Klasik kaynaklar (LİSAN- TAC- KAMUS- SIHAH), “Îmân” sözcüğünün kökü “emn” ile ilgili birçok anlam ortaya koymuşlardır:
Zıddıl havf, (Korkunun zıttı; güven)
Nakızul havf, (Korkunun ortadan kaldırılması)
Emanet, zıddul hıyanet, (Hainliğin zıttı)
Îmân zıddul küfür, (Küfrün zıttı)
Îmân tasdik manasınadır, zıddı tekzibdir gibi.
Kadim Araplar dillerini, doğa, çevre ve kendileri üçlüsünden yaratmışlardır. Kadim lügatlerde[1] araştırdığımızda buna kaynaklık edecek “ ناقة امونNâgatün emunun” tanımını buluyoruz. Bunun anlamı, “yapısı sağlam, zayıf olmayan; sapa sağlam, işe yerer deve” demektir. Yani devenin yapısı iyice incelenmiş, zayıf olmadığı, hastalıklı olmadığı, işe yarar bir durumda olduğu anlaşılmıştır.
Özetle “ امنemn” sözcüğünün öz anlamı, “bütünlük, eksiği olmayan, kusuru bulunmayan, tastamam, güvenilebilen” demektir.
“ امانةEmânet”, “ امنةemenet” sözcüğü de bu kökten gelir.
[Emânet], الأمنة [emenet], hıyânet‘in karşıtıdır. Hıyânet‘in aslı, “noksanlaştırmak, tefrit”tir [kusurlaştırma, zayi etmedir]. Kendine bırakılan bir şeyi noksanlaştıran kişiye, “hâin” denir.[2]
Bu tanıma göre “emânet” sözcüğünün esas anlamı, “bütünlük, kusursuzluk, mükemmellik”tir. “Korunmak üzere bir yere bırakılan nesne” anlamında kullanılmasının nedeni de tevdi edilen şeyin mükemmelliği ve mükemmel olarak iade edileceğindendir.
Bu durumda “emn” için tespit ettiğimiz anlam, “emanet” ve “emenet” sözcükleri için lügatlerde yer alan anlamlarla da birebir örtüşür.
“ امنEmn”, “ امنيةemniyet” sözcükleri, “güven içinde bulunmak, korkusuz olmak” olarak meşhur olmuştur. Ki öz anlamına uygun bir anlamdır. Zira, korkmamak, güven içinde olmak, ancak konu veya nesneyi bütünüyle keşfettiğimiz zaman söz konusu olur. Dibi gözükmeyen bir kuyu veya nehir, insanı korkutur. İçerisinde ne olduğu bilinmeyen bir mağara, çukur veya delik de insanı korkutur. Bunların durumları tam anlamıyla bilinirse bunlardan korkulmaz, güven içinde bulunulur.
Peygamberin amcası Hamza’nın “Gözümün gördüğü hiçbir şeyden kokmam” sözü bunu çok güzel bir şekilde ifade eder.
Îmân sözcüğünün anlamına gelince:
“Îmân” sözcüğü, “ امنemn” kökünün İf’âl babından mastardır. Bu formun anlamı, “eksikliği gidermek, bütünlüğü sağlamak, sapasağlam, güven duyulacak hale getirmek” demektir.
Terim olarak Îmân genellikle “Allah’tan alıp din adına tebliğ ettiği kesinlik kazanan hususlarda peygamberleri tasdik etmek ve onlara inanmak” diye tanımlanır.
Sözcüğün öz anlamı dikkate alınırsa, Îmân, “Allah, Kur’an, peygamber, cennet, cehennem vs. gibi konularda yeterince bilgilenmek suretiyle kanaat sahibi olup huzura ermek” demek olur. Bu bilince ermiş kişilere “Mü’min” denir.
NİSA/ 136
136Ey iman etmiş kişiler! Allah’a, Elçisi’ne, Elçisi’ne indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaba ait gizli kapalı; endişe korku verecek bir şey bırakmayın. Ve kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve son günü örterse; tam açıklamazsa, kesinlikle o çok uzak bir sapıklığa sapmıştır.
Kur’ân’da “Îmân” kavramı 800’den fazla yerde geçer.
