi konularında insanlığa eskimeyen ilkelerin konulduğu ve peygamber de olsa her insanın hata yapabileceği hususunun vurgulandığı bu kıssa ile Peygamberimize, Yûsuf (a.s) gibi sabırlı olması, korkmadan-yılmadan görevini sürdürmesi, işin sonunun Yûsuf’un âkibetindeki gibi “hayır” olacağı mesajı verilmiş, aynı zamanda, Kureyşlilere de Peygamberimizle girdikleri mücâdeleyi eninde-sonunda kaybedecekleri, direnmelerinin anlamsız olduğu ihtarı yapılmıştır.

[1]              Yûsuf kıssası, Yûsuf’un gördüğü bir görüntüyü babasına anlattığı bu âyetle başlamaktadır. Onbir yıldızın, güneş ve ayın kendisine secde ettiği [teslim olup emrine girdiği] şeklindeki bu “görüntü”, uykuda görülen bir rüya olmayıp Yûsuf’un uyanıkken gördüğü bir görüntüdür. Bu husus, âyette raeytü [gördüm] fiilinin iki defa kullanılmasıyla vurgulanmıştır. Yani Yûsuf, gördüklerini uykuda değil de uyanıkken gördüğünü, Babacığım! Şüphesiz ben, onbir yıldız, güneş ve ayı gördüm; onları bana secde ederken [boyun eğerken] gördüm diyerek üstüne basa basa bildirmiştir.

Uykuda iken görülen ve Türkçe’de “rüya” sözcüğüyle ifade edilen görüntüler ise Kur’ân’da fi’l-menâmi [uykuda] ifadesi kullanılarak söz konusu edilmiştir. Kur’ân’da uykuda görüldüğü özellikle belirtilen rüya sadece Peygamberimize aittir (bkz. Enfâl/43-44; 471. necm).

Yûsuf’un uyanıkken gördüklerine benzer görüntüler, Yûsuf’un zindan arkadaşları ve ülkenin kralı tarafından da görülecektir. Yani, kıssanın devamında yer alan, içki imal etmek, baş üstünde ekmek taşımak ve taşınan ekmekleri kuşların yemesi ve yedi cılız ineğin yedi semiz ineği yemesi ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak görüntüleri de rüya olarak değil, gerçek görüntüler olarak karşımıza gelecektir. Aslında bu görüntüler, “gelecek”le ilgili görüntülerdir. Geleceğe ait bu tür bir görüntü Peygamberimiz için de söz konusu olmuştur (bkz. Fetih/27; 670. necm).

[1]              76. âyetteki, Melikin dininde [ülkenin yasalarında], kardeşini alıkoymasına imkân yoktu ifadesi, kaynakların bazılarında, “kralın hırsızlıkla ilgili kanunu, kişinin dövülmesi ve çaldığının iki mislini ödemeye mecbur tutulması” şeklinde; bazılarında ise “onlar o zamanlar, her hırsızı, hırsızlığı sebebiyle köle sayıyorlardı” şeklinde açıklanmıştır.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Resmi Mushaf’taki 12. âyet, burada tertip edilmiştir.

[1]Âyetten açıkça anlaşıldığı üzere Kur’an’ın korunmasını Rabbimiz üzerine almıştır, koruyacaktır, bozdurtmayacaktır. Ne var ki, Rabbimiz Kur’an’ı, müdahale etmek isteyenlerin ellerini, ayaklarını kırarak, gözlerini kör ederek, …. canlarını alarak ya da Kur’an’ı şifreli çelik kasalara saklayarak korumaz. Rabbimizin, Kur’an’ı koruması, şu şekilde gerçekleşmektedir:

Lafzı, nazmı ve içeriği itibariyle bir mucize olan Kur’ân, Arabiyyen [en mükemmel ifadeler ve dilbilgisi kurallarına uygun] olarak indirilmiştir. Bu sebeple herhangi bir eksiltme, arttırma veya değiştirme olsa –deyim yerindeyse– hemen sırıtıvermektedir: A) Müslümanlar, daha başlangıçta Kur’ân’ın kitaplaşmasını gerçekleştirmişler; öyle ki en eski yazma nüshalar ile bugünkü baskılar aynıdır. B) İlk günden itibaren pek çok insan, lafızlarındaki armonik özellik nedeniyle Kur’ân’ı kolayca ezberlemiş; böylece tarihin her döneminde binlerce hafız mevcut olmuş, bundan dolayı da Kur’ân’ın tahrif edilme veya nüshalarının kaybolma riski hiç doğmamıştır. C) İnmeye başlamasıyla birlikte Kur’ân’ın eğitim ve öğretimi de başlamıştır. Diğer dinlerdekinin aksine ruhban sınıfının olmadığı İslâm’da, eğitim ve öğretim, köylü-kentli herkese yönelik olmuş; çok sayıdaki nüshasıyla Kur’ân her Müslüman’ın evine girmiş, herkes tarafından okunup öğrenilmiştir. Böylece yaygın bir öğretim sağlanmış, kötü niyetli kişilerin tahrif çabaları sonuçsuz kalmıştır. D) Kur’ân’ın inmeye başladığı Milâdî 610 yılı, diğer dinlerin ortaya çıkış zamanlarına nisbetle tarihin aydınlık bir dönemi olup olaylar kayda geçirilmeye başlanmıştır. Nitekim bazı tarihçiler, Mûsâ ve Îsâ’nın (a.s) yaşadığını kabul etmezken, Peygamberimiz hakkında hiçbir tereddüt yoktur. Dolayısıyla Peygamberimizin tek mucizesi olan Kur’ân da, tereddüde yer vermeyen kayıtlarla günümüze gelmiştir. E) İslâm, Mûsâ ve İsâ (a.s) zamanındaki gibi mağdur, mazlum, zavallı, garip azınlıklar arasında değil, zengin, hâkim, özgür kentlerde doğmuş ve yöneten güçlü toplumların dini olmuştur.

[1]              Âyetteki ifadelerin lafzî anlamı, Ve göğü taşlanan bütün şeytanlardan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı eden şeytan hariç, onu apaçık bir alev sütunu takip eder şeklindedir. Biz Mealde âyetlerin te’vîlli anlamlarını gösterdik. Ayrıntılı açıklama için bkz. Tebyînu’l-Kur’ân.

[1]              Bkz. 49 nolu not.

[1]              Bkz. 91 nolu not.

[1]              Aynı konu Sâd/71-85’de (66. necmde) de geçmiştir.

[1]              Aynı konuya Hûd/69-83’de (191. necmde) de değinilmiştir.

[1]              Bkz. 208 nolu not.

[1]              Bkz. 87 nolu not.

[1]              Resmi Mushaf: Hicr/90-93. âyetleri, Şu‘arâ/3-6. âyetleri ile beraber tertip edildiğinden burada yer verilmemiştir.

[1]              Bkz. 24 nolu not.

[1]              En‘âm sûresi (ki 165 âyettir), o güne kadar inen ilkelerin özeti konumundadır. Tebyîn‘de de belirttiğimiz gibi, bu âyetlerin tek bir defada topluca indiği de nakledildiğinden tek necm hâlinde sunduk.

[1]              Bkz. 71 nolu not.

[1]              Resmi Mushaf’taki 114. âyeti, 64. âyetin devamı; 104. âyeti de 67. âyetin devamı olarak tertip ettik.

[1]              Bkz. 202 nolu not.

[1] Bu pasajın âyetlerini de –teknik ve semantik gerekçelerle– Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik.

[1]              Ayetlerin lafzı manaları arasına sözcüklerin te’villerini parantezle gösterdik:

Gerçekten Biz en alt semayı yıldızların ziynetiyle   süsledik . Ve mele-i a‘lâdan  (Kur’an’dan) bir kırıntı kapan (az da olsa yararlanan) ve kendisini şihab-ı sakıp (delip geçen ateş/ışık) takip edenler (roketle uzaya çıkanlar) hariç, sürekli azap içinde olan, kovulmak için her taraftan taşlanan ve mele-i a‘lâya (Kur’an’a)  hiç kulak vermeyen şeytan-ı marid’in (asi, inatçı iblisin; düşünce yetisinin) tümünden koruduk  şeklindedir. Bunun benzeri bir pasaj da Hicr/16-18’de (197. necm’de) geçmişti. Âyetteki mele-i a‘lâ ifadesinin, “Kur’ân” olduğunu, “89” nolu notta açıklamıştık.

[1]              Bkz. 77 nolu not.

[1]              Teknik nedenler ve anlam bilgisi gereği 88-89. âyetleri, Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik.

[1]              Burada konu edilen olaylar, İbrâhîm ve İsmâîl’in değişik hayat safhaları olup bunlar birbiri ardına hemen yaşanmış şeyler değildir. Buradaki İslâmlaşmaları, Bakara/124-132’de (420 nolu necm) konu edilen olaylardır. Konunun tafsilatı için bkz. Tebyînu’l-Kur’ân.

[1]              Bkz. 201 nolu not.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Bu paragrafta da, teknik nedenler ve anlam bilgisi nedeniyle âyetleri Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik.

[1]              Bu âyetlerde, şükreden kullara örnek olarak gösterilen Süleymân (a.s) ve o’na verilen nimetler konu edilmektedir. Âyetlerden anlaşıldığına göre, Süleymân’a verilen nimetler arasında, yelkenli gemilerde ve yel değirmenlerini çalıştırmakta rüzgârdan yararlanmak, erittiği bakırdan araç-gereçler yapmak, uzak yerlere çabucak gidip gelmek, yabancı-hünerli işçilerden zanaat, ustalık, istihkâm ve mimarlık hususunda yararlanmak gibi işler vardır.

Bir önceki pasajda, babası Dâvûd’un (a.s) demiri işlediği; bu pasajda ise oğlu Süleymân’ın bakırdan yararlandığı zikredilmektedir. Bu iki peygamber-hükümdarın demir ve bakır gibi metalleri işleme yeteneğiyle donatılmış olması, onlara verilen iktidar nimetinin büyüklüğünü göstermektedir.

Âyetteki, Biz erimiş bakır madenini o’na sel gibi akıttık sözünün, Süleymân’ın yaşadığı bölgede bakır madeni olmadığını; bu madeni gemilerle uzaklardan, özellikle de Kıbrıs’tan getirttiğini ifade ediyor olması mümkündür. Zaten Kıbrıs sözcüğü de bakır anlamından gelmektedir.

  1. âyetin sonunda, Ve onlardan kim Bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından tattırdık ifadesi, –14. âyetin sonundan da anlaşılacağı üzere– Süleymân’ın onlar üzerindeki mutlak hükümranlığını, yabancıların o’nun için kerhen çalıştıklarını ifade etmektedir. Süleymân’ın cinleri hakkında 171 nolu notta kısa bilgi verilmiştir.

Süleymân (a.s) hakkında yalan ve iftira kampanyaları düzenleyen, iktidarını devirip o’ndan kurtulmak için ellerinden geleni yapan şeytân nitelikli cinler, hünerli ama zoraki çalışan zanaatkârlardır. Süleymân, bu durumun bilincinde olarak onlardan zoraki de olsa yararlanmayı sonuna kadar sürdürmüştür.

[1]              Bu âyetlerde, İblis’in hiçbir zorlama gücü olmadığı hâlde Sebe toplumunun İblis’e uyarak azdıkları, şımardıkları ve bunun sonucunda da cezalandırıldıkları bildirilmektedir. Âyette, daha evvel temsili anlatımlarla verilen bazı mesajlara (Resmi Mushaf: A‘râf/16-17, 69. necm); İsrâ/62, 165. necm); Hicr/39-40, 199. necm) gönderme yapılmaktadır.

Bu âyetlerde İblisin, az bir grubu hariç insanların tamamını azdırıp şükredici olmamalarını temin edeceği nakledilmiştir. Sebe halkının âkıbeti, şeytânın bu işlevine çok güzel bir örnektir. Çünkü onlar şükretmeyip nankörlük etmiş ve bu hâliyle de şeytânı doğrular bir duruma düşmüştür.

[1]              Bkz. 57. no lu not.

[1]              Zümer/10 ve 53. âyetin yazılış ve okunuşunda kopyalama hatası yapılmıştır. “Kullar” diye çevirdiğimiz sözcük, Mushaf’taki yazıma göre “kullarım” şeklindedir. Mushaf’taki bu katip hatası, asırlardan beri görmezden gelinmiştir. İnsanları Muhammed’e kul yapan, İslâm inançlarıyla çelişen bu kusurun mutlaka giderilmesi gerekir (meselenin ayrıntıları için bkz. Tebyîn).

[1]              Tâğût, “azgın, sapık, kötülük ve sapıklık önderi, zorba, şeytân, put, puthane, kâhin, sihirbaz, Allah’ın hükümlerine sırt çeviren kişi ve kuruluş” anlamlarına gelir.

[1]              Mesânî sözcüğü, “ikişerli, katmerli” demektir. Kur’ân’ın mesânî [ikişerlilik ve katmerlilik] özelliğini kısaca şöyle açıklamak mümkündür: A) Karşıtlık Metodu: Kur’ân’da, –Zümer/22-23’de de görüldüğü üzere– pozitif ve negatif olgular daima bir arada karşıtlık metoduyla verilmektedir. Ebrâr-füccâr, iyiler-kötüler, yer-gök, ins-cin, hak-bâtıl, cennet-cehennem, uyarı-müjde gibi… B) İletilen mesajın mutlaka ikinci bir vurgusunun bulunması.

[1]              Âyetteki “derileri ürperir” ifadesi, Türkçe’deki “tüyleri ürperir” ifadesinin karşılığıdır.

[1]              Âyetin yüklemi hazfedilmiştir. Fussılet/40’ın yol gösterimi ile Meale yüklem konulmuştur.

[1]              Bkz. 240 nolu not.

[1]              Bkz. 27 nolu not.

[1]              Bkz. 56 nolu not.

[1]              Bkz. 37 nolu not.

[1]              Bu âyette, cennet ehline Allah’ın tecellisi olarak Allah’ın azamet ve kibriyasının gösterileceği bildirilmektedir. Gösterileceği bildirilen bu ilâhî tecelli, çok sanatsal bir benzetme ile ifade edilmiştir: Allah iktidar tahtında oturmakta, tüm güçler ise O’nu arındırarak ve övgüleyerek etrafında dolaşmaktadır. Burada konu edilen melekler, Bakara/30-34‘den oluşan pasajda geçen meleklere benzemektedir. Allah’ın yarattığı tüm güçler, sistemler cennette de Allah’ı tesbih ve takdis etmektedirler.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Bkz. 37 nolu not.

[1]              Arşı taşıyanlar‘dan kasıt, “Allah ile ilgili bilgileri taşıyanlar”dır. Bunlar, Allah’ın varlığına, birliğine, ilâhlığına ve rabliğine gösterge olan tüm varlıklar ve Arş’ın sahibi tarafından görevlendirilmek sûretiyle Allah bilgisini, “tevhid”i bir yerden bir yere götürenler, Allah’ı tanıtıp öğreten peygamberlerdir.

[1]              Bkz. 71 nolu not.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Bkz. 52 nolu not.

[1]              Bkz. 77 nolu not.

[1]              Burada Mekke müşriklerinin yapmak istedikleri, insanların dikkatinin Kur’ân’dan başka alanlara kaydırılması, dinleyenlerin dikkatinin dağıtılması, fark ettirtilmeyerek içeriğinin anlaşılmasının engellenmesidir.

Bu plân, Kur’ân’ın, Mushaf’taki tertilinin bozulması, rivâyetlerle gerçek anlamının saptırılması, parantezlerle kişisel görüşlere malzeme yapılması, anlamadan okunup bunun sevap sayılması, herkes tarafından anlaşılamayacağı iddiası, abdestsiz okunamayacağı fetvası, sosyal ve siyasal içeriğinin saklanması, dinin tek kaynağı olduğunun kabul edilmemesi gibi anlayışlarla sürüp gelmektedir.

[1]              Bkz. 197 nolu not.

[1]              Günümüz itibariyle, Kur’ân’da ortaya konan enfüsî ve âfâkî mucizelerden bir kısmı şunlardır: Enfüsî mucizeler: Her insanda koruyucu hücrelerin varlığı, eşler hâlinde yaratılma, meninin bir karışım olduğu, cinsiyetin belirlenmesi, rahim duvarında asılı olma, bir çiğnemlik et parçası olma, kemiklerin oluşumu ve etle kaplanması, üç karanlıkta yaratılma… Âfâkî mucizeler: Evrenin sürekli genişlemesi, yokluktan yaratılma, evrenin gaz aşaması, evrendeki mükemmel yörüngeler, güneşin akıp gitmesi, güneş ve ayın farkı, ayın yörüngesi, göğün ve yerin tabakaları, göğün korunmuşluğu, göğün geri çevirdikleri, göğün direksiz yükselişi, dünyanın geoit [devekuşu yumurtasına benzeyen, tam küre olmayan, kutuplardan basık, küremsi] şekli, dünyanın ve uzayın çapları, döndükçe kutupların basıklaşması, dünyanın dönüşü, aşılayıcı rüzgârlar, yağmurdaki ölçü, suyun çevrimi, okyanusun dibinde tatlı su nehrinin varlığı, kazık şeklindeki dağlar, petrolün oluşumu, solunum ve fotosentez, göğe yükselmenin zorluğu, bitkilerdeki erkeklik ve dişilik… Saydığımız bu biyolojik, fiziksel ve kevnî olgular, Kur’ân’ın indiği dönemde bilinmeyen şeylerdir. Bu nedenledir ki, bilimin yeni keşfettiği sistemlerin Kur’ân’da yer alması, Kur’ân’ın Allah’tan geldiğine açık ve kesin bir kanıttır.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Resmi Mushaf’taki 10. âyeti, teknik ve anlam bilgisi gereği 15. âyetten sonra tertip ettik.

[1]              Bkz. 197 nolu not.

[1]              Bkz. 54 nolu not.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Resmi Mushaf’taki 60. âyeti, burada tertip ettik.

[1]              Resmi Mushaf’taki 61-62. âyetleri bu paragrafta tertip ettik.

[1]              Bkz.37 nolu not.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Siyer ve Meğazî kitaplarına göre, bi’setin ilk yıllarında Mekke ciddî bir kıtlık dönemi geçirmiştir. Kıtlığın had safhaya vardığı günlerde Ebû Süfyân Rasûlullah’ın yanına gelmiş ve akrabalık hatırını ortaya koyarak o’ndan kıtlık belasını kaldırması için Allah’a dua etmesini istemiş; Allah’ın o belâyı üzerlerinden kaldırması hâlinde Peygamberimize iman edecekleri vaadinde bulunmuştur. Ne var ki, Allah onlardan kıtlığı kaldırmış, fakat müşrikler sözlerinde durmayarak şirklerine devam etmişlerdir.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Bkz. 49 nolu not.

[1]              Bkz. 77 nolu not.

[1]              Sûre, kasem cümlesi ile başlamıştır. 6 âyetten oluşan pasajda, peşpeşe getirilen birtakım olgulara kasem edilmiş, böylece bu olgular referans gösterilerek vaat olunanların [yeniden yaradılış, dirilme, haşir ve hesap görme tehdidinin] doğruluğu kanıtlanmıştır. Buna göre, kesinlikle kıyâmet kopacak, herkes ettiğini bulacak ve amellerinin karşılığını alacaktır. Pasajda arka arkaya gelen ifadelerin Allah’ın evrendeki âyetlerini mi, yoksa Kur’ân âyetlerini mi nitelediği konusundaki kanaatimiz, her ikisinin de kast edilmiş olabileceği yönündedir. Bu nedenle, söz konusu ifadeler iki açıdan da değerlendirilmelidir: 1) NİTELEYİCİ İFADELERİN EVRENDEKİ OLAYLARLA İLİŞKİSİ: Rabbimiz, suyun tabiattaki döngüsüne dikkat çekmektedir. Deniz, göl, akarsu ve en büyüğünden en küçüğüne kadar tüm su birikintilerinden ısı nedeniyle kalkan buharlar ve karalardaki toprak parçacıkları rüzgârlar vasıtasıyla sürüklenip milyonlarca tonluk yük [yağmur bulutu] hâline getirilmekte, sonra da değişik yerlere paylaştırılarak yeryüzüne indirtilmektedir. Yağmur olarak yeryüzüne inen bu suyla da ölü toprak yeniden canlandırılmaktadır. Bu döngünün ölü tabiata sağladığı “yeniden canlanma” olgusu, ölen insanların da yeniden dirilmelerinin mümkün olduğunu gösteren en büyük kanıtlardandır (Rûm/46-50, Fussılet/39, Fâtır/9, Bakara/164, A‘râf/57, Hicr/22-23). 2) NİTELEYİCİ İFADELERİN KUR’ÂN ÂYETLERİYLE İLİŞKİSİ: Pasajdaki niteleyici sözcüklerle Kur’ân âyetlerinin kast edilmiş olması da mümkündür. Buna göre, âyetteki tozutanlar ve onun arkasından gelen niteleyici ifadelerden kasıt, Kur’ân âyetleridir. Çünkü Kur’ân âyetleri, önüne ne gelirse hepsini bertaraf etmekte, önünde hiçbir bâtıl fikir ve eylem barınamamakta, içerdiği mesajlar gâyet ağır sözlerden oluşmakta; elden ele, dilden dile, gönülden gönüle yağ gibi akarak herkesin her işini görmekte ve problemlerini çözmektedir. Kur’ân’ın bir adı da rûh olup ölü mesabesindeki kâfirlere ve toplumlara hayat vermektedir.