Rabbimiz Îmân konusunu Kur’an’da sadece “Îmân” sözcüğüyle ifade etmeyip ” إطمأنانitmi’nan” , “ يقينyakıyn” ve “ شهادةşehadet” sözcükleri ile de vurgulamıştır.
- إطمأنانİtmi’nan: “Huzur bulmak, rahata kavuşmak, güven duymak” demektir.
Bir zamanlar İbrâhîm de, “Ey Rabbim! ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” demişti. Allah, “inanmadın mı ki?” dedi. İbrâhîm, “İnandım, fakat kalbim tüm soru işaretlerini gidererek rahata kavuşsun diye” dedi. Allah, “Hemen kuşlardan dördünü tut da onları kendine alıştır. Sonra her dağın üzerine onlardan bir parça bırak. Sonra da kuşları çağır, koşa koşa/ hızlıca sana gelecekler. Ve bil ki, Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır” dedi. (Bakara / 260)
De ki: “Şüphesiz Allah, dilediğini şaşırtır ve gönülden bağlanan kimseleri; inanan ve kalpleri Allah’ı anmakla zihnindeki tüm soru işaretlerini gidererek rahata kavuşmuş kişileri kendisine kılavuzlar.” gözünüzü açın! kalpler, yalnız ve yalnız Allah’ı anmakla; zihnindeki tüm soru işaretlerini gidermekle rahata kavuşur. (Ra‘d /28)
2-4Hiç şüphesiz mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperen,
O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman, Îmân açısından güç kazanan ve yalnızca rablerine sonucu havale eden,
salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan, ayakta tutan]
ve Bizim kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte bunlar, gerçekten inananların ta kendisidir. Onlara Rableri katında dereceler, bağışlama ve saygın bir rızık vardır. (Enfal/ 2-4)
- يقينYakıyn: “Eksik bilgiden uzak olarak bilmek ve işi gerçekleştirmek” demektir. Bunun en güzel örneğini En’âm/ 75’te İbrahim peygamber hakkında verilen bilgilerde görüyoruz:
75Ve Biz, kanıt elde etmesi ve kesin inananlardan olması için İbrâhîm’e göklerin ve yerin mülkiyeti ve yönetimini böylece gösteriyorduk.
76Bu nedenle İbrâhîm, üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü, “Bu, benim rabbimdir” dedi. Sonra yıldız batınca, “Ben batanları sevmem” dedi.
77Sonra ay’ı doğarken görünce de, “Bu, benim rabbimdir” dedi. O da batınca, “Andolsun ki Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, kesinlikle ben sapkınlar toplumundan olurum” dedi.
78,79Sonra güneşi doğarken görünce de, “Bu benim rabbimdir, bu daha büyük!” dedi. Sonra o da batınca, “Ey toplumum! Şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Kesinlikle ben hanif; bâtıl inançlardan dönmüş biri olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene/yok edecek olana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim” dedi.
Bu ayetlerden anlaşıldığına göre, İbrahim peygamber yer ve gök bilimlerine ait birtakım bilgilerle donatıldıktan sonra, tabiat olaylarını ve özellikle de gökteki yıldızları, Ay’ı ve Güneş’i incelemiş, yaptığı gözlemler sonucunda düşüncelerinde bazı karışıklıklar oluşmuş, ama gayreti sayesinde ve aklıselim ile tevhide [kalb-i selime]; Yakıyn’e ulaşmıştır. Yakıyne ulaşanların durumu da şöyledir:
Al-i Imran/ 190- 194:
190-194Göklerin ve yeryüzünün oluşturuluşunda, gecenin ve gündüzün ardarda gelişinde, elbette, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anan; göklerin ve yerin oluşturuluşu üzerinde: “Rabbimiz! Sen, bunu boş yere oluşturmadın, Sen, tüm noksanlıklardan arınıksın. Artık bizi Ateş’in azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen, kimi o ateşe girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar için yardımcılardan da hiç kimse yoktur. Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, “Rabbinize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi “iyi adamlar” ile birlikte, geçmişte yaptıklarımızı ve yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı bir bir hatırlattır/öldür. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaat ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen, verdiğin sözden dönmezsin” diye iyiden iyiye düşünen kavrama yetenekleri olanlar için nice alâmetler/göstergeler vardır.