Kur’ân, –bu sûrede de olduğu– gibi, sûre başlarında birçok kez mecâzî ifadeler ile tanıtılmıştır: Mürselât/1-7 (55. necm), Sâffât/1-5 (205. Necm), Nâziât/1-3, 26 (369. necm).

[1]              Sema sözcüğü, mecâzen “bilginler”i ifade eder.

[1]              Âyetteki semin kelimesi, lafzen “güç veren buzağı” demektir. Bu ise, –207 nolu notta belirttiğimiz gibi– “altın”ı ifade etmektedir.

[1]              Bkz. 199 nolu not.

[1]              Resmi Mushaf’ta 18. sırada bulunan Kehf sûresi’nin bu âyetlerini, farklı tertip ettik.

[1] Kehf ve Rakim ashâbı kıssaları âhiret hayatının kesin isbatı için bir bilimsel deneydir. Pasajı okumaya başlamadan önce dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da, kıssada sadece Ashâb-ı Kehf’ten değil, Ashâb-ı Kehf ile beraber Ashâb-ı Rakim’den de bahsedilmiş olmasıdır. Bu nedenle, pasajdaki zamirlerin bir bölümü Ashâb-ı Kehf’e, bir bölümü de Ashâb-ı Rakim’e racidir. Âyetlerin metninden açıkça anlaşıldığı üzere, sûrenin bu bölümünde, Kur’ân’ın indiği dönemde henüz gerçekleşmemiş olup asırlarca sonra gerçekleşecek olan bir duruma; insanların yok olmadığı, zamanı gelince sağda-solda dağınık olarak bulunan hücrelerin emaneten durdukları yerlerden alınıp birleştirileceği gerçeğine ve âhiretin kesin varlığını bilimsel olarak ortaya koyacak kişi ve olaylara değinilmiştir. Konunun tafsilatı için bkz. Tebyîn.

[1] Âyette geçen hut sözcüğü ile ilgili 14 nolu notta bilgi vermiş, hut‘un “bunalım/sıkıntı”yı ifade ettiğini belirtmiştik. Mûsâ’nın bunalımı, kendisine Firavun’u öldürerek İsrâîloğulları’nı Mısır’dan çıkarma görevi verildiği zaman bunu nasıl başaracağı konusundaki endişeleridir. Mûsâ bu kıssada bunu nasıl başaracağını ve Allah’a savaş açanların öldürülmesi gerektiğini; dolayısıyla da Firavun’u neden öldüreceğini öğrenecektir.

[1]              Bu pasajda ileri ölçüde edebî sanatlar kullanılarak Rasûlullah Muhammed farklı bir anlatımda tanıtılmıştır. Burada konu edilen olaylar, bu âyetler indiği zaman henüz yaşanmamıştı. Zihinlerindeki mitolojik Zülkarneyn’i soranlara, tarihî bir Zülkarneyn anlatımı ile cevap verilmiştir. Bu pasaj, bu yönüyle de mucizedir. Konuyu Tebyîn‘de ayrıntılı olarak irdeledik. Pasajın meali lafzen şöyledir: Ve sana Zülkarneyn’den soruyorlar. De ki: “Size ondan, bir hatırlatma/öğüt okuyacağım: Şüphesiz Biz onun [Zülkarneyn] için yeryüzünde iktidar sağladık ve ona her şeyden bir sebep verdik. Sonra o, bir sebebe tâbi oldu. Nihâyet o, güneşin battığı yere vardığı zaman, onu [güneşi], kara bir balçıkta batıyor buldu. Bir de bunun yanında bir kavim buldu. Biz dedik ki: “Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın veya onların hakkında iyi-güzel davranırsın.” O dedi ki: “Kim zalimlik ederse kesinlikle ona azap edeceğiz; Sonra Rabbine geri döndürülecek, sonra O da onu görülmemiş bir azapla azaplandırır. Amma her kim de iman eder ve sâlihi işlerse artık buna da en güzel karşılık vardır. Ve Biz onun için emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.” Sonra o [Zülkarneyn], bir sebebe uydu. Nihâyet, güneşin doğduğu yere vardı. Onu [güneşi] bir toplum üzerine doğuyor buldu. Öyle ki Biz onlar için, onun [güneşin] astından bir siper kılmıştık. İşte böyle! Ve Biz onun yanında olan şeyleri ilimce kuşatmıştık. Sonra o [Zülkarneyn], bir sebebe uydu. Nihâyet iki sed arasına ulaştığında iki kavmin astlarından, hemen hemen hiç söz anlamayan bir kavim buldu. Onlar [söz anlamaz kavim] dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Şüphesiz Ye’cuc ve Me’cuc bu topraklarda bozgunculardır. Onun için, bizimle onlar arasında bir sed kılman üzere [şartıyla] sana bir vergi versek olur mu?” O [Zülkarneyn] dedi ki: “Rabbimin beni içinde bulundurduğu imkânlar daha hayırlıdır. Haydin siz bana kuvvetle yardım edin de sizinle onların arasında çok sağlam bir sed kılayım. Bana, demir kütleleri getirin/ince zekânızla hazırladığınız teklif metinlerini bana getirin.” Nihâyet iki tepe/hedef eşitleştiği zaman: “Üfürün!” dedi. Nihâyet onu [demiri] bir ateş hâline getirince, ‘Getirin bana üzerine su boşaltayım’ dedi. Artık onlar [o söz anlamaz kavim], onu [sağlamca yapılan sözleşmeyi] aşmaya güç yetiremediler, onu delmeye de güç yetiremediler. O [Zülkarneyn] dedi ki: “Bu [sağlamca yapılan sözleşme] Rabbimden bir rahmettir. Artık Rabbimin vaadi geldiği vakit de onu dümdüz yapacaktır. Rabbimin vaadi de haktır.”

Meal’de de te’vîlli anlamları direkt olarak verdik.

[1]              Muhammed’in (a.s) iki çağ sahibi olmasını, iki şekilde izah etmek mümkündür: A) Mekke’den Medîne’ye göç edişi takvim başlangıcı yapılmış olmasındandır. O nedenle hayatının bir bölümü, “hicretten önce”dir bir bölümü de “hicretten sonra”dır. Tıpkı “milattan önce, milattan sonra” denilişi gibi. B) Güneşin [vahyin] doğduğu yer olan Mekke ile –pasajdaki ifadeye göre– güneşin battığı yer olan Medîne’nin sahibi.

[1]              Burada, Muhammed’in Medîne’de devlet başkanı oluşu ve yerli hakla yaptığı sözleşme [Medîne Vesikası] konu edilmektedir.

[1]              Bu paragrafta, Muhammed’in kendisine vahyedilen kente [Mekke’ye-Hudeybiye’ye] gidişi ve orada yaptığı anlaşma konu edilmektedir.

[1]              Ye’cûc ve me’cûc sözcüklerinin Arapça olmadığı ifade edilmiştir. Kur’ân’daki Arapça olmayan kelimelerin tesbiti hakkında yapılan çalışmalardan, bu sözcüklerin de, –harut ve marut sözcükleri gibi– yabancı [Yunanca] olduğu, sonradan Arapçalaştırıldıkları anlaşılmaktadır. Dikkat çeken bir diğer nokta da, bu sözcüklerin “yakıp yıkma, atıp saçma” sözcüklerini çağrıştıran kelimelerle Arapçalaşmış olmalarıdır.

Gerek Kitab-ı Mukaddes ve İncîl’deki, gerekse Kur’ân’daki anlatıma göre ye’cûc ve me’cûc’un ortak özelliği akıncılık ve istilacılıktır. Dolayısıyla, bu iki sözcüğün çağrıştırdığı güç, bir ordunun gücüdür. Bu durumda ye’cûc “ordu komutanı”, me’cûc de “onun askerleri”dir.

Bu açıklamalardan hareketle, Hayber’i istila eden komutanın [Muhammed’in] ve askerlerinin [sahabenin] de Hayberliler için ye’cûc ve me’cûc olduğunu söyleyebiliriz.

  1. âyette, sözcüklerin hakikat anlamlarına göre, laf anlamaz, kanun-nizam dinlemez toplum‘dan, sanki üçüncü şahıslardan bahseder gibi Zülkarneyn’e, Ey Zülkarneyn! Şüphesiz ye’cûc ve me’cûc bu topraklarda bozgunculardır şeklinde hitap edildiği görülmektedir. Üzerinde yeterince tefekkür edilmediği için âyette nakledilen bu konuşma yanlış değerlendirilmektedir. Hâlbuki sözü edilen laf anlamaz, kanun-nizam dinlemez toplum, Zülkarneyn’e doğrudan Sen ve ordun, bu topraklarda bozguncularsınız demeyip nazik ve diplomatik bir üslupla Ey Zülkarneyn! Şüphesiz ye’cûc ve me’cûc bu topraklarda bozgunculardır şeklinde kinayeli bir lisânla seslenmektedirler.

[1]              Burada Hayber sözleşmesinin hazırlanması ve içeriğine değinilmiştir. Ayrıntılı bilgi için tarih kitaparına ve Tebyînu’l-Kur’ân‘a bakılabilir.

[1]              Bkz. 295 nolu not.

[1]              Bkz. 71 nolu not.

[1]              Allah bazı kişileri mal, evlat, ömür ve akıl bakımından fazlalıklı kılmıştır. Malca fazlalığı sahip olanlar, sahip olduklarından ellerinin altındakilere, işçilerine, memurlarığna, çalışanlarına eşit vermezler; bazı gerekçelerle farklı farklı verirler. Onlardan hiç birini kendisiyle aynı seviyede tutmaz, onlarla paylaşmazlar. Rabbimiz burada şu mesajı veriyor: Siz bile çalışanlarınızı [köle, işçi, memur] kendinize ortak [şerik] kabul etmiyor; efendi ile köle, işçi ile patron arasındaki ayrımı kabul ediyorken, Allah ile yaratıkları arasında fark olması gerektiğini neden kabul etmiyorsunuz? Allah, kullarını Kendisine hiç ortak [şerik] kabul eder mi?!

Allah’ın nimetlerini kullarına farklı ölçülerde vermesi ve bundan dolayı da bazılarının bazılarından fazlalıklı olması, sosyal düzenin yürümesi içindir: Hayattaki ast-üst ilişkisi, toplumsal yaşama konulan ve insanların birbirleriyle çeşitli sosyal ilişkiler kurmasını sağlayan, böylece insanların bu ilişki kurma biçimleriyle sınandıkları ilahî bir yasadır. Burada konu edilen derecelerle yükseltme, keramet, üstünlük, saygınlık bakımından değil, ekonomik güç, akıl, zekâ, anlayış, bilgi-bilgisizlik bakımından oluşan farklılıklardır. Herkesin ekonomik güç, zekâ ve anlayış bakımından eşit olduğu bir toplumda insanların birbirlerine iş gördürmeleri demek olan istihdam ve iş üretme mümkün olmaz; istihdam ve iş üretme‘nin olmadığı ortamlarda ise hayat durur. Bu konu ile ilgili olarak bkz. Resmi Mushaf: Zuhruf/32 (258. necm), Rûm/28 (379. necm).

[1]              Âyette, sözleşmelerini bozan kimseler, yününü eğirip sağlam bir şekilde büktükten sonra onu tekrar çözen bir kadının durumuna benzetilmektedir. Bir kadının kendi eğirip büktüğü yünü tekrar çözmeye kalkması, ahitlerini bozanları karakterize etmek için yapılan bir tasvirdir. Arap örfüne göre yapılan bu benzetmenin belirli bir kadını işaret ettiği nakillerde yer alsa bile, ayette karakterize edilen kişiliğin, ahitlerini bozan tüm erkek ve kadınları kapsadığı açıktır.

[1]              Burada konu edilen kent, 58/34, Sebe/5-21’de (223. necm) konu edilen Sebe olmalıdır.

[1]              Halk arasında “cumartesi” günü olarak bilinen sebt günü, insanların günlük yaşamları ile ilgili [dünyevî] işlerini bir tarafa bırakıp bunları hiç düşünmeden, sadece Tanrı’nın sözlerini dinledikleri ve bunları derin derin düşünmeye vakit ayırdıkları, dolayısıyla hem bedenlerini hem de ruhlarını dinlendirdikleri gündür.

[1]              Burada isimleri bildirilen putlar, Nûh’un toplumunun sözde ilâhlarıydı. Rasûlullah döneminde Arabistan coğrafyasında da bu isimle anılan putlar vardı.

[1]              Teknik nedenler ve anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’taki 25. âyeti, 28. âyetin sonunda tertip ettik.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Bkz. 37 nolu not.

[1]              Bkz. 287 nolu not.

[1]              Âyetlerde geçen mâ meleket eymanühüm [sözleşmelerinin sahip oldukları] ifadesi, genelde “cariyeler” olarak anlaşılagelmiştir. Cariyelerle ilgili sayı sınırlaması olmadığı gibi onlarla nikâh da gerekmediği anlayışı hâkim olmuştur. O hâlde mâ meleket eymanühüm [sözleşmelerinin sahip oldukları] ifadesiyle kimlerin kast edildiğinin tahlil edilmesi gerekir: İslâm geldiğinde dünyanın her tarafında olduğu gibi Arabistan coğrafyasında da kölelik müessesesi mevcut olup satın alma, miras kalma, kaçırma, harp esirlerinin köleleştirilmesi gibi yollarla devam ediyordu. İslâm, sıcak savaş dışında esir almayı ve savaşta alınan esirlerin köleleştirilmesini yasakladı (Enfâl/67 ve Muhammed/4) ve böylece de, kölelik müessesini tedricî bir metotla tamamen yasakladı. 19. yüzyılda İngiltere başta olmak üzere diğer devletler de köleliği yasaklayarak bu müesseseyi ortadan kaldırdılar. Ne yazık ki, sözde bir İslâm devleti olan Osmanlı Devleti, zenci köle ticaretini 1857’de, beyaz köle ticaretini ise ancak 1909’da yasaklamıştır. Geniş açıklama için bkz. Tebyînu’l-Kur’ân; c. 2, s. 167.

Kölelik müessesesinin devam ettiği süreçte, yerel ve uluslar arası töreler gereği kadın ve erkek köleler belirli koşullar, sözleşmeler çerçevesinde koruyucu ailelerin himayelerine verilirler, bu hami aileler onların iş gücünden yararlanır ve onları himaye ederlerdi. Köleler din ve vicdan özgürlüğüne sahip olmalarına rağmen, ekonomik ve siyasî açıdan özgür değillerdi. Miras ve gasp yoluyla köle edinme ortadan kalktıktan sonra harp esirlerinden değişime tâbi tutulmayan, fidye verilmeyen ve ailesinden himaye edecek kimsesi bulunmayan hanımlar yine belirli koşullar çerçevesinde birilerinin himayesine verilirdi. Bazen de köleliğin kalkmadığı komşu bir ülkeden hediye olarak köleler gönderilirdi.

Pasajdaki mâ meleket eymanühüm [sözleşmelerinin sahip oldukları] ile, “bu şartlar çerçevesinde himaye altında olan kadınlar” kast edilmiştir. Bunlarla cinsel ilişkiye girebilmek için mutlaka yakınlarından izin alınması ve örfe göre mehirlerinin verilmesi sûretiyle nikâhlanmaları şarttır (Nisâ/24). İslâm, nikâhsız cinsel ilişkiyi tasvip etmez; nikâhsız gönüllü ilişkiyi zina, nikâhsız ve gönülsüz ilişkiyi ise tecavüz sayar.

Âyette bu kadınların, “veya” ifadesiyle ikinci bir grup sayılması, geçmişlerindeki bilinmez noktalar ve o günün örfünde mehir açısından asıl hemşehrileriyle eşit olmamalarından kaynaklanmaktadır. Nikâhın temeli bir olmasına rağmen, detayda farklılık söz konusudur. Bu tür hanımlara somut örnek olarak şu isimler verilebilir: Peygamberimizin eşlerinden “Safiye” bir savaş esiridir; Mariye de kendisine hediyedir. Peygamberimiz her ikisi ile de nikâhlanmıştır. Ayrıca bu iki kadın Kur’ân’da [Tahrîm ve Ahzâb sûrelerinde] Rasûlullah’ın “eşleri” olarak nitelenmiştir.

Bugün kölelik müessesi kaldırılmış, törelerin yerini yerel ve evrensel hukuk almıştır. Bugün bu kavramın, toplama kamplarındaki, sığınma evlerindeki ve esirgeme kurumlarındaki kadınlar olarak ele alınması gerekir.

[1]              Bkz. 77 nolu not.

[1]              Bkz. 37 nolu not.

[1]              Bkz. 27 nolu not.

[1]              Bkz. 37 nolu not.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Bkz. 37, 52 nolu notlar.

[1]              Bkz. 49 nolu not.

[1]              Bkz. 71 nolu not.

[1]              Bkz. 49 nolu not.

[1]              Âyetin lafzî karşılığı, “Tûr, yayılmış ince deri [parşömen] üzerine satırlaştırılmış kitap, ma‘mur ev, yükseltilmiş tavan, doldurulmuş/tutuşturulmuş deniz kanıttır ki, şüphesiz Rabbinin azabı, kesinlikle vuku bulacaktır, ona engel olacak yoktur” şeklindedir.

[1]              Bu ifadedeki semâ sözcüğü ile, evrenin/tüm varlık âleminin ötesi, “en üst nokta” kastedilmiştir (sema sözcüğü için bkz. Tebyînu’l-Kur’ân; c. 1, s. 526-527). Zira insan, tabiatı gereği Allah’ı düşünürken gökyüzüne bakar. Nitekim dua edilirken eller havaya doğru kaldırılır. Kişi, sıkıntıya düştüğünde yüzünü semâya çevirerek Allah’a yalvarır. Örfte de, olağan dışı olaylar için “gökten düştü” tabiri kullanılır. Allah’tan gelen kitaplara “semavî kitaplar” denilir. Demek oluyor ki, insan ne zaman Allah’ı düşünecek olsa, doğasından gelen bir güdüyle yere değil, göğe bakmaktadır.

[1]              Bkz. 27 nolu not.

[1]              Bkz. 37 nolu not.

[1]              Bu pasajı (4-12. âyetleri), “gerçekleşecek olan”ın daha iyi anlaşılması için, ana pasajın sonunda tertip ettik.

[1]              Bkz. 303 nolu not.

[1]              Bkz. 27 nolu not.

[1]              Âyetin lafzî anlamı, “O, suya batırırcasına/batırarak söküp çekenler; o, zorlamadan yumuşaklıkla çekenler ve o, yüzdükçe yüzüp gidenler; derken öne geçtikçe geçip de bir iş çevirenler kanıttır ki” şeklindedir. Biz Meal mecâzî anlamını verdik.

[1]              Resmi Mushaf’taki Nâziât sûresi âyetleri, –teknik nedenler ve anlam bilgisi gereği– farklı tertip ettik.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Resmi Mushaf’ta 46. sırada yer alan bu âyeti, –aidiyeti gereği– burada tertip ettik.

[1]              Bkz. 303 nolu not.

[1]              Resmi Mushaf’taki 47. âyeti, –aidiyeti gereği– burada tertip ettik.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Resmi Mushaf’taki 14-17. âyetleri, 23-24. âyetler arasında tertip ettik.

[1]              33. âyet, Mealci ve Tefsirciler tarafından, “Oysa onlar mü’minler üzerine bekçi olarak gönderilmemişlerdi” şeklinde anlaşılmıştır. Bu anlam, âyetin teknik yapısına uymaz. Ayrıca, Resmi Mushaf: Nisâ/80; İsrâ/54; Şûrâ/48; En‘âm/104, 107; Hûd/86; A‘râf/60-61, Yâ-Sîn/47; Mülk/9, 29 ve Zuhruf/47’nin yol gösterimi ile, bekçi olarak gönderilmeyen/elçi yapılmayan, sapıklıkla itham edilen ve çalışmalarına gülünen mü’minlerin bir kısmı olan kişiler, yani Allah’ın elçileridir.

[1]              Kur’ân’ın bundan sonraki âyetleri, Medîne’de indiği kabul edilen âyetlerdir. Allah Elçisi, Mekke’den Medîne’ye göç etmiş ve Medîneliler kendisini devlet başkanı yapmışlardır. Rasûlullah’ın buradaki hedef kitlesi, birinci plânda münâfıklar ile Medîne ve çevresinde yaşayan Yahudilerdir. Bundan sonraki âyetlerde genellikle bu münâfıklar ve Yahudilere yönelik tebliğler ile İslâm devletinin temel ilkeleri yer alacaktır.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Bkz. 52 nolu not.

[1]              Bkz. 96 nolu not.