BAKARA/ 164
164Şüphesiz ki göklerin ve yerin oluşturuluşunda, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde,
insanlara yarayan şeylerle denizde akıp giden gemilerde,
Allah’ın semadan bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde,
yeryüzünde her deprenen canlılardan yaymasında,
rüzgârları evirip çevirmesinde,
gök ile yeryüzü arasında emre hazır olan bulutta, şüphesiz akıllarını çalıştıran bir toplum için elbette alâmetler/göstergeler vardır.
CASİYE/ 3- 5
3-5Şüphesiz göklerde ve yeryüzünde mü’minler için alâmetler/göstergeler vardır. Ve sizin oluşturuluşunuzda ve türetip yaydığı küçük-büyük tüm canlılarda da kesin bilgiyle inanan bir toplum için alâmetler/ göstergeler vardır. Ve gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde ve Allah’ın gökten bir rızıktan indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği şeyde ve rüzgârları evirip çevirmesinde aklını çalıştıran bir toplum için alâmetler/ göstergeler vardır.
Ayrıca şu ayetlerde yakının nasıl elde edildiğini bize göstermektedir.
Tur/ 36
36Yoksa gökleri ve yeryüzünü kendileri mi oluşturdular? Aslında, onlar kesin bilgi sahibi değildirler.
Hıcr/ 9998,99O hâlde sana “yakîn/kesin bilgi” gelmesi için Rabbinin övgüsü ile birlikte noksan sıfatlardan arındır, boyun eğip teslimiyet gösterenlerden ol ve Rabbine kulluk et!
Casiye/ 31, 32
31,32Şu kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimselere gelince de, “Peki size âyetlerim okunmadı mı da siz büyüklük tasladınız ve günah işleyen bir toplum oldunuz? Ve ‘Allah’ın sözü kesinlikle gerçektir; ve kıyâmet anına gelince, onda kuşku yoktur’ denildiğinde, ‘Kıyâmet anının ne olduğunu bilmiyoruz, yalnızca biz, sadece zannediyoruz, kesin bir bilgi edinmiş değiliz’ dediniz.
Nisa/ 157
….. Oysa O’nu öldürmediler ve o’na sert davranmadılar. Ama onlar için, Îsâ, benzetildi. Gerçekten o’nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir yetersiz bilgi içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. O’nu kesin olarak öldürmediler. ….
Burada zannın karşıtı olarak kullanılmıştır.
….. –ki bunlar, âhirete de kesinlikle inanırlar– …
(Bakara /4)
İşte bunlar, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan-ayakta tutan], zekat’ı; Allah’ın dininin yayılması, ayakta tutulması, salâtın ikame edilebilmesi için müminlerin iman borcu; kulluk görevi olarak içtenlikle verdiği vergiyi veren, âhirete de kesin olarak inananların ta kendileri olan güzellik-iyilik üretenler –ki işte bunlar, Rableri tarafından bir doğru yol üzeredirler. Ve onlar, kurtuluşa erecek olanların ta kendileridir– için bir doğru yol kılavuzu ve rahmet olmak üzere yasalar içeren o kitabın âyetleridir.
(Lokman/2-54)
Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? Kesinlikle bilen bir toplum için, hüküm yönünden Allah’tan daha güzel kim olabilir? (Mâide /50)
Ve Bakara/ 118, Neml/ 3, Secde/ 24, Casiye/ 4, 20.
- شهادة Şehadet etmek: “İyi bilgi sahibi olmak ve onu bildirebilecek seviyede bilince sahip olmak” demektir.
Allah, doğadaki güçler/haberci âyetler ve hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleri, şüphesiz Allah’tan başka ilâh diye bir şeyin olmadığına tanıklık etti. O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandan, en iyi yasa koyandan başka ilâh diye bir şey yoktur.
(Âl-i Imrân/ 18)
Ve Âl-i Imrân/ 70, 86, Muttaffifin/ 21 ve Hacc/ 28.
Bu durumda Îmân, bilinçsiz, körü körüne kelime-i şehadet getirme, amentü metni okuma demek değildir. Yani Îmân, iddia edildiği ve insanlara empoze edildiği gibi elçinin, peygamber olarak bildirdiği dini, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan tasdik etmek, kabul etmek değildir. Tam aksine birtakım göstergelerden hareket ederek konuyla ilgili bilgiyi bütünlemek, bu sayede sağlam bir kanaat sahibi olup huzur bulmaktır.