[1]              Buradaki olaylar, A‘râf/138-155 ve Tâ-Hâ/80-98’de (120 nolu necm’de) konu edilen olaylardır. Âyetin orijinalindeki fevk sözcüğü, hem “alt” sözcüğünün karşıtı olan “üst” edatıdır, hem de şeref ve fazilet açısından başkasının üstüne çıkma anlamındaki fâke fiilinin mastarıdır. Ayrıca fevk sözcüğü, genelde manevî üstünlüğü ifade için kullanılır. Bkz. Resmi Mushaf: Zuhruf/32, Bakara/212, Âl-i İmrân/55, En‘âm/18 ve A‘râf/127. Burada İsrâîloğulları ast, Mûsâ ise üst’tür.

[1]              Bu pasajda, müteşâbih ifadelerin nasıl te’vîl edildiği bizzat Allah tarafından gösterilmiştir. Âyetlerde geçen sığır sözcüğü ile “altın”ın kastedildiği anlaşılmaktadtır. Dolayısıyla burada sığırın zoraki de olsa boğazlanışı, İsrâîloğulları’nın istemeyerek de olsa altına tapmaktan vazgeçtiklerini ifade etmektedir.

[1]              Liderin yaptıkları daima toplumuna mal edilir. Zira lider, yaptığını toplumu adına yapar. Semûd kavminde de nâkayı inciklerinden bir kişi kesmiş (salât görevini uygulamadan kaldırmış) olmasına rağmen, bazı âyetlerde çoğul olarak topluma mal edilmiştir.

[1]              Resmi Mushaf’ta bağımsız necm olan 62. âyeti, anlam bilgisi gereği İsrâîloğulları’yla ilgili pasajdan sonra tertip ettik.

[1]              Bkz. 333 nolu not.

[1] “Allah’ın onarması, tamir etmesi” anlamında olan Cibrîl [Cebrâîl], Kur’ân âyetlerinin bir niteliğidir. Halk anlayışındaki gibi, Allah’tan elçilere vahiy getiren bir melek yoktur. Allah vahyi, aracısız olarak elçilerinin beynine yerleştirir. Cibrîl/Cebrâîl indiren değil, inendir. Aksi yöndeki çeviri ve yorumlar yanlış olup Kur’ân ile çelişir. İbranice’den Arapça’ya geçen ve “koruyan, gözeten büyük şef” demek olan Mîkâl‘de, Rasûlullah’ın (Tevbe/128’deki tanıtılan) özellikleridir. Kısaca Kur’ân’da konu edilen Mîkâl/Mîkâîl, “Rasûlullah Muhammed”dir. Tafsilat için bkz. Tebyîn.

[1]              Bu pasajda da âyetleri, anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik.

[1]              Hacc pasajının iyi anlaşılması için pasajda geçen bazı noktalar:

Bilinen aylar

Geleneksel açıklamalarda, ayetteki “bilinen aylar” ifadesi hakkında; “Şevval, Zülkade ve Zülhicce” aylarıdır, “Şevval, Zülkade ve Zülhicce’nin ilk on günüdür.” tarzında farklı anlayışlar ortaya konmuştur. Bu anlayışlar, bir bakıma Kur’an inmeden önceki anlayışın devamıdır. Uzun yıllardan beri de hacc, maalesef sadece “zilhicce” ayında uygulanmaktadır.

Rabbimiz, Bakara/ 197. ayetten (422. necm)açık olarak anlaşıldığı gibi, hacc için ayları  (en az üç ay) kapsayan bir süreç öngörmüştür.  Bu demektir ki, Müslümanlar bir “Hacc organize komitesi veya Hacc emiri” oluşturacaklar, bu kurum Hacc dönemlerini belirleyerek ilan edip herkese bildirecek, herkes de ilan edilen dönemlerde gidip Komite’ye veya Emir’e teslim olacaktır.

Hedy

Hedy, “hacc yapanların yiyeceğini karşılamak için Ka’be’ye sevk edilen (hediye olarak gönderilen) canlı hayvan” demektir. Kur’an’ın indiği çağda Arabistan coğrafyasında en uygunu canlı hayvandır.

İhram

Hem Bakara/ 196. Ayetinin (422. necm) ifadelerinden, hem de Maide; 1,2, 95, 96.  Ayetlerinden (672 ve 690. No.lu necmler) anlaşıldığına göre; hacc yapan kimse, başını tıraş etmeyecek, refesten (kötü, çirkin söz, cinsel ilişki), küçük suç-büyük suç işlemek, kavga-düşmanlık gibi davranışlardan uzak duracak ve de avlanmayacaktır.

İşte bu hükümler literatüre “ihram (yasaklama)” adıyla girmiştir. Ama “ihram” aynı zamanda şekilsel olarak da bir anlam kazanmış, dikişsiz, kefen benzeri bir giysinin de adı olmuştur. Bunun sebebi; hacca niyet etmiş, gelip hacc emirine teslim olmuş, İbrahimî eğitim alan kişilerin; iş, mevki, sosyal sınıf, ırk, cinsiyet, mal, mülk, çoluk çocuk gibi varlıklarını, kısaca bundan önceki hayatlarını; mal ve evlatlarını geride bırakıp İbrahim peygamber gibi “Ben Rabbime; Rabbime hizmete gidiyorum” demeyi sembolize eder. Bunların yapılmaması ise, işi ciddiye almamak bir nevi askerin üniformasını çıkarıp askerden kaçması mahiyetindedir. O nedenle de keffaret öngörülmüştür. Keffaret sayesinde kişi, işin önemini kavrayabilecektir.

Arafat ve el Meş’aril Haram (müzdelife)

Rabbimiz Bakara/ 198. Ayette (422. necm); hacc görevini yerine getiren müminlere “Artık Arafat’tan ayrılıp akın ettiğinizde, Meş’ar-i Haram’da hemen Allah’ı anın” buyurmaktadır. Bu emri uygulayabilmek için de, “Arafat” ile “Meş’ar-i Haram” ifadelerini iyi anlamak gerekmektedir.

Arafat

Arafat sözcüğü “bilgi, irfan” anlamındaki “arf” sözcüğünün türevlerindendir. Bilindiği gibi “Arafat”, Mekke civarında bir bölgenin adı olarak meşhurlaşmıştır. Aslında Kur’a’da Arafat, “Öğretmen ve öğrencilerin bulundukları yerler; eğitim öğretim merkezleri”dir. hacc döneminde, Mekke civarında sabit veya seyyar olarak oluşturulan ve oluşturulacak olan tüm eğitim-öğretim merkezlerini kapsar.

Meş’ar-i Haram

Ayetteki “Meş’ar-i Haram” ifadesi “el Meşar’il Harami” diye marife (belirtili) olarak gelmiştir, sanki özel isim hükmündedir. Anlamı, “dokunulmaz, bilgilenilen-bilinçlenilen yer” demektir. Burası, Arafat bölgesi ile Mina bölgesi arasındaki bölgenin adıdır (bazıları bir bölümünün adı olabilir demişlerdir).

Rabbimizin “Artık Arafat’tan ayrılıp akın ettiğinizde, Meş’ar-i Haram’da hemen Allah’ı anın” emrinin gereği; Mekke civarında oluşturulmuş olan okullardaki müminlerin, belirlenmiş sayılı günlerde akın akın MEŞ’AR-İ HARAM’a gelmeleri ve orada topluca “Allah Anma” merasimi yapmalarıdır.

Allah’ın zikri

“Zikrullah = Allah’ın anılması”, halk arasında uygulandığı şekliyle elde tespih, dil ile “Allah, Allah …” demek değildir. “Zikrullah = Allah’ın anılması”; Allah’ın, biz kulları üzerindeki haklarını ve bize sunduğu nimetleri düşünmek, O’na karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizi ikide bir kontrol etmek, verdiği görevleri eksiksiz yerine getirmek, nimetlerine karşı şükredip (karşılık ödeyip) nankörlük etmemek ve daima bu bilinç içerisinde olmaktır.

Sayılı günler

Rabbimiz Bakara/ 203. ayette(422. necm) “Ve Allah’ı sayılı günlerde  anın.” diye buyurmaktadır. Rabbimizin burada konu ettiği “sayılı günler” ifadesi hem çoğul hem de nekredir (belirtisizdir). Dolayısıyla, bu günlerin hangi günler olacağı, yine Hacc Organize Komitesi tarafından, Hacc Emiri’i tarafından belirlenecektir.

Bara’e (ültimatom); sonuç bildirgesi

Bilindiği üzere Rasülüllah, hicri 10. yılda bizzat kendisinin de katılımı ile hacc yapmış ve onun katılması sebebiyle bu hacca “Hacc-ı ekber (En büyük hacc)” adı verilmiştir. Nakillere göre bu hacca, sayıları yüz on dört bin civarında Müslüman katılmıştır. Bu hacc’ın sonuç bildirgesini ise bizzat Rabbimiz, Tevbe suresinin ilk on dokuz ayetini  (695. Nolu necm) indirerek yapmıştır.

Hacc konusu ile ilgili daha ayrıntılı bilgi Tebyinül’Kur’an’da verilmiştir.

 

[1]              Bu pasajda da âyetleri, anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik.

[1] Oruç, “yemeyi, içmeyi, konuşmayı ve cinsel ilişkiyi bırakmak”

demektir. “Konuşmama” maddesi dikkate alınmadan tutulan oruç, İslâm

dininde, insanı takvâya/Allah’ın koruması altına ulaştırmak için öngörülen

oruç değildir. Zorunlu işi olanlar ve hastalar oruç tutmak zorunda değildir;

ama tutanlar doğru dürüst tutmalıdırlar.

[1]              Bu pasajda da âyetleri, anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik.

[1]              “Kocanın, yemin, adak veya şarta bağlayarak, belirli veya belirsiz bir süre kendisini eşiyle cinsel ilişkiden menetmesi” anlamında bir terim olan îlâ, evlilik akdinin sona ermesine yol açabilen bir yemin türüdür. Eşlerine kızan erkekler bu yolla kadına eziyet ederlerdi.

İslâm’dan önce Hicaz yöresi Arapları tarafından bir boşama yöntemi olarak da uygulanan îlâ, genellikle uzun vadeli veya süresiz olması nedeniyle, kadını baskı altına almak, ona sıkıntı ve zarar vermek için kullanılmaktaydı. Çünkü karısına îlâ yapan erkek kocalık görevini yapmaz, îlâ süresinin sonuna kadar evlilik akdi devam ettiği için kadın boşanmış da sayılmaz, bunalım içinde günlerini geçirirdi. Kur’ân bu zulme son vererek, îlâ’yı dört ay ile sınırladı. Koca bu süre içinde ya kefâret vererek eşine dönecek, ya da dört aylık süre dolunca evlilik sona erecektir. İslâm dini, aile hukukuyla ilgili bu ve benzeri birçok hususta yeni ilkeler ve köklü çözümler getirmiş, erkeğin ailedeki mutlak hâkimiyetini ortadan kaldırmıştır.

[1]              Kur’ân’a göre mehir; kadının “geçim sigortası”dır. Bu kural, kadının zayıflığından değil, onun –sosyal ve kültürel yönden önemine binaen– korunması gerektiğindendir. Dul kalması durumunda “iddet” süresince geçinebileceği bir mal ya da paranın kadına verilmesi, onun geçimini sağlamak için uğraşmasına, yuvasından uzaklaşıp sıkıntılara katlanmasına gerek bırakmayacaktır. Böylece kadın, taciz, tecavüz ve sarkıntıya uğramak riskinden uzak olacaktır. Kısacası Allah, kadını onurlandırmak, korumak ve mağduriyetini engellemek için ona mehir verilmesini emretmiştir. Konunun ayrıntıları için bkz. Tebyîn.

[1]              Bu âyetle, es-salâtu’l-vusta olarak zikredilen salât, “Cuma/toplantı günü yapılan salât”tır. Ayrıntılı açıklama için bkz. Tebyîn.

[1]              Bkz. 246 nolu not.

[1]              Riba kelimesi; “artma, çoğalma, şişme” demektir. Riba, Türkçe’deki “faiz” anlamına geldiği gibi, bir hukuk terimi olarak, değiş-tokuştaki “karşılıksız fazlalık” anlamında kullanılmaktadır. Yani riba, sadece parasal işlemlerdeki fazlalıkları değil, mal takası işlemlerindeki fazlalıkları da kapsar. Allah’ın yasakladığı er-riba, herhangi bir masraf veya hizmet karşılığı olmadan alınan, yani ödeyenin kazancına risksiz bir şekilde ortak olmak anlamına gelen ribadır. Başka bir deyişle Allah, “karşılıksız” ve “risksiz” olan “fazla”yı yasaklamıştır. Riba ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Tebyînu’l-Kur’ân.

[1]              Burada konu edilecek savaş ve savaş esanasındaki olaylar, Bedir savaşı’yla ilgilidir. Medîne’nin güney-batısında, Medîne’ye 120, Kızıldeniz’e ise 20 km. mesafede bulunan Bedir, baharat yolu konak yerlerinden biridir.

Mekke müşrikleri, Medîne’ye yerleşen Rasûlullah ve arkadaşlarının tekrar geleceklerinden korktukları için zaman zaman bazı çeteler yollayıp onlara zarar vermekteydiler. Ayrıca Medîne’de, Rasûlullah ve mü’minlerin Medîne’ye gelişinden rahatsızlık duyan bir kesim; bunların başında da –o günlerde taç giyip kral olmak üzere olan, Rasûlullah’ın gelişiyle unutulan– Abdullah b. Übey b. Selül vardı. Zira Medîne halkı, Abdullah b. Übey b. Selül yerine Rasûlullah’ı devlet başkanı yapmışlardı.

Halkın bu tercihi ve akrabalarından birçoğunun Müslüman olması nedeniyle Abdullah b. Übey b. Selül, Müslümanlara katılmanın kendisi ve arkadaşları için daha uygun olacağına karar vererek görünürde Müslüman oldular. Böylece Medîne’de münâfıklık hareketi başladı.

Mekke yönetimindeki kinci müşrikler, Medîne’deki dostları Abdullah b. Selül ile işbirliği yaparak Rasûlullah ve arkadaşlarını Medîne’den çıkarmayı, hatta onları yok etmeyi plânladılar ve Abdullah b. Übey b. Selül’e şu mektubu yazdılar: “Siz bizimkileri barındırdınız. Siz ya Muhammed’i öldürür veya yurdunuzdan çıkarırsınız; yahut da biz topluca üzerinize saldırır, erkeklerinizi öldürüp kadınlarınızı esir alırız.”

Bu mektuptan sonra Mekke müşrikleri ile Medîne münâfıkları işbirliği yaptılar. Buna göre Rasûlullah ve mü’minler öldürülecek veya Medîne’den sürüleceklerdi.

Rasûlullah ve mü’minler bu plânı öğrendiler ve karşı tedbir almaya başladılar. İşte bu dönemde Allah mü’minler için yeni strateji belirliyor; fitne, haksızlık ve yeryüzünde kargaşanın ortadan kalkması için gerektiğinde savaşmaları [ölmeleri ve öldürmeleri] gerektiğini bildiriyordu. Artık mü’minler, dinlerini, canlarını ve yurtlarını korumak için savaşmak zorundaydılar.

Bu esnada Mekkeli müşrikler Müslümanları tehdit ediyor, Medîne yakınlarına kadar gönderdikleri çapulcu birlikler yoluyla onlara zararlar veriyorlardı. Son olarak da Mekke müşriklerinin ortaklığıyla oluşturulan ve Ebû Süfyân tarafından idare edilen bir ticaret kervanını Sûriye’ye gönderdiler; amaçları bundan elde edilen kâr ile savaş hazırlığı yapmak ve Müslümanlara son darbeyi indirmekti.

Bunu haber alan Rasûlullah (s.a), durumu ashâbıyla istişare etti. Sözkonusu ervanın Mekke’ye ulaşmasına engel olunması kararlaştırılıp –83’ü Muhâcirlerden, 61’i Evs’den, geri kalanları da Hazrec’den olmak üzere toplam– 305 kişilik bir ordu hazırlandı. 3 atları ve 70 develeri vardı.

[1] Âyette önce, gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin denilerek, her türlü askerî silah ve malzeme tedariki emredilmiş, sonra da savaş atları hazırlayın buyurularak, “savaş atları”na vurgu yapılmıştır. Malumdur ki Kur’ân’ın indiği dönemde en iyi savaş aracı at idi. O nedenle âyetteki “at” ifadesi, bugün için, savaş uçağı, tank, denizaltı, güdümlü füze, hatta atom bombası olarak anlaşılmalıdır.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Hristiyanlığın yanlış inançlarının deşifre edildiği bu pasaj, Necran’dan Medîne’ye gelip Rasûlullah ile tartışan bir heyet hakkında inmiştir.

[1]              Bu pasajı, teknik ve anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik.

Burada İsa peygamberin israiloğullarına gönderilişi ve gönderiliş nedenleri açıklanıyor. Musa ve Harun peygamberler, hem israiloğullarına vahyi, tevhidi öğretmek hem de israiloğullarını Mısır´daki esaretten kurtarmak için gönderilmişlerdi. Buradaki pasajda İsa peygamberin vahyi tebliğ etmesiyle birlikte israiloğullarını salgın halde kuşatmış olan hastalıklardan kurtarmak, onlara karşı önceden önlem almak ve onlara rahat bir geçim sağlatmak için;  koruyucu hekimlik, göz hekimliği, cilt hekimliği ve sağlıklı gıda tüketimi ve konserve, turşu, pekmez, salamura yapımı, arpa, buğday,  kuru bakliyat stoklaması ve bunların nem ve haşereden korunmasının öğretilmesi  gibi görevlerle gönderildiği  özet olarak açıklanmaktadır.

Bizim “şüphesiz ben, sizin için, çamurdan; kilden; seramikten kuş şekli gibi bir şey; “buhurdan (tütsülük”) tasarlarım” diye çevirdiğimiz ayetteki “tasarlarım” fiilinin tümleci ayetin orijinalinde yer almamış bu paragrafın söz akışı içinde okurun takdirine bırakılmıştır. Ayette “kuş figürü”, ” kuş maketi” yaparım denilmeyip “kuş şekli, kuş figürü, kuş maketi gibi bir şey” yaparım denilmektedir. Ki burada İsa´nın kuş şeklinde kilden buhurdanlık yapıp, içerisine koyduğu baharata  üfleyerek, çıkan duman ve koku ile göz hastalığı vs.ye neden olan sivrisinek, karasinek gibi böcekleri çevreden uzaklaştırdığı açıklanmaktadır. Bu gün mevcut olan seramik buhurdanların çoğunun kuş şeklinde olduğu aşikardır.

Yine ayette “feyekünü (oluverir)” fiilinin öznesi de yer almamış bu da söz akışından anlaşılmaya bırakılmıştır.

Ayetlerin lafzi manalarından anlaşılan bu gerçekler yakın zamanda deşifre edilen Esseniler´e ait Kumran yazıtlarıyla da teyit edilmektedir. Anlaşılan o ki, İsa doğduğu toplumdan ayrılmış, esensiler arasında tıp ve gıda üretim ve korunmasına yönelik eğitim almış ve olgunluk çağında israiloğullarına peygamber olarak gönderilmiştir. (KUMRAN YAZITLARI: Cilt Hastalığının Teşhisi:[4Q266, böl. 6 i (4Q272 1, 273 4 ii, 269 7), 4Q266, böl. 6], Hasat Toplama ve Harç İle İlgili Kurallar :[4Q271, böl. 2 (4Q269, böl. 8 i-ii; 270, 3 iii)], Savaşın Kitabı: [4Q285, 8. böl.], Savaşın Kitabı: (11Q14), Tapınak Parşömeni: [(11QT=11Q19-21, 4Q365a, 4Q524), XLVI, XLVIII, XLIX], Tohorot (Saflıklar): (4Q274 3 i-ii), Hasat Toplama: [(4Q284a) Bölüm 1]“Ölü Deniz Parşömenleri Kumran Yazıtları” Geza VERMES Çev. Nurfer ÇELEBİOĞLU)

[1]              Burada (121-122, 140-144, 155-157, 165-168. âyetler,) Uhud savaşı’nın nedenleri ve sonuçları ile ilgili kısa bilgiler verilir. Konuya dair ansiklopedik düzeyde bilgi yararlı olur.

[1]              Bu âyetle, Arap câhilî örfündeki bir uygulama [zıhar] ortadan kaldırılmaktadır. Arap örfüne göre bir erkek, karısının herhangi bir davranışına kızdığı zaman, ona, “Sen bana anamın sırtı gibisin” derdi. Bunun üzerine aralarındaki aile bağları kopmasa bile helâl kabul edilmezdi. Ancak tam anlamıyla boşanmış da sayılmadığı için kadın, başka bir yol seçemez, çileye mahkum olurdu. Buna Mücâdele/1-4’de (641. necm) değinilmiştir.

[1]              Bu âyetler, H. 5. yılda meydana gelen Hendek savaşı’na değinmektedir. Bedir savaşında olduğu gibi bu savaşta da Allah açık mucizeler yaratmıştır. Bu pasajda, Hendek ve Benû Kurayza savaşlarının bazı sahnelerine değinilmiştir. Hem pasajı doğru anlamak, hem de olayın ayrıntılarını öğrenmek açısından Hendek savaşı ile ilgili ansiklopedik bilgi sahibi olunması çok iyi olur.

Ahzâb, “hizipler” [karşıt gruplar, partiler] demek olup bununla, Müslümanlarla savaşmak için birleşen Mekke, Gatafan, Benî Kurayza ve diğer Arap kabileleri (birleşik müşrik grupları) kastedilmiştir.