Mesela, evrenin mikrodan makroya varlığından Allah’ın varlığını; evrendeki sistemlerden, başta üreme sistemi olmak üzere Rabbliğini ve ilahlığını, mutlak adalet felsefesinden ahiretin gerekliliğini kabul etmek; Kur’ân’ı inceleyip Allah’ın gönderdiği bir kitap olduğunu kabul etmek; Rasülüllah’ı inceleyip elçi olduğuna kanaat getirmek vs. gibi.
Örneğin; Musa gibi Allah’ı görmek isteyeceksin ve göremeyeceğini ve görülemeyeceğini öğreneceksin. İbrahim gibi ölülerin nasıl diriltildiğini öğrenmeye çalışacaksın. Öğrenip mutmain olacaksın. Kısacası hep sorgulayacaksın ve sorularının cevabını alarak huzura kavuşacaksın.
Allah, inkarcıların ve müşriklerin sorgulayamadıkları için yanlışa düştüklerini bildirir:
Ve onlar, “Allah, hiçbir beşere bir şey göndermemiştir” demekle, Allah’ı hakkıyla takdir edemediler/gereği gibi tanıyamadılar. …. (En’am/ 91)
Ve Zümer/ 67, Hacc/ 74.
Demek oluyor ki Allah’ın Kur’an’da konu ettiği Îmân, “Îmân”, “yakıyn”, “itmi’nan” ve “şehadet” kelimelerinin tümüyle; hepsinin anlamının karışımıyla oluşan bir bilinç demektir. İşte buna Tahkik-i iman (Gerçeğe uygun iman) denir.
“Tahkik”
“Tahkik”, sözcük anlamıyla “Olması gerekenin, olması gerektiği gibi gerçekleştirilmesi” demektir. Kapının tam tamına kapanması, ayakkabının ayağa dar ya da bol gelmemesi, pazıl parçalarının tam tamına uygun yerlerine yerleştirilmesi vs. gibi.
Bir insanın, araştırmadan, sorgulamadan, işin özünü öğrenmeden, bir başkasının inanışını ve amelini (yaptığı işleri) görüp kendinin de aynısını aynen uygulaması bir taklittir. Bu tür davranışlar, kişiye yapılan etki ve telkinler ile daima yer ve yön değiştirebilir. Tahkik boyutundaki iman ve amel ise hiçbir zaman sarsılmaz; ölüm bahasına da olsa kişi imanından vaz geçmez.
Yasir ailesi, Ammar, Bilal Habeşi, Ashab-ı uhdud, firavunun sihirbazları örneğinde olduğu gibi. Bunlar ölümü göze almışlar ama inançlarından dönmemişlerdir.
Böyle iman da her zaman meyvesini verir; salihat ve hasenat, takva olarak kendini gösterir.
Enfal/ 2-4:
2-4Hiç şüphesiz mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperen,
O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman, iman açısından güç kazanan ve yalnızca Rablerine sonucu havale eden,
salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan, ayakta tutan]
ve Bizim kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte bunlar, gerçekten inananların ta kendisidir. Onlara Rableri katında dereceler, bağışlama ve saygın bir rızık vardır.
İman, ve amel kişinin kendisine kendine ait olmalıdır.
Maide/105:
105Ey iman eden kimseler! Herkes kendinden sorumludur. Siz, kılavuzlandığınız doğru yola girdiğiniz zaman, sapan kimseler size zarar veremezler. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Sonra da O, yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecektir.
Îmân konusu, insanın bireysel ve toplumsal yaşantısında önemli bir yer tutar. Îmân konusunun doğru anlaşılması gerekir. İlmihal kitaplarındaki anlatılan ve öğretilen; “sorgulamadan, araştırmadan, incelemeden peşin kabul olarak nitelenen Îmân tanımları, gerçeği yansıtmadığı gibi işe yarar bir tarafı da yoktur.
Bir de Taklid-i iman vardır. Ayrıntılı bilgi için Taklid ve Taklid-i iman maddelerine göz atılmalıdır.
[1] LİSAN, TAC, KAMUS, SIHAH
[2] Lisânu’l-Arab; Tâcu’l-Arûs; “Emn” ve “Havn” mad.