[1]              Zeyd, Kelb kabilesindendir. Çocuk yaşta kabile savaşlarında esir alınıp Ukaz pazarında köle olarak satıldı. Hatice’nin yeğenlerinden Hâkim b. Hizâm Zeyd’i satın alıp Mekke’ye getirdi ve halasına hediye etti. Rasûlullah Hatice ile evlendiğinde Zeyd’i eşinin hizmetinde buldu. İyi davranışlarından ve hâlinden hoşlandığı için onu eşinden istedi. Böylece bu şanslı çocuk bir kaç yıl sonra kendisine peygamberlik verilecek olan bu mükemmel insanın hizmetine girdi. Zeyd o sırada 15 yaşındaydı. Sonraları babası ve amcası onun Mekke’de olduğunu öğrendiklerinde, Muhammed’e geldiler ve fidye karşılığı oğullarını geri almak istediler. Muhammed, “Çocuğa soracağım; sizinle mi gidecek, yoksa benimle mi kalacak, buna kendisi karar verecek. Eğer benimle kalmayı tercih ederse, ben benimle kalmayı seçen birini geri göndermem” dedi. Onlar da, buna razı oldular. Zeyd Rasûlullah’ın yanında kalmayı tercih etti. Muhammed hemen Zeyd’i azat etti ve Ka‘be’de bir grup Kureyşli önünde, “Şâhit olun, şu andan itibaren Zeyd benim oğlumdur. Ben ona vârisim, o da bana vâristir” diye ilan edip Zeydi evlat edindi. Bundan sonra o, Zeyd b. Muhammed diye çağırılmaya başlandı. Tüm bunlar Muhammed’e peygamberlik gelmeden önce olmuştu. Daha sonra Muhammed elçilik ile görevlendirilince o’na inanan ilk dört kişiden biri oldu. Zeyd o sıralarda 30 yaşındaydı ve 15 yıl boyunca Rasûlullah’a hizmet etmişti. H. 4. yılda Rasûlullah onu halasının kızı Zeyneb’le evlendirdi.

[1]              Kur’ân’ı koruyarak, korutarak bundan sonra yeni bir kitap indirmeyecektir. Yeni bir kitap indirilmeyeceğine göre, yeni bir elçi de gönderilmeyecektir demektir.

Allah, Muahammed’i (a.s) son peygamber yapmış ve böylece elçi gönderme uygulamasına son vermiştir. Ancak elçinin görevi olan, uyarı, müjdeleme, öğüt verme, ma‘rûfu emretme, münkerden nehyetme görevlerini, –Bakara/143 (421. necm), Âl-i İmrân/104, 110 (494. necm) ve Hacc/78’den (638. necm ) açıkça anlaşılacağı üzere– bu ümmete vermiştir.

[1]              Bkz. 345 nolu not.

[1]              Bkz. 303 nolu not.

[1]              Bkz. 303 nolu not.

[1]              Resmi Mushaf’taki 73. âyeti, teknik ve anlam bilgisi gereği 63. âyet ile birleştirdik. Ayrıntılar için bkz. Tebyîn.

[1]              Bkz. 345 nolu not.

[1]              Bkz. 303 nolu not.

[1]              Bkz. 345 nolu not.

[1]              Bu pasajı, teknik gerekçeler ve anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik. Ayrıntılı açıklamalar için bkz. Tebyîn.

[1]              Bkz. 303 nolu not.

[1]              Bkz. 345 nolu not.

[1]              Bu pasajı, teknik gerekçeler ve anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik. Ayrıntılı açıklama için bkz. Tebyîn.

[1]              Bkz. 303 nolu not.

[1]              Cünüb sözcüğü, “uzak olan/kopuk” anlamına gelir. Nisâ/43 ve Mâide 6 âyetleri ışığında değerlendirildiğinde bu sözcüğün, “şehvetin kabarması, nefsin uyanması sebebiyle hayattan kopuk olan, dengesini yitirmiş, sağduyulu davranamayan” demek olduğu anlaşılır. Zira bu hâldeki insan; hayattan, dünyadan kopuk olur, sağduyusunu yitirir. Buradan anlaşılan odur ki cünüplük; meninin gelmesi ile yıkanma arasındaki hâl değil, şehvetin kabarması ile meninin inmesi arasındaki gergin hâldir.

[1]              Yahudilerden tefekkür günü nedeniyle imtihana çekilen toplum, A‘râf sûresi’nde konu edilmiştir.

[1]              Bkz. 246 nolu not.

[1]              Bkz. 246 nolu not.

[1]              Bu ifadeler, genellikle “hayvanları burmak, insanları iğdiş etmek” vs. şeklinde anlaşılmıştır. Ama burada konu edilen bozma‘nın, “varlıkların genleriyle oynamak, insanların yararlanması için yaratılmış ay, güneş, taş, toprak vs. gibi varlıkları kutsallaştırarak ilâhlaştırmak, sırtlarına binilsin, etleri yenilsin diye yaratılan hayvanları haramlaştırmak, Bahire, Sâibe, Vasîle ve Ham gibi hayvanları kutsallaştırmak, meşru cinsel sınırın dışına çıkarak homoseksüellik ve lezbiyenlik yapmak, mâzeretsiz hitan/sünnet yapmak, kısacası doğayı, doğadaki dengeyi bozmak” şeklinde geniş manada anlaşılması daha uygun olur.

[1]              Bu pasajı, teknik gerekçeler ve anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik. Ayrıntılı açıklama için bkz. Tebyîn.

[1]              Bu pasajı, –teknik gerekçeler ve anlam bilgisi gereği– Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik. Ayrıntılı açıklamalar için bkz. Tebyîn.

[1]              Bu pasajın âyetlerini, –teknik ve anlam bilgisi gereği– Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik. Ayrıca Resmi Mushaf’taki Zilzâl sûresi’ni de, 172. âyetin durum zarfı olarak verdik. Ayrıntılar için bkz. Tebyîn.

[1]              Bu pasajı, teknik ve anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik.

[1]              Bkz. 8 nolu not.

[1]              Bkz. 37 ve 52 nolu notlar.

[1]              Bu pasajı, teknik gerekçeler ve anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik. Ayrıntılı açıklama için bkz. Tebyîn.

[1]              Bu pasajı, teknik ve anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik.

[1]              Bu pasajı, teknik ve anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik.

[1]              Bkz. 49 nolu not.

[1]              Bu pasajı, teknik gerekçeler ve anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik. Ayrıntılı açıklama için bkz. Tebyîn.

[1]              Bkz. 450, 452, 514 ve 601 nolu necmler.

[1]              Bu pasajda, mü’minlerle yaptıkları antlaşmalara ihanet eden, Mekkeli müşrikler ve yerli münâfıklar ile işbirliği yapan Yahudi kabilelerinin Medîne’den sürgün edilişleri konu edilmektedir. Pasajı okurken bu tarihi arka plân dikkate alınmalı ve ansiklopedik düzeyde de olsa bu olaya ait bilgi sahibi olunmalıdır.

[1]              Bu pasajı, teknik gerekçeler ve anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik. Ayrıntılı açıklamalar için bkz. Tebyîn.

[1]              “İfk” hâdisesi, münâfıkların Rasûlullah’ı ve mü’minleri yıpratmak, İslâm toplumunu parçalamak, başta Ebû Bekr olmak üzere Rasûlullah ile yakın arkadaşlarının arasını açmak, Muhâcirler ile Ensâr’ı birbirine düşürmek amacıyla Rasûlullah’ın aile mahremiyetini hedef alarak, bölge ve kabile taassubunu kullanmak sûretiyle başvurdukları bir menfî propaganda ve karalama hareketidir. Bu hareket başarılı olmuş, iki Müslüman grubu birbirlerine karşı kılıca sarılacak hâle getirmiştir. Olaylar Rasûlullah’ın müdahalesi ile önlenmiştir. Konunun ayrıntıları için bkz. Tebyîn.

[1]              Bu pasajı, teknik ve anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik.

[1]              Bkz. 303 nolu not.

[1]              Bkz. 303 nolu not.

[1]              Âyetin lafzî çevirisi, “Kim, Allah’ın, kendisine dünyada ve âhirette yardım etmeyeceğini sanıyor idiyse, hemen semaya bir sebep uzatsın, sonra, … kessin. Sonra da baksın bakalım bu plânı, kendisini öfkelendiren şeyi [kafasındaki takıntıyı] giderecek mi?” şeklindedir. Kur’ân âyetleri dikkate alındığında, semaya yönelme‘nin, “Allah’ın rahmetini beklemek olduğu ve Allah’ın göklerden iyilik yağdırdığı” anlaşılır. Konunun ayrıntılı incelemesi için bkz. Tebyîn.

[1]              Bu pasajı, teknik gerekçeler ve anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik. Ayrıntılı açıklamalar için bkz. Tebyîn.

[1]              Bkz. 355 nolu not.

[1]              Buradaki, “kendilerini olduklarından daha büyük göstermelerinin” istenmesi, savaş vs. gibi olağandışı durumlarda hasımlara korku verebilmek için uygulanacak bir stratejidir. Yoksa bulundukları yerden kalkıp gitmek değildir.

[1]              Bkz. 91 nolu not.

[1]              Burada Hudeybiye Barış Antlaşması ve Rıdvan Bitati’nden bahsedilmektedir. Hicretin üzerinden 6 yıl geçmiş ve bu süre içerisinde kimse öz yurdu ve akrabaları ile temas kuramamıştı. Muhâcirlerde hasret ve gurbet duyguları kabarmış, Ensâr’da da Ka‘be’ye karşı özlem oluşmuştu. Bu nedenle Rasûlullah, Mekke’ye gitmek isteyenlerin hazırlanmasını istedi. Zilkâde’nin ilk Pazartesi günü [13 Mart 628] 1.400 kişi ile Mekke’ye doğru hareket edildi. Amacın barış olduğunu göstermek için yanlarına, yolcu kılıcı denilen kılıçtan başka silah almadılar. Durumu öğrenen Mekkeli müşrikler, ne pahasına olursa olsun Rasûlullah’ı Mekke’ye sokmama kararı aldılar ve o’nun Mekke’ye daha fazla yaklaşmasına engel olmak için de Hâlid b. Velîd komutasında 200 atlıdan oluşan bir birlik gönderdiler. Bu arada Rasûlullah ile mü’minler Mekke yakınlarındaki Hudeybiye mevkiine gelmişlerdi. Rasûlullah, amaçlarını bildirmek, Mekke müşriklerinin tutumunu öğrenmek için Mekke’ye, savaşmak niyetinde olmayıp yalnızca Ka‘be’yi ziyaret için geldiklerini ve umre yapıp döneceklerini bildiren bir elçi gönderdi. Buna rağmen müşrikler devesine vurup elçiyi yere düşürerek öldürmek istediler. Mekkeli olmayan bazı kimseler araya girip elçiyi kurtardılar. Elçi geri dönerek durumu Rasûlullah’a anlattı. Mekkeli müşrikler, Müslümanların Mekke’ye girmesini kendileri için büyük onursuzluk sayıyor ve Arapların gözünden düşeceklerini düşünüyorlardı. Mekke’de hâlâ hatırı sayılan ve etkin birçok akrabası bulunan Osman’ın elçi olarak gönderilmesi önerisi üzerine Rasûlullah Osman’ı Kureyş’e gönderdi. Osman, önce Rasûlullah’ın mesajını iletti ve, “Biz muharebeye gelmedik, yalnızca umre yapmak için geldik” dedi. Kureyşliler Osman’a, “İstersen Ka‘be’yi tavaf et; ancak hepinizin Mekke’ye girmesine ve Ka‘be’yi tavaf etmesine izin veremeyiz” dediler. Reddetmesi üzerine de Osman’ı Mekke’de alıkoyup göz hapsinde tuttular. Müslümanlar arasında, Osman’ın öldürüldüğü şayiasının çıkması üzerine Rasûlullah, mü’minleri biata davet etti. Bütün mü’minler, ölüm pahasına da olsa savaştan kaçmamak üzere o’na biat ettiler. Bu konu, sûrenin 10, 18 ve 19. âyetlerinde yer almaktadır. Bu âyetlerden hareketle bu biata, “Biatu’r-Rıdvân” [razılık biatı] ve biat esnasında altında durulan ağaca da “Şeceretu’r-Rıdvân” [razılık ağacı] adı verilmiştir. Sonra, Osman ile ilgili ölüm haberinin asılsız olduğu anlaşıldı. Bu arada karşılıklı elçiler gidip geliyor, bir uzlaşma yolu aranıyordu. Müşrikler Müslümanları Mekke’ye sokmamaya kararlı gözüküyorlardı. Rasûlullah ise, “Biz savaşmak için gelmedik. Amacımız Ka‘be’yi ziyarettir, umre yapmaktır. Kureyşliler savaşlarda zayıf düşmüşlerdir. Dilerlerse onlarla bir anlaşma yapmak isterim. Kabul ederlerse ne âlâ, aksi takdirde ölünceye kadar onlarla savaşırım” diyerek barış öneriyordu. Mekkeli müşrikler, Allah Rasûlü’nün kararlılığı yüzünden savaşı göze alamayarak; Osman’ı ve Mekke’deki bir kısım Müslümanı serbest bıraktılar. Arkasından, Suheyl b. Amr’ın başkanlığında bir heyeti anlaşma yapmak üzere Rasûlullah’a gönderdiler. Burada “Hudeybiye Andlaşması” yapıldı. Buna göre; 1) Müslümanlarla müşrikler 10 yıl savaşmayacaklar. 2) Müslümanlar bu yıl Ka‘be’yi ziyaretten vazgeçerek geri dönecekler, ancak gelecek yıl umre yapacaklar, müşriklerin boşaltacağı Mekke’de üç gün kalacaklar ve yanlarında yolcu kılıçlarından başka silâh taşımayacaklar. 3) Mekke’den birisi Müslüman olarak Medîne’ye sığındığı zaman iade edilecek; fakat Medîne’den Mekke’ye sığınanlar iade edilmeyecek. 4) Arap kabileleri istedikleri tarafla anlaşma yapmakta serbest olacaklar.

Şartlarının, görünüşte Müslümanların aleyhine olması sebebiyle Müslümanlar büyük bir hayal kırıklığına uğradılar ve Rasûlullah’a, “Sen Allah’ın Rasûlü değil misin? Davamız hak dava değil mi? Bu zilleti neden kabul ediyoruz?” diye serzenişte bulundular. Hudeybiye’de 19 gün kalındıktan sonra Medîne’ye doğru yola çıkıldı. Yolda, bu sûre indi.

[1]              Bu pasajı, teknik gerekçeler ve anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik. Ayrıntılı açıklamalar için bkz. Tebyîn.

[1]              Bkz. 345 nolu not.

[1] Bu pasajın anlaşılması, onu edilen olayların tarihsel açıdan bilinmesine bağlıdır. Olaylar Kitab-ı Mukaddes’in Sayılar; 13 ve 14. bölümlerinde ayrıntılı olarak açıklanır. Bu bölümlerdeki anlatılan olaylar, Kur’an’ımızın da onayladığı bölümlerdendir.

Özetle: Musa, Kenan ülkesini fethe niyet eder. Ama çevresindeki İsrailoğulları orada yaşayanlarla savaşmaktan korkarlar ve Musa’ya karşı koyarlar.  Musa, Kenan ülkesinde etüt yapmak üzere; orada yaşayan halkın güçlü mü zayıf mı, çok mu az mı olduğunu, yaşadıkları ülke iyi mi kötü mü, kentleri nasıl, surlu mu değil mi, toprak nasıl, verimli mi, kıraç mı, çevrede yetişen meyvelerden getirin diye İsrailoğullarının her bir oymağından casus olarak birer kişiyi gönderir.

  Casuslar dönünce, “Orada yaşayan halk güçlü, kentler de surlu ve çok büyük. Orada Anak soyundan gelen insanları bile gördük.  Amalekliler Negev’de; Hititler, Yevuslular ve Amorlular dağlık bölgede; Kenanlılar da denizin yanında ve Şeria Irmağı’nın kıyısında yaşıyor.  Onların yanında kendimizi çekirge gibi zayıf hissettik, onlara da öyle göründük. Bu halka saldıramayız, onlar bizden daha güçlü, Üstelik orada gördüğümüz herkes uzun boyluydu” diye bilgi verirler.

Gönderilen casuslardan iki kişi, Kitab-ı Mukaddese göre; Nun oğlu Yeşu’ ile Yefunne oğlu Kalev, Musa’nın önünde halkı susturup, “Oraya gidip ülkeyi ele geçirelim. Kesinlikle buna yetecek gücümüz var” derler. Kur’an’a göre ise ““Onların üzerlerine kapıdan girin. İşte, oradan girerseniz şüphesiz siz, galip olanlarsınız. Eğer inanıyorsanız da artık yalnızca Allah’a işin sonucunu havale edin.”” derler. Kur’ân’daki bu açıklamaya ve Musa’nın 25. ayetteki ““Rabbim! Ben, kendimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle bu hak yoldan çıkmışlar toplumunun arasını ayır”” şeklindeki serzenişine göre bunların da savaştan kaçmış oldukları anlaşılıyor.

Ayette konu edilen “korkanlardan iki kişi”, işte bunlardır; yani Nun oğlu Yeşu’ ile Yefunne oğlu Kalev’dir.

Ayetteki “ يَخَافُونَyehafûne” sözcüğünü Mücahid ve İbn Cübeyr, “ يُخَافُونَ yühâfûne” diye okumuşlardır (Kurtubi). Bu okuyuşa göre cümlenin anlamı “korkulanlardan iki kişi” şeklinde olur. Bu durumda cesaret veren iki kişi, Musa’nın fethetmek istediği ülkenin halkından Musa’ya inanmış ve bağlanmış kişiler olur. Ülkeleri ile ilgili bilgi vermiş ve oranın Musa tarafından kolayca fetih edilebileğini bildirmiş olurlar.

[1]              103. âyetteki, Allah bahîre’den, sâibe’den, vasîle’den ve hâm’dan hiç birini kılmamıştır. Ancak inkâr eden kimseler, Allah’a karşı yalan düzüp uyduruyorlar. Ve onların pek çoğu akıl erdirmez ifadesiyle, câhiliye Araplarının bazı dinî inançları reddedilmektedir. Câhiliye Araplarının hayvanlar ile ilgili birçok bâtıl inançları bulunuyordu: Şöyle ki: BAHÎRE: Araplar, dişi deve beş kez doğurduğu zaman, ona binmeyi ve sırtına yük yüklemeyi haram sayarlar; yünlerini de kesmezlerdi Beşinci yavrusu erkek olursa kurban ederler, dişi olursa kulaklarını yararlardı. Bu onun adandığını gösterirdi. SÂİBE: İçlerinden biri hastalandığında, ya da bir şeyi kaybolduğunda veya acı bir durum baş gösterdiğinde bir deveyi salıvermeyi adarlardı. Hasta iyileştiğinde veya kayıp olan şey bulunduğunda yahut acıklı durumdan kurtulduklarında deveyi azat eder; ona yük vurmazlar, sırtına binmezler ve onu kesmezlerdi. Onu başıboş salıverirlerdi. VASÎLE: Koyun, biri erkek biri dişi olmak üzere ikiz doğurduğunda erkeğini boğazlamazlar, “Kız kardeşi ona ulaştı” derlerdi. Bu tür koyunlara da vasîle derlerdi. HÂM: Bir erkek devenin sulbünden on tane deve dünyaya geldiğinde ya da bu deve, yavrusunun yavrusunu gördüğünde (yani, dede olduğunda), ona yük vurmazlar ve onun sırtına binmez, “Kendini korudu” [himaye etti] derlerdi.

[1]              En büyük hac, Peygamber’in de katılıp bizzat yönettiği hacdır.

[1]              Bu pasajı, teknik gerekçeler ve anlam bilgisi gereği Resmi Mushaf’tan farklı tertip ettik. Ayrıntılı açıklama için bkz. Tebyîn.

[1]              Huneyn, Mekke ile Tâif arasında, Tihame bölgesinde geniş bir vâdidir. Mekke’nin fethinden sonra Müslümanlarla Havazin müşrikleri burada savaşmıştı.

[1]              “Erteleme, geciktirme” demek olan nesî, Arapların haram aylara riâyet etmekten kaçınmalarını, yozlaştırma çabalarını ifade eder.

[1]              Bu âyetlerde mü’minlere sitem edilmekte, münâfıkların ve keyif düşkünü kimselerin davranışları kınanmakta ve Müslümanlara; herhangi bir özür beyân etmeden ağır ve hafif olarak her şartta Allah yolunda malları ve canlarıyla çaba harcamaları etmeleri emredilmektedir.

Bu pasajda konu edilen Tebük seferi, (–Tebük, Medîne ile Şam arasında, suyu ve hurmalıkları bol olan bir yerin adıdır–) hicrî 9. yılda, Şam’da toplanan 40.000 kişilik Bizans ordusuna karşı çarpışmak üzere Medîne’den Şam’a doğru düzenlenen askerî bir harekettir. Konunun iyi anlaşılması için Tebük seferi ile ilgili ansiklopedik düzeyde bilgi sahibi olunması gerekir